Etiket arşivi: hayat

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

05002826_k_11121724_dogruluk

Mugalata İle Doğruluk Perisi

05002826_k_11121724_dogruluk

  • Koşarak yanından uzaklaştım, zaten bundan sonrasında söyleyecekleri beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. İnanmak ile inanmamak arasındaki çelişkilerimin düğümünü çözmüştüm onu sevmeye başladığımda. O, perdeyi aralasa aralasa bizim için; umuda dair ne varsa onları bize katmak için aralardı. Sevince, sevdiği insana yakıştırdığı tek şey kılıf oluyor insanın. Parmağımda can gibi ikimize ait olduğunu hatırlatan nişan yüzüğümü adeta kafasına çalarak ayrıldım yanından. Onunla olabilmek için dünyaları isteselerdi seve seve feda ederdim. Ama benim dünyam ondan ibaretti, onu nasıl olur da başkalarına teslim ederdim? Yapamadan sevdim. O benim çocukluk hayalimdi, onunla olabilmek için aşkı sırtlayıp sevgiye dair bütün iyi temennilerimi aşka adamıştım. Bir ay sonra evlenecektik. Gözleri kahve kokulu sevgilim… Telvemde ayrılık da çıkmamıştı hâlbuki.

 

  • Koşarak yanımdan uzaklaştı. Zaten bundan sonrasında ona söyleyeceğim ne olabilirdi ki? İnsanoğlu şeytana yenilir derler ya; aslında şeytan olan da melek olan da hep yine insanoğlu. Seçimlerimizin kaderini yaşatıyoruz sevdiklerimize ve en mühimi de kendimize. Birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanırdık, ben önceleri ona arkadaş gözüyle baksam da zamanla uzun kumral saçlarının esiri olduğumu fark etmiştim. O uzun sarı saçların sahibi ben olmalıydım, onun her şeyi ben olmalıydım, bir başkası değil. Bir anlık heves değil, bir anlık heves değilsin dedim. Artık bana inanmıyordu. İnanması için bir nedenim vardı: ona duyduğum aşk. Yine de bu yeterli gelmeyecekti. Çünkü ben ona, sevdiğim dediğim kadına yanlış yapmıştım. Sonra farklı yolların farklı vasıtaları haline geldik. O koştu, ben peşinden koşmadım. Koşsam da gururum beni kolumdan hemen tutardı. Gurur… Sevenleri ayıran gurur mu ki?

 

“Birbirlerini seviyorlardı, bunu neden yaptın?”

“İkimiz oynadık ve ben kazandım. Bilirsin, birimizden biri kazanmak zorunda. İradeli olsaydı da bana yenilmeseydi o da o zaman.”

“Bunu yapmamalıydın, sen, sen çok kötüsün.”

“Şimdi zırvalamayı kes. Kazandım mı, kazandım. Ayrıldılar mı, ayrıldılar. Zafer benim…”

“Seni öldürmem lazım.”

“Haydi, bir dene bakalım, sen beni öldürsen bile ben yeniden başka bir insanda doğarım merak etme sen.”

 

  • Bir başkasıyla evlenişini seyrediyorum. Damatlık ona o kadar yakışmış ki! Kollarında gelin çiçeği olacaktım, hiçbir zaman yüzümü soldurmayacaktı. Kahrediyor beni, hâlâ onun kokusu var üstümde. Hâlâ o sinmiş gecelerime, gündüzlerimin günaydınlı sürprizleri oluyor sesi; kulaklarımda. Onu o kadar çok özlüyorum ki… Bir başka kadın var kollarında, bir başka kadının yanında ve bir başka kadınla. Şöyle bir uğrayıp, ona mutluluklar dileyip çekip gidecektim. Tıpkı o gün yaptığım gibi. Başaramadım. Ben ona mutluluk dileyeyim derken farkında olmadan bütün mutsuzluklarımı yanıma alıp da gelmişim. Yine ona, onu son bir kez görmek için gelmişim.

 

 

 

  • Yine karşımdaydı upuzun kumral saçlarıyla. Yalnız bu kez kollarımda başka bir kadın vardı. Aradan geçen beş yıllık zaman bile unutturamamıştı bana onu, yalnız gururum el vermemişti, yapamamıştım. Hatalarımı affettirememek şöyle dursun, üstüne bir de başka bir kadınla evlenmeyi seçmiştim. Aşkta gurur olur muydu? Gurur ne kadar geçerliydi? Ben gururlu bir adam oldum da sadık bir adam olmayı hiç bilemedim. Kendimi yaralarımla dövmek için mi evleniyorum başka bir kadınla? Ya da yaram taze değil imajını mı vermeye çalışıyorum gururla?

 

“Bunu nasıl yaptın sevenlere? Nasıl oldu da Murat’ın başka bir kadınla evlenmesine göz yumdun? Sen çok ama çok kötüsün.”

“Önce ufak bir sürpriz, hayatın acı bir sürprizi gibi başladı her şey. Sonrası sonra… Bak işte, o tam da benim düşlediğim gibi şimdi başka bir kadınla. Yağmur’un adı yağmurlarda saklı değil artık, yağmur’un yağmuru onun kendi gözlerinde, bak yaş olmuş; ağlıyor… Sen doğruluksun, dürüstlüksün ve ben mugalâta… Seninle olan savaşlarımızda hep ben kazanacağım…”

 

  • Her şey dün gibi netti Yağmur’un hafızasında. Murat’la birbirlerini çok seviyorlardı, Murat onun çocukluk aşkıydı ve eninde sonunda son aşkı olarak yanında kalacaktı. Sonra bir gün Murat’ı başka bir kadının kollarında, başka bir kadının hayatında, başka bir kadının yolunda buldu. Murat ona yalan söylemişti, onu aldatmıştı. Doğruluk ile Mugalâta’nın bir savaşıydı bu. İnsanlar gururun aşkın sevginin ve sevmenin derecesini ölçemezken bir de yalanlara kapılıveriyorlardı. Capcanlı duruyordu karşısında şimdi Murat. Onu aldattığı kadının kollarında! Kendisine bunu neden yaptığını kendisi de bilmiyordu. Onu tebrik etmek için dikilmişti güya karşısına. Tebrik ile acının yönü değişmişti yine… Belki de suratına tükürecek ve acısını hafifletecekti içinde. Yapamazdı. Yapmadı.

“Seni öldürmem lazım Mugalâta. Sen, sevenleri bile ayıracak kadar kötüsün. Doğru gibi görünüp insanları, birbirlerini sevenleri kandırıyorsun. Şeytanla birlik oluyorsun ve bütün melekleri; doğrulukları yerle bir ediyorsun. Bak, seven birilerini daha ayırdın. O bir başka kadının kollarında, sevdiği kadın yalnızlığın huzurunda can çekişiyor. Seni öldürmeliyim, hemen burada şimdi!”

