Etiket arşivi: editörden

Sen

Ah sen! Benim yarım kalmış büyük hikayem,,

İyi insanların yazdığı iyi kitaplardan “ben” demenin edebe aykırı olduğunu öğrendim, ben de çareyi “sen” demekte buldum. Ben Leyla’sız çöllerde Mecnunvari hikayeler anlatan biriydim, sonra ben “ben”den vazgeçip “sen”i anlatmaya karar verdim,,

Sen bu gökkubbenin altında her kaybolduğumda “ben”i bulduğum liman, sen şeytan diye “ben”i taşladığım yegane alan, sen “ben”in bir şey ifade etmesi hali, Mana’m.
Sen benim eksik parçam, kandıkça daha çok susadığım hayat iksirim, tüm sevmelerimi temize çektiğim yaldızlı defterim. Sen benim arayışımın yakarışa dönüştüğü yıkık mabedim.

Sen, daldıkça daha çok müptelası olduğum aşk belası yüzünden pür-ateş kesildiğim vakitlerde, etrafa saçılan yalazlarımı teskin eden serin su. Sen Güneş’e doğru yok olasıya kanat çırpmaklığım geldiğinde, beni basiret ağacına bağlayan prangam. Sen, sevda namazının kazasını kılmak üzere secdedeyken akıl kuşunu koyduğum altın kafes, sen omuzlarımı çatırdatan efkardan boğulmak üzereyken aldığım nefes.

Sen, zaman geçtikçe gözüme daha boş ve zahiri görünen yeryüzünü katlanılabilir ve gerçek kılan, sen hüzünlerimin şaşaalı koleksiyonunu yaptığım camekan. Sen yola çıkarken ayaklarıma geçirdiğim demirden ayakkabılarm, yol azığım, sen dizlerimin bağının çözülüşü, tükenip yarım kalmışlığım. Sen mutluluk senfonimde tüm kompozisyonun gelip düğümlendiği tek notam. Sen benim şafak atmadan hemen önceki geceden de kara, kapkara sevdam!

Sen sıradanlığım. Sen utangaçlığım, korkaklığım. Sen sıradışılığım, arsızlığım, zıvanadan çıkmışlığım.

Sen her cenkte en önde atılmayı marifet bellemiş Yeniçeri’nin göğüs kafesine saplanmış ok, sen kulağıma ölüm sayhaları çalınırken yaşama döndüğüm ışıklı kapım, kendi sapladığı oku kendi çıkaran anlaşılmaz efsunlarla dolu şifacım.

Sen, “ben”i satın almaya servetimin yetmediği köle pazarı, varımı yoğumu tarumar eden çöl rüzgarı! Sen, ağlayan neyin üflediği hicaz makamı,,Papatyaya konan arının anlamı, tüm sıkıntıları dindiren sabah rüzgarı,,

Sen hatalar denizindeki pırıltı, bayağılık yığınları içindeki zerafet,,Sen yorgun ve ölgün sahillerime vuran dalgaların taşıdığı sükunet,,Siyahımda beyazım, beyazımda siyahım, aptallığımda aklım, çaresizliğimde çıkış kapım,,Sen öfkemde serinkanlılığım, sağlığımda göğsüme saplanan ağrım, kararsızlığımda kararım,,

Sen kaderin tecellisi, derdiyle sabrı, keyfiyle kahrı art arda intikal eden,,Sen varlığını duyumsayıp yokluğuna hayıflandığım, sen, yanıbaşımda olup da yolları gözlenen,,

Sen,,Ah sen!

Sen benim başı ümitsiz, sonu belirsiz, hüzünlü hikayem,,

 

hasret-temsili

Hasret, sana ulaşmam gerek

Ben; devletin meşrulaştırdığı bir evliliğe ait, orgazmsız bir sevişmeden ibaret, imamın inandırıldığı bir nikâhın mamulü, döl sebebimin mülkü, Allah’ın kulu, Muhammed’in ümmeti ve senin köpeğin. Bırak beni gideyim şeyhim. Hasretime bile hasretim. Bırak sınırları, sınırlarımı geçeyim!

