Etiket arşivi: genç

karyagiyor

KARDAN UMUT

Kar yağıyor, üzerimde masmavi bir denizden kalma yosun kokuları var. Hayat ondan kalan bütün faturaları ödemek demekmiş, büyümek; ödediğin faturaların bedelini hesaplayıp, yaşının iki katını göğüslemek demekmiş.
Beni görüyor musunuz? Sanırım hiç kimseye görünmüyorum, o yüzden simsiyah bütün yollar.
Karın beyazlığı da beni terk etmiş oysaki beyaz masumiyet demekti, beyaz şeffaflık, beyaz mutluluk demekti.

Kar hâlâ yağıyor, üstümde çamur kokusu… Ah aptal kafam! Karı yağmur sandım. Saçlarımda yaşımla alakası olmayan beyazlar var.
Sokak bana bakıyor, sanki serin bir Haziran gecesinin ılık nefesindeyim. Gök bembeyaz bir şekilde ağlıyor, kirpiklerim de bembeyaz…
Ben de beyaz ağlamayı özledim. Tutamadım nasır tutmuş yüreğimi, uçtu gitti çocukluğumun masumiyetine. 
Kaybettiğim kadar kazansam keşke, hayatı öğrensem geçmişin acı tadından kurtulup tatlıları bir bir mideme indirsem.
Günlerden yalnızlık. Hiç mi başkasına çıkmaz umutlarımın yolu, hiç mi bir başkası tarafından selam vermez umutların beyazı?
Ben hayatı fanusun içinden öğreniyorum. Görmekten kaçtığım gerçekler batıyor, ufkum genişlemekle kalmıyor, hançer gibi batıyor.

           Kar yağıyor. Çocuklar koşuşturup oynuyorlar, içimdeki çocuk da sokağa çıktı karda yürüyor.
Şimdi pencereden ona bakıyorum. Bana el sallıyor. Ona yardım etmeliyim, küçücük elleriyle yerden aldığı karı, kartopu yapmakta bile zorlanıyor.
Ben de yüreğime aldığım kırgınlıkları, yalnızlıkları toplayıp kaldırmakta zorlanıyorum.
Sanırım onun yardıma ihtiyacı yok. Yardıma ihtiyacı olan benim…
Eyvah! Düştü. Bir anne şefkatiyle bağrıma basmalıyım onu, çıkmalıyım hemen ya da atmalıyım onun için kendimi pencereden… Ağlıyor, ağlıyorum.
Bu nasıl bir şey ki kendimi kendimden toplayıp, kendimden çıkaramıyorum.
Gözyaşlarım düştü kar’a… Eridi sandım, korktum. Korkularım bile değişmemişti oysaki ben hâlâ yere düşerken yardımına koşamayan o çocuktum.

              Yardım et bana hayat! Aldığım kadarının fazlasını veririm sana, yeter ki kurtar beni içimin cehenneminden, bu soğukta cayır cayır yanıyorum. Kollarımı sıvadım sanki güneşe karşı duruyorum.
Ama kar hâlâ yağıyor… Genç bir kadın hızlı adımlarla yürüyor belki de imdadına yetişeceği çocukluğunun zeminini hazırlıyor. Yoksa kimse ben değil mi, benim gibi değiller mi?
Kurtarılması gereken bir tek ben miyim? Küçük bir çocuk vardı az önce, yerdeki karları alıp oynamak yerine ağacın üstüne toplanmış olan karları silkeleyip sonrasında da yürüyüp gitti.
Yaşından fazla mı olgundu, yoksa eğlence anlayışı mı farklıydı bilemedim. Eyvah!
Güneş açtı sandım, bir kez daha korktum. Nilüfer diyor ya; “Yağma kar, dur artık bak buz oldu kalbim, her şey senin elinde. Dur! Belki gelir sevgilim…”
Ben sana dur diyemiyorum kalbim buz değil, sevgilim öldü gelir diye bekleyemiyorum.
Durma kar! Durma… Yüreğim cayır cayır, zaten yanıyorum. Kendi içime hapsettiğim çocuk; çocukluğum, karda yürürken, kendi ayak izlerime bile rastlayamıyorum.
Çok değil, daha üç sene önce yağan karın bana getirdiği yepyeni umutlar vardı. Şimdi hayatın belirsizliğinde sokak lambasının talihsizliğini yaşıyorum. Elektrikler kesildi, aydınlanamıyor, aydınlatamıyorum. Kar inceden inceye yağıyor. Beni mi incitmek istemiyor?
İncinmiş kalbim daha ne kadar incinir ki? Yolunu şaşırmış zaten, nereye gideceğini, nerede duracağını bile bilemiyor. Ben, yaşımın ağırlığında bir hayat yaşıyorum.
Gençliğim de çıktı şimdi dışarı, çocukluğumla birlikte kartopu oynarlar belki.
Ama yok! Öyle olmadı… Karın üstünde duran ayak izlerini izliyor. Sanki ona ait değilmiş de, başkası yürüyormuş gibi onun yerine, zavallı gibi öylece bakıyor.

