Etiket arşivi: Hikaye

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

www.yeniresim.com_-_Melek_Resimleri

KORUYUCU MELEK

Onu görüyorum, bana gülümsüyor, el sallıyor, beni yanına çağırıyor. Yatağımdan kalkıp, terliğimi giymeden, çıplak ayakla yanına koşuyorum. Sessiz olmamı söylüyor, bizi duyabileceklerini, duyarlarsa arkadaşlığımıza izin vermeyeceklerini söylüyor. 
‘Merhaba, ben de seni bekliyordum. Birkaç gündür gelmiyordun, nerelerdeydin?’
‘Başkaları da var, onların yanındaydım.’
‘Beni niye aranıza almadınız?’
‘Sessiz ol, geliyorlar…’

Arkamı döndüğümde annemle babamın bana baktıklarını fark ediyorum. Annem saati şaşmadan, her daim yapılı saçları, ojeli tırnakları ve bakımıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Sadece geceleri yanıma uğruyorlar. Gündüz annem arkadaşlarıyla buluşur, babam işe gider, bakıcıyı da başıma dikerler. 

‘Şeyda, uyumadın mı sen? Haydi bakalım, uyku saatin…’
‘Çocuk değilim ben.’
‘Henüz 10 yaşındasın.’
‘Büyüdüm.’
‘Geç bakalım yatağa, haydi çok konuşma, yarın okulun var.’
‘Gitmeyeceğim, size bin kere söyledim! Orada beni kimse anlamıyor, burada onunla çok iyi anlaşıyorum.’

Her zamanki gibi yine ondan bahsedince annemle babam birbirlerine bakıp, derin bir iç çekiyorlar.

‘Kızım, kaç kere konuştuk seninle bunları…’
Annem bana bakarken, o yanıma gelip oturuyor. Elimi tutuyor…
‘Sakin ol, bizi ayırmak istiyorlar.’
‘Bakın işte kızdırdınız onu, görmüyor musunuz?’
‘Murat, ne yapacağız? İçim daraldı artık, bu böyle gitmeyecek. Şeyda’nın ciddi bir terapiye ihtiyacı var. O deyip duruyor, ortada hiç kimse yok. Kafayı mı yedi çocuğumuz, ne oldu?’
‘Hayır! Benim hiçbir şeyim yok. Çıkın odadan, çıkın! Oyun oynayacağız.’

Babam annemi alıyor ve sessizce odadan çıkıyorlar. 

‘Gittiler.’
‘Alıştım ben. Onlar her zaman giderler. Boş ver, biz oyunumuza bakalım.’
‘Benden bahsetmemeliydin. Bahsedersen arkadaşlığımız biter.’
‘Peki, bir daha olmaz, haydi oyun oynayalım.’

Onunla bildiğimiz bütün oyunları oynuyoruz, körebe, ip atlama, sessiz sinema, doktorculuk bile…
Onun beni anladığını biliyorum. Onu seviyorum. 

‘Gitmem lâzım’
‘Biraz daha kalsan… Çok sıkılıyorum, uykum da yok.’
‘Daha sonra yine gelirim.’
‘Tamam, hoşça kal.’

Bana baktığında gözlerinde samimiyeti, gözlerinde sevgiyi, gözlerinde hiç kimseden göremediğim yakınlığı görüyorum, el sallıyor…
Günler geçiyor, onu bekliyorum. Geceler geçiyor, gelmiyor. Bir gece pencereyi tıklatıyor, yanında başkaları da var. Pencereyi açıp, pencereden girmelerini izliyorum. Bizi tanıştırırken, onların da benim gibi olduklarını söylüyor. Onlar da benim gibilermiş. Onlar da ailesinden gerekli ilgiyi görememiş, oyuncaklara boğulmuş, annesi ve babası iş yoğunluğundan, kendi ihmalkârlığından dolayı yalnız bırakılmış yalnız çocuklar…
Bütün bir geceyi kahkahalar eşliğinde geçiriyorken, annem odamın kapısını açıyor. Diğerlerini görüyor. Bir tek onu görmüyor.

‘Şeyda, bunlar kim?’
‘Arkadaşlarım. O getirdi, o tanıştırdı.’
‘O kim? Hey Allah’ım… Kafayı yiyeceğim, kızım, yavrum, lütfen kendine gel.’

Jelibonu’nu elinden hiç düşürmeyen Pelin araya giriyor.

‘Merhaba teyze, onu tanıyor musun sen de?’
Annem Pelin’in gözlerinin içine merakla bakıyor. 
‘Hayır yavrum tanımıyorum. Kimmiş bakalım o?’
‘Benim annem de tanımıyor. Onu sizler göremezsiniz ki. Sizin gibiler göremez ama biz görürüz.’
Oyuncak arabayı süren Ufuk, arabayı annemin ayağına doğru sürüp, gülüyor.
O ise ayakta, tam da annemin yanında duruyor, annemin onu görüp görmediğini denemek için ayağına basıyor, annem ayağında bir acı bile hissetmiyor.
‘Bak teyze, şu an yanında senin.’

Annem sağına soluna bakıp, tedirgin bir şekilde odamın kapısına doğru geri geri gidiyor.