Hasret,
Yanıma yola çıkarken aldığım tek şey ihtimalin idi. Bunu daha önce yazmış zaten sana.
Devrimi müjdeleyen cümlelerle, sana koşma isteği katıldı sonra buna. Tekil hayatımın devrimi…
Büyüttüm cümlelerimi, acizliğimi düşünmedim hiç, adının anlamını lügatımdan sildim.
Sana yürümek için Hasret, ruhumu kanatlandırıp uçmayı öğrettim. Hayal kurmayı öğrettim zihnime. Çünkü… Çünkü Hasret, yaşamam gerek. Bunlar dışında başka hiç bir şey yetmeyecek buna biliyorum.
Bir şey yap Hasret! Cevapsız mektuplarımla birlikte ölmek istemiyorum.

Ölüm var Hasret! Yürümek ölümü öğretiyor. İnsanlar ölüyor her coğrafyada. ‘Ne çok acı var’ bir bilsen. Ölümlerin, daha doğrusu ölülerin çoğu ne için can verdiklerini bile bilmiyor. Savaşa karşı kimse barışı istemiyor. Kan kokusu her gün biraz daha yayılıyor. “Dava için” diyorlar hala, kaç duruşma daha olur bilmiyorum. Aymaz yarasalar doymuyor kana, son duruşmaya herkes gelecek, bilmiyorlar.
Fakat kimse vazgeçmiyor ölümden, sebebini bilmeden. Kimse derken anla işte…

Hasret, sana ulaşmam gerek.
Sendeliyorum…

periiledev

Peri Kızına Âşık Olan Dev

“İnsanın en kötüsü; en başında ne yaptığını bilmeden, iyi bir şey yaptığını zannederek, hatalar zincirinin ilk halkasını oluşturmaya mahkûmdu. Gülüyordu, belki de usta bir oyuncuyu aratmayacak bir performansla, sahte sahte! Yüzüne gülücüklerin en sahtesinin takarak, karşındakini umursamadan ve hayatın iyiliklerine karşı direnerek yapmayı tercih ediyordu bunu. Bir kere bile olsun denememişti. O kadar esiri olmuştu ki yalnızlığın, düşüncesi bile ürkütüyordu. Bir farenin ürkekliğini yaşıyor ve mağarasından çıkmıyordu. Ona uzatılan elleri ise acımadan geri çeviriyor, yuvarlandığı çukurdan görünen gökyüzünü masum bakışlarının arkasına sığınarak izliyordu. Gözlerinden bir iki damla aktı akacak ama bunu izin vermeyeceğine o kadar emindi ki, azıcık esen rüzgârla kurutuyordu gözyaşlarını! Arada bir hızlanıyordu kalp atışları. Gözbebekleri de irileşiyordu, gördüğü görüntü karşısın da!

Ufak bir iki tıslama ile başını sallıyordu. Beden dilini kullandığını en iyi şekilde ispat edercesine dünyaya! Ama peşinden onu esir alan zıtlığı, yüzünde ki tebessümle kabul ediyordu farkına varmadan! Değişen sadece imkânsızlığı kabullenmek değildi artık. Bütün istem dışı duyguların karşından esir olacağını biliyordu. Kabul etmek esir düşmekti ve o esir düşmek istemiyordu. Kısacası esir olmaktan hoşlanmıyordu. O hep özgür kalmıştı. Hesapsız, hür ve özgür! Bütün savaşı bunun içindi aslından! Belki de takındığı maskelerden biriydi, belki de sadece bir bahane! Çünkü kendisi bir devdi ve karşısındaki sevgiyi görünce bir lanete kapılıyor, küçülüyor, ufalıyordu. Bir toz tanesi gibi ufak bir rüzgârla, oradan oraya savrulacağını biliyordu ve bu düşünce onu çıldırtıyordu. Daha önce de yaşamıştı. Kabuk bağlamış yarası, bir köşe de duruyordu. Ve ona sadece mazi diye sesleniyordu. Şimdi ki savaşı ise tekrar yaralanmamak içindi. Ona göre bu dev, karşısındaki peri kızına yenik düşmemeliydi.

