Etiket arşivi: Deneme

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

agustosyagmuru50_BESMELE_klm35cz

AĞLAMAK

Ağlamak iyileştirirmiş insanı, gözlerin kuruluğuna da iyi gelirmiş, nemli gözler biriktirip, gözlerimi iyileştirmektir asıl telâşım, bakma sen ağladığıma, ağlıyorsam, ağlama nedenim bundan…
Geçmişe gitmedim yine, şu ândayım mesela. Ağladığım biri yok, yas tuttuğum biri yok, bak gözlerim yandı. Uzun zaman ağlamayıp, gözyaşlarına eyleme geçmelerini hatırlatınca böyle oluyor…
‘Ağlamazsan, mutluluğu da tadamazsın’ Öyle diyorlar, öyle diyenlerin yalancısıyım. Mutsuzlukla mutluluk dengede olmalıymış ki, hayatın tadı çıksın. Sevinç gözyaşları da var tabi, unutma.
Ağlamak da gerekli işte bu hayatta, bahanesi olmaz ağlamanın. Koy ver gitsin… İster biri için, ister bir şarkı için, istersen gözlerinin gülmek kadar ağlama hakkının da olduğunu ona yeniden hatırlatmak için… Fark eder mi?
‘Ağlamak güzeldir’ demiş Sezen Aksu. Güzelse, daha fazla çirkinleşmeden güzelce ağlamak gerek…

‘Kış bitti’ diyorsun. Yağmurlar da bitti, bana ne gözlerimin çeşmesinden? Toprağa ben mi can vereceğim gözlerimle, benim neyime ayrılıkları sulamak? Yeniden yeşermesine izin vermek sığar mı sevmeyi bilen birine, yakışır mı?
Kış bitti. Evet… Sadece kışın yağmaz ki yağmur. Bırak, bu sefer de toprağa gözyaşlarınla can veren sen ol. Ne kaybedersin? Yüreğinde biçare öldürdüğün o zavallıların topraklarına gözyaşlarının tuzuyla can vermek istemez misin? Ağla gitsin…

Ağlamanın gurur meselesi hâline getirildiği bir düzende, hıçkırıklarının ölmesine izin verme. Hıçkıra hıçkıra ağla, haykıra haykıra ağla, insanoğlu ağlayan bir insan görsün. Bilsin ki; yaşamak kadar doğaldır ağlamak, bilsin ki ayıp değildir bir başkasının karşısında hıçkırıklarına şahit olmasına izin verecek kadar ağlamak… 
Ağlamaktan korkan, sevebilir mi? Nefes almaktan da korkmalı ağlamaktan korkan… Çünkü ölmüş bir insan ağlayamaz, ölmüş bir insan gülemez, ölmüş bir insan sevemez. Ölmeden önce yaşaman gerekenleri yaşamalısın. Ağlamanın bahanesi olmaz, nedenin yok diye ağlama hakkının olmayacağını mı sandın? ‘Niçin ağlıyorum ben?’ diye sorarsın kendine, ‘Neden, ortada hiçbir şey yokken, bu yaşlar niye?’ Cevap alamazsın. Boş ver, ağlamayı da sorgularsan, sevgiye ikramiye çıkmaz, yalnız kalırsın.
Yalnızlık bile yalnız. Yalın bir hâlde yalnız… Gözlerinin kıymetini yaşlarınla bil, elbet gülersin yeniden.
Ağlamak gülmeye engel değil ki, gülerek ağla, sevinçten ağla, mutluluktan ağla, yeter ki ağlamaktan korkma…

