Etiket arşivi: erden

CEYHUN ÇAYLAN

(Her şey menfaat değildir. Hala ‘eskide’ olduğu gibi güzel olanları yaşayan ve ‘YAŞATAN’ da var hayatta. Her seven kirli, her sevgili kirleten değilmiş demek ki…)

Bu belki de hayatım boyunca gururla anacağım yazılarımdan biri olacak. Çünkü seni tanımlamaya, dilim döndüğünce seni anlatmaya çalışacağım. Zor! Gerçek anlamda seni tanımlamak çok zor!

Öyle bir zamana gelinmiş ki baba-oğul, anne-kız bile karşılıklı menfaat içerisinde hareket ediyorlar. Sevgililerden söz etmek bile başlı başına bir dipsiz konu… Gözlerden tenlere, tenlerden ceplere, ayaklardan dört tekerlere kadar inen aşkların âşıklarıyla dolu böyle bir zamanda hiçbir şeyin son olmadığının bazı kanıtları vardır hayatta. Senin gibi…

Yüreği cesur insan! Herkesçe dost, herkese vefalı insan… Başkalarınca tebessümle anılan, adı geçtiğinde bile milyonlarca sözü ardı ardına sıralatan insan… Ceyhun Çaylan!

İyi bir evlat! Annesinin onur kaynağı… Arkadaşı, sırdaşı, gururu, umudu ve hala aynı heyecanı…

İyi bir dost! En yakın dostunun kardeş dediği insan… Değer verilir ama değer görülmez. Ona değer verirseniz, değer görürsünüz. Bazen kibrinize yenik düşüp, kendinizden başkasını tanımadığınızda bile onun nazarında değerlisiniz. Sadece kötü gün dostu olmakla yetinmez, iyi gününde de, iyi günlerinizde de samimiyetin simgesi olur.

İyi bir çalışan! Hayatında işi kadar önemsemiyordur belki de kendini… Sorumluluk onun vazgeçilmez mecburiyetidir. Hani kaytarmak ister ya zaman zaman insan, imkânsız! İyi olmak gerçek anlamda iyileştirir kendisini…  Şansa bırakmaz, riskten korkmaz, vasfının bir değeri olmaz gözünde… İster patron deyin, ister yönetici, o kendi gözünde işinin işçisidir. İyilikle, sevgiyle çalışmanın ifadesidir.

Suçlu bir beden! Kendine karşı acımasız, kendine karşı suçlu… Başkalarının mutluluğu onun mutluluğundan kat kat değerlidir. Kendini, isteklerini, heveslerini erteler. Bedeninin yorgun savaşçısı, ayaklarının zamansız çilesidir bir anlamda.

Mükemmel bir SEVGİLİ!

Ceyhun demek huzur demek seven için… Kaygısız, şartsız güven, mutluluk demek… Öfkeliyken rüzgâr gibidir. Eser ama serin eser… Derine inmeden diner… Sonra hemen uysal uysal yüzünü okşar. Öfkeli olan sensen, dinmeni bekler. Korkup, terk etmez. Şefkatin ruhu elinde olur. Sımsıkı kenetler ellerine…

Sabırsızlığın sabra dönüştüğü yerdir omuzları. Başını yaslarsın, sıcacık elleriyle okşar, sever. Sen kötü oldum dersin, öyle sanırsın, kahredersin kendini, o ise yüceltir yerle bir ettiğin tüm duygularını.

İtiraf etmek gerekirse şu zamanda türünün son örneği… Sevdiğinden faydalanmak, sevgisinden nem kapmak, duygularını incitip, onuruyla oynamak, bunu ağzından sakız yapmak, sevdiğini başkalarına yem yapmak moda iken iyi olan şeylerin hala yitip gitmediğinin canlı kanıtı.

Ceyhun Çaylan!

Hayatımda olduğun için, yüreğimi yüreksiz insanlardan koruyup, yüreğine eklediğin için, buz gibi ellerimi her fırsatta ısıttığın için, inadımı kırarak sabrını, sevgini sunduğun için, yüreğinin tam da üstünü bana yuva yaptığın için, sevmek fiilini yüreğime yeniden kazandırdığın için, temiz olan hiçbir şeyin kirletilmesine, kirlenmesine izin vermediğin için, sonsuz bir huzru, mutluluğu tüm olumsuzluklarıma rağmen benden esirgemediğin için, benim olduğun için önce Allah’a sonra da sana tüm yüreğimle TEŞEKKÜR EDİYORUM!

