Etiket arşivi: hayal

84_689

Savaşta Yaşlananlar

İyi bak bu gözlere. Savaşın ruhsuzluğuna kenetlenen bu cismaniyete. Son sözleri boğazında düğümlenen, ölüm ile nikâhlanan bir fani gibi.

Hayaller ile doğar çocuklar, büyüdükçe yaşlanır hayaller. Mantıken iki seçenek vardır. Hayaller gerçekleşir ve ya gerçekleşmez. Ancak çocukların mantığı kalplerinde filizlenir. Savaşın sessizliğinde doğup, savaşın feryadında ölen çocuklar, yarım bırakılan hayaller, umutlar vardır. Bunlar ister 8 ister 80 yaşında olsun. Onlar yine çocuktur. Hayalleri yıpratılanlar hep çocuk kalır.

Hayaller ve duygular; eski bir öykü ve üç seçenek çıkar karşımıza. Hayalin gerçekleşir, gerçekleşmez ve en acısı hayalin yıpratılır. Şüphe ile beklersin hayalini. Belirsizlik içinde, gül kırmızından çok kan kırmızısını düşlerinde gördüğünü o diyarda, hayalin seni yaşlanan umudunla baş başa bırakır.

Köşe bucak saklanmış duygular. Gülmek ayıp olmuş, ağlamak yenilgi. Dökülen yapraklar gibi sessiz, sakin ve derin bakışlar…

Belki mermiler sana uğramaz. Unutma barutun kokusunu savaşta herkes duyar. Ve buda senin için bir merminin arefesi olur.  Savaşta yeşeren, bomba sesleri şarkı gibi gelen -ölümün şarkısı- çocukların mutlak hayalleri zaferdir. Bu zafer ya ölümün barutsuz, mermisiz bir ağıtı gibi gelir ya da savaşın o kindar başını, ruhsuz bedeninden ayırmakla gerçekleşir.

Umut her zaman vardır. Ancak dünyadaki her şey gibi yaşlanır. Tek farkı hiçbir zaman ölmez. Bir annenin kaybolan çocuğunu ölene dek beklemesi gibi… Umudu her kapı çalışılışında, her telefon sesinde, her rüyada tazelenir. Ancak yaşlanır. Umut ölmez. Anne ölür, çocuğunu ruhu yine arar, farklı alemde kavuşur.

——————————————————————————————————

Bomba sesleri, hayallerin feryadını susturur, ağlatır. Hayaller ağlar, duygular ağlar. Ve yaşlanmaya yüz tutturulmaya zorlanmış hayaller, umutlar ve diğer duygular bu oyunun sonunu bekler.

Bir kutu sevgi, bir bukle zafer olsun tüm ezilenlere…

8 Ağustos 2011

Muhammed Furkan Kılıç

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.