Çöktüğü yerden doğruldu ve omuzlarını dikleştirdi. Peri kızına baktı. Gözlerinin içine, oralarda bir şeyler aramaya çalışarak, uzun uzun! Baktıkça içine dolan ilkbaharı hissetti. Çiçek kokularını, cıvıldayan kuşları! Gençleşen bedenini hissetti ve peri kızının gülümseyişini! Ve hissettikçe küçülen dev, büyümeye daha da çok devleşmeye başladı. Peri kızının ona uzattığı eli tutarak. Sonra önyargılarını aldı karşısına, büyük bir hesaplaşma ardına gizlenerek! Birden çoçuklaştı dev, biraz da hiç olmadığı kadar ürkekleşti. Gerçek sandığı şeylerle konuşmaya başladı. Yaşanmışlıkları tartmaya, ne kadar yalan yanlışı varsa ayırt etmeye! Sonra fark etti-elinde ki parmakların bile aynı olmayışını!- ve sarsıldı. Şimdi anlamaya başlıyordu sütten ağzı yanan kedinin bile süte hayır diyemeceğini, biliyordu ki ne kadar yaralansa bile aşka tekrar kapılacağını ve bu yüzden anlıyordu ki köşeye itilmiş duygularına asla engel olamayacağını…

İeeew’in Öyküsü

Düşledim……..

Her zamanki yerimizde buluştuk, hiç konuşmadan yürüdük. Hep böyle yapardık, buluşma yerimiz vardı sonra kavuşma yerimiz. Sessizce kavuşma yerimize gittik. Bütün yollar bizim için yapılmıştı sanki sadece biz yürüyorduk her yer karanlık ,kavuşhanemiz bu karanlığın içinde pembe bir kuytuluktaydı. Her şey pespembeydi bizim kavuşhanemizde .Oturduğumuz yer, ağaçlar hatta çeşmeden akan su bile pembeydi .Ağaçlar pembe yapraklar döküyordu yüreğimize.

Avucunda bir şey saklıyordun ışıl ışıl, şeffaf… Gözyaşı diyorsun gözyaşı biriktirdim sana benden gözlerimi kapamamı istiyorsun sessiz, usul bir öpücük konduruyorsun dudaklarıma; aç diyorsun gözlerini ben gözlerimi açtığımda kendimi bu gözyaşlarının birinde buluyorum.

Seni yaşamın tam ortasında görüyorum. Yemeden,  içmeden çiziyorsun; milyonlarca resim yapıyorsun, aynı mekânda yaşamalıyız resim bizi kavuşturacak. Sınırlarını gökkuşağı ile çizdiğimiz gök ülkemizde yaşamamız için çok çalışman gerekiyor.  Seni sessizce, ürkütmeden izlemeye devam ediyorum; canhıraş bir şekilde çalışıyorsun üzerinde o en sevdiğim, giydiğinde ruhumu bedenimden çıkartan elbisen var. Öyle huzurlusun ki… Kavuşmamıza az kaldı. Hastasını ölümün pençesinden kurtarmaya çalışan bir hekim gibi çırpınıyorsun. Bir an dursan hikâyemiz yarım kalacak gibi…

Gözlerine bakıyorum küçük bir çocuğun gözleri var yüzünde, tek amacı başladığımız hikâyeyi bitirmek olan kahramanın gözleri bunlar. Milyonlarca resim çiziyorsun çocuk gücünle. Usulca açıyorum gözlerimi çıkıyorum bu dünyadan bir daha bakıyorum gözlerine tazeleniyorum: Gözlerinde tutunabileceğimiz tüm umutları görüyorum. Sıkıca sarılıyorum öyle bastırıyorum ki seni içime her nefeste sonsuz bir uçurum olan nefesimi senin varlığınla dolduruyorum. Usulca kapamamı istiyorsun benden gözlerimi. artık biliyorum bunun anlamını sessiz bir öpücükle giriyorum yeni bir dünyaya.

