Etiket arşivi: editörün seçimi

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

ahmet-karayun-profil

Ahmet Karayün Söyleşisi

Facebook sayfamızın takipçileri ile Gazeteci-Yazar Ahmet Karayün arasında geçen bir söyleşi düzenledik. Keyifle okumanızı diliyoruz.

***

Ahmet KARAYÜN: Öncelikle söyleşiye katılan herkese tüm kalbi duygularımla teşekkür ediyorum.

***

Ahmet Türkben : Romanlarınızı yazarken, kurguyu önceden belirleyip mi yazıyorsunuz, kurgu oluştururken nelere dikkat edip yazmaya başlıyorsunuz. Kurgu konusunda bizlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Ahmet KARAYÜN: Kurgunun genel hatları belli olmadan romanı yazmaya koyulamıyorum… Zira kafamda ki kurgu yazarken birçok noktada değişikliğe uğramıyor da değil. Ne kurgunun tamamıyla ne de hiç kurgusuz şekillenmiyor kitaplarım. Ama kurguyu kafada genel hatlarıyla şekillendirmezseniz, hikaye sizi bambaşka yerlere taşıyabilir; Aman dikkat!

Maviş Şule İncirci : Merhaba Ahmet bey.. Daha önce bir yerde şu cümleyi kullanmışınız ve beni çok etkiledi. Dönüp dönüp okuduğum cümle : ”Yazıyorum… Çünkü yazdıkça var olduğuma, öğrendiğime, geliştiğime inanıyorum.” bu cümleyi biraz açar mısınız ? nelere dayanarak neler düşünerek bu cümleyi kullandınız ?

Ahmet KARAYÜN: Bu cümlenin özü şudur: İnsanın hayatta ki her şeyle ilgili bilgisi olması çok zordur. Bu anlamda bir roman yazarken, kurguladığın hikâyenin özellikleri ve yarattığın (İlahi yaratımdan bahsetmiyorum) karakterler seni bir şeyleri araştırmaya, öğrenmeye itiyor. Örneğin bir katilin duygularını tanımlaman gerektiğinde bununla ilgili derin araştırmalar yapman gerekiyor. Zira olay bir hastanede geçiyorsa, karakterlerden birisi de doktorsa, o hastane şartlarını, gündelik seyrini mutlaka gözlemlemek, araştırmak ihtiyacı hasıl oluyor. Doktorun diyaloglarını yazarken bir çok tıbbi terime gereksinim duyuyorsun ve böylelikle hepsini zoraki olarak öğreniyorsun. Roman yazmak, öğrenmektir.

Demet Akpınar Cellat: Merhaba Ahmet Karayün. Yazmak kimisi için kendini ifade etme şekli kimisi için de insanlara bir şeyler anlatmak onları yeri gelince heyecanlandırmak yeri gelince duygulandırmaktır. Peki yazmak sizin için nedir, ne ifade etmektedir?

Ahmet KARAYÜN: Yazmak benim için ilk evvela öğrenmektir. Ve tabi ki düşünsel ve karakteristik özelliğim gereği yaşamsal bir dürtü, bir gereksinimdir.

MNejla AAslan: Merhaba, bir yazar kendini nasıl besler…siz nasıl besliyorsunuz..

Ahmet KARAYÜN: Bir yazarın beslendiği en büyük şey hayatın kendisidir… Gözlem yazar için vazgeçilmezdir. Ve elbette ki okumak, okumak, okumak.

Sanem Doğuş: Selamlar Ahmet Bey siz hangi yazarların kitaplarını okuyorsunuz?

Ahmet KARAYÜN: Her yazardan en az bir kitap okumaya çalışırım. Türk yazarlardan Erdal Demirkıran, yabancı yazarlardan Sir Arthur Conan Doyle’ü okurum.

Enes Soylu : Selamlar Üstadım…”Gizli Miras ” isimli eseriniz şu an 7. okurun elinde… Gönül gönül dolaşıyor anlayacağınız, iyi ki okumuş da öyle vermişim… Kaleminize sağlık…

Ahmet KARAYÜN: Sevgili dostum, eserim için beslediğin duygular için teşekkür ediyorum. Bir yazar için en güzel şey eserinin elden ele dolaşması olsa gerek.

Enes Soydemir : Merhaba Ahmet bey selamlar, sizin kitaplarınızda da yaşanmışlıklar var sanırım, peki bu kitapları yazarken hangi ruh haliyle yazıyosunuz? hangi yazarları takip ediyor ve hangilerinden etkileniyorsunuz?

Ahmet KARAYÜN: Yazarken girdiğim ruh halini tasvir etmek gerçekten çok zor. Ama küçük bir ipucu derseniz, bazen yazarken tüylerimin diken diken olduğunu, bazen gözlerimden yaşların yüzüldüğünü, bazen gülümsediğimi ve genel manada ise karmakarışık olduğumu söyleyebilirim.

Fatma Gül Özdemir: Merhaba Ahmet bey bazı yazarlar yazmaktan okumaya pek fırsat kalmadığını söylüyor. Sizin için de durum böyle mi?

Ahmet KARAYÜN: Kesinlikle hayır… Günlük belirli bir zamanımı mutlaka okumaya ayırıyorum.

Tayfun Demirci: Kitap Hediyesi İçin Soru Sormak Gerekliyse Eğer Sırf Bunun için Soruyorum. Kitabın Ismini Niçin Gizli Miras Koydunuz? Bunu Seçme Sebebinizi Paylaşır mısınız?

Ahmet KARAYÜN: Sevgili Tayfun, bu söyleşide sorulara cevap vermek gerekliyse eğer, sırf bunun için cevaplıyorum. Kitabı okursan eğer, neden Gizli Miras olduğunu mutlaka keşfedeceksindir.

Emine Göl Yılmaz: Yazarken olmazsa olmazlarınız var mı? ( örn. çay-kahve içmek gibi )

Ahmet KARAYÜN: Yazarken, olmazsa olmazlarım olmaz mı hiç? Mutlak sükûnet, yalnızlık, hüzün… Bunlara ilaveten ılık bir meltem eşliğinde camlarımı döven tatlı bir yağmur ve onun yanında orta Türk kahvesi de hiç fena olmaz hani.