‘Korkma anne, sana zarar vermez. O hiç kimseye zarar vermez. Bizim arkadaşımız o… Ama pelin haklı, onu sizler göremezsiniz. Çünkü zaten bizi de görmüyorsunuz. Bir cismimiz var, ayağına bastı az önce, hissetmedin. Ben bassam ayağına, hisseder, hatta okkalı bir tokat yapıştırırsın, öyle değil mi? Sizin ilgi sandığınız şey çocuklarınızı oyuncaklara boğup, gece yatağına yattığında iyi geceler öpücüğü verip, sabah olunca rutin işlerinize dalıp, çocuklarınızı bakıcılarına, okul yönetimine teslim edip, ancak canı yandığında kontrol etmek, ya da kendi kendine konuştuğunu görüp, delirdiğini düşünmek öyle mi? Onu göremezsin anne, onu bizler görebiliriz ancak. Ben ve benim gibi yalnız olan çocuklar… Belki bir yetimhanede büyümedik, her şeyimiz var, bir ailemiz var, ama şefkat dolu bir anne ve şefkat dolu bir baba istiyoruz. Acımızı görmeniz için geldi o. O şu anda burada anne, o burada; o bir melek… Çocuklarla çocuk olup, yetişkinlerle yetişkin olan, insanın derdinden anlayan, yalnız bırakmayan koruyucu bir melek…’

Ben bu kadar keskin konuşunca, annemin gözleri doluyor. Bana sarılmak için adım attığında, meleğimiz de sonsuzluğa doğru kayıplara karışıyor, onu bir daha görmüyoruz, annemizin, babamızın sıcaklığını hissedip, okul bahçesinde sevinçle koşuyoruz…

Dilara AKSOY

hayat_6817e

HAYAT

“Hayır Kenan, hayır! Bırak beni, istemiyorum”

“Nazlı, yapma böyle. Basit bir yüzük işte, yenisini alırız,bu da sorun mu yani?”


Kenan bu kadar kolaymış gibi söyleyince, iyice zıvanadan çıkıyorum.


“Basit bir yüzük öyle mi? Sen bu yüzükle beni yıllarca oyaladın, yıllarca parmağımda taşıdım ben o yüzüğü, sadece basit bir yüzük öyle mi?!”

“Öyle demek istemedim, yani yenisini alırız anlamında…”

“Bırak, peki anladım ben seni Kenan. Bırak beni, istemiyorum, senden artık hiçbir şey istemiyorum!”

“Bu kadar büyütülecek ne var? Bizim aşkımızı kanıtlayan şey şu yüzük mü yani? Allah’ın cezası yüzük nereye gittiyse artık!”

 

Caddenin ortasında şeytan aldı götürdü satamadan getirdi hesabı yüzüğü arıyorken, saçı sakalı karışmış, üstü başı paramparça olan yaşlı bir adama rastlıyoruz. Yüzüğü arama telaşından çıkıp ona doğru gidiyorum, Kenan’ı da unuturcasına… Yanına yaklaştığımda başını yerden kaldırıp, utanır gibi bana bakıyor.


“Merhaba Amca, ne yapıyorsun burada?”

“Ne yapabilirim ki? Oturuyorum…”

“Bu soğukta, öyle mi? Aç mısın?”


Gözlerinden aç olduğunu anlıyorum.


“Eğer istersen…”


Tam o sırada Kenan yanıma geliyor ve kolumdan tutup çekiyor.


“Kızım deli misin sen? Elin dilencisiyle neyin sohbeti bu?”

“Düzgün konuş Kenan. Adamın hâli hâl değil, görmüyor musun? Bu kadar mı vicdansızsın yani?”

“Herkese acırsan hâlin harap kızım. Hem yüzüğü aramıyor muydun sen? Yürü gidelim.”

 

Kenan beni çekiştirse de, ben gitmeye niyetli değilim. Onu itiyorum.


“Bırak beni!”

“Nereye gidiyorsun, deli misin sen? Nazlı, hey Nazlı dur!”


Kenan arkamdan bağırsa da, bildiğimi okuyup, yaşlı amcanın yanına gidiyorum. Amca beni bir kez daha karşısında görünce yutkunuyor.


“Zahmet etmeseydin buralara kadar kızım.”

“Yok olur mu öyle şey… Üşüyor musun?”

“Yok, iyiyim ben böyle…”


Cevap verirken gözlerini yere deviriyor, o an anlıyorum yalan söylediğini.


“Gel seninle bir çorba içelim amca, ne dersin?”

“Sağ ol kızım, eksik olma. Rahatsız etmeyeyim seni, hem benim…”

“Hem senin, ne?”

“Şey…”

“Paran mı yok?”


Sorduğum sorudan sonra kızarıp, başını önüne eğiyor.


“E…Evet…”

“Sorun değil amca’cığım, ben ısmarlayacağım. Lütfen gel.”


Gözleriyle ilk kez gülümsediğini görüyorum. Meraklı bakışlarla gözlerime bakıyor.


“Bunu neden yapıyorsun?”

“Çünkü insanım be amca, çünkü insanım. Bunu, insanlığım için yapıyorum.”


Yürürken koluna girmeye çalışsam da, buna izin vermiyor.


“Yok, girme koluma. Ben şey… Bayadır yıkanmadım da.”


İlk kez içim parçalanıyor. Yüzük telaşıyla düştüğüm bu yerde, insanlığımı hatırlatan biriyle karşılaşıyorum. O anda bütün her şey anlamını yitiriyor, dünyada benden daha zayıf, benden daha kötü durumda olan insanların da olduğunu fark ediyorum. Kenan arkasına bakmadan kaçmış gibi.Yıllarca birlikte olduğum, sevdiğim insan bu muymuş diye düşünmeye başlıyorum.Tek bir söz yüzüğünün bizi getirdiği durum ortada… Ben bu adamla bir de hayatımı birleştirmeye mi kalkacaktım?


“Adın ne amca?”


Gözlerime bu kez daha içten bakarak gülümsüyor.


“Hayat”

“Hayat mı, nasıl yani?”

“Adım hayat. Peki ya senin?”

“Nazlı, benim adım da nazlı… Hayat adı çok ilginç geldi.”

“Neden?”

“Bilmem, ilk kez duydum. Hayatı hep sadece yaşamak üzerine kurduğumuz için olsa gerek.”

“Ben de hayatın kendisiyim işte. Hayat…”


Gözlerine anlamsız bakarken çorbasını içmeye koyuluyor.


“Eğer doymadıysan…”

“Yok, doydum. Teşekkür ederim.”


Çorbalarımızı içip çıktıktan sonra, artık gitme vaktimin geldiğini söyleyip, nereye gitmek istiyorsa, onu oraya bırakacağımı, bir eş dost tanıdığının olup olmadığını soruyorum.