“Sana söyledim doğruluk perisi. Sen beni öldürsen dahi ben başka insanlarda ve başka ruhlarda yaşamaya devam edeceğim. Çünkü neden biliyor musun? Bu dünyanın düzeni böyle… Ben olmasam sen hiç olamazsın. Yalanlar riyalar yanlışlar olmasa doğruluğun kıymeti ve doğruluğun peşinde koşan doğru olan insanların kıymetleri anlaşılır mı ki?”

“Bana ahkâm kesmeyi bırak! Seni hemen burada öldüreceğim.”

 

Doğruluk perisi Mugalâta’nın tam karşısında dikilmiş silahını ateş almak üzere Mugalâta’ya doğrultmuştu. Adeta insanlığı kurtarmak üzere atılan bir adımdı bu.

“Başka insanların canını yakmana, sevenlerin birbirlerine yanlış yapmalarına göz yummana izin vermeyeceğim, gerekirse şuracıkta vuracağım seni. Son duanı et!”

Doğruluk Perisi Mugalâta’yı vurmuştu. Mugalâta yerde çırpınırken Murat sevdiği kadının yağmur gözlerinden öpemeden onu kaybetmişti. Kollarında o kadın vardı, sevdiği kadına bir anlık gafletle yanlış yaptığı o kadın. Yağmur, yağmur dolu gözlerini kaldırımların ıslaklığına razı etmişti. Silahın ateş aldığını bir tek onlar duymuşlardı:. Biri Doğruluk Perisi, diğeri ise son nefesini vermek üzere olan Mugalâta…

Mugalâta son nefesini verirken dünyaya yeniden geleceğini, başka insanları yanlışlarla yoldan çıkartacağını biliyordu. Onun işiydi bu. Onun adıydı bu. Ona bu yüzden Mugalâta derlerdi. Doğru gibi görünen yanlışların adresiydi o. Bir de gurur vardı, sevenlerin sevdiklerine gidememe bahaneleri olarak yaşayan. Doğruluk Perisi mugalâta’yı vurduğu ve öldürdüğü için ceza bile almadı, almazdı.

Çünkü zaten mugalâta başka bir düzende başka yanlışları yaşatmak için yeniden dünyada olacaktı. Doğruluk Perisi ve gurur da… Üçü aynı düzende olmasa insanlık var olmayı becerebilir miydi?

Gökten üç niyet düştü. Biri mugalâta, biri doğruluk perisi ve sonuncusu gurur… Kim hangisine ihtiyaç duyuyorsa onu alacaktı. Üçü hiçbir zaman yok olamazdı ama hafifletilebilirdi insanlığa kattığı acıları. İnsanoğlu doğruluğu seçmekte direnirse mugalâta kendi acısını yalnızca kendisinde sarmayı seçebilirdi belki, gurur da kendisinden bir halt olmayacağını anlayıp çeker giderdi. Anlardı ki insanlar birbirlerini sevmeye devam ettikçe daha güzeller… Anlardı ki sevdiğini sevdiğine söyleyen insanoğlu nefes aldıkça dünya hep daha güzel…

Dilara AKSOY

hayat_6817e

HAYAT

“Hayır Kenan, hayır! Bırak beni, istemiyorum”

“Nazlı, yapma böyle. Basit bir yüzük işte, yenisini alırız,bu da sorun mu yani?”


Kenan bu kadar kolaymış gibi söyleyince, iyice zıvanadan çıkıyorum.


“Basit bir yüzük öyle mi? Sen bu yüzükle beni yıllarca oyaladın, yıllarca parmağımda taşıdım ben o yüzüğü, sadece basit bir yüzük öyle mi?!”

“Öyle demek istemedim, yani yenisini alırız anlamında…”

“Bırak, peki anladım ben seni Kenan. Bırak beni, istemiyorum, senden artık hiçbir şey istemiyorum!”

“Bu kadar büyütülecek ne var? Bizim aşkımızı kanıtlayan şey şu yüzük mü yani? Allah’ın cezası yüzük nereye gittiyse artık!”

 

Caddenin ortasında şeytan aldı götürdü satamadan getirdi hesabı yüzüğü arıyorken, saçı sakalı karışmış, üstü başı paramparça olan yaşlı bir adama rastlıyoruz. Yüzüğü arama telaşından çıkıp ona doğru gidiyorum, Kenan’ı da unuturcasına… Yanına yaklaştığımda başını yerden kaldırıp, utanır gibi bana bakıyor.


“Merhaba Amca, ne yapıyorsun burada?”

“Ne yapabilirim ki? Oturuyorum…”

“Bu soğukta, öyle mi? Aç mısın?”


Gözlerinden aç olduğunu anlıyorum.


“Eğer istersen…”


Tam o sırada Kenan yanıma geliyor ve kolumdan tutup çekiyor.


“Kızım deli misin sen? Elin dilencisiyle neyin sohbeti bu?”

“Düzgün konuş Kenan. Adamın hâli hâl değil, görmüyor musun? Bu kadar mı vicdansızsın yani?”

“Herkese acırsan hâlin harap kızım. Hem yüzüğü aramıyor muydun sen? Yürü gidelim.”

 

Kenan beni çekiştirse de, ben gitmeye niyetli değilim. Onu itiyorum.


“Bırak beni!”

“Nereye gidiyorsun, deli misin sen? Nazlı, hey Nazlı dur!”


Kenan arkamdan bağırsa da, bildiğimi okuyup, yaşlı amcanın yanına gidiyorum. Amca beni bir kez daha karşısında görünce yutkunuyor.


“Zahmet etmeseydin buralara kadar kızım.”

“Yok olur mu öyle şey… Üşüyor musun?”

“Yok, iyiyim ben böyle…”


Cevap verirken gözlerini yere deviriyor, o an anlıyorum yalan söylediğini.


“Gel seninle bir çorba içelim amca, ne dersin?”

“Sağ ol kızım, eksik olma. Rahatsız etmeyeyim seni, hem benim…”

“Hem senin, ne?”

“Şey…”

“Paran mı yok?”


Sorduğum sorudan sonra kızarıp, başını önüne eğiyor.


“E…Evet…”

“Sorun değil amca’cığım, ben ısmarlayacağım. Lütfen gel.”


Gözleriyle ilk kez gülümsediğini görüyorum. Meraklı bakışlarla gözlerime bakıyor.


“Bunu neden yapıyorsun?”

“Çünkü insanım be amca, çünkü insanım. Bunu, insanlığım için yapıyorum.”