Didem Şkrlsy: Benim kitabım var ama yine de sormak istiyorum neden yazar olmak istediniz? Yazmak sizin için ne ifade eder?

Ahmet KARAYÜN: Sevgili meslektaşım… Söyleşime katılman ne hoş? Teşekkür ederim. Sende bilirsin ki yazmak ölümsüzlüğü kazanmaktır. Ben ölümsüz olmak için yazıyorum.

Aysel Aksümer: Sevgili gazeteci-yazar arkadaşım Ahmet KARAYÜN acaba romanları için kendine nasıl bir ortam hazırlıyor? Her yerde, her saatte yazar mı yoksa kendince uygun bir zemini mi var? Mesela yolculukta mı, okuduğu bir kitapta mı yoksa dinlediği bir müzikte mi ilham perileri yanındadır? Başarılar.

Ahmet KARAYÜN: İşte yüreği kadar kalemi de güzel bir insan… Sevgili yazar dostum Aysel Aksümer. Sizi söyleşimde görmek benim için bir onurdur. Soruya gelince; Ben her yerde, her anımda yazıyorum. Beyaz kâğıda dökerek değil belki ama zihnimde durmaksızın devam eden bir yazma eylemi var. Gizli Miras’ın yarısını bir yıl gibi bir sürede diğer yarısını da bir günde yazdım.

Semih Cnblt: Kendi kitabınızı (Gizli Miras) bize öneren başka biri olsanız hangi kelimelerle-cümlelerle önerirsiniz?

Ahmet KARAYÜN: Beklenmedik finaliyle beni ters köşeye yatırdı ve hayata dair çok şey öğretti… Özellikle sevdiğim insanların değerlerini bilmeyi ve hayatta tek başına kaldığımda vermem gereken akli mücadeleyi.

Özge Gül: Bir şeyler yazarken okumanın önemi ne kadardır sizce? Ve o zaman yazdığınız türe göre bir roman okumak daha mı etkili olur, yoksa herhangi bir tür okumak yeterli midir? Teşekkürler.

Ahmet KARAYÜN: Elbette yazarken, bir taraftan da okuma eylemini aralıksız sürdürmek gerek. Okuduğun türün hiç mi hiç önemi yok bana göre… Gazete bile okusan olur. Zira zihninden beyaza boşaltmaya çalıştığın öykü, her şeyi dönderip dolaştırıp, bir mıknatıs gibi kendi eksenine çekecektir.

Sema Dokuzlar: İnsanların merak ederek heyecanla okudukları kitapları üretebilmek nasıl bir duygu? Bu duyguyu tatmanıza neden olan şartlar çok okumanız, araştırmanız ya da gözlemleriniz mi? Teşekkürler.

Ahmet KARAYÜN: Elbette bahsettiğin şartlar bir yazar için olmazsa olmazdır. Ama çok çok kitap okumak demek illa ki yazabileceğin anlamına da gelmediği gibi bu cevabım yazma eyleminin geliştirilemeyeceği anlamı da taşımıyor. Bir kitabı meydana getirmekten çok, o kitapla ilgili insanlardan gelen dönüşlerin yazarı motive ettiğini ve kâr hanesini (Maddi değil) kabarttığını düşünüyorum. (Bu arada 2. romanımın adı “DOKUZ” ;)

Sevim Kılıç ben romanımı yazarken adeta içine girip birebir yaşıyordum ve yazmaya ara verince her şey anlamsız ve saçma geliyordu hayatımı sevmiyordum bu size de oluyormu?

Ahmet KARAYÜN: Elbette karakterlerin içine girip, hikâyeyi yaşıyorum. Bir kitap nihayete erdiği an kendimi büyük bir boşluğa düşmüş gibi hissediyorum. Hemen kafamda yeni kurgular, karakterler volta atmaya başlıyor. (Bu arada, roman yazıyor olman harika!)

Adem Güney:  Türk yazarların kaleminden çıkan romanların her geçen gün kalitesinin artmakta olduğunu görmek mutluluk verici. Öncelikle bunun için, koyduğu katkıdan dolayı, Ahmet bey ‘e teşekkür ederim ve başarılarının devamını dilerim. Mümkünse Türk edebiyatından ve Dünya edebiyatından favori şair ve yazarlarınızın isimlerini ve sizi en çok etkileyen eserlerin isimlerini öğrenmek isterim. Saygılarımla.

Ahmet KARAYÜN: Düşünceleriniz ne güzel Adem bey… Yazarlar hususunda yukarıda yazmıştım. Ama şairler noktasında sorunuzu cevaplandırayım. Ümit Yaşar Oğuzcan, Faruk Nafiz Çamlıbel en sevdiğim şairlerdir.

İsmail Dursun: Sizi derinden etkileyen kitap hangisi?

Ahmet KARAYÜN: Erdal Demirkıran’ın ‘Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım’ kitabı ve Sir Arthur Conan Doyle’ün Sherlock Holmes Serisi.

Tuğçe Arzik: Eğer birini tercih etmek zorunda kalsaydınız gazeteciğimi yoksa yazarlığımı tercih ederdiniz.

Ahmet KARAYÜN: Yazarlığı elbette. Neden mi? Yaşanmış olayları haber olarak kaleme almaktansa, yepyeni dünyalar, karakterler kurup, onlara hükmetmeyi tercih ettiğimden tabi ki.

Neriman Kaşik Tüfekci: Hiç yazdıklarınızda rüyalarınızın etkisi var mıdır ? Gördüğünüz rüyalardan esinlenerek romanlarınızı kurguladınız mı?

Ahmet KARAYÜN: Bak bu soruyu sevdim sevgili Neriman. Rüyalarımdan etkilenerek hiç kalem sallamadım. Ama rüyalara özel bir ilgim var. Zira hali hazırda yayınlanan iki romanımda da karakterlerin gördüğü birer rüya var. Rüyaları severim ve elimde olsa kaydetmek isterdim.