“İstersen sana buradan üstüne kalın bir şeyler alalım, üşüme”

“Yok, sağ ol.”


Her zaman bulunduğu yere, onun deyimiyle kader çizgisinin bulunduğu yere gitmek istediğini söylüyor. Ben de onu her zaman oturduğu yere götürüp,kendisine iyi bakmasını söyleyerek, yoluma devam ediyorum ki birdenbire yere bir şeyin düştüğünü fark edip, arkama dönüyorum.


“Hanımefendi, bu sizden düştü sanırım?”


Gözlerinde tanıdık, içten bir gülümsemenin hâkim olduğu kibar bir beyefendi, kaybettiğim yüzüğümü bana geri veriyor.


“Ama, ama bu… Benim… Şey, çok teşekkür ederim, ben kaybettiğimi sanmıştım.”


Gözlerine daha da yakından bakınca, iyice şaşırıyorum.


“Ama…”

“Ben hayat.”

“Efendim, nasıl yani? Yani şey…”

“Ben, hayat… Her şeyin sebebi olduğunu, sebebin de bir yaradanı olduğunu gösteren hayat… Bundan yaklaşık 15 dakika önce karşılıklı çorba içtiğin, hâline acıyıp, koluna girdiğin, yaşlı bir amca gibi gördüğün hayat… Hayatın kendisi. Yüzüğünü kaybettin, vesile oldu, yüzüğünle birlikte insanlığını ve kaderini buldun. Dış görünüşe, kire pasa önem vermedin.İnsanlığını buldun. Unutma, insanlığını kaybeden, her şeyini kaybetmiş sayılır.Sen yüzüğünü bir an için kaybettin, ama insanlığını hatırladın. Kenan’a gelince, onda baki olmayan şeyin insanlık olduğunu anladın. Bana gelince ben sadece bir görüntüden ibaretim. Şu anda da karşında yakışıklı bir beyefendi olarak duruyorum. Ama sen beni yaşlı amcadan ayırmadın, onu da benden ayırmadın.Bu güzellikte kaldığın sürece, doğruyu, doğru insanı, sana gelecek olan bütün güzellikleri bulursun, yolun açık olsun nazlı…”


Hayat bana bunları söylerken, arkasından öylece bakakalıyorum. Şaşkınlıklar içerisinde yoluma devam etmek için adım atarken onunla çarpışıyoruz.

Mavi gözlü, 1.70 boylarında, kumral… O anda onun kaderim olduğunu anlıyorum. İlk anda birbirimizi bulmanın güzelliğiyle birbirimizden özür diliyoruz, sonrası da geliyor…

 

5 Yıl Sonra…


Şimdi bir oğlumuz var. Hayat’ın bir mucizesi bu… Kenan’a gelince, o da insanlığını kaybetmiş, yolunu şaşırmış her hatalı kulun kaderini paylaştı. Benden defalarca özür diledi, düğün günümde bile evlenebileceğime, onu unuttuğuma inanmadı. Hayatta her zaman mucizeler varmış. Kaderimiz bizi son durağa kadar takip edermiş. Yeter ki biz onun bizi sarıp sarmaladığına inanalım.

 

“Anne!”

“Ne var oğlum?”

“Hayat geldi.”

“Al hemen içeri…”

 

Dilara AKSOY

 

acisess_mektup

Rosa’ya Mektuplar/İlk mektup

Sevgili Rosalin,

Şaşırdığının farkındayım. Ve yüzünde kaşlarını bir araya getirip soru işaretli gözlerinle sana neden böyle seslendiğimi sorguladığını görür gibiyim. Evet ben sana Rosalin diye seslenmem. Sana Rosa derim ve sana bu şekilde yalnızca ben seslenirim;  Rosa.

Sana mektuplar yazmaya kara verdim Rosa. Mektuplar, mektuplar, mektuplar Rosa. Ve bir yerden başlamalı anlatmaya , konuya girmeli diyerek, sende bana ait olan ilk şey olan adınla, adının hikayesi ile anlatmaya başlamak istedim anlatmaya, adını seçtim. Rosalin. Bence Dilinde: Rosa.

Önce adının hikayesinden anlatmaya başlamak istedim. Madem seni anlatacağım, madem bizi anlatacağım, en baştan başlıyorum işte; adından.

Şiddetli soğukların bastırdığı aralık ayının ikinci haftası, gülerden salı, takvim on birini göstermekteydi ayın. En az, yumruk yapınca ortaya çıkan parmak kemiklerini soğuktan kızartıp çatlatan şiddetli soğuk kadar şiddetli bir mide ağrısı ile uyanmıştım o gün. (Ki mide ağrısını kimsenin bilmesini istemem; çünkü ölmeden defalarca öldürür adamı.) Bir süre yorganı başıma çekip cenin pozisyonunda, ellerim midemde yattım. Bir adam, bir ağrı, bir yatak ve o adamı annesinin karnındaki hale kadar küçülten şiddetli ağrının büyüklüğü. Mideme ellerimle kuvvetli bir şekilde bastırdım ki; ağrıyan yerin üzerine elle bastırınca ağrının şiddetinin o anlık azaldığı doğru bir eylem olurdu benim için. Bir süre öylece kaldı. Sessizlikten bile sessiz olsun ve şu ölümcül mide ağrısı bir an evvel geçsin, hiç olmazsa bir dirhem hafiflesin diye dua ettim.