Yürürken koluna girmeye çalışsam da, buna izin vermiyor.


“Yok, girme koluma. Ben şey… Bayadır yıkanmadım da.”


İlk kez içim parçalanıyor. Yüzük telaşıyla düştüğüm bu yerde, insanlığımı hatırlatan biriyle karşılaşıyorum. O anda bütün her şey anlamını yitiriyor, dünyada benden daha zayıf, benden daha kötü durumda olan insanların da olduğunu fark ediyorum. Kenan arkasına bakmadan kaçmış gibi.Yıllarca birlikte olduğum, sevdiğim insan bu muymuş diye düşünmeye başlıyorum.Tek bir söz yüzüğünün bizi getirdiği durum ortada… Ben bu adamla bir de hayatımı birleştirmeye mi kalkacaktım?


“Adın ne amca?”


Gözlerime bu kez daha içten bakarak gülümsüyor.


“Hayat”

“Hayat mı, nasıl yani?”

“Adım hayat. Peki ya senin?”

“Nazlı, benim adım da nazlı… Hayat adı çok ilginç geldi.”

“Neden?”

“Bilmem, ilk kez duydum. Hayatı hep sadece yaşamak üzerine kurduğumuz için olsa gerek.”

“Ben de hayatın kendisiyim işte. Hayat…”


Gözlerine anlamsız bakarken çorbasını içmeye koyuluyor.


“Eğer doymadıysan…”

“Yok, doydum. Teşekkür ederim.”


Çorbalarımızı içip çıktıktan sonra, artık gitme vaktimin geldiğini söyleyip, nereye gitmek istiyorsa, onu oraya bırakacağımı, bir eş dost tanıdığının olup olmadığını soruyorum.


“İstersen sana buradan üstüne kalın bir şeyler alalım, üşüme”

“Yok, sağ ol.”


Her zaman bulunduğu yere, onun deyimiyle kader çizgisinin bulunduğu yere gitmek istediğini söylüyor. Ben de onu her zaman oturduğu yere götürüp,kendisine iyi bakmasını söyleyerek, yoluma devam ediyorum ki birdenbire yere bir şeyin düştüğünü fark edip, arkama dönüyorum.


“Hanımefendi, bu sizden düştü sanırım?”


Gözlerinde tanıdık, içten bir gülümsemenin hâkim olduğu kibar bir beyefendi, kaybettiğim yüzüğümü bana geri veriyor.


“Ama, ama bu… Benim… Şey, çok teşekkür ederim, ben kaybettiğimi sanmıştım.”


Gözlerine daha da yakından bakınca, iyice şaşırıyorum.


“Ama…”

“Ben hayat.”

“Efendim, nasıl yani? Yani şey…”

“Ben, hayat… Her şeyin sebebi olduğunu, sebebin de bir yaradanı olduğunu gösteren hayat… Bundan yaklaşık 15 dakika önce karşılıklı çorba içtiğin, hâline acıyıp, koluna girdiğin, yaşlı bir amca gibi gördüğün hayat… Hayatın kendisi. Yüzüğünü kaybettin, vesile oldu, yüzüğünle birlikte insanlığını ve kaderini buldun. Dış görünüşe, kire pasa önem vermedin.İnsanlığını buldun. Unutma, insanlığını kaybeden, her şeyini kaybetmiş sayılır.Sen yüzüğünü bir an için kaybettin, ama insanlığını hatırladın. Kenan’a gelince, onda baki olmayan şeyin insanlık olduğunu anladın. Bana gelince ben sadece bir görüntüden ibaretim. Şu anda da karşında yakışıklı bir beyefendi olarak duruyorum. Ama sen beni yaşlı amcadan ayırmadın, onu da benden ayırmadın.Bu güzellikte kaldığın sürece, doğruyu, doğru insanı, sana gelecek olan bütün güzellikleri bulursun, yolun açık olsun nazlı…”


Hayat bana bunları söylerken, arkasından öylece bakakalıyorum. Şaşkınlıklar içerisinde yoluma devam etmek için adım atarken onunla çarpışıyoruz.

Mavi gözlü, 1.70 boylarında, kumral… O anda onun kaderim olduğunu anlıyorum. İlk anda birbirimizi bulmanın güzelliğiyle birbirimizden özür diliyoruz, sonrası da geliyor…

 

5 Yıl Sonra…


Şimdi bir oğlumuz var. Hayat’ın bir mucizesi bu… Kenan’a gelince, o da insanlığını kaybetmiş, yolunu şaşırmış her hatalı kulun kaderini paylaştı. Benden defalarca özür diledi, düğün günümde bile evlenebileceğime, onu unuttuğuma inanmadı. Hayatta her zaman mucizeler varmış. Kaderimiz bizi son durağa kadar takip edermiş. Yeter ki biz onun bizi sarıp sarmaladığına inanalım.

 

“Anne!”

“Ne var oğlum?”

“Hayat geldi.”

“Al hemen içeri…”

 

Dilara AKSOY

 

dirilis

DİRİLİŞ

  Pencereden aşağı sarkıttığım umutlarım düştüler. Kaza süsü bile veremedim. Eskaza düşlerimi unuttum, sonra başkalarının düşlerine baktım, onların da benden bir farkları yoktu. Kızılca kıyamet kopmuştu. Birinin bana, diğerinin ona, herkesin birbirine sorulacak bir hesabı olmalı mıydı? Yetimdi yalnızlığım.

Avuçlarında terinin kokusu, yüzünde efkârının gölgesi, duvarda tik tak sesleriyle eşlik eden garip bir saatin hüzünlü yaşam mücadelesi… Avuçlarında kader çizgisini barındıran ellere ihtiyacı vardı yüreğimin, onları hissedebilmeliydi. Zira kader denilen şey alın yazısı ve kader çizgisinden ibaret değil miydi?

Yoo, hayır. Kader denilen şey, gittiğimiz yoldan emin sandığımız anları şerefine kaldırdığımız kadehlerde bir başkasına devretmek, rol değişmek, buna hiç isyan etmemek, boyun eğmekti. Bazıları böyle bilirlerdi hayatı, sırf bu yüzden attıkları adımdan bile korkarak her doğruyu yanlış zannederlerdi.

Kalemimin gücü siyaset yapar gibi. Kürsüye çıkmış, laneti davet ediyor deli başıma. Kalemim küfürleri aştı, hakaret davalarına aldırmadan türkü çığırır gibi. Ne şarkı söylediği belli, ne konuştuğu, ne yazdığı, ne de kahkahalarla güldüğü… Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine gönüllü olarak gitmek niyetinde.

Her yazar biraz deli, biraz çılgın, biraz yalnız, biraz üzgün, biraz korkak, biraz âşık, biraz karışık değil mi? Kalemin suçu dünden belli.