Yaren Irgıt : Ne zaman yazmaya başladınız ve ne sizi yazmaya teşvik etti?

Ahmet KARAYÜN: Mesleğim gereği yazıyla hep iç içe oldum ama asıl neden sanırım ki bardağın dolması ve taşmaya başlamasıydı. O kadar çok öykü birikti belleğimde ki kağıda dökmesem çatlardım sanırım.

Zehra Türkmen: Kitaplarınızı yazarken size ilham veren nedir ?

Ahmet KARAYÜN: Minik kanatlı ilham perileri olmadığı kesin. J İlhamı sanırım ki karakterimden alıyorum. İçimde biriktirdiğim cevapları tüm insanlığa ulaştırmanın yolu bu belki de.

Rümeysa Ekiz Günümüzde yazar-okuyucu ilişkisi daha cok arttı gerek söyleşiler olsun gerek sosyal medya, sizce bu durum avantaj mıdır dezavantaj mı?

Ahmet KARAYÜN: Sevgili Rümeysa, tabiri caiz ise beni soru yağmuruna tutmuşsun. Elbette hepsini yanıtlamak isterdim ama vakit kısıtlı. Yazar ve okuyucu ilişkisi kaçınılmaz bir durum. Bana göre bunun kötü bir yanı yok… Aksine sevindirici bir durum. Ama elbette yer yer dezavantajları olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Sorularından anladığım kadarıyla yazmayı düşünüyorsun. Yaz, yaz, yaz. Sadece yaz. Çevrendeki hiçbir şeyi umursamadan yaz… Vazgeçme. ;)

Meryem Yıldız: İkinci kitabınız okurla buluştu mu? Bunun konusu da gerilim mi içeriyor? Farklı türlerde yazmayı düşünüyor musunuz? Mesela fantastik kitaplar hayli revaçta sizin yaklaşımınız ne? Seri kitap yazacak mısınız? Kitaplarınıza film teklifi gelseydi, yanıtınız ne olurdu? Sizin filmi yapılan kitaplarda önceliğiniz film mi kitap mı olur?

Ahmet KARAYÜN: İkinci kitabım bir ay gibi kısa bir zaman sonra okurla buluşacak. Dokuz adlı romanımın kadın-erkek herkesin yüreğinde bir iz bırakacağına inanıyorum.  Zaman zaman gözyaşı döktürecek, zaman zaman tüyleri diken diken edecek ve zaman zaman da gülümsetecek bir roman. Nereden mi biliyorum? Yazarken yaladıklarımdan. Kitaplarıma insanlardan en çok gelen öneri mutlaka film yapılmaları yönünde oluyor. “Film seyreder gibi okudum. Filmi çekilse ne güzel olur” gibi yorumlar azımsanmayacak kadar fazla. Bu nedenle bu romanları beyaz perdeye taşımayı ciddi ciddi düşünüyorum. 

Ayça Güray: Hayal gücünüz çok geniş ve renkli olmalı. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Ahmet KARAYÜN: Öyle olduğu söyleniyor J Ama hayal kurmanın yaratıcı tarafından insanoğluna verilmiş bir armağan olduğunu düşündüğüm kesin.

Özlem Armağan: Kendimce kısa kısa yazdığım hikayeler var ve bende ilerde sizin gibi bir yazar olmak istiyorum önerileriniz nelerdir?

Ahmet KARAYÜN: Kim ne derse desin yazmaya devam etmeni öneririm. Zira, Balzac yazdığı kitabı bir yakınına okuttuğunda, “Ne iş yaparsan yap ama kitap yazma” gibi bir yorum almıştır. Balzac’ın birçok eseri dünya klasiği olarak tarihteki yerini almış ve en çok eser veren yazarlar arasına girmiştir. Demek ki kim ne derse desin, yazmaktan vazgeçmemen gerekiyor. Sakın vazgeçme, yoksa bizi bir dünya klasiğinden mahrum edebilirsin. Sevgiler.

Teşekkürler

208918_459331210752649_856255030_n

Tekleme

Kırmızı başla demek, tut demek, tut/bırakma…

Saatimi geçmişe kuramayışıma ayarlıysa bu düzen,
Tırnağımla birlikte yaktım saçlarımı.
Hafif bir is kokusu olsa bile sever misin beni?
Rugan ayakkabılarım çok çabuk vurdu,
Aynı yeri vurdu.
Her şeyin başı acı/
Her şeyin sonu acı, her şeyin sonu midemi bulandırıyor.
Öyle kalın ve yoğun ki bu duman,
Ellerini göremiyorum.
Uzansam tutarım, uzansan tutarsın.
Boşver!

Şimdi,
Sonra,
Az önce,

Soğuklukla ilintili ne varsa hepsini Beyoğlu’na döktüm,
Yürüdüm, bir arpa boyu kayboldum…
Yaz gelecek dedi biri yanındakine,
Yaz, gelecek…

Biliyordum,
Gelmeyeceğin için yazdım.

savas

Karanlıklar ve Aydınlıklar

Sarp kadar olmasa da, Hasan da özlem duygusuyla telaşlıydı yeteri kadar. Onu da bekleyen vardı İstanbul’da çünkü. Yeni nişanlanmış olduğu sevgilisi, gözü yollarda bekliyordu onu. Delicesine, hasretle… Hasan, askerliğini yapmıştı ama mesleği askerlik gibi, insanı oradan oraya sürüklüyordu. İnsanın sevdikleriyle bir arada olmak için tek şansı hayaller oluyordu, şuan Hasan’a olduğu gibi. Hasan, şu an İstanbul’da, sevgilisi de tüm bedeniyle Libya’daydı hayallerinde.

Ortalık yaygara içindeydi Libya’da. El kadar çocuklar bile, öz askerini taş yağmuruna tutmuştu. Ülke, kan ağlıyor, ateşin o kapkara dumanından göz gözü görmüyordu. Ölüm kusuyordu her dakika, her saniye.