O, en sevdiğimiz mavi, beyaz büyülü şehirdeyiz. Yürüyoruz seninle sokaklara caddelere çıkıyoruz. Kalabalığın içindeyiz. Hep el eleyiz sımsıkı, aşkın şehri güzelleştirdiğini biliyoruz. Bütün şehri sokak sokak, cadde cadde dolaşıyoruz uyandırıyoruz şehri, aşk devri başlatıyoruz şehirde.

Sonra biz sevişelim diye icat edilen metrolara biniyoruz yerin dibine inip aydınlatıyoruz şehri aşkla. Buğulanan cama yüzünü çiziyorum, bir damla olup düşüyorsun seni göremiyorum, yerin dibinden denizin üstüne çıkıyorum, her yerde seni arıyorum martılara haykırıyorum ismini, yoksun benden önce gelmiştin bu şehre martılarla dosttun onlara soruyorum yoksun…

Yağmur yağmaya başlıyor yağmur damlalarıyla şehre karışmışsın o eşsiz kokunu duyuyorum her yerde tüm şehir sen kokuyorsun seni bulmak çok kolay oluyor artık.  Sadece ben duyuyorum bu eşsiz kokuyu; yollara, martılara, köprülere ihtiyacım kalmıyor, martılara sormuyorum artık seni. Senin kokunla uçuyorum tüm şehri. Dostun martıların kanatlarına tutunup vapurdakilere simit atıyoruz seni konuşuyoruz martılarla. Tramvaylara biniyoruz biletsiz biniyoruz koşup arkadan biniyoruz giden tramvaylara.

Gözlerimi açıyorum küçük bir öpücükle alıyorsun beni bu dünyadan. Sonra ikimiz aynı gözyaşına giriyoruz aynı düşteyiz özgürce yuvarlanıyoruz dünyamızda. Biz bıraktıkça kendimizi teninin kokusu kaplıyor dünyamızı, ruhlarımızı dinlendiriyoruz benlerimizin birlikteliğiyle.

Birden ayrılıyorum bu dünyadan. İçerde müthiş bir gürültü var önümde defterler, kitaplar, notlar itibari alemden gerçek dünyaya dönüş.

Hocam, kolay gelsin, dedi. Tabii vize haftası biz de vizemizi alacağız, az kaldı resimle buluşacağız.

Seni düşlemek, kanımla, kafamla, beynimle, iskeletimle, ruhumla, rüyamla, tenimle, her şeyimle seni düşünmek, yüreğimin bu donmuş yangın yalnızlığını az da olsun azaltmak… Gözlerimi kapıyorum usulca sıcacık bir damla düşüyor kirpiklerimin arasından donmuş yangınımı az da olsa eritiyor sımsıkı kapatıyorum başka bir damlaya izin vermiyorum düşlüyorum…..

Elinde siyah resim çantanla kantine giriyorsun, bu çanta sınavı kazandığının, düşlerimizi gerçekleştirdiğinin kanıtı olacak sonra, heyecanlı bir halde etrafına bakıyorsun ben seni hemen fark ediyorum. Seni tanımakta bir filozof bilgeliğine sahibim. Hatırlarsın seni milyonlarca insan arasından saçının, o antik bir sunak taşı gibi duran, boynuna dökülmüş tellerinden tanımıştım.

Sonra görüyorsun beni koşarak yanıma geliyorsun. Sen koştuğunu sanıyorsun; oysa yüreğime uçuyorsun. Kocaman bir resim yapmışsın, heyecanla gösteriyorsun resmi bana. Resme baktıkça beni, bizi, hikâyemizi görüyorum. Karun haznelerine ulaşmış gibi her ayrıntıya tek tek bakıyorum: Üç damla kocaman gözyaşı içinde kavuşhanemiz ,buluşma pembemiz ,martılar …..                                                               Bize ait olan her şey, hikâyemiz, hayallerimiz, düşlerimiz burada işte! Hikâyemizi resimle anlatmışsın.