Pencereden aşağı sarkıttığım geleceksiz günler düşmemek için yalvarıyorlar şimdi. Hiçbirinin ne bir ismi ne de cismi belli değilken, “Ben bu kuralları okuduğum kitaplarla, okuduğum şiirlerle, dinlediğim insanlarla yazmadım ki” diyemiyorum. “Ben bu kuralları hayat dersimin en baş sayfasından sonuna kadar çiğnemek istedim, lâkin gücüm yetmedi” diyemiyorum. Kafa karıştıran sorgular ve sualler diz çöktüler karşımda. Eskisi kadar canlı, girdaba açık, düşmana kaçık bir şekilde bulamadınız mı beni?

Düşman aynada gördüğüm ise, dostum da yüce yaradandan başkası değildir. Her insan kendine biraz dost, çokça düşman değil mi? Birdenbire aktı yine içimden cümleler. Bu susuşların temelidir sonraki haykırışlar… Sadece ‘Yazar’ ötesi yok denildiği vakit, bir gün yanıbaşınızdaki düşlerin de efendisi olabilirim belki. Siz çalarsınız, ben söylerim. Hem çalmak, satın almaktan daha kolay gelir öyle değil mi? Yoksa çalmak başka bir anlamda mı söylenmişti?

Ben bunu hep yaparım. Düşünmekten korkan beyinleri çorba gibi karıştırır, üstüne mum diker, feleği şaşırtırım. Ben bunu hep yaparım. Yalnızlık yalnız gelirken yine bana, sırf onu tek başıma dövmemek için kalemimle anlaşma imzalarım. Nur içinde yatsın sevdiklerim…

Yüreğim öksürdü. Ateşi de çıktı. Genç ya da yaşlıya bakmazmış yürekten yana biçilen hastalıklar.

‘Çok yaşa’ desenize, hay Allah… Umut fukarası biçarelerden de bunu beklemek, yıldızları yeryüzüne indirip, kucaklaşmaya çalışmak kadar imkânsız…

Kimin kimi düşündüğünün belli olmadığı bir saat dilimi daha. 13.13. Biçare beslenen umutlara bir parça ekmek dağıtır gibi düşlerimiz… Sahi, düşünüyor mu acaba o da beni?
Kafanız karışsın, kim olduğu aralanan o kapı kadar açık kalsın. Korkmadım, düştüm, pencereden sarkıttığım saçlarımla rapunzeli ağlattım. Bir prensim bile yoktu, umut saçacak…

‘Suskun prens’ vardı ki, hayalimdeydi o… Hiç konuşmaz, hiç sevmez, hiç bakmazdı, lâkin çok sevilirdi. Pencereden attığım endişelerim arabanın üstüne düştüler, doktor; bunun mucizevi bir kurtuluş olduğunu söyledi. Yaşıyorlardı, hem de adice…Hâlbuki yakamı bırakmadıkları için onları öldürmek istemiştim. Bulutlara çıktım, selam verdim, oturdum, gözyaşlarından içtim. Sonra çıkan güneşe dokunmak istedim, yanmaktan korktum, hemen aşağı indim. Yukarı ya da aşağı hiç fark etmezdi, öyle oyunlar dönüyordu ki şu dünyada; yeryüzüyle gökyüzü bazen yer değiştirmek için fırsat kolluyor gibilerdi. İntikam ateşleriydi bazılarını yakan… Güneşin hiçbir suçu yoktu. O yüreklerini yakan yangının aslı intikam ateşiydi, sevmeyi bilmeyen zavallıların egolarının tavan yaptığı şuursuzca kan akıttıkları, can yaktıkları intikam ateşiydi.

Gidiyorum hayat… Ellerini uzat, barışalım, öpüşelim. Çok sevmiştim bazılarını, hepsi kaçaktı, serzenişleriyle firar ettiler. “Biliyorum ben kime ne yapacağımı” diyen zillilerin ipini şu dakikada çekebilirdim. Ben yazıyordum kalemimle her bir kötülüğü, namert kardeşliği…

Derin düşüncelere daldı biri. Dokundum beynine reset atmak istedim. O da benim gibi çok düşünüyordu, vazgeçtim. Düşünmek telâşı arttırır, lâkin zekâyı kuvvetlendirirdi, düşünmek var olduğunu hissettirirdi. Varlığın var olduğu gerçeğini gerçek yapardı düşünmek.

Sen bana, ben sana, o sana, ben ona; kim kime yanlış yapıp giderse, doğrucu davut gelirdi.

‘Durun siz kardeşsiniz’ der gibi… Hâlbuki kardeşler de birbirlerine en fenasından yamuk yaparlardı.

Benden küçükler var, ne kadar büyürlerse büyüsünler, hep küçük kalacaklar. Benden büyükler var, ne kadar büyürsem büyüyeyim, hep benden büyük olacaklar. İşte hayat da böyle bir şey…

Bazı şeyler büyüse bile öfkemiz gibi, küçük ise her şey; olduğu yerde kalır. Kara sineğin de arzusu yaşamaktı mesela. Sesinden duyduğumuz rahatsızlıkla küçük bir katliam gerçekleştirdik. Sivrisineğin de hakkıydı yaşamak, canımızı acıtıp, ısırdı diye intikam alıp, komalık ettik. Biz böyleyiz.

İnsandan insana, dünyadan insana… Her yerden yanlışları yutup, doğru kalacağına, yanlıştan yanlışa giden insandan insana… Balkondan fırlattığım elma dedi ki; “Ben seni seviyordum, senin de beni sevmen şarttı” Elma meselesi işte, gülüp geçtim. Ben elmayı seviyorum diye elmanın beni sevmesi şarttı, bence şarttı. Hayatta her şey karşılıklıydı, ölmesine ramak kala itirafa kucak açmıştı sadece.

Televizyonun üstünde duran o küçük faytona bindi içimdeki çocuk. Bak birileri şu anda intihar etti.

Şu anda araba çarptı ya da, şu anda evlendi, şu anda sevgilisinden ayrıldı, şu anda âşık oldu, şu anda düştü; kalkmayı bilemedi. Şu dakikalarda herkes birilerinin umudunu kıskandı, çaldı, yepyeni bir umut yaratmayı kimse düşünmedi.

Arabanın lastiği patladı. Umutlar patladı, bu çok mu ki? Bayramlar da umut saçmıyor Baba.

Annem’e not düşerdi hep içimdeki sonbahar; bu kez sana seslendim, eşitlik denen şey, herdem baki olmalı… Doğum günlerinin de bir önemi kalmamış. Kimse kimseyi aramıyor, sormuyor, herkes kendi çukuruna batmakta. Bir başkasının elinden tutan insanoğlu o çukura düşmekten korkar mı?