“Başını eğ, çabuk!” dedi Hasan bağırarak, Sarp’a. Sloganlar sesini bastırmıştı Hasan’ın ama yine de anladı az çok Sarp.

Sarp son anda başını eğdi ve koca bir taş parçasının başına gelmesini engelledi. Başını taşın düştüğü yere çevirdiğinde, taş parçalara ayrılmıştı.

“Sağ ol, dostum,” dedi Sarp, Hasan’a dönüp. Elini omzuna atmıştı. İkisini de bekleyen vardı yuvalarında. Biri yeni evlenecekti, birinin yeni çocuğu olacaktı. Taze sayılırdı her ikisi de, her iki konuda da. Sarp’ın tek endişesi vardı sadece, çocuğunun doğmasına varabilir miydi evine acaba? Varabilir miydi, evladının cennet kokusunu, içine çekmeye… Olsun, ne zaman varırsa o zaman çekerdi onun mis kokusunu içine… Doyasıya hem de. Doyasıya…

 

“Ah be dostum,” diye hayıflandı Hasan, Sarp’a. “Bizim kaderimiz niye böyle ha? Neden biz, niçin?”

“Ne olmuş kaderimize, Hasan?” diye sordu Sarp.

“Görmüyor musun halimizi! Daha ne olacak? Normal insanlar gibi sabah kahvaltını karınla yapmak istemez misin? Veya, akşam eve geldiğinde yüzüne gülen bir eş, bir zevce görmek istemez misin?”

“İsterim tabii, ama bunun için niye kadere isyan ediyorsun?” Sarp, adımlarını atarken etrafa bakıyordu sürekli. Tedirgindi, belki de karısını özlemişti… Onu düşünüyordu boş zamanlarında belki de… Hasan hatırlatınca, özlemi bir kat daha artmıştı belki de…

Kim bilir?

Sarp biraz durduktan sonra devam etti cümlesine, “Bu mesleği seçen sensin ve doğal olarak bunun zorluklarını da kabul etmiş sayılırsın Hasan. Şimdi çıkıp, isyan etmene, hayıflanma gerek yok. Kaderini sen kendi ellerinle hazırladın zaten.” dedi ama kendisinde de biraz pişmanlık vardı. Ya da hasret ve özlem duygusunun verdiği acı, ona bu hisleri bahane ettiriyordu. Çünkü, işini severek, bilerek seçmişti ve çok istemişti bir gazeteci olmayı.

“Doğrusun Sarp, doğrusun ama insan pişman olabileceği kararlar alabiliyor maalesef. Belki de, bir anlıktır, nereden bileyim işte.” dedi Hasan, “Belki de sorun bendedir… Ya da bu ortamı ilk defa gördüğüm içindir… Bilmiyorum.”

Sarp, sessizce bir süre yürüdükten sonra Hasan’la,Libya’nın ıssız ara sokaklarından birinde bir çocuk gördü. Duvara yaslanmış, masum, çaresiz ve yardıma muhtaç. Bir el uzatılmasını bekliyor sanki kendisine. Yüzü kan dolu. Elleri, ayakları ve her yeri… üstü başı kir içinde, tırnaklarının içleri kapkara. Bunun üstüne kırmızı kan rengi eklenince, ortaya siyah ve kırmızı karışımı bir renk çıkmış. Çaresizliğin rengi.

Sarp çocuğu görünce telaşlandı, hemen yanına koştu çocuğun. Arkasından Hasan, elinde oldukça ağır olan kamerasıyla koşmaya çalıştı.

Orada kaldığı günlerde öğrenebildiği kadar Arapçayla çocuğa sorular yöneltti.

“Ne oldu sana böyle! Kalk, kalk çabuk, hemen eczaneye gidelim.”

Çocuk; sekiz, dokuz yaşlarında, esmer ve simsiyah saçları olan bir masumdu. Çatışma sırasında yaralanmış olmalı, diye düşündü Sarp. Eczaneye götürüyordu çocuğu, çünkü Libya’da hastaneler bu gibi basit yaralanmalarla ilgilenemeyecek kadar doluydu. Daha ağır durumda insanlar vardı, çığlık çığlığa, feryat feryada…

Çocuğun beline sarılıp kaldırdı onu yerden, öbür tarafına Hasan girdi. Kan kusan caddeler sessizdi şimdi, üç tane masum, sessizce yürüdü cadde boyunca. Omuz omuza.

 

Caddede gördükleri ilk eczaneye girdiler. Tıklım tıklımdı eczane. Alan çok dar olduğu için, insanlar üst üsteydi sanki. Çocuğu hemen bir koltuğa oturtup, eczacıya koştu, telaşlıydı Hasan.

“Hemen şu çocuğa bakar mısınız, lütfen! Yolda bulduk, yüzü kan içinde, lütfen…” yalvarır gibiydi Hasan’ın sesi. Dayanamadı eczacı, yanındaki kalfaya bir şeyler söyledi. Hasan, gidip bakmasını söylemiş olsun, diye ümit etti içinden Hasan. Genç kalfa, yine Arapça bir şeyler geveledikten sonra, çocuğun yanına gitti. Sarp, küçük masum çocuğa moral vermek için, çocuğa acısını unutturabilmek için sohbet ediyordu onunla.

“Adın neydi senin, söyle bakalım.”

“Muhammed Sami…” dedi, gerisi gelmedi çocuktan.

“Ah, ne kadar güzel,” dedi Sarp, “Adının önemini biliyor musun?” diye sordu Sami’ye.

“Bili… Biliyorum…” dedi ve inledi Sami.

“Nedir peki?”

“Peygamber efendimizin ismi.” dedi ve yine durdu çocuk.  Tam o esnada kalfa gelmiş, çocuğun kanlarını temizlemeye ve yaralarına pansumana başlamıştı.