Salı iş günüydü ve benim bir işim vardı gitmek zorunda olduğum. Ağrımı belleğimden silmeye çalışıp yerimden doğrulmaya ve işe gitmek için hazırlanmaya karar verdim. Kalktım elimi-yüzümü yıkadım, önce aç karnına içilmesi gereken mide ilacımdan bir tane içtim; iyi gelmesini ümit ederek, sonra üzerimi değiştirdim. Sonra kapıyı kilitleyip evden çıktım. Apartmanın merdivenlerinden inerken sessiz ve gürültüsüz olmaya özen gösterdim; henüz uyuyanlar olabileceğinin bilinci ile. Apartman kapısından dışarıya çıktığımda öncelikle yüzümü ve ellerimi hapsine alan keskin soğukla karşılaştım. Ve sonrasında tüm vücudumu kendine mahpus edecekti, ben üşüyen bir adamdım zira. Montumun yakasını kaldırıp boynumu ve ensemi örtme çalışırken, aklıma herhangi bir filmde bu sahnenin geçtiği (ki birçok filmde geçer bu sahne) geldi. Kendimi sahnenin aktörü yapıp daha bir özenle gerçekleştirdim yakamı soğuğa kaldırma eylemimi ve otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Otobüs durağına doğru yürürken nitekim kural bozulmadı ve soğuk çok geçmeden işlemeye başladı iç işlerime kadar. Mide ağrım da can acıtıcı olmaya başladı. Bir an evvel kendimi hastaneye atıp işimin başına geçmek istiyordum. (Evet doktorum ben.) Hastalarımla bir an evvel vücudumun ve bilhassa ruhumun ısınmasını arzu ediyordum.

Otobüs durağına ulaştığımda sen çokta oradaydın  ve saniye aşırı evet saniye aşırı saatine bakıp, bir yere geç kalmış ya da geç kalmış olabilecek olmanın verdiği ruh hali ile yerinde duramıyordun. Kırmızı palton gün gibi aklımda asılı hala.

Gelen birinin olduğunu anlayıp (ki o bendim) gözlerini nihayet saatinle otobüsün gelecek olduğu yoldan mekik okumaktan alıp bana baktın. Zaman gözlerinde dondu. Şimdi gözlerine girmiyorum onlar başka bir mektuba. Sımsıcak bir gülümseme ile karşılaştı yüzüm yüzünde. Evet bana gülümsemiştin ve benim o an ne midem ne de zemheri soğuk dimağımdaydı. Sade gözlerinden gülüşüne giden yolu defalarca gidip geliyordum.

O an tutulmuştum sana. Gözlerini gördüğüm ana yüreğim harlandı benim, işte o ana tutuldum sana gözlerinden. Evet erken falan da değildi bunu söylemek için. Son derece nettim duygularımda. Gülümsemene karşılık verebilmeme şaşırırım hala. O tutulma anından sonra nasıl bir şeyler yapabildim diye. Gülümseştikten sonra günaydınlaştık ve bir anda kendimi seninle sohbet ederken buldum. Tutuksuz, serbest, rahat ve bir o kadarda lezzetli bir sohbete girişmiştik.

Otobüs hala ortada yoktu ve artık ben de geç kalmaya başlamıştım. Hayatımın en güzel geç kalmasıydı bu. Beni sana sabahın erken saatinde getiren bir geç kalma. Seni tanımıştım, önce gözlerini elbet. Geç kalmışım umurumda mı? Kovulsam ‘Asıl ben istifa ediyorum’ derdim. O dereceydi yani durumum.

Konuşmamızda ayrı yöne giden otobüsleri beklediğimiz geçmişti. Aynı durakta ayrı otobüsleri beklemek bile yetti bana.

Yalnızca senin de işe gittiğini biliyordum. Bir de gözlerime düşen gözlerinin ne kadar güzel olduğunu. Ne iş yaptığını sormadım. He bir de telaşlanınca da pek bir güzel oluyordun.

Ve bir otobüs geliyordu. Seninkinin olmaması için nasıl dua ettiğimi bilemezsin. Benimki gelmiş olsaydı zaten binmeyecektim. Gözlerini bırakıp gider miydim hiç? Gidebilir miydim? Sahi yapar mıydım? Hayır!

Biraz daha yaklaşınca gelen otobüs numarası belli oldu ve bu seni gidiş hazırlığına soktu. Oysa ne dua etmiştim!

İyi günler diyerek otobüse doğru ilerledin, yüzünde yine o aynı mükemmel gülümseme. İşte o an kaçıp kurtuluverdi ağzımdan o soru, sen tam ilk adımını atmışken otobüsün ‘binilir’ kapısına.

-Adınız?

Biraz yüksek sesle sordum bu soruyu olması gereken şekli ile, duyurma çabası ile. Bilinçsizce sıyrılıvermişti dilimden bu soru; öyle ulu orta, öyle pat diye. Bir gün bu sorunun hikayemizin baş kahramanı olacağını nereden bilebilirdim ki adının?

Başını bana doğru çevirdin. Henüz ikinci adımını atmadan, gülümseyeduran yüzünle dudaklarından yalnızca ‘Rosa…’ kısmını duyabildim adının. Önündeki arabanın ani fren yapmasına isyan eden şoförün kornasına alabildiğine basması engelledi adının son hecesini duymamı. Belki de hecelerini. Dilimde son hece ya da hecelerini duymadığımı vurgulayan bir ifade ile soru ünlemi katarak sordum: ‘Rosa…?’ İkinci adımını atmayı tamamladıktan sonra otobüse tekrar dönüp yineledin adını. Bu kez o şoför ki bulsam kendisini alnından öperdim bırakmıştı kornaya basmayı. Rosalin. Önce yüreğime sonra aklıma deli gibi kazıdım adını Rosalin. Birkaç kez tekrarladım.  Ama her nedense ilk duyduğum şeklini daha çok sevdim isminin; Rosa.

O şoför o frene o tepkiyi gösteri o kornayı çalmasaydı , belki de sana hiç Rosa demeyecektim.

İşte böyleydi sevgili Rosa. O anlar, ilk karşılaşmamız, havanın nasıl olduğu,, takvimin hangi zamanı gösterdiği, kırmızı palton hep aklımda her daim. Ve yüreğimin aynı köşesinde serili sereserpe.

Ve sende bana ait olan ilk şey: adın, hala Rosa şekli ile baki sevgili Rosa. Rosasın ama yalnızca bana.

Adının hikayesi, bize giriş bölümü hikayemizin, böyleydi Rosa. Bilirsin hikayesi olan şeyleri severim.