Gitsin, gelmesin bir daha yalan yüzlü dost! Her yanı leş gibi yalan kokuyor. Pencereden sarkıttığım bacaklarım benden ayrı bir yola saptılar sanki. O yol hangisiydi, nereye gitmek istiyorlardı, bilemedim.

Herkes âşıktı. Ben sevgi dolu olmayı becerebilmiştim bir tek, onu da anlayan anlamıştı sadece.

Çığlık attı kalemim, sanırım uyku vakti geldi. Sütünü içmeli ve uyumalı… Bu yaz, yazmak kahkaha atılası bir serüven gibi oldu. Ne vakit parmaklarımdan yana umut dolu hareler oluştursam, kalemim reddetti, bir türlü anlaşamadılar. Mutlu insan yazamaz mıydı?

Mutsuzlara niçin bu kadar yükleniliyordu ki? Ben mutlu bir yazarım. Kalemim söylendi, şimdi gidiyorum. Hiçbir rengi almadan koynuma, kalemimle tango yapacağım. Dişiliği de kalmamıştı oysaki, tutkuyla gülmüyordu satırlar. Hacmini önemseme yalnızlığımın, rengine de aldanma.

Beyaz olsa umutlar, söyle ne yazar? Yazsa yazsa biçareliği, kavgayı, gürültüyü, aşkı ve sevgiyi; incinen gurur yazar. Kalemin de bir bereketi var, kuvveti bol olsun. Pencereden sarkıttığım yazmaz olan kalemim intihar etti. Öksürdüm, gözyaşımı sildim.

Yepyeni bir hayatın öyküsünü yepyeni bir kalemle yazmamın vakti geldi… İnanıyor musunuz bana?

Pek de umrumda, çok da umrumdaydı sanki. İnanç insanın yüreğinden doğar. Başkasının fazileti, başkasının güzelliği dokunmaz insanın yüreğine; ne ekerse onu biçer, ne beslerse onu içer.

Şimdi uyanıp yeniden dirilme vakti…

Dilara AKSOY

KIRIK KALBİME SEVMEYİ ÖĞRET

Her şey çok zordu. Çok üzüldüm ama yaşananların beni üzdüğünü sanıyordum, ama herkes kendi kendimi üzdüğümü söyleyip, duruyordu.

Kendi kendimi üzdüğümün farkında bile değildim. Herkes gibi ama herkesten farklı gizlediğim çok gözyaşım oldu. Büyümek zor geldi ama sahip olmadığım bir çocukluk vardı. Küçüklüğü öğrenmek için çok geçti artık.

Tek kaldım. Yine herkesin dediği gibi kendi seçimlerimdi. Sevmeyi öğrenmeye başladığımda ‘sevmek insanı ne kadar üzebilir ki?’ dediğimi bilirim. Hislerim görüntümün aksine çok çocuktu, çok saf, çok masumdu.

Sonra büyüdüler. Birine çok değer verdim. Çok güvendim. Hedeflerimi, kararlarımı değiştirdim ama hep bir çizgide durdum. Ne ona gidebildim ne de kendime dönebildim. Yüreğimi küçültüp, bedenimi yordum, ayaklarımı yordum, koşuşturdum. Herkesten çok çalışıp, herkesten az uyuyordum. Yıldızları unuttum. Gökyüzüyle konuşmayı da… Kağıtları bıraktım, kalemi dersten derse ite kaka kullanıyordum. Zordu… ben yoruldum… bedenim yoruldu… kalbim yoruldu… Dışarıdan hep gülmek zorundaydım, güldüm. Güçlü olmak zorundaydım, güçlüydüm. Duvar üzerine duvar ördüm. Bana gelmek isteyen asla bana varamadı. İstediğim an benden soğumalarını sağladım. Erkek gibi korkusuz olmayı öğrendim.

Bütün bunlar tekken işe yarıyordu. İnsanlarla uğraşmayı çok sevsem de onlar çok acımasız. Bu yüzden kendimi hep korumam gerektiğini ve bunu benden başka kimsenin yapamayacağını düşündüm ve kendimi buna inandırdım. Benim için benden başka kimse bir şey yapmayacaktı çünkü.

Duygularım da kırıldı, hevesim de, kalbim de… Onlar da yorgun düşünce hayat öylesine vardı, öylesine yok…

Sonra o geldi. Anlıktı… Umulmadık bir şeydi… Sürekli gülmeye başladım yine yeniden.  Hem kabullendiğim şeyler oluyordu hem kabullenmekten korktuklarım. Kimler bilir bilmiyorum ama tek yaşayan birine yapılacak en büyük kötülük, yalnızlıklarını elinden almalarıdır. Bir kere yalnızlıklarını alıp, yerlerine geçerlerse ve gün gelip gitmeyi seçerlerse toparlanmak çok zor oluyor. Enkazdan yeniden bina inşa etmek gibi…

Ona alışmaya başladığımı fark ettiğim her an korkularımı yokladım. Yalnızlığımı öne sürdüm. Üzülmek istemediğimi biliyordum. Üzülmek istemiyordum. Ama plansız oluyordu her şey, çok içten ve samimi…

Zaman hep içimde yok olduğuna inandığım heyecanı onun karşısına çıktığımda yeniden bana yaşatıyordu. Kendime itiraf edemezsem de bu heyecanın sebebini seviyordum.

Mutlu olmak buydu işte. Hiçbir şey düşünmeden, planlamadan, yargılamadan, ayakların götürdüğü yere gitmek ve asla dediğin her ne varsa gülümseyerek yaptığından söz etmekti.

Onunla kendimi yenilemeye başladım. Farkındaydım ama o farkında değildi. Git gide içime girdikçe karmaşıklığım ürkütmeye başladı. Dışa dönük korkusuzluğumdan rahatsız olmaya başladı.

Kabullenemediğini fark ettiği asiliğimden yakındı. Hayata karşı duruşumun doğru olduğunu ama aynı duruşun ilişkide yanlış olduğunu söyledi. Bana göre o bir öğretmendi ben de okula alışmakta güçlük çeken bir öğrenci.

Ona karşı hep inandıklarımı savundum. Hep susturdum. Ona güvenim yine sonsuzdu çünkü. Bunu kabullenmek demek belki de yeniden yenilmek demekti. Acı çekmekten uzaklaşmışken, yeniden karşılaşmaktan çok açık şekilde korkuyordum. Bunu söylemek bile zordu.

Neyselerle günler geçti, derken aylar olmuş.

Farklı bir bağ oluşmuş, ittikçe kendine çeken bir bağ. Çıkmazda hissediyorum kendimi.