Alnında, yanaklarında ve ellerinde çok büyük sıyrıklar olması, kanamasını durdurmayı engelliyordu. Hemen bir sargıyla yaralarını sarıp, tekrar yerine geçti genç kalfa. Sargıda, az bir zaman sonra, kanın rengi görülmeye başlamıştı. Kırmızı…

Genç kalfa sadece, “Fazla bir şey yok, yakında iyi olur,” demekle yetinmişti.

Sarp çocuğa sorular sormaya devam etti yine:

“O sokakta işin neydi senin?” diye sordu Sami’ye. “Bu kötü günlerde, evinde olman gerekmez mi?”

Yanıtlamadı çocuk.

“Muhammed, niçin annen yanında değildi?” diye sordu bu sefer Hasan. “Ya da baban?”

Çocuk, yine yanıtlamadı. Sessizliğini koruyordu.

Sarp ve Hasan, gözlerini birbirlerine dikip bakıştılar bir ara.

Neden cevap vermiyordu bu çocuk? Hasta mıydı acaba? Yoksa dilini mi yutmuştu? Ama demin adını söylemişti ya!

Şaşırdı Sarp. Tekrar bir soru sormak istedi:

“Bak, iyileşeceksin dediler. Korkmana asla gerek yok!” diyerek çocuğun elini tuttu Sarp. “Hadi konuş bize, anlat ne ihtiyacın, ne derdin varsa. Çekinme sakın. Olur mu Sami?”

Sami, bakışlarını yerden kaldırmıştı en sonunda. Önce Sarp’ın hemen sağ kolunun yanında duran Hasan’a, daha sonra Sarp’a baktı ve iki dudağının arasında bir açılma oldu en sonunda.

“Bilmiyorum…” dedi fısıldayarak, “Babamı hiç görmedim ben, ölmüş herhalde. Ama annem yanımdaydı…”

Sustu çocuk.

“Devam et,” dedi Sarp, şefkatle.

“Hastaneye kaldırdılar annemi. Benim gibi kafasından kan geliyordu. Sonra, sonra hiç görmedim onu.”

***

Günün sabahında tüm dünya haberdar oldu Muhammed Sami’nin dramından. Libya’da yaşananların sembol ismiydi o artık.Tüm dünya biliyordu ki artık, Libya diye bir yer var ve orada çocuklar, yaşlılar ve masumlar kan denizlerinde boğuluyor.

Sarp ve Hasan yaptıkları haberle, sesini kaybeden insanların, imdat çığlığı olmuştu.

Bir iki ay daha sürdü Sarp ve Hasan’ın Libya macerası; ama artık her ikisi de şikayetçi değildi hallerinde. Bu topraklarda geçirdikleri zaman onlara niçin bu mesleği seçtiklerini bir kez daha hatırlatmıştı, hem de hiçbir zaman unutmamacasına… Sorumluluktu bunun adı; evet sorumluluk… İnsanı rahat yatağından kaldırıp, aylarca kurşun yağmuru altında çadırlarda yatıran, hamile karısını yalnız bırakıp hiç tanımadığı ve  tanımayacağı insanların arasına atan bu duygunun adı sorumluluktu.

***

Manolya, karnı burnunda camın kenarında oturuyordu sessizce. Önünde annesinin verdiği yeşil çayını yudumlarken, aklından kocasını düşünüyordu.

Hava soğuktu. İnsanın on dakika sonra ellerini birbirine sürtüp, nefesiyle ısıtmamasını imkansız kılacak derecede hem de.

Çayından bir yudum aldı ve kendi kendine konuşmaya başladı Manolya.

“Ne dersin canım,” diyordu, “Sence ne yapıyordur baban şimdi?”

Sustu. Sessizlik çöktü odaya. Çayından bir yudum daha içti ve dışarıdaki çınarın üzerine yuva yapmış olan güvercinin, yavrularının yanına nazikçe konuşunu izledi. Gülümsedi sonra. Yanağında beliren gamzeler, hayatın her şeye rağmen güzel olduğunu, her haliyle belli ediyordu.

“Bence,” diye başladı sözüne tekrar, “Bence, beni düşünüyordur o da. Özlemiştir beni. Ne dersin yavrum? Özlemiş midir?”

Elini karnına götürdü ve okşadı bir süre. Nazikçe, üzmeden, kırmadan elini etrafında gezdirdi karnının. Sanki kendi karnını değil de, karnında taşıdığı canın bedenini kaşıyor gibiydi. Tatlı tatlı kaşıyordu, her okşamada genleşiyordu içindeki canda sanki… Daha fazla, daha fazla anne… İşte tam şurayı…

Dışarıyı seyretmeye başladı tekrar. Yavrularının yanına konan güvercin, dışarıdaki tipiye karşı yeni doğmuş yavrusunu korumanın derdindeydi. Tam sayamadı Manolya ama iki tane daha kırılmamış yumurtanın olduğunu gördü. Siyah ve beyaz karışımı güvercin, o iki yumurtanın üstüne oturmuş, sıcaklığını onlara veriyordu, ısıtıyordu, okşuyordu onları sanki… Diğer yavrularının da ağzına bir şeyler kusup duruyordu. Önlerinde yavruları, arkasında onun küçük bedenine göre, büyük ihtişamı olan kar, tipi, fırtına… Yavrularının her zaman ve her daim arkasındaydı hayvanlar bile… Manolya,  bu manzarayı seyrederken, anladı ki tek kocasız olan o değil. Bak karşıdaki ağaçta, fırtınayla boğuşan güvercine! O da yalnız, kocasız, üstelik yavrularıyla bir başına! Üstelik, çaresiz, güçsüz ve yalnız… Tek tesellisi, iki tane kırılmamış yumurta ve yaşama karşı güçsüz olan, tertemiz yavrular…

Manolya’nın gözleri yaş doldu. Bir damla, yanağından aşağıya doğru aktı. Gözyaşının tuzlu tadını hissettiğinde, tekrar çayından bir yudum aldı ve yerinden kalkıp yatağına doğru yürüdü. Uzanıp biraz kestirmek istedi. Rüyasında, yeni doğacak yavrusunu, kocasını görmek için belki de…

Ve kararını vermişti; bebeğinin ismi Sami olacaktı.