Tablonun ismini söylüyorsun, hani sözcüklerin nesli tükendiğinde, hani emekleyen bir yüreğin kan toplayıp koştuğunda, hani beden iskeletinin gevşeyen vidalarından kaçan ruhun söylediği ilk söz:İeeew

Herkesin anlamaya çalıştığı meşhur bir resim oluyor ieeew ,ieewi ilk söylediğimde hoca garip garip bakmıştı bana deli sanmıştı bekli de beni.

Yıl sonu resim yarışması birinci olan resim:ieeew

Rektör ödül töreninde konuşmasını yapar:

-Yeew  adlı resmiyle birinci olmaya hak kazanan 2001’nolu öğrencimiz………………’yı kürsüye çağırıyoruz .

Sen kürsüye çıkar çıkmaz resmi isminin yeeew olmadığını ieeew olduğunu söylüyorsun

-Tamam, işte evladım yeeev

-Yeeev değil efendim ieeew

Bu böyle bir süre devam eder. Rektör çıldırmak üzeredir salondaki herkese tek tek denetir ama kimse söyleyemez bu sözü.Eevvv diyenler, wiiik  diyenler ,uuuv diyenler……

Taa ki sıra bana gelinceye dek. Ben bir ieeew diyorum bütün salon hayretle bana bakıyor. Nasıl oluyor da aynı şekilde söyleyebiliyorlar? Salon hayretler içindedir …..

Bu bir efsane oluyor….Böylece tablonun ismini yalnızca ikimiz söyleyebiliyoruz.

Hikâyenin adı: GAYET RAHAT İEEEW DİYEN ÇOCUK VE BİR O KADAR RAHAT İEEEW DİYEN KIZ

Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar ülkenin birinde bir kral ve onun küçük kızı yaşarmış. Kralın kızı çok umutsuz ve mutsuzmuş. Kral kızını bir kerecik olsun mutlu görmek için her şeyi denemiş. Ülkenin tüm hekimlerini büyücülerini getirmiş ama nafile…

Sonra bir ferman yayınlatmış: Kızımı kim mutlu ederse, bir kerecik olsun umutlandırırsa onu kızımla evlendireceğim, üstüne de son model bir cep telefonu hem de titreşimli…

Telefonu duyan çocuk amaan ne telefonu bu olayı duyan çocuk hemen kaydını yaptırmış :

  1. ikametgâh belgesi
  2. 12 adet vesikalık fotoğraf
  3. vukuatlı nüfus kayıt örneği
  4. 10 tl saray yardım parası

Bu belgeleri hazırlayıp kaydını yaptırmış. Günler geçmiş ülkeni bütün soytarıları, palyaçoları kızı güldürmeye çalışmış ama nafile, kimse başaramamış.

Sıra çocuğa gelmiş. Çocuk kızı görünce çok şaşırmış: Bu o kız, düşlerinde saklandığı, avunduğu o kız. O kadar sevinmiş ki tüm sevincini anlatan o sihirli sözcüğü bütün gücüyle bağırarak dile getirmiş: ieeew

Öyle bir ieew demiş ki bütün ülke duymuş bu sesi. Kız hiç beklemeden bu sese heyecanla, umutla yanıt vermiş: ieeew

Kral sözünü tutmuş kızını: Bu, çılgın, aynı zamanda yakışıklı, yetenekli, aynı zamanda gözlük takınca film yıldızlarına benzeyen, bu başarılı ahlaklı zeki çocuğa vermiş.

Bir yastıkta ieeewlemişler ,sonra ieeew diyebilme kabiliyeti olan milyonlarca çocuk yapmışlar…

 

Bu hikâyede geçen ieeew’in gerçek hayatla çok ilgisi vardır.

İeeew: Monotonlaşan, yozlaşan, düşünce kısırlığı yaşayan insanın azıcık da olsa bu farklılığa ulaşabilme heyecanıdır.

Belki bir ieeewle kabuğunu kırıp ölü toprağını üzerinden atacak milyonlarca kahramanın hikâyesidir.

 

Muğla 2000