Geç yerine geç! Dediğin her an hayata teşekkür ediyorum; çünkü öyle deyip, yüreğinin üstüne koyuyorsun beni…

Seni sevmek lüksüne sahip olduğum için çok şanslıyım. Bu şansı bana verdiğin için de sana borçluyum…

OKUDUĞUNDAN NE ANLARSAN

Çok konuşanların sessizliğinden korkulur. Derinden gelen bir ürperti gibi etrafı sarar. Akıl merakıyla savaşırken, bakışlar dudaklarını ısırır. Oysa konuşan bir kere susmuştur. Sorulacak her soru suskunluğunu besler ancak…

Acaba insanı bütün harflerden koparan, bir sessizliğin benliğine hapseden nedir? Akla her şey gelir ama her şey… Nedense ilk akla gelen hep sevmekten geçer. Ne kadar ilginç! Güzel duyguları sessizlikle karşılamak ve insanların bunu bu şekilde algılaması ne kadar tuhaf! Anlayamadığım çok şey var, bu yüzdendir ki pek sorularla aram yoktur. Nasılsa sorduğum soruya değil de, sorduğumdan ne anladığına verecek cevabı…

Çok kötüyüz. Kötü olan ne beynimiz ne de yüreğimiz, kötü olan sadece biziz. Hep en kötüsünden başlarız saymaya. ‘İyi bir şey ya benim olmalı ya da diğerlerinde olmamalı’ genel mantık bu. İyi dilekleri söylerken bile içten içe bir kıskançlık… Her şeyin tek sahibi olmak gibi bir açgözlülük…

NEYSE…

Ben de çok konuşanlardan biriyim ve sessizliğim çoğunlukla sorgulanır. Benim suskunluğum anlayamadıklarım için…

Böyle dediğimde bir gün biri karşı çıkmıştı. Herkes konuşuyor, herkes olanı söylüyor, kimse önermiyor. Şöyle oldu, böyle oldu demek kolay, ee niye kimse ne yapmak gerektiğini söylemiyor, neden çözüm sunmuyor? Diye sitem etmişti.

Haklı…

Sabahları gördüğüm yüzlerle göz göze geldiğimde neden başımı eğmek zorunda kaldığımı düşününce susuyorum. Merhaba demek için ya da hafifçe başımı eğerek selam vermek için illa tanımam mı gerekiyor? O kadar mı iyi tanıyoruz ismini bildiklerimizi?

Neden metroya, otobüse bindiğimizde birbirimize tebessümle günaydın demiyoruz? Bir suçlu gibi bakışlarımızı yere hapsediyoruz?

Bazen deli damarım tutuyor, hesapsız kitapsız atıyorum kendimi yollara. Görünürde tek başıma ama geçtiğim her yerde birileri var. Tatil ilan ediyorum o günü kendime. Balık tutan amcalarla konuşuyorum, fotoğraf çekerken bir de ayakkabı boyayan amcanın resmini çekiyorum. Utanıyor o zaman yarım yamalak gülümsüyor yüzüme… Bu kız ne yapıyor diye bakan teyzenin de fotoğrafını çekiyorum. O da gülümsüyor yüzüme, sonra selamlayıp devam ediyorum oradan oraya gezmeme… Tanıdıklarım gibi yormuyorlar beni. Bir fotoğrafını çektiğimde ‘hayır bunu beğenmedim, şöyle çek ‘ diye yapmacık olmuyor hiçbir yüz makinemde. Aksine utangaçlık, masumiyet ve de samimiyet duruyor önümde. Daha çok gülmek geliyor içimden. Çünkü gülümseyerek baktığım her gözün bana gülümsediğini görmek hoşuma gidiyor. Plansız, hesapsız, yapmacıksız, içimden geldiği gibi, içlerinden geldikleri gibi…

Sonra dikkatimi çekiyor insanların hareketleri. Herkes susar, ne selam ne sabah ta ki bir küçük çocuk ya da bebek görene kadar. O zaman yarı kaygılı şekilde önce bebeğe gülmeye, sevmeye başlarlar, sonra beğenilerini bazen kısa kısa sözlerle bazen de sadece bir tebessümle sahiplerine yansıtırlar. Öyle çok hoşuma gidiyor ki o anlarda onları izlemek. Bak diyorum içimden, tanımıyorlardı ama küçük bebek varlığıyla farkına vardırdı ve gülüştüler. Bütün bunlar olabiliyorken neden olmuyor diye düşündüğümde susuyorum.

Yine bir arkadaşım vardı yürüyorduk beraber. ‘ben insanların yüzüne bakmak istiyorum. Hani nasıl yüzler var diye. Nasıl söyleyeyim hani ne kadar farklı farklıyız görmek için ama sanki ne zaman biriyle göz göze gelsem korkuyorum. Ulan bu sapık mı ne diye bakıyor bana diye bir şey diyecek sanıyorum’ demişti. Ne kadar haksız sayılabilir ki?

Sebepsiz bir bakış, bir mimik hareketi, bir anlık tebessüm ya da ansızın gelen bir merhaba ne zaman art niyetsiz algılanmıştır ki? Algılanmaz. Bakıyorsa sapıktır, konuşuyorsa asılıyordur, gülüyorsa basittir, ona buna bakıyorsa rayından çıkmıştır? Öyle değil mi?