Benden gitmek istediğini söyledi. Değişmeyeceğimi, değişemeyeceğimi ve hep bildiğimi okuyacağımı söyledi. Daha sonra üzülmektense, şimdiden gitmenin ve bitirmenin daha iyi olacağını söyledi.

Ona bir söz vermiştim. Bir gün gitmek isterse, neden diye sorup durdurmayacaktım. İstediği an hiç olmamışım gibi gidecektim. O an bu sözü verdiğimi ona hatırlattım. Değişme ihtimalimi sordu. Değişmezsen diye yineledi. O an sustum gerçekten istediğinin bu olup olmadığını sordum. Değişmezsen evet dedi. Değişmeyeceğim demem gerekiyordu belki de beklediği buydu. O an değişmek istediğimi fark ettim. Normal bir kız gibi olmam gerektiğini söylüyordu. Normal bir kız!

Tek olmayı tatmayan, erkek egemenliği altında korunmaya alışan, sevilmenin doyumuyla şımartılan kız modeli!

Bu dedikleri benden uzaktı. Dişilik misafir gibiydi içimde. Sadece olması gereken yerde olur, sonra kaybolurdu.

Düşündüm. Gitmek istedi. Gitmedi…

Kaybetme korkusu olmadığı için git deseydim gidecekti diye düşündüm.

Beni böyle tanıdı. Neden şimdi değişmemi istiyor diye düşündüm.

Neden o istiyor diye değişmek istiyorum diye düşündüm.

Bir gün sonra yüz yüze görüşmek istedim. Bunun bir şey değiştirmeyeceğini, yine söyleyeceklerini yineleyeceğini söyledi. Değiştirdi. Yüzüme söylemeye çalıştı ama diyemedi. Sevecen, ılımlıydı. Ben söyledim, o duymak istemedi.

Bitmedi… Bitemedi. Ona değişmeyi istediğimi söyledim. Bu konuda bana yardım etmesini istedim.

İki kişilik düşünmeyi onunla öğrendim. Sevdiğin tarafından sevilmeyi onunla öğrendim.

Düşünceleri ikinci kişiyle paylaşmayı onunla öğrendim.  El ele yürümeyi onunla öğrendim.

‘gerçekten sevilince sevmenin üzmediğini onunla öğrendim.

Ve şimdi de değişmeyi onunla öğreneceğim.

Zor ama imkânsız değil. Çünkü onu sevmeyi onunla öğrendim. En önemlisi sevdiğimi belirtmeyi, söylemeyi, yaşamayı onunla öğrendim.

Ben içimden geldiği gibi yaşamaya alışan biriyim. İçimden gelenleri yaparken plan yapmak aklıma gelmiyor. Bu yüzden ruhum dilediği gibi davranıyor.

İki kişilik hayat için onun hayatını da hayatıma ekliyorum. Bizi böyle seviyorum. Bizi böyle sev hayatım. Çünkü biz mutlu olmak için birbirimizdeyiz. Çünkü ancak biz birbirimizi mutlu edebiliriz. Unutma mutluluğu da seninle öğrendim.

 

 

DUDAKLARINDA BAŞLADI HER ŞEY

Dudaklarında başladı her şey…

Oysa dalından düşmüş bir yaprağın yerdeki çaresizliğine benziyordu umutlarım, hiçbir adımım beni tamamlamaya yetmiyordu. Her şey yarımdan biraz daha eksikti.  Artılarım yorgunluk, halsizlik, suskunlukken, en gerçek arkadaşım yalnızlığımdı. Onu çok seviyordum; çünkü ben onu ne kadar bırakmak istesem de o benden asla vazgeçmiyordu. Yüreğimin elinden sıkıca tutmuş, başka avuçlardan bile saklı tutuyordu. Susuzluğumu gözyaşlarımla gideriyordum. Uykusuzluğun dibine vurduğum anlarda bile gözlerimi açık tutuyordum. Yaşanacak ne varsa bilmek, görmek ve duymak istiyordum. Oysa içten içe benimsediğim üç maymunun şahane oyunuydu. Bu oyun iki benlik oluşturmuştu. Biri herkesin gördüğü, diğeri ise yalnızca benim gördüğüm…

Herkesin gördüğü herkesçe bir iyilik perisi, laf cambazı, oyun hamuru, gücün simgesi, deliliğin iliklenmemiş gömleği, siyahla beyazın çılgın dansı, grinin vazgeçilmez sonuydu. Ya hepti ya da hiç… Sıfatı bedeni, kararları hayatıydı… Ayaklarına yakışan gitmek; yüzüne iliştirdiği sadece gülmekti… Herkesin gördüğü ‘ben’de hükümsüzdüm. Görmek istedikleri kadardım. Üzülmek hakkı yalnızca benim gördüğüme aitti…

Benim gördüğüm karanlıktı, soğuktu, acımasızdı, kendine hırçın, kendine kızgın, kendine asiydi. Güçsüzlüğü gözyaşlarıydı ve onlar hep gecelere aitti. Onlar sadece yağmur yağarken serbestti. Herkesin var olduğu dünyada koca bir kalabalığa sahip yalnızlık abidesiydi.

Nadasa bırakılmış bir ömrün vazgeçilmez bekçisiydim… Herkes için dilediklerim kendime yasaktı. Herkese yapmaktan kaçınmadıklarım, kendim için üşendiklerimdi. Yanan bir tenin buz kesen parçalarıydı ellerim… Ben hem sıcaktım hem de soğuk… Kendimle ben arasında ince bir çizgi vardı. Ne ben çiğneyip geçebildim ne de kendim… Ben bana yasaklı olup herkesindim… Ben sevilirken, kendim sessizce severdim.

Bir yaprağın son serzenişiydim. Git gide eğildim, git gide sarardım… Rüzgara boyun bükmeye bile razıydım. Ne tutunduğum bir dalım kalmıştı ne de savrulacağım yerim… Yerde her an çiğnenme riskiyle bekledim… bekledim… bekledim…

Sonra sen geldin… Dudaklarında başladı her şey… Küçük bir dokunuş… Küçücük bir buse bir rüzgar gibi bedenimi yerden kaldırıp, can verdi…

Ne ben karşı koyabiliyordum ne de kendim… Sen dokundukça sararan yerim yeşermeye başlıyordu.

Sen baktıkça gözlerim bakışlarını yerden çekip, gözlerine değmek istiyordu.

Dudaklarında başladı her şey… Yalnızlığım bile beni istemiyor, sen diyordu. Git gide büyüyordun içimde, git gide gülüyordum.