Şimdilik bu kadar Rosa. Artık uyumam lazım. Yarın erken kalkacağım. İş var malum. Belki yine birlikte geç kalırız belli mi olur.

Gelecek mektupta görüşmek üzere sevgili Rosa.

Gülüşünün baki kalması dileğiyle…

Aşk ile…

Ramiro.

 

23209

Maiden Firar

Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

Horatius

Derin bir uykudan alarm sesiyle uyandığında saat 6’yı gösteriyordu, başını sağa çevirdiğinde gördüğü ilk şey kadife yapraklı mor menekşe oldu, gülümsedi. Biraz yatakta oyalandıktan sonra kalktı ve elini yüzünü yıkayıp, bir fincan kahvesi, fıstık ezmeli sandviçi ve polar battaniyesiyle balkona çıktı. Güneş doğuyor, ufukta ince bir kızıllık görünüyordu, yumuşak bir rüzgar esiyordu, ay da hala gökyüzündeydi ve deniz bugün durgun görünüyordu, uzun, karamel rengi, hafif dalgalı saçlarını geriye attı ve gözlerini kapatıp yaradana onu varettiği ve bu güzellikleri ona yaşattığı için şükretti, ardında bıraktıkları ve kırdıkları için de af diledi. Sonra gözlerini açıp uzaklara daldı, öylece uzakları izledi, temiz havayı içine çekti uzun uzun…

Ne kadar öyle kaldığını kendi de bilmiyordu sabahın o erken saatinde çalan kapının sesiyle irkildiğinde. Ahşap evinin merdivenlerinden indi ve kapıdaki misafirine “kim o?” dedi. Çok geçmeden cevap geldi: “ benim” , dedi  “ben…”, duraladı sonra ses. Çok tanıdık bir sesti bu, kalbi hızlı hızlı atmaya başladı, bu tanıdık ses, hatırlamayı hiç sevmediği, bununla birlikte unutmayı da hiç başaramadığı çok da uzak olmayan geçmişinden geliyordu. Kapıyı açmayı öyle çok isterken tereddüt etti bir süre, korkuyordu onca zaman kaçtığı geçmişiyle yüzleşmekten. Ama güvendiği birine ihtiyaç duyduğu bu anda daha fazla kaçamadı kendinden ve kapıyı açıp misafirine sımsıkı sarıldı…

Tüm hayatını geride bırakıp bu sakin sahil kasabasına taşındıktan sonra herşeyin bambaşka olacağına dair söz vermişti kendine bu genç kadın ve işe önce kendinden, isminden başlamıştı. Onun hakkında tam olarak hiçbir şeyin bilinmeyeceği bu kasabada, buna uygun bir isim seçmiş ve kendine Nihan demişti. Nihan orta halli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve anne babasını küçük yaşlarda yitirmişti. Yatıllı okullarda ve yazları da abisinin yanında kalarak büyümüştü. Üniversite de hayat biraz daha kolaydı, artık onu görmeye çok da hevesli olmayan abisinin yanına bir vefa borcu olarak iki üç haftada bir uğruyor, ve okuduğu mimarlık fakültesinden arkadaşlarıyla tuttuğu şirin bir dairede oturuyordu. Bulduğu küçük işlerde onu geçindirmeye yetmişti.

Sonra zaman geçmiş bir anda bir mimarlık bürosunda çalışır vaziyette bulmuştu kendini Nihan, bir süre sonraysa hiç de kitaplardaki ya da filmlerdeki gibi olmayan bir biçimde evlenmişti.  Hayatın çok da eğlenceli olmadığını düşünmeye başlamıştı Nihan, içinde büyük boşluklar, aklında cevapsız sorular olduğunu farketmişti. Eşiyle mutlu olabilmeyi denedi bir süre, kim bilir belki o yardımcı olabilirdi içinde bulunduğu durumdan kurtulmasına. Olamayacağını anlaması ise çok uzun sürmedi. Bazı insanlar biraz daha yüzeyde yaşıyordu, bazılarıysa daha derinlerde, bilirsiniz işte…

Evliliklerinin ilk günlerinde uzun otobüs yolculuklarında birbirini hiç tanımayan insanlarınkine benzer sohbetler ediyordu bu iki insan. Sonra konuşulan kelimeler azaldı zamanla ve sadece gerekli olan mevzularda sorular sorar oldular birbirlerine, cevaplar da olabildiğince kısaydı. Zaman aralarına her geçen gün yükselen duvarlar örüyordu ve ikisi de bundan şikayetçi görünmüyor, öylece yükselen duvarları izliyorlardı. Sonra bir gün Nihan evde tek başına uyudu. Ardından bir gün daha… Ve evde yalnız geçirdiği günlerin sayısı artmaya başladı giderek. İçinde çığlıklar atan biri vardı Nihan’ın ve kulaklarını ona tıkamak her geçen gün daha da zorlaşıyordu Nİhan için. Yanlış anlaşılmasın, şikayeti ne yalnızlıktandı, ne de kadınca kıskançlıklardan, sadece anlaşılmamak üzüyordu onu.

Hayat işteyken de çok iyi davranmıyordu Nihan’a. Yapması gerekenleri yapıyor ve ardından çıkıp eve gidiyordu. Eve gittiğinde çok yorgun oluyor ve biraz uzanıyor, ardından uğraşacağı sıradan birşeyler kendiliğinden ortaya çıkıyordu. Bazen iş yemekleri oluyordu ve Nİhan o ortamda olmaktan öyle sıkılıyordu ve oradaymış, oradakilerle ilgiliymiş gibi görünmek için öyle yoruluyordu ki. Bir sabah uyanıyor ve bir önceki günün çok az değişini yaşayıp yine eve dönüyordu, hiçbir şey tam anlamıyla farklı olmazdı. Hayatının kontrolünün ellerinden çıkmış olduğunu hissediyordu. Bazen hayatın, izlerken kendinden pek çok şey bulduğu o çok sevdiği filme, Thurman Show’a benzediğini düşünürdü, ama hayatın  filmlere pek benzemediğini de yine kendisi yaşayarak öğrenmişti.