Taş Atan Çocuklar

Sanki oyundasın taş atan çocuk.
Cahil mi, cesur mu sonra görürsün
Seni kımler böyle oynatan çocuk.
Sanmam bu eğlencen çok uzun sürsün…
Sökülen kaldırım, ayaklarındır
Ölünceye kadar bir götürümsün..
Kundaklanan dükkân yarınlarındır
Vicdanında yargılanan cürümsün

Elinde Molotof, yüzünde maske-
Neden bir gizliliğe bürünürsün…
Yıllarca sonra, desen bile keşke
Vatan ahı ağırdır, sürünürsün.

Senin yaşıtlarda taso salgını
Yahut bir iple topaç çevirirsin.
Oyun sandığın işlerin çılgını
Çamı hedeflerken, can devirirsin

Hapiste mi geçsin ergenlik çağı
Ordada sarmalar pisliğin ağı.
Kopmak bilmez asla takvim yaprağı
Harf, harf, cümle cümle sen sökülürsün.

Kaynağıdır dinlerin Ortadoğu.
Din olmaktan uzak dinlerin çoğu.
Tarih boyu bundan kinlerin çoğu
Müslümansın, Müslüman görünürsün.

Benimde devletle sorunlarım var
Yapamam bunu aramızda duvar.
Hırs, nefret, cahillik, benlik canavar
Davanı hukuk ile sürdürürsün.

Hadis ’vatan aşkından iman doğar’
İmansızı, iman her zaman boğar
Nefret, öfke beyne, kalbe zor sığar.
Kendini ellerinle öldürürsün.

Bir taş konuyu nereye götürdü
Kalkınmamızı dereye götürdü
İç, dış düşman biz nasıl düşürdü.
Devamlı boş çareye bürünürsün..

Araya girmesin etnik tefrika-
İşte Ortadoğu, işte Afrika
Global siyasetler binbir entrika
Ne yapsan hep mata düşürülürsün

Sömürgecidir her zaman Avrupa,
Sanma takdir edilir, övülürsün -
Şimdi demokrası elinde sopa.
O sopayla da bir gün dövülürsün.-

fairteller

FALCI VE İYİ ADAM

Emrah Serbes’e ithafen, ve bir de birkaç kişi daha var ama boşverin,,

Sakalımı 10 gündür kesmemiştim, sonra üzerime bir ceket geçirdim ve dışarı çıktım. Uzun sayılmayacak bir süre sonra da bir kızla tanıştım, sizin de başınıza gelmiştir böyle şeyler.

“Şimdi çıkıp gideceksin” dedim. “Ve ben önündeki bardakta yarım bıraktığını içeceğim. Yarın sabahsa birbirimizi hatırlamayacağız” İsmimi öğreneli 25 dakika olmuştu, “Enver” dedi “Sen duygusal falan değilsin. Sadece arada duygusala bağlıyorsun”

İsmimi saygı duyulası biçimde 2 E ile söyledi. Benim ismimi telaffuz etmek için 2 E yeterli, fazlası değil. Bu kurala uymadığı için kaç kişiden soğuduğumu size anlatamam, çirkin bir kibre sahibim evet. Oysa o krallığımın muhafızlarını aştı ve tahtıma ulaşmayı başardı, sadece “Eeeenver” ya da “Enveeeer” yerine “Enver” diyerek.

Giderken not falan bırakan şu adamlardan biri olsaydım, yani harbiden duygusal biri, bir kağıda “keşke seni keşfetmeden önceki halinle kalsaydın” yazardım, keşfetmeden hemen önceki heyecan, evet durulması gereken nokta tam olarak burası. Soru sorma. Merak etme. Kibarca iyi geceler dile, evine git, uyu. Uyuyamıyorsan biraz Bach dinle, sonra uyu. Ya da ılık süt içip uyu. Daha da olmazsa benim gibi, küvete uzanıp tavanı seyret, evet biliyorum hep nemli olur o köşe. 


Ne halt yersen ye, ama soru sorma.

-Öğrenci misin sen?
-Pek sayılmaz. Öğrenecek pek bir şeyim kalmadı.
-Eee bu yaşta bir kız ne yapar ki başka? Evlendirdiler mi yoksa seni?
-Biliyor musun, bu toplum senin gibi geri kafalı hödükler yüzünden geri kaldı.

Tanımlara ihtiyaç duyduğumuz doğrudur. Kesinlik içermeleri şart değil, yalnızca işleri kolaylaştırırlar.

-İyi be tamam sormadım say. Bi işin var mı peki?
-Falcıyım ben.
-Harbi mi? Geleceği, insanların iç dünyasını falan mı okuyorsun?
-Geleceği yalnız Tanrı bilebilir. Ben gözlerinde gördüklerimi söylüyorum. Ama bu çok övünülecek bir şey değil, bu iş için para alıyorum onlardan.
-Boşver, o kadarcık kötü olmak makul. Bende ne görüyorsun peki? Param yok ama.
-Boşver o kadarcık fukaralık makul.

Evet yerden o taşı alıp kaldırabileceğimi ben de biliyorum. Ama bunu bana başka birinin söylemesi daha çok hoşuma gidiyor.

-Bana burcunu söyle.
-Balık.
-Kafası çalışan bir balık, klasik. Çok iyi bir kariyer görüyorum. Ne okuyorsun?
-Boşver bunları. Sence ben iyi bir adam mıyım?

Herkesin derdinin “iyi biri olma çabası” olması ne komik bir paradoks. Elbette aktif ve sürekli bir iyi olmaya çalışma hali değil bahsettiğim. yaşam enerjimizin devamlılığını sağlayan şey gittiğimiz yolun doğru olduğu fikridir, kimse bile bile elleriyle kendi kuyusunu kazmaz, yapılan kötülüklerde ya da kötü olduğu içten içe sezilen davranışlarda bile uzun vadeli bir iyilik ya da ortaya çıkacak kötüyü telafi etme ihtimali sezgisi vardır. Bilginin barındığı tek yerin beyin olmadığı ise apayrı bir tartışma konusu tabi.