Kim demiş ki ağlamak zayıflıktır diye? İki damla gördüm toprakta, güneşli bir hava vardı, onlar gözlerimin damlalarıydı. Toprağa can vermenin nasıl bir lüks olduğunu yaşamak istemişlerdi.
Yüreğimde, yüreğimin kabrinde sulamışım böylelikle içimde ölenleri, bak bunu bilemedim.
Canlanacaklarını bilemedim, iki damlayla bile onlara hayat oldum. Onlar ölürken ben bin damlaya esir düşmüştüm de, yaşatan olmamıştı.
Hayat garip dostum, bunu sakın sorgulama. Yüzünün de beslenmesine izin ver, iyidir ağlamak…
Satırlarım da susamışlar, kâğıdımı beslemek isterdim, bahtıma klavye düştü. Bir hançer saplandı yüreğime, sanırım dirilttiklerimden biri acımasızca hançerini sapladı. Olsun, güzeldir ağlamak…
Dirilenleri, suçlayanları, unuttuklarını ve unutanları sorgulama. Sorguların esiri bir beyin, yeniliklerin kapısından eli boş döner. Çanta ister misin? Bugünün anısı olan gözyaşlarının fotoğrafını çekerim, çantana koyarsın. Bir de bakarsın ki çantan ağlamış, şaşırıp, kalırsın. Zaman geçer anlarsın, su dökülmüştür üstüne, suyun da bereketi vardır…

Ağlayamazsan kızma kendine, su serp yüreğine ve yüzüne; unutma, ağlamak, insanın doğasında vardır. Ağlayamadığın ve katılaştığın için üzülme, insanlığını kirletenleri düşün, yağmurdan kaçarken doluya tutulurlar. Ağlatırlar, kanatırlar, gözyaşlarını çalarlar, yağmuru beklerler, oysaki onlara hep dolu yağar. Merhametten yoksun bir yüreğin cezası, kendi gözyaşında can simidiyle bile olsa boğulmaktır. Bırak, boğulsunlar…
Sen ağladığında onlar sana siper olup, yüreğine baharı getirip, güneş mi oldular?

Dilara AKSOY

92329

SÖNDÜR IŞIKLARI

Güneş açtı. Ne oldu, şaşırdın mı? Gidişinden sonra güneşin hiç açmayacağını mı sandın?
Yapma be canım, kuyruk acımın yaralarını defalarca merhemledim, sardım.
‘Geçmez’ dediğimiz yaralar bile geçiyormuş meğer. Yağmur; kar yağdı, mevsimler birbirini kovaladı. Şimdi ise bahara hazırlık yapmaktayım.
Gönlümün mevsimi dört mevsimi anlatmaz, senin için gönlümde yepyeni bir mevsim yarattım.
Elbet unutmalar bende şahane duracak, adın neydi diyeceğim o anlar da gelecek o anlar bana yepyeni bir güç katacak. Hayat doluydum ben, sen doluydum. Yine bahardı, sen vardın.
Gittin tamam da baharımı neden aldın? Onu diriltinceye kadar canım çıktı!
O kadar çok yalnız kaldım ki, kendi sesime bile hasret kaldım. Hatırlar mısın? Peşimden yarış atı gibi koştuğun zamanları… O bir zamanlar var ya bir zamanlar, senin de pervane olabileceğinin kanıtıymış meğer kahretsin ki çok sonradan anladım.
Kalbin çarptı mı, dilin damağın kurudu mu, en önemlisi canın benim için yandı mı? ‘Beter ol’ diyeceğim sevgilim ama kötü niyet kotamı doldurdum, bedduaların da bir sınırı var, bu kadar yeterli haddimizi aşmayalım.
Saygı önemliydi aramızda, o yüzden kedi köpek gibi birbirimizi yiyip durmuştuk. Zaten herkes için saygı önemliydi; ama hiç kimse birbirini yemeden de duramazdı sanırım aşkın bir diğer cilvesi, en önemli nazıydı bu.
Güneş açtı karlar da eriyecek. Yüreğim hâlâ buz gibi elbet bir gün iliklerime kadar ısıtacak bir seven bana gelecek. O vakit bu satırlar yaşatacak seni, bana dua et sevgilim; seni kalıcı bir hâle getirdim her zaman. Öldüğünde aslında inadına yaşayacaksın.
Bir tek biz yaşayamadık. Biz hiç olmadık ki yaşayalım. Sevdiğimi söylerdim hep, delicesine sevdiğimi… Hep kayıtsız kaldın. Bilemezdim o zamanlar, sevseydin canını bağışlardın.
Sevmedin, hiçbir zaman hiçbir şeyin olamadım.
‘Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum’ cümlesinin altında kal da boğul e mi?
Yıllar yolları kovalarken sendeki insafsızlık bana bulaşıp satır aralarının dakikası geçmeden büyük bir çelişki yarattı.
Artık iyi olamayacağım. Zaten kötüydüm hep sana göre… Neden biliyor musun sevgilim?
‘Ah lütfen dur! Güneş en tepemde, başımda kavak yelleri…’
Güneş bile cümlemi tamamlamamın yersiz olduğunu biliyor. Nedenlerinde boğul e mi?
Boğul ki bütün nedenlerinin içinden ben çıkayım! Nefessiz kaldığını sandığın an elimi uzatıp seni bana katayım. Aptalsın sevgilim, aklın var mı ki aklında yer bulacağım?
Söndür ışıkları. Sende bahar yağmurları bende güneşli bir hazan…
Haydi, söndür ışıkları! Mevsimlerimiz bile bir değil, söndür de bitsin yüreğimin çetin savaşları, dinsin beni darmaduman eden bu yaşlar! Kalbimin sökük yanlarını diktim. Şimdi bende yamalı bir sevmek var.