Tenin tenimdi, senleyken soğuk bakışlarım bile yanıyordu…

Sen geldikçe, ben küllerimden yeniden doğuyordum…

Dudaklarında başladı her şey… İçim dışım birdi artık… Ne herkesin gördüğü kadardım ne de yalnızca gördüğüm kadar. Kendimi nerden toplarsam toplayayım ‘sen’ kadardım artık.

Dudaklarında başladı her şey… Dudakların dudaklarıma değdiği yerde yalnızlığım çığlık çığlığa kaçıyordu benden…

Sonbahar kışa girmeden ilk’e dönüyordu. Seninle yeniden ilkbahar oluyordu… Bir dokunuş dudaktan kalbe, bir bakış yerlerden gözlere yükseliyordu…

Senle bir ben doğuyor, bin ben ölüyordu. Şimdi sahip olduğum bensin… Şimdi sahip olduğun senim…

Ne güzel… Dudaklarında başladı her şey… Yüreğinde büyüyorum, yüreğimde yaşıyorsun…

Her gün dudaklarında açıyorum gözlerimi hayata, yüreğinde uyuyorum. İyi ki varsın AŞK! İyi ki hayatımdasın…

 

 

 

sibel-can-hancer

Hayat’tan Sibel Can’ın Hançerine Cevap

Son dönemlerde herkesin dilinde olan Sibel Can’ın ‘hançer’ adlı şarkısında sürekli kendisine yönelik bir suçlama yapılan ‘hayat’ bugüne kadar sessizliğini korumuştu. Fakat herkesin içten Sibel Can’a eşlik ettiğini görünce daha fazla dayanamadı.

İşte Hayat’ı en çok üzen sözler ve verdiği cevap;

‘Sibel Can sanki bütün âşıkları ayıran, yaralayan benmişim gibi lanse etmiş. Hayat, sen bize nazik davranmadın’ diyor. Gülüp geçmemek içten bile değil. Kim kime nazik davranmıyor acaba? Âşık olmayı bilmeyen tenlerde geziniyorlar, kaptırıyorlar kendilerini görmeyen gözlere, sonra bunu fark edince suçu bana atıyorlar. Var mı böyle bir dünya?

Önce sevmek, âşık olmak için yalvarıyorlar. Sonra madem öyle ‘al sana seni seven biri’ diyoruz. Yok, illa kendini sevmeyen biri olacak. Bu kez kendisini sevmeyen birini sevmek için zorluyorlar kendilerini, seviyorlar ya da öyle sanıyorlar, acı çekmek için resmen kendileri sıraya giriyorlar. Sonra suç kimde? Hayat’ta!

Sibel Can’ın sesini çok beğendiğini de sözlerine ekleyen Hayat sözlerine şöyle devam etti;

Benim koynumda yaşıyor hepsi. Huzursuz olması gereken biri varsa o da benim. Geceleri sürekli bir yerlerde ağlayan birilerini dinliyorum. Hep sevdiklerini söyleyip, sevilmediklerinden yakınıyorlar. Kendilerini sevenler onları aradığında ise tersliyorlar. Sonra bakıyorum anlattıkları kişilere. Bambaşka âlemdeler. Sevdikleri de başka isimlerle içimde sızlanıyorlar. Acıyı bana yaşatmaya çalışıyorlar, üstelik benim tenimde yaşarken. Sibel Can acı çekerken kim vardı yanında? Sevdiği mi? Hayır, yine ben vardım.

Söyleyecek çok söz var ama yine de susuyorum. Kendi tecrübesizliklerin suçunu her zaman bana atıyorlar. Yine de tecrübesizliklerine veriyorum. Ağlamalarına kıyamıyorum bazen ve sevilmeleri için seveni göstermeye çalışıyorum ama yok, acı çekmek istiyorlar illa. Acı çekmeyince kendilerini âşık saymayanlara bakıp da nasıl ‘uğraştırma âşıkları’ diyebiliyor ve herkes de haklıymış gibi tek bir ağızda eşlik ediyor.

Zaman zaman öfkelenen Hayat, asıl haksızlığa uğrayanın kendisi olduğunu söyledi.

‘Mesela geçen gece, tam biraz dinleneyim diyordum ki yine bir kız ‘hayat’ diye seslendi. ‘Ne oluyoruz yine’ diye kalktım, yanına gittim. Ağlıyordu. Bana bağırıp, çağırıyordu, hâlbuki onu yine duyan bendim. Neyse, ne oldu? Dedim. ‘Yalnızlıktan yakındığını, kimseyi sevemediğini ‘söyledi. Buyur buradan yak. Bunu diyen, zamanında da ‘çok sevdiği’ için yakınıyordu. Sevip de sevilmediği için yakınıyordu. Ders almamış, şimdi niye duygularım kırık diye sızlanıyor. Ne demeliyim sence? Doğruyu gösterdiğimde beğenmiyor, yanlışa tapıyor, istediği gibi olmayınca da suçluyor. Bütün bunlar, boylarını aşan sözleri söylemelerinden kaynaklanıyor. Daha bir dakika sonrasını bilmiyorlar, kalkıp vaatlerde bulunuyorlar. Bak bir olay anlatayım. İki genç konuşurken, dinliyordum.

Erkek kıza sevdiğini söylüyor ama bizim kibirli, tripli kızımız bütün hemcinsleri gibi inanmıyordu. Çocuk inanması için birden kendini aştı. ‘Bana güven, sen benim hayatım oldun, başka hayat istemem. Ne olur, en azından bir şans ver bize. Bak göreceksin, hayatımız nasıl değişecek? Çok mutlu olacağız. İstersen hemen cevap verme, ama ‘hayır’ deme. Hayat ikimizi karşılaştırdı. Bu tesadüf olabilir mi? Her cümlesinde ben vardım. Neyse, kıza baktım ne düşünüyor diye. İçinden gülümsüyor, çoktan evet demiş ama öyle sözleri duymak hoşuna gittiği için, ruhunu beslesin diye ‘hiç susmayan’ kızımız o an ‘içinde’ şen şakrak, dışında inançsız bir ifadeyle açlığını gideriyor. Sonra çocuk bir cevap alamayınca tam gidiyordu ki kızımız sessizliğini bozdu. ‘tamam, ama’ diye başladı. Neyse bunlar başladılar konuşmaya. Epey zamanda konuştular, gülüştüler vs sonra kızımızın nazları ve bitmek bilmeyen istekleri sorun yaratmaya başladı. ‘hani’ler başlamıştı. ‘Hani ‘hayatın’ bendim’ diye bir kere kavga ederlerken gördüm.  Eee, şimdi suç benim mi? Ben mi dedim beni sahiplen, vaat et, sonra da terk et! Kim dedi beni benden habersiz hediye et karşındakine? Böyle sözleri söyleyenler de benim kimseye ait olmadığımı bildiği halde kendini tatmin etmeye çalışan kızlar da dönüp kendilerine baksınlar. Gerçekten sevenler neyse odurlar. Vaatlere gerek duymazlar, inanmayanı inandırmaya çalışmakla uğraşmazlar, çünkü bilirler ‘sevmek kendi başına inanmak demektir’. Beni hediye paketi gibi birbirlerine sunma cesareti gösteriyorlar. Ben bir şey demezken, hala beni suçluyorlar.