-Sen iyi bi adamsın, ama bazen bir kadın kadar evhamlı olabiliyorsun. Ve takıntılısın. Arama artık şu kızı.
-Yok zaten kontörüm bitti.
-Ve sevdiğini hemen belli etme, gerizekalı. Kızlar yüz vermeye gelmez.
-Haklı olabilirsin. Sanırım sorunu fazla kaderci olmam çıkarıyor, en nihayetinde olacak olan gerçekleşir öyle değil mi?
-Saflık farklı bir şey ama. Safsın sen.
-Saf olduğumu nerden çıkardın?
-En basitinden, hala falcılara inanıyorsun.

Canım sıkıldı “Ben bi hava alıp gelecem” dedim. Önce dışarda yarım saat boş boş kaldırımları izledim, sonra da arkama bakmadan çekip gittim. Ertesi gece tekrar aynı yere geldiğimde bıraktığı notu elime tutuşturdu birisi:

“Bir falcıya asla yalan söyleme. Ve umarım aradığın ilhamı bulursun,,”

O gece tek satır yazamadan sabahladım. Peri meri hiç bi halt gelmedi.

Ama bence sen de iyi biriydin sevgili falcı.

on_the_bus

Otobüs

Otobüste şöför hariç dört kişi vardı. Ve şöför dahil beş kişiden yalnız bir tanesi, bir Attila İlhan şiirinin sonunun nasıl bittiğini hatırlamaya çalışıyordu, bir adamdı bu.

Belediye otobüsüydü. Belediye, bu hizmeti vermek “zorunda” olduğu için belki de, dandik bir otobüstü, rica minnet ilerliyordu, arada kesik kesik öksürüyordu. Adam önündeki demire bakıyordu, tasarlanırken yolcular tutunsun diye düşünülerek konulmuş demir yarı yarıya paslanmıştı, muhtemelen ilk başta etrafı bir şeyle kaplıydı, böyle çıplak demir değildi. Adam otobüsün kaç model olduğundan hareketle kaç elin buraya dokunmuş olabileceğini düşündü. Demirin üzerinde panayır düzenlemekte olan virüs ve bakterilerden bi tanesi, adamın zihnini okudu, ve sigaradan boğuklaşmış sesiyle onyedibinikiyüzonaltı dedi.

Adam, “Peki o ellerden kaç tanesi birbirinin yanağını okşamıştır?” diye sordu.

Bakteri bunu duymadı. Ya da duymamazlıktan geldi.

Otobüs durdu. Şöför hariç dört kişiden biri olan beyaz saçlı yaşlı bir adam, sigaradan boğuklaşmış sesiyle şöföre kolaylıklar diledi. Şöför bunu duymadı, ya da duymamazlıktan geldi.

Adam, küçüklükten beri alışkanlığı olduğu için belki de, inen yaşlı adamın nereye gittiğine baktı, adam bi yere yönelmemişken otobüs hareket etti. Adam “ben daha erken ölürüm bu adamdan” diye düşündü. Ölüm düşüncesinin getirdiği sıkıntıyı, son durakta inecek olmanın getirdiği rahatlık dengeledi, şöförden bağırarak ya da bir buton aracılığıyla bir şey rica etmesine gerek kalmayacaktı. Kabasaba ve umursamaz, uyuyakalabilir, isterse hiç inmeyebilir, ya da hava kapalıysa “belki ölmek hakkını kullanabilirdi”.

Adam, Attilla İlhan’ın o şiirinin son mısrası konusunda hala emin değildi.

Adamın gözüne önündeki koltuğun yazı yazılmış ve karalanmış arka kısmı çarptı. bi yerde kocaman “MeliSSS kalp SiNeeMM” vardı. Adam, akli dengesi ve hormonları yerinde iki kızı hayattan böylesine soğutan, böylesine çaresizliğe iten sebepler üzerinde düşündü ve keyfi kaçtı.Sonra kafasını kaldırdı,inmeye hazırlanan sarı saçlı küçük oğlan çocuğunu gördü, “Ben de küçükken sarışınmışım” böyle diye düşünüp kaçan keyfini düzeltti.Elinde bir basket topu tutan çocuk, inerken şöföre hiç bir şey demedi. İndikten sonra çocuğun nereye gittiğine bakan adam, çocuğun indiği yerden iki adım ötede adamın biri tarafından başının okşandığını gördü, sarışın olmayan bir adamdı bu.Belki küçükken o da sarışındı.

Otobüste şöför hariç iki kişi kalmışlardı.

Adam o şiirin sonunu düşünmekte olduğunu unutmuş olarak kafasını kaldırdı ve bu kez “sigara içilmez” yazısını gördü. yasak olanın cazibesi hakkında düşünmeye başladı.Bir şey sırf yasak diye sevilebilir miydi, normalde zararlı ve alelade bir şey.

Normalde zararlı ve alelade bir kadın, sırf yeşil gözlü diye sevilebilir miydi?

Adam, dalıp gitmişti. Bakışları kadının gözlerine doğru aktı. Ortada bir levha ya da bir cehennem tasavvuruna rastlamayan bakışlar başka yöne gitme ihtiyacı hissetmedi, zaten bu şaka yalnızca kadının gözlerini kaçıracağı dört saniye sonrasına kadar sürecekti, ve komik değildi.

Adamın içini bir sıkıntı kapladı ve her sıkıntı sonrasında bir kolaylığın geleceğini umarak, beklemeye başladı.Bi süre sonra kadın inmek istedi, iyi günler diledi ve şöför bu kez iyi günler dileğine karşılık verdi.

Otobüsün indiği yerde sıska esmer bir adam, hayatının hiç bir döneminde sarışın olmadığına emin olunabilecek bir adam, gülümseyerek kadına sarıldı.

Adam “hah hatırladım be şiirin sonunu” dedi.