Dilara AKSOY

wmm842

YOKLUĞU KATRAN KARASI

Özlediğini fark edersin. Ellerinin kokusu sinmiştir ellerine, defalarca yıkasan da geçmez. Dinlenmek için oturduğun yerde ansızın bir şarkı çalar, şarkılar bile sözleşmişlerdir yokluğunda seni delirtmek için… En sevdiğiniz şarkı çalar. Dinlememek için yemin ettiğin şarkılar bile intikam perdesini aralamışlardır.

Özlediğini fark edersin. Gözlerinin rengi kalmıştır gözlerinde. Sonrası mâlum işte, bütün renkleri unutuverirsin birden. Bahar gelmiş, çiçekler açmış, etraf yeşillenmiş, umurunda olmaz. Onun gözleriyle dolmuştur her yer. En sevdiğin renk gökkuşağından siyaha çalar, onun yokluğunda renkler bile birbirleriyle düşman olur, ihanet eder sana. Öyle sanırsın, unutamamak galip gelir her seferinde.

 

Özlendiğini düşünürsün. Gülersin ama buruk bir gülümseyiş olur bu. “O da özlüyor mudur beni?” dersin. Kafandaki soruların cevabını bir tek sen verirsin. Bir ümit işte… Bir ümit özlüyor mudur dersin. Kıyıya vuran bir balık olmayı istersin, ölmüş bile olsan, denizsiz yaşayamasan bile, evinden kopup gitmek istersin. Karmakarışık yaşarsın yokluğunda. Kapı çalar, o geldi sanırsın, koşarsın, kapıyı açtığında bir yokluk eser ki sorma! Ölüm geldi dersin, işte ölüm geldi…

 

Unutamadığını fark edersin. Parmağında ona ait tek bir yüzük kalmıştır. Kendi kendine adını koymuşsundur yaşadığını sandığınız şeyin, onda hiçbir adı yoktur sensizliğin. O sensizliği bir tutam sevdaya yol almak olarak alır, unutur, esen yellere karışır, inanamazsın. Gücüne gider, gözyaşların düşer gözlerinden, yüreğinin bahçesine yağmur yağar…

Artık ağlamamak için yemin edersin. Edersin, öyle değil mi? “Bir daha onun için asla ağlamayacağım” dersin. Gözyaşların bile ihanet eder sana. Düşer inceden inceye, bahar gelmiş, yaz gelmiş, hava sıcakmış, etraf yeşillenmiş, insanlar açılmış saçılmış, tebessümler raks etmiş, umurunda olmaz. Senin evinde hep kış vardır onun yokluğunda.

 

Özlediğini fark edersin. Sesi olmayınca kulaklarında, sessizliğin sesi gelir ansızın. “Sessizlik de konuşur mu ?” deme sakın. Bilirsin, onun yokluğunda onun dışında herkes konuşur. “Unut” derler sana, “Ona değmez” Sen de dersin, “Ona değmez” Değmez dediğin her şeyi yine de feda edersin ona. Yüreğine kızma, ona söz geçirebilseydin âşık olmazdın, ona söz geçirebilseydin seven olamazdın. Sevdiğin için şükret, inan buna, inan bana, yemin ederim. Bir gün herkesin nasiplendiği o bahardan sen de nasipleneceksin. Gözlerini de aramayacak gözlerin, sesine de hasret olmayacak kulakların, elinden çıkacak ellerinin kokusu, inan bana. Yemin ederim, inan buna, bir gün…

“Belki de öldüğüm gün olacak bu dediğin” der gibisin. Yokluğu katran karası… Umutsuz olma, hangi umut terk etmiş ki seni? Kim demiş?!