Evliliğinin üçüncü yılında, Nihan boğuluyordu.  Bazen öyle ya da böyle birilerine anlatmayı deniyordu bu içinden çıkılmaz hal alan durumunu. Bazen anlatamayacağını, bazen de anlaşılamayacağını düşünüp susuyordu sonra. Görünüşte herkes gibi bir hayatı vardı, hatta bazıları onun yerinde olmayı bile tercih edebilirdi. Ama Nihan’ın istediği hayat kesinlikle bu değildi, neydi, bunu kendisi de bilmiyordu. Ama mutsuzluktan ölmek diye birşey varsa eğer, işte onun eşiğinde olduğunu hissediyordu.

Ve bir gün daha fazla duymazdan gelemedi Nihan içinde çığlıklar atıp duran insanı. O gece yine yalnızdı evde ve daha fazla tutmadı gözyaşlarını. Gözyaşları aktıkça içinde yıllarca birikmiş bir zehri vücudundan atıyormuş gibi rahatlıyordu Nihan, içindekinin çığlıklarıysa gitgide dinginleşmeye başlıyordu ve en sonunda bir iniltiye dönüşmüştü. Yıllarca kulaklarını tıkadığı bu çığlıkların birşey söylediğini farketti Nihan, neden sonra kendi sesi olduğunu farkettiği bu ses: “beni azad et!” diyordu Nihan’a. Nihan, kendine beni azad diyordu…  Ürpermişti, bu hale gelebilmesine hayret etmiş ve ürpermişti. İşte o an tüm hayatını değiştirecek şeyi yaptı, aklına bu belki de en zayıf anında gelmiş fikri, ihtiyacı olan şey hemen yanıbaşındaymış da yıllarca görememiş gibi bir bulma heyecanıyla uygulamaya karar verdi. Hepsi bir saniyeden daha kısa sürmüştü. Ve işte o kısacık anın ardından onun ruhunu kamburlaştıran büyük bir yükten kurtulduğunu hissetmişti. Ağlamayı bıraktı ve gözlerini yumdu usulca, daha önce bu kadar kaygısızca yumabilmiş miydi gözlerini, merak etti.Ta içinden gelen bir tebessümle uyuyakaldı.

Sabah gün doğarken bir kuş kadar hafif uyandı Nihan. Gidecekti. Nereye olduğunu henüz kendisi de bilmiyordu ama, gidecekti. Yanlış yapıyor olmaktan korkuyordu ama bu bir hata bile olsa o an bunu yapmak zorunda olduğunu hissediyordu. Eşyalarını topladı, küçük bir valize sığdırabilmişti şimdiden sonra geçmişi olarak adlandırdıracağı, o günlerinden gerçekten değer verdiği herşeyini. O gün işe gidip çıkışıyla alakalı işlemleri yaptı, kaçtığı herşey oraya ait olsa da yıllarını geçirdiği şehirle vedalaştı uzun uzun ve o akşam bir otelde kaldı. Gidişinin ne zaman farkedileceğini bilmiyordu, farkedilse bile ne abisi ne de eşi tarafından tam olarak önemseneceğini düşünmüyordu, sonra arkasından söylenebilecekleri hayal edebiliyordu, tüm bunları gerçekten haketmiş olmaktansa korkuyordu.

Ertesi gün taşınabileceği şehirleri araştırdı, bir mimara ihtiyacı olmasa bile, bu sıcak sahil kasabasını seçmesi uzun sürmedi. Otele geri dönerken elinde Ege kıyılarına bir bilet vardı ve son anda yapmış olduğu birşeyin heyecanı. Birisi gelmişti aklına, ona bu kadar güvendiğini daha önceleri hiç farketmediği biri. Hani birlikte çok vakit geçirmeseniz bile güvendiğiniz, belki aynı derinliklerde takıldığınızdan sizi anlayabileceğini bildiğiniz biri. Bir dost, bir arkadaş, bir sırdaş. Bir tek ona söyledi gidişini. Bir mail gönderdi ona, şöyle diyordu:

“ Daha fazla dayanamıyorum, kaçışımdan pişman olmamayı diliyorum ve beni anlayacağını biliyorum. Gidiyorum. Hoşçakal…”

Kasabaya vardığındaysa içindeki hissetmekten korkup da bastırdığı kaygılar uçup gitmişti. Hemen bir pansiyona eşyalarını bırakmış ardından kasabayı keşfe çıkmıştı. Yaşamak için seçtiği yer bir masal şehriydi sanki. Taş döşeli yolları, genelde yokuş olan sokakları, ahşap konakları, hemen heryerden görülebilen denizi, çeşit çeşit kuşları daha ilk günden bir yabancıyı evlerine davet edebilecek kadar sıcak insanları…  Onun için inşa edilmiş bir kasabaydı sanki. Kasabayı gezerken bir yokuşun tam tepesinde iki katlı ceviz kabuğu renginde bir ev gördü Nihan, penceresinde kiralık yazıyordu ve küçük bir çocuğun vitrindeki  muhteşem bir oyuncağı görüp de ona sahip olma hayaliyle hızlanan kalbi gibi pır pırdı yüreği. Bu muhteşem ev için gayet uygun bir kira anlaşmasının ardından rüyada olmamak için dualar etti ve eve ufak tefek eşyalar aldı, minderler ve hasır sandalyeler olmadan olmaz diye düşündü. Mutluluk böyle bir şey olsa gerekti, bir de şu içindeki burukluk olmasa.

Burada geçirdiği bir ayın ardından, bu kasaba Nihan’ın vazgeçilmeziydi.  Mutluluk için, iyi bir şirkette iyi bir pozisyonda çalışmak zorunda değildi, insanların çizdiği genel geçer kalıplara sığmaya çalışmak zorunda değildi, kendi kusurlarını görmekte birer âmâyken, senin kusurlarını eleştirmekte çatık kaşlı yargıçlar kesiliveren büyük şehir insanlarına katlanmak zorunda değildi. Herşeyden önemlisi kendini tanımadan, bu evreni tanımadan son nefesini vermemiş olduğu için kendini şanslı buluyordu.