Şiirin sonu şuydu:

Güldü mü cenazeye benzerdi yüzü
Hele seni kollarına aldı mı
Felaketim olurdu, ağlardım,,

Adam, bu kez de başını unutmuştu şiirin.

the_tree_by_tistelmark-d4cjccg

Meryem

Yalandır yanan, yılandır kanan ve yalnız hep insan

Mesela sen şimdi konuşsan, kim bilir, bazı şeyler devinir ve rüzgar yön değiştirir.
Çokça süreya kokan bir şiir devşirilir eğreti dillerle, siyah biraz dağılır belki diye.
Beceriksiz çocuklar sevişmekten çok dövüşmeyi bilir ama bazı şeyler değişebilir.
Tutulan o eller senin mi, ya da hava diye solunan kokun diner mi?
Oysa ne kadar gerçek mesela; diz kapakların, yürüdüğün yol, baktığın dehliz.
Adı bilinmesin, bu aramızda duran şey bizi ayırıyor.
Ne kadar yakınsa o kadar uzak, duyum bize el verir mi?
Mesihini bekleyen yolu gözleyebilir mi, kokunu rüzgarlar getirir mi ötesinde her şeyin.
Var oluşuna yandı dünya, lal oldu adem, yandı ve atıldı.
Yanmaya ve yine yanmaya, kanmaya ve kandırılmaya.
Gözlerinden başka bir gerçek, boşluktan başka bir şey yok.
Eğer sensen yalan, eğer sensen yanan buna göre bir yol yok.
Sen meryem olursan bana göre bir rol yok*

Hoşça kal Çocuk!

Şimdiki çocukların yüzünde sokak lekesi yok!

Şimdiki çocukların yüzünde sokak lekesi yok!

Oysaki hepimizin bacağında, kolunda, yüzünde herhangi bir yerinde, sokaklarda delicesine koşturarak oynadığımız dönemlerden kalma bol neşeli anılarımızı taşıyan izlerimiz vardır. Ne de çok severim böyle insana karakteristik özellikler kattığını düşündüğüm o izleri! Hele ki yüzünün kuytu köşesine saklanmışsa suskun bi çığlık gibi derin anlamlarını haykırır durur karşısındaki insana..

Ama artık yeni nesil çocuklarını sokak anılarından alıkoyan teknoloji onları ileride bakıp anılarını hatırlayacağı derin izlerden mahrum bırakıyor işte.. Zamane çocukları zaten çocuk gibide değiller, ne içler acısıdır bence bu gidişat…!

Ben artık yaşadığımız şehirlerin köşe bucak mahallelerinde, mahallenin gide gele yollarını törpülemiş insanlarının var olduğu yerleri merak eder, özler oldum. O insanlar çocukluğunu geçirmiştir o mahallede, gençliğini ve hatta yaşlanmış artık derman kalmamıştır bacaklarında törpülemeye yolları.. Sonra bide donu düşük çocuklar vardır, sümükleri kurumuş burun kenarlarında, sokaklarda oynamaktan üstü başı kir içinde kalmış ‘ebe sobeeeeeeeeeeeeeeee!’ diyerekten bağıra bağıra oynadıkları oyunun mutluluğunu gözlerinin taa içinde görebildiğimiz çocuklar.. İşte ben bi köşe başından dönüp öyle bi mahalle keşfedip o çocuklara kucak dolusu sevgiler paylaşmak istiyorum. Oyunlarına ortak olup birlikte ‘ebe sobeeeeeeee!’ diyerek bağırmak istiyorum. Kirleri, sümükleri bulaşsın bana hiç umurumda değil sarılmak, onların içten en derinden sevgilerini hissetmek istiyorum!

Sahi hala var mı ki böyle mahallelerde böyle çocuklar!
Herkesi ayrı ayrı tanımadığım bidolu içten insanla paylaşılabilecek bidolu şeyimiz varken…
Neyse işte..
Duygusu büyük mısraları küçük dizelerimle noktayı koyup birkaç çocuk bulup ‘kutu kutu pensee’ oynayama gidiyorum ben! Darısı başınıza :)
Çocuk kalabilseydim hala, yüreğimde küçük korkularla,
Düşerim ya da ellerim acır diye korkular…
Ama artık çocukluk sadece içimde,
Sadece umarsız gülüşlerimde,
Yüreğimde sonsuz endişe, ellerimde ise büyük umutlar var artık…

Kınalı Bir Tablo

Ağırdır yüreği kızıla çalarken fidan,

Çeşme başıdır ve güzeldir, dikilir,

Şu kızdan bahsediyorum,

Elinde küf rengi güğüm tutan,

Kınalıdır ve kınalıdır, elleridir,

Dünya’yı yerinden oynatan,

Saz çalmadan oynar ve üşümeye,

Yüz tutmuştur elleri kınalıdır,

Uzaktan köy ışıldamaz ve soğuktur,

Öyle bir soğuk insanı bayıltır,

Kınalı eller, ancak beş dakikada,

O da güzellik zoruyla ayıltır,

Kınalıdır ve kınalıdır, elleridir,

Ormanı ansızın ayıltan,

Kınalıdır, kınalıdır ve elleridir,

Dünya’yı yerinden oynatan.

 

Kızıla çalar fidan,

Uğruna çeşme kurur,

Bu fidan kızıl bir çağlayan,

Üstelik kınalıdır,

Ceviz yaprakları dibinde durur.

 

Üşümeye yüz tutmuş bir ceylan,

Uzaklaşır sekerek, kınalıdır,

Uğruna kim bilir kaç kişi yanan,

Bazen yiğitler bile yanılır.

Yanılmak bir ormanı,

Üşüyerek ateşe vermek gibi,

Koyar yiğidin gönlüne ve kınalıdır,

Ürkek bir vahşi ceylanı,

Öğrenmeli uzaktan sevmeyi,

Unutmamalı,

Öğrenmeli,

Bütün ceylanlar,

Gelincikler gibi,

Kınalıdır,

Kınalıdır,

Elleri bile.