Özlediğini fark edersin. Fark atar gece sabaha, bu geceler seni böyle yapar. İnanma gününün cehennem azabında geçeceğine, bu gecelerin suçu, inanma bütün bir gününün seni öldüreceğine…

Diren be yürek! Diren, inan bütün bunlara. “Ona değmez” de, gitsin. Sen sevmeyi bilensin.

Öldüğünü fark edersin.  Oysaki sapsarı saçlardan bir tutam sevda alır sevdiğin… Saçlarının rengini unutur sonra. İnanamazsın, sen bile unutursun sonra saç rengini. Sarı mıydı, siyah mıydı, kumral mıydı, bilemezsin. Aynaya bakarsın, ne kadar zaman geçtiğini bile unutur olursun bir anda. Gözlerinin altındaki çizgiler söyler çok zamanın geçtiğini… Yapma be deli yürek! Sen sakın bunu yapma, haydi kalk artık ayağa! Kim demiş ki sevilen için ölünür diye?

İnançlarının dirilmesi için adak adar gibisin. Koş yine o sahile, sevdiğini bulmasan da koş.

Bulmak için koşmaz ki insan, aramak için koşar… Aramak da bulmanın kardeşi, biri diğerine açık ara farkla çelme takar.

Özlediğini fark edersin. Kahven de soğumuştur, içilmez ki tek başına. İnan be deli yürek! İnan, inan bana, bir gün er ya da geç değişir her şey.

Özlemediğini fark edersin.

Unutursun, geçer gider.

Doğru gibi gelir söylediklerim

İhanet etmezsin kendine, bilirsin.

İnan bana deli yürek,

Yeter ki inan bana!

Bak, o şarkı çalıyor şimdi

Unuttun ona ait olduğunu

Unuttun

Unutmalısın

Unutmak zorundasın

İnan bana deli yürek

İnan ki,

Herkese gelen bahar

Sana da gelsin

Seni hiç terk etmesin…

 

Sözlerime inanır gibisin. İnan bana deli yürek! Şiir değildi, şarkı değildi, tümcelerim bitmez ki. Sen düşün yine de, yokluğu katran karası, bir tutam ekmek arası…

İçine kaşar da koy. Çayını da demle, ayaklarını uzat, pencereden dışarı bak. Kapı çalar belki, unuttuğunun unuttuğu gelir. Sen sana geri gelirsin. İnan bana deli yürek! İnan ki bahar gelsin…

 

Dilara AKSOY

anakkalekaraharekat

‘Asker’, ‘Nefes’ ve ‘Aşk’

Nefes almaya dahi çekiniyorlardı. Ezile büzüle ciğerlerini doldurdukları havayı tekrar dışarı saldıktan sonra, küçük bir çocuk gibi içleri içlerine sığmıyordu sanki. Boğazın üzerinde “marş marş” yürüyen kömür bulutları, maviliği fethetmişti. Denizde ise onların efendileri, soluk soluğa kalmış, gülümsüyorlardı gururla ve kibirle.

‘Asker’ kelimesi pek çok mana içerir içinde. Onlar hem ‘âşık’ hem ‘âşık eden’, bazen kalpleri vatan aşkıyla taşan, bazen de canlarını vatan uğruna verebilecek kadar ‘aşk’ dolu olan duyguları taşıyan, bir deniz gibiydiler. Büyükçe, koskocaman! Bazen taşan, enerjisini koskoca mermiyi kaldırarak gideren bir aşık…

Kör kütük ve delicesine.

Anılarının gözlerinin önünde canlandığını gören, sadece bir-kaç saniyeliğine onları benimseyip, kırmızılığa bürünen. Tüm bedeni ve kalbiyle kırmızı rengine bürünüp, ömrü boyunca yaşamadığı duyguları yaşayan.