Nihan okuyordu burada, daha önce hiç okumadığı kadar okuyordu, bazen aldatıyor, bazen aldatılıyor, kimi zaman savaşıyor, ağlıyor, yapmadığı yanlışların pişmanlıklarını yaşıyor, ama her zaman öğreniyordu. İçinde biri vardı, henüz tanımadığı, her insan gibi güçlü ve güçsüz yanları olan, ama şimdiye kadar ne kendine kendini anlatabilmiş, ne de kendi kendini dinleyebilmiş biri. Onun içinde bir nihan vardı. Geç kalmış ve ağır ilerleyen bu tanışma adına, hiç gerçekleşmeyecek olma ihtimalini de hesaba katarak şanslı buluyordu kendini Nihan.

Güneş doğup batmaya devam ederken ve Nihan’ın banka hesabı artık boşalmaya  başladığı için  yavaş yavaş bir iş bakmaya başlamalı diye düşündüğü günlerde, karşısına onu artık şanslı biri olduğuna inandıran bir iş çıktı. Sık sık gittiği kasaba kütüphanesinin yolunda, kasabanın tek kitapçısı vardı. Eski yeni kitaplar alıp satan ‘Kabuk’ isimli bu yeri 70’inin üzerinde, ilerlemiş miyobuna ve kataraktına rağmen onu her daim kalın gözlük camlarının ardından okurken görebileceğiniz Halil Efendi işletirdi. Otuzundan beri bu kasabadaydı, evli değildi ve kimseye de yan gözle baktığı görülmemişti bu yaşına kadar. Ne derece doğrudur bilinmez ama kasabada kulaktan kulağa fısıldanan bir hikayesi vardı; güya Halil Efendi, gençliğinde İstanbul’da bir Rum kızını sevmiş, ancak ne kızın ailesi ne de Halil Efendinin babası bu ilişkiye onay vermemiş. Kaçacaklarmış, bunu öğrenen Rum baba, kızı eve hapsetmiş. Bir zaman sonra kız Halil Efendinin de arkadaşı olan Rum bir delikanlıyla nişanlanınca, Halil Efendi perişan olmuş. Bakmış oralarda olmayacak pılısını pırtısını toplayıp buraya gelmiş sonra da…  Söylentiler böyle uzayıp giderken Halil Efendinin tek kelime ettiği görülmemişti bu konu hakkında.

İşte bu yalnız ihtiyarın, o yaşına kadar hiç yardımcıya ihtiyacı olmamıştı ama artık romatizması rahat bırakmadığından bir ilan asmıştı camekanına. İlan Nihan dışında kimseyi o denli heyecanlandırmamıştır herhalde, görür görmez koşar adımlarla gitmişti Kabuk’a Nihan.

Zamanla bu kasabaya yabancı ama burayı çok seven bu iki garip insan hem dert ortağı, hem can yoldaşı olmuşlardı birbirlerine. Bu kasabayı ne çok sevdiklerini anlatmışlardı ayrı ayrı ve uzun uzun. Balık tutmayı öğreteceğine dair söz vermişti Halil Efendi Nihan’a. Bu kasabanın öncesindense hiç bahsetmemişlerdi. Sanki aralarında buraya nasıl geldiklerinden bahsetmeyeceklerine dair gizli bir sözleşme imzalanmıştı da, hiç biri bu konuyla uzaktan yakından ilişkilendirilebilecek cümleler bile kurmuyorlardı. Bir keresinde  eski bir tarihi yapıdan bahsedecek oldular, “sanat tarihi dersinde hocamız…” diye arkası gelmeyen bir cümleye başladı Nihan, hemen sustu ve suskunluğun ardından gelebilecek sorular bir bir geçmeye başladı ardından, korkuyla bekliyordu Halil Efendi’nin dudaklarından dökülecek soruları.  Ama hiç birini sormamıştı Halil Efendi, ya gerçekten duymamıştı ya da çok iyi numara yapıyordu, ama Nihan ikincisi olduğuna yemin edebilirdi.

Nihan’ın giyimi kuşamı da değişmişti burada, uçuşan kabarık etekleriyle, uzun karamel rengi saçlarıyla, yanından hiç eksik etmediği haki rengi çantasıyla bu kasabaya daha bir yakışmıştı. Sabahları erkenden kalkıyor gün doğumunu izliyordu, bir gün bile bıkmayacaktı bu güzellikten. Ardından işe doğru yola çıkıyor, ilgisini çeken şeyleri haki çantasından ayırmadığı eski, pozlu makinasıyla çekiyor, yoluna devam ediyordu. Daha sonra işe gidip okuyor, okuyordu.  Psikoloji ve  klasiklere ağırlık veriyordu. Ardından Halil Efendi geliyordu, Nihan’ın demlediği tarçınlı meyve çaylarını yudumlarlarken, Nihan’ın tarifsiz bir lezzet aldığı sohbetleri başlıyordu, bu kasabada yaşadıklarını, okuduklarını anlatıyordu Halil Efendi. Nihan onun karşısında kendini savunmasız hissediyordu. Gerçekten çok şey bilen insanların yanında böyle hissedersiniz. Müşterileri ikindi vakti gelirdi, öncesinde ve sonrasındaysa tek tük gelirlerdi, Nihan’sa yedi gibi eve giderdi, her akşam yolu iki kat uzatsa da sahil yolunu tercih ederdi, bazen durup denizi seyreder ardından aheste aheste yola devam ederdi. Eskiyi artık çok sık hatırlamıyordu, eskinin de pek sesi soluğu çıkmıyordu, mutluydu, eline geçen bir kaç kitaba kadar…