Şunu bilin sizin koynunuza giren ben değilim, benim koynumdan çıkamayan sizsiniz. Benim koynumdayken başkasından söz ediyorsunuz. Siz daha benden kopamamışken, nasıl başka tenden geçip kalbe girebilirsiniz ki?

Gerçek âşıkları görüyorum, mutlular, küçük şeyler çıkıyor ama yine de sevgilerine inanıyorlar. O yüzden bana bağlı değiller. Siz kendiniz inanmadığınız için hala benimlesiniz. Hatta bendesiniz.

Son olarak göndermeyi yine şarkı sözüyle yapan ‘hayat’ resmen ne kadar öfkeli olduğunu ve bunaldığını belirtiyordu bir anlamda.

‘yeter artık uğraştırmayın beni’…

Hayat

Hayat Herşeye Rağmen Güzel

Düşünceler neden yoğunlaşır gecede? Nedendir karanlıktaki o mistik hava?

Gece midir gizemli olan, yoksa insan mıdır geceyi gizemli yapan?

Karanlığın hüznüdür belki insanı cezbeden, cansız bir beden gibi öylece duran. Cesedin kokusu yayılır gibi yayılır karanlığın kokusu, inceden..

Anlamazsın başta, yalnız kalmak istersin, umut beklersin geceden.. bilmezsin aslında gecenin yarayı depreştirdiğini, yalnızlığın insanı kahrettiğini.. Öylece devam edersin yaşamaya, bir zaman sonra gece olur yaşamın adı, yanlızlık olur. Karanlık düşünceler sarar tüm ruhunu.. işte bütün amaçlarından umutlarından yoksun olan sen anlamaya başlarsın ışığın gücünü, atarsın beynindeki karanlık düşünceyi..

O sırada tüm ihtişamı ile güneş göz kırpar koca bir dağın ardından kırparcasına.. O mistik hava uçar gider, her şey yeniden başlar ve anlarsın ki hayat her şeye rağmen güzel..

25.07.2001

Çarşamba

Tozlu sayfalar arasından bulup çıkardığım bir yazım..

imagesCAQCZT60

Sevdanın Sessizliği Bozan Sesi..

 

 

 

 

 

Sen..sen ,nesin ki böyle benim yaşama sevincim olabiliyorsun.Nesin sen?Söyle..

 

/..Siyahlıklar birden beyaza dönüşüyor.Bahçeler de birden güller açıyor.Gökyüzü,deniz; masmavi oluyor.Sonra ,gökyüzü ve deniz birleşiyor, o ince noktada resmin beliriveriyor inceden..Herkesin yüzü gülüyor.Sonra dökülüveriyor ağzından bir bir yüreğime düşen satırlar:

 

Sevdamın sesi sessizliği soluyor şimdilerde, Sözlerime kilit, ağzıma mühür vurdum da Yine de susturamadım “sen” diye atan kalbimi. …Kalbime ne diyeyimki Hiç böyle sevmedi, böyle yanmadı ömründe. Hergün, her saat, her dakika varlığını hatırlatırken ekmek gibi, su gibi Seni unutmasını nasıl bekleyebilirim ki. Her nefeste biraz daha acı çekerken içime Yüreğim dilinde dilsiz sözcükler biriktirdi, her nefeste haykırıyor sessiz sessiz sanki duyacakmışsın gibi. Aslında varlığının yokluğu en acı olan Yanıbaşımdayken yıldızlarla aynı mesafede olman kanatıyor içimi. Varlığının yokluğunu tüm soğukluğuyla hissederken hergün Söndüremiyorum bir türlü sol yanımdaki ateşi. Karanlıksız yapamayan geceler, suya muhtaç denizler gibi seviyorum seni. Yaşam soluyorum sayende. Gülüşüne umut dedim ben, ne anlamlar yükledim. Senden habersiz kalbine gönlümü verdim. Yüreğimin en kuytularında seni gizli bir ibadet gibi sevdim. Seni her gördüğümde, gözlerin gözlerime değdiği yerde duruyor zaman. Koca şehrin tek kalabalığı seninle ben oluyoruz. Bir saniyeyi bin yıl gibi hissetmek ne demek anlıyorum o an. Hayatımdaki mutluluk çerçevelerinin içinde hep senin resmin var. Küçük bir mutluluğuma senden milyon tane sığar. Senin olduğun her mevsimimin adı bahar. Küçük bir çocuk bir yetişkinin parmağına nasıl sarılırsa işte öyle sarıldı sevdam yüreğine. Hiçbir zaman kabuk bağlamayan, Hep kanayan yaram olacağını göze alarak sevdim İç ağrılarım ne kadar çok ise de mutluluk kelimesinin karşılığı sensin lugatımda. Zamansız şehire dönene dek susmayacak bu sessiz sevda..(YASEMİN TOYBIYIK) 

Sanki en güzel sesi işitiyorum,

Sanki en güzel soluğu hissediyorum..

Gözlerimi kapatıyorum ve seni dinliyorum.

Sözcükler yolunu şaşırmasınlar diye,

Kalbimin kavisli yollarından geçip yolu bulsunlar diye.

Tamam diyorum,gitmem bir yere.

Son olsun ağlayarak arkama baka baka gittiğim bu yollar.

Son olsun sana kızışım.

Sende gitme bir yere.

Kal yanıbaşımda.

Sonsuza dek.

Saçlarımız birlikte beyazlasın.

Elin elimde gözün gözümde..

//

Bir gün olurda gidersin demiyorum.

Çünkü böyle bir ihtimali düşünemiyorum..

Sen.Yaşama Sevincim.

Sen.Hayata Tutunuşum.

Sen.Herşeyim..

//..

..ve yolunu buluyor o sözcükler..

gözlerimi açıyorum.

Dinle diyorum.

Aç kulaklarını,

En önemlisi aç kalbini

Yalnız bana aç;

”Başkasının yazdıklarını sana söylemek ağrıma gider,

Sana sadece sen dedim ya,işte o bana yeter..”  (MAHMUT KARAAHMETOĞLU)

 

Söylerken bu kelimeleri ,sanki kalbim durdu.

Ardından gülümsemen,

Yeniden hayata tutundurdu…