“Yürümekten korkma!” diyeceğim ama sesim kısıldı, duyamıyor. Şimdi gözlerim yaşlı, yaşlı bir teyzeye bakıyorum. Gözleri yeşil, saçları bembeyaz, ufak tefek bir teyze… Meğer o da benmişim!
Yaşlılığımmış, benmişim! Elinde bir poşet bana gelen yolda yavaş adımlarla yürüyor.
Nereye gidiyor? Bana mı, gençliğime, çocukluğuma mı?
Peki, ben hangisiyim? Kimim ben? O yaşlı teyzenin kaderini yaşayan bir genç mi?
Kendi ayak izlerini bile tanıyamayan o genç mi? Yoksa düştüğü hâlde yerinden kalkamayan o çocuk mu?

Hangisiyim ben? Kuşlar uçup duruyorlar. Minik bir kuş çam ağacında yer buldu kendisine.
Onun kadar olamıyorum! Üşüyor, evet üşüyor hissediyorum. Kar hızlandı sanki sırılsıklam oldum terliyorum.  Zavallı kuş uçup gitti. Nereye gider o zavallı hâliyle, bilemiyorum.
Yaşlı ben, çocuk ben ve genç olan ben, üçümüz birden buluştuk. Ben de indim onların arasına, artık tamamlandık. Şimdi hızını arttıran şu karda, kartopu oynayabiliriz beraberce.
Elindeki poşeti bırak teyze! Tutmaya çalıştığın her ne ise, hiçbir işe yaramıyor. Bırak!
Hayatı tutmak için kendimi kovalamayı unuturken anladım. Sen de ayak izlerini tanımaya çalışma genç! Hiçbir ayak izi kalıcı değil, bütün ayak izleri birbirine karışıyor.
Hey çocuk! Bak sana bilyelerimden birini getirdim. İstemez misin?
Oyuncağın var artık, bundan eminsin. Karı çok seversin sen, haydi bakalım oynayalım.
Yoo, ağlama… Ben ağlıyorum ama sen ağlama. Ben hangi birinizi seçeceğimi bilemediğimden ağlıyorum. Otur şuraya teyze!
Sen bensin, dinlenmelisin. Sen de otur genç! Sen, ben değilsin söyle şimdi kimsin?
Çocuk, sen de meraklı gözlerle bakma. Gülümse, evet şimdi tıpkı çocukluğumda tanıştığım kişisin.
İkinizi alıyorum. Hey genç! Sana gerek yok. Sen daha kendi ayak izinden bile bihabersin.
Şimdi söyle bakalım, bana ne tür bir gelecek vaat edeceksin? Git…
Haydi, bakalım git! Kar hâlâ yağıyor. Gittiğin yoldan yolunu şaşırmadan dönersen, benimsin.
Git bakalım! Dönersen, ikisini de bırakıp yalnız seninle dolacağım. Git!
Dönersen, kaderimi sen çizeceksin. Hey genç! Gözyaşlarını sil, yoksa kendi yağmurunda üşüteceksin…

Dilara AKSOY

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.