Aşkı tatmayanların, en zengin aşkı tatmaları bir-kaç saniyeliğine… Diğer herkesten daha fazla yaşamaları aşkı… Bir-kaç saniyeliğine yaşayıp, birbirleri için aşık olduklarını söyleyenlere taş çıkartacak bir aşk… Bir ömre bedel aşk!

Vatan aşkını biz hiçbir zaman onlar gibi tadamadık, tadamayız. Onların bir –kaç saniyesi dahi olamayız. Onların döktüğü bir damla kana dahi bedel olarak yetmeyiz biz… Nesiniz ki siz Allah aşkına? Vatan aşkıyla ölen bebeler mi? Kalplerinde çığır açmış duyguları besleyen deli kanlılar mı? Zamanını beklemeye korkan pis korkaklar mı? Ha?

Biz ürkekler… Kalplerinin vatan sevgisiyle taşmasına korkan ürkekler. Ölmeye korkan, sevmeye korkan ve sevilmeye korkan ürkekler… ‘Asker’ kelimesi bir çok mana içeriyor göründüğü gibi. Hem cesur, hem kahraman olduğu gibi; hem ürkek, hem de korkak…

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)

Bir Aşk Hikayesi

Bir Aşk Hikayesi

Aşk… Bugüne kadar nelere sebep olduğu hakkında sayfalarca yazı yazılabilir. En ünlülerinin ise Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre ya da Yusuf ile Züleyha arasında geçenidir herhalde. Fazlaca yazıldı onlar hakkında. Ben de onlar kadar fazla olmasa da yazılan başka bir aşk hikâyesini anlatayım: Mona Roza’nın prensesi Muazzez Akkaya…

Bundan tam 81 yıl önce Akhisar’da küçük bir memur evinde bir kız çocuğu dünyaya gelir. Yumuk yumuk elleri, küçücük gözleri olan yavrucağa babası Muazzez der. Muazzez olsun diye… Ve olur da…

Günler su gibi gelir geçer. Kızımız büyür, serpilir, dünyalar güzeli bir kız olur. İlkokul, ortaokul, yatılı lise derken üniversite sınavına girer ve Ankara Siyasal Bilgileri kazanır.

Tüm bunlar olurken Türkiye’nin diğer bir ucunda da buna benzer bir durum vardır. Ve başka bir tarafında da…

İkinci kahramanımız Diyarbakır’da doğar, büyür yağız bir delikanlı olur ve onun yolu da Ankara’ya Muazzez’le aynı sınıfa düşer.

Üçüncü kahramanımız da Erzincan’da doğar. Onun da yolu döner dolaşır ve aynı sınıfa düşer.

Hikayemizin bundan sonrası masalları aratmayacak bir hal alır ve sınıfta daha güzel kızlar olmasına rağmen Diyarbakırlı oğlumuz Sezai de Erzincanlı oğlumuz Cemal de Muazzez’e aşık olurlar. Muazzez’e kendilerini fark ettirmek için çırpınıp duran gençlerimiz çareyi ona şiir yazmakta bulurlar. Yazarlar, söylerler ama kızımız onları fark etmez bile. Bu durum gençleri çok üzer. Aralarında bir iddiaya girerler. Kim Muazzez’in gönlünü çalarsa öbürü hayatında ömrünün sonuna kadar etkisinde kalacağı bir değişiklik yapacaktı. Bu her ne kadar aşağılık bir iddia gibi görünse de gençler ömürleri boyunca taşıyacakları bu izle aşklarının bir saman alevi olmadığını aksine köknar alevi olduğunu kanıtlamanın derdindeydiler.