Son aylarda okuduğu kitaplarda birisi kaçıyorsa mutlu olmayı beklememeli diyordu, çünkü gittiği yere kendini de götürüyordu, kaçtığı herşey de zihninde onunla birlikte. Canını sıkmıştı bu biraz Nihan’ın,  tüm kaçışlar kendinden değildi, benimki de öyle,  diye düşünüyordu. Ve bir kez canı sıkılmaya başlamıştı işte, devamı da geldi sonra. Mutluluk yaşadığını sandığı şeyden başka bir şey miydi öyleyse, beyni yine bulanmaya başlamıştı, yaşadığı bir pişmanlıktı da kendini mi kandırıyordu? Güvendiği birine içini dökmek istiyordu. Hayatta tam anlamıyla güvendiği onu anlayabileceklerini düşündüğü bir Halil Efendi vardı, bir de gidişinden tek haberdar ettiği uzaklardaki insan… Halil Efendiyi düşündü, nedeni nasılı mühim değil, onunki de bir kaçıştı şüphesiz. Bir keresinde eline her kalem geçişinde hep karaladığı dizelerin sebebini Halil Efendiye sormuş, Halil Efendinin tek bir bakışıyla da sus pus olmuştu. Bir daha da hiç bir yere karalanmamıştı o dizeler. O büyük bir adam, bana güvense de sırrını anlatmamayı tercih etti, diyordu kendine. Nihan da ona anlatmamalıydı. Belki de sırf Nihan’ın anlatacaklarını dinlememek için anlatmamayı tercih etmişti, ama hayır o büyük bir adamdı ve anlatılmaması gerektiğini bildiği için anlatmamıştı. Nihan da böyle yapmalıydı, isminin hakkını vermeliydi. Ve son zamanlarda okuduğu kitapların öyle ya da böyle bu ihtiyarın sayesinde onun eline geçtiğinin bir an bile farkına varmamıştı…

Buraya gelişinin onbirinci ayıydı. Hayatında birşeylerin yerine oturmaya başladığı bir aydı bu. Zihninde savaşan onca şeyin içinde sağlıklı düşünebilmeyi başarmıştı. Kararlar vermişti. Öncelikle burayı seviyordu, burada yaşamak istiyordu. Burada mutluydu. Ancak kaçış sorunların çözümüne çare değildi, keşke öyle olsaydı, ama değildi. Yüzleşecekti. Bunun için hazır hissetmiyodu ve ne zaman, nasıl yapacağını bilmiyordu. Düşündükçe tüyleri ürperse de, zamanın kapatamayacağı açık bir yaraydı bu, ve bizzat kendisi kapatacaktı. Verdiği bu karar onu rahatlatmışken, günlük hayatına döndü yine. Halil Efendi küçük saksılarda menekşe almıştı kendine bir gün, mor ve beyaz. Çok beğenince birini de Nihan’a vermişti. Mor kadife yapraklı bir menekşe, Nihan’ın en büyük dostu olmuştu o günlerde. Bir dost işte bu menekşe gibi olmalıydı, dinlemeli ve ayıplamamalıydı, kimseciklere anlatmamalıydı dostunun sırrını, kapısı heran açık olmalıydı, artmaz azalmaz olmalıydı bir şeyler, ikisi de bilmeliydi bunu ve menekşeden başka akıl vermeliydi bir de, o da anlatmalıydı, sonra hayır dedi ,dost menekşeden başka olmalı…

Ve bu sabah geçmişinden bir dost, tek dost çıkagelmişti. Onu karşısında görünce onu sandığından da çok sevdiğini, güvendiğini ve beklediğini anlamıştı, heyecanlanmıştı,  sımsıkı sarılmıştı boynuna, güven elle tutulabilseydi işte o an avuçlarına alabilirdi. Bir süredir yine omuzlarını ağrıtan, ağırlaşmaya başlamış yükün çoğunu O almıştı gelir gelmez, hafiflemişti Nihan… Bir türlü aklına getiremiyordu Halil Efendinin sağa sola karaladığı dizeleri, işte şimdi birileri okuyordu zihninde:

 

Yeniden varoluştur ya da bir başka türlü ölüştür bu

Nice aldanmalardan sonra bir maîye dönüştür bu…

 

 

 

 

Dipnot: Dize bir şiirden devşirilmiştir, bana ait değildir.

 

 

64624

Ben Küçükken…

Çocukluğumuza dair hemen hemen her şey içimize ılık bir şeyler salıverir… İşte o huzur verici hissi çok sevdiğimden olsa gerek ara sıra oturup çocukluğumu, oynadığım oyunları, arkadaşlarımı düşünürüm. Canımın en sıkkın zamanlarında çıktığım bu geçmişe yolculuklardan geri dönüşüm, genelde hayatın tüm sorunlarından uzak, arınmış bir ruhla olur, böyle olunca da sorumluluklardan ve bilmeyi hiç istemeyeceğimiz birçok gerçekten uzak o günleri düşünmek benim için neredeyse bir bağımlılıktır.

Dönüp şöyle geçmişe baktığımda çocukluğumu geçirdiğim Fatih’in mütevazi Nene Hatun Sokağını,  sonradan çıkan bir yangında küle döndüğünü öğrendiğim, kocası onu başka bir kadın için terk edip gitmiş olan Ayşe Teyzenin ahşap konağını, Münevver Ablanın penceresinin önünden hiç eksik olmayan rengarenk menekşelerini ve sardunyalarını ve şimdi hiç haber alamadığım en yakın arkadaşım Mustafa’yı hatırlıyorum. Görüşemesek de taşındığımız gün bana verdiği en sevdiği misketi hala saklıyorum, dünya küçük ve bir gün karşılaşacağımızı biliyorum…

Tüm bunların cazibesine ve o günlere geri dönebilme hayaline abandığım o anlarda çıkıp geliveren bir siluet var ki, biraz daha belirginleşince Salih Baba olduğunu anladığım bu adamı hatırladığımda içimi tarifsiz duygular kaplayıverir. Hem hüzün, hem özlem