Çünkü kötüyüz insan olarak… Çünkü her şeyin altında bir art niyet arıyoruz. Hangi birimiz bilgisayar başında olduğumuz kadar dışarıda da cesur olmuşuzdur? Gerçi böyle de söylenmiyor. O zaman da hayatı belden aşağısına asıyorlar, yüreklerini intihar ederek.

Bi bakın etrafınıza… Sahillere gitmek istiyorsunuz gidemiyorsunuz. Neden? Çünkü görüntü kirliliği sahillerin değil insanların teninde…

Düşünceler kirli kana karışıyor sanki…

Bir yüzü belki bir kere görüyorsunuz. Bir daha görme ihtimaliniz olmadığını bildiğiniz halde, içinizdeki sözlere kilit vuruyorsunuz. Bir anı gibi en yakınlarınıza an be an hissettiğinizi anlatmaktan başka ne kalıyor geriye?

Göz göze bakmaktan korkulduğu sürece, iş bir tebessümle bir selam vermeye gelindiğinde yabancılaşıyorsa insanlar olacakları konuşmanın ne anlamı var?

Çözüm sunmanın kime ne hayrı var. Daha içindeki sesi dinlemiyor, seni beni mi dinleyecek?

Bu yüzden susuyorum ben… Sen çok mu farklısın diyenler vardır ya da olacaktır. Çoğunlukla evet ama iş yüreğime geldiğinde farksız değildim. Ta ki hesaplayamadığım bir anda yine başıboş sokağa saldığım duygularımla baş başa kalana kadar. Ta ki ilk adımımı bin bir  düşünceyle atmaya hazırlanırken, bir tebessümle akışına bırakmamı sağlayana kadar. Bunu sağladığı için, içimden geldiği gibi davranmama önayak olduğu için, benden önce  gördüğü için kendisine huzurunuzda teşekkür ediyorum.

Sen hep güldüğümde benimle gül olur mu?

ÇAT KAPI MUTLULUK

Sen hep gül olur mu? Diyorsa gülen gözlerle biri sana mutlusun… Daha da içten gülüyorsun… Tebessümlerin yüzüne sığmadığını gözlerinde taşıyorsun. Sorgusuz sualsiz geliyor sana mutluluk o an!

Sen hep gül olur mu? Sorusunu duyduğunda düşüncelere hapsolmuyorsan mutlusun… İrdelemiyorsan daha da mutlusun. Çünkü mutluluk çat kapı gelmiştir o an…

Bir şeylere müdahale isteği duymuyorsan mutlusun… Sana gülen gözlere yabancıyken, ona bakarken gülebiliyorsan mutlusun… Tanımıyorum diye hayıflanmıyorsun; çünkü o çoktan gözlerinle göz göze gelmiştir. Sana kalan sadece eşlik etmektir o an!

Sen hep gül diyene gülümseyip, yüreğinde sessizce sen de diyebiliyorsan mutluluğu aramana gerek yok, mutlusun…

Sana yakın duygular hep tanımadığın bedenlerde saklıdır. Duyguyu tanıdığın an, bedenine aldanmıyorsan, doğrusun… Çünkü o mutluluk çat kapı gelmiştir o an!

Mutluyum… Sorgusuz sualsiz, tanımadığım bir tenin içinde gördüğüm tebessüm heyecanımı ortaya koyuyor. Engel olmuyorum bu defa… Sormuyorum, soruşturmuyorum… Yanlış da olsa bile demiyorum… Düşüncesiz bir şekilde sadece mutluyum…  Belki bugünlük belki bir anlık… Yarına ertelemeye ya da düne hediye etmeye niyetim yok… Şuan… şimdi… o anda… içim kıpırdamasa da… ellerim titremese de… ya da… ya da… boşver  hepsini… Ellerimi sadece acının titrettiğini sanarak aldandığımı, eldivensiz sokağa çıktığımda anladım. İçimin kıpırtısını birine mal ettiğimi sandığım anda yine yanıldığımı sıradan insanların coşkularına şahit olduğumda anladım… Var dediklerim aslında yokmuş… Olmasından korktuğum şeyler aslında çoktan bir bir olmuş. Ben mutsuzluğa ekmeğimi banarken, aç kaldığımı ‘sen hep gül olur mu?’ dediğinde anladım…

Sessizlikten ayrılıp, önce kendimle barıştım. Ben benimle barışınca, herkes geldi… Sonra kalabalığa alıştım… Sustuğumda neden diye sorulunca konuşmayı öğrendim… Sözlerim yanaklarıma sızınca gülmeye başladım… Gülüşüm her yüze yansıyınca, gözlerimi açtım… Sonrası yoktu… Hepsi Adı konmamış bir oyundu…

Şimdi mutluyum… Oyun değil… Hayatın içindeyken söylüyorum… Hiç bilmese de buradan söylüyorum…

Ben güldükçe sen de bana hep sor olur mu?

Sen hep gül olur mu diye…