İkisi de hem iddiayı hem Muazzez’i kazanmanın isteği ile yanıp tutuşurlarken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varmazlar. Dördüncü sınıf bitmiş, mezuniyet törenleri yaklaşmıştır. Delikanlılarımız bu son fırsatı iyi değerlendirmek için ellerinden geleni yaparlar. Diyarbakırlı Sezai mezuniyet törenlerinde görev alır ve Muazzez için yazdığı Mona Roza adlı şiirini okur:

 

Mona roza siyah güler ak güller

Geyve’nin gülleri beyaz yatak

Kanadı kırık kuş merhamet ister

Ah senin yüzünden kana batacak

Mona roza siyah güller ak güller

 

Tüm yapılanlara rağmen Muazzez iki delikanlımızı da kabul etmez. Okulunu bitirdikten sonra memleketine döner ve Orhan Giray diye bir başka delikanlıyı tanır ve onunla evlenir.

Siz şimdi soracaksınız peki iddiayı ikisi de kaybettiği için sonuç ne oldu diye. Anlatayım onu da.

Erzincanlı delikanlımız Cemal’in soyadı Süreyya’dır. İddiayı kaybettiği için nüfus müdürlüğüne başvuru yapar ve soyadındaki harflerden birini sildirir. O artık Cemal Süreya’dır. Hani şu edebiyatımızın ele avuca sığmayan, erotizmin doruklarında dolanan Cemal.

Diğer delikanlımızın adı da Sezai Karakoç’tur. Mona Roza gibi destansı bir aşk şiirinin yazarı. Şiirin her kıtasının ilk harflerini yan yana yazarsanız Muazzez Akkaya çıktığını görürsünüz. O da ömrünün sonuna kadar hiç evlenmemiş, tek başına bir yaşam ile kendini cezalandırmıştır.

Böylece iki delikanlımız da hayatlarında büyük izler taşıyacak değişiklikleri yapmış oldular ama asıl büyük değişikliğe sebep olan Muazzez Akkaya burada kötü kadın rolünde değil mucize kadın gözüyle değerlendirilmeli. Çünkü onun sayesinde kazanmıştır edebiyatımız bu iki ustayı. Belki de onun aşkı şair yapmıştır bizim Anadolu delikanlılarını. O dizeleri belki de onun gözleri yazdırmıştır. Her şeye rağmen başka şey demeye gerek yok. Aşk onlardadır.

Bizim aşk hikayemizde burada bitti. Her ne kadar Mecnun gibi Ferhat gibi aşkları için ölmese de bizim delikanlılarımız da aşkları için yaşamışlardır.

*Şimdi sizlerin yorumlarını alalım. Sizce hangisi daha büyük bir bedel ödemiş?

ot

Ben Lidya’lıları Sevmem

para….

Uzun zamandır bu b*ktan kavram üzerine yazı yazmayı planlıyorum, ama bu yazıları planlarken cebimde para olmadığından dolayı vazgeçtim hep yazmaktan.. Çekememezlik şüphesi kabuğu içinde  yargılanmak istemedim yazdıklarımdan dolayı.

Bu nedenle cebimde para olmasını bekledim, evet bugün cebimde para var ,sanırım paranın getirdiği lanet olası bir özgüven geldi üzerime.. Rahatça geçtim mahallede ara sokakları.. Bakkalın çirkin suratı tiksindirmedi beni adata mutlu etti parayla satınalınabilir bir kafa idi o gözümde.Kasap yoktu çekindiğim çünkü et yediğim tavuk döner ve arada sırada fastfood denilen yağ tulumlarından ibaretti. Bu bakımdan kasap önünden rahat geçtim. Bir önceki günden çayını içip parasını son vereceğim dediğim mahalle kıraathanesine de bir o kadar güvenle girdim. Borcum olan para üç çiklet almıyordu,belki ama olsun onu bile ödemek gurur vericiydi.. Bu b*ktan sahneleri yazabilmek iğrendirdi şuanda beni. Paradan nefret ediyorum ki bunun için çok büyük gerekçelerim var.Bana insanoğlunu en en çirkin şekilde ifade edebilecek bu ruh hallerine büründürdüğü için, kalp kırabilme potansiyelini kat be kat artırabildiği için.

“eeee para olmadan da olmuyor efendi ” diye söylenen okurları duyar gibiyim.bre aç insanoğlu! senin yaşayabileceğin kadar nimeti vermiş sana Tanrı. Savaş çıkarma bahanen nedir? Ölmeyecek kadar tok tutabilirsin kendini bir iki tane ot ile… Git hadi utanma parktan bahçeden kopar ye onu… bunun için kimse senden bedel istemeyecektir. Kimseyi ağlatmayacaksın. Kan dökmeyeceksinKalp kırmayacaksın.. Canınını tehdit edebilecek tek şey yediğin otların içine karışabilecek bir zehirli ottur.

Rahat ol az aç insanoğlu, hepimiz doyarız, Tanrı çocuklarını aç bırakmaz ona inansan da inanmasan da.

Dedim ya Lidya’lıları hiç sevmem…

sofyada bir ev

Bir Evim Olsun Bahar Kokulu

Bahar kokulu bir evim olsun.Yeşilin her tonu ile çevrili, çiçeklerle süslenmiş. Kafamda hasır şapkam, ayaklarımda toprağın teni, elimde hortum bütün güzellikleri sulamak istiyorum. Denizle komşu olalım. Yosunun kokusunu, balıkların sesini göndersin bana. Ben de bedenimi bırakırım derin ama özgür sularına. Ahşap bir masam olsun. Tepesinde şezlongu. Masamın etrafında sevdiklerim olsun. Kahvaltımda tomurcuk kokulu çayım, bahçemdeki güllerden yaptığım gül kokulu reçelim, akşam sıcak suda bekletip sabah üzerine limonu ve zeytinyağını gezdirip kekikle süslediğim zeytinim, beyaz peynirim, emek kokan sıcak ekmeğim ve bir de suyun içinde sevdiklerime “sevgimi anlatan” papatyalarım olsun. Çayımızı yudumlarken, parktaki çocukların cıvıl cıvıl sesleri bizim kahkahalarımıza karışsın. Çocuklar –sizlerin- yavrucukları olsun. Etrafımızda kuşlar şakısın, çimenler çıplak ayaklarımıza sarılsın. Toprak bütün olumsuzluklarımızı alsın. Güneş ,gezinsin tenimizde, okşasın, yakmasın. Denizin ardında dağlar olsun. Dağların ardında da saklı mutluluklar. Ruhlarımızı yollayalım saklı mutluluklara. Hepsi dostluğumuza dönüşsün. Kelebekler cilveleşsin menekşelerle, böcekler seyre dalarken. Hafif bir rüzgar essin, önce tenimizde sonra ortancalara doğru. Yaprakların sesiz hışırtıları, denizin uysal dalgası bizi kendimizden geçirsin. Tam mesut bir uyku halindeyken yanık yanık kahve kokusu kendimize getirsin bizi. Soframız daha muhabbet halindeyken, bakır cezvemde ağır ağır pişsin kahvem. Kahvemin yanında kremalı çikolatam bir de hafif bir sarhoşluk hali için likörüm olsun. Çeyizimdeki fincanlarımı annemin yeni gelinken kullandığı tepsiye dizerken yaşadığım heyecana, bakılacak fallar da eklensin. Kahvem, çikolatam ve likörüm. Masamda dostlarım. Daha kahveler gelmeden yakılan sigaralar. Daha kahveler yudumlanmadan “Ellerine Sağlık” diye yükselen sesler. Kalbi kırk dostlar, bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı yok mudur? Kahve dosttur, muhabbettir, kahve gelecektir, keyiftir. Heyecan olsun fallar bakılacağı zaman. Herkes fincanını uzatsın “Önce bana bak” diye. Gözlerimiz açılsın faltaşı gibi. Pür dikkat fincana doğru eğilelim. Falcı diye bel bağladığımız Ayşe ya da Fatma “Aşıksın kız sen ” derken dibdibe oturduğumuz Baharı dürtelim. ”Bildi bildi, biliyor ya! Eeee başka, o bana aşık mı peki? Fallar peşpeşe bakılırken falcımız esneye dursun. ”Ağırlık çöktü. Biriniz de nazar var” derken, kimin umurunda. Herkes hala umutlarının bir parça gerçekleşmesi hayali ile bizim falcının peşinde.Falcı Ayşe ya da Fatma ağırlıktan isterse ölsün… Bizim kahvemizi içip, falımızı baktırabileceğimiz bir evimiz bir de dostlarımız olsun da falcı ne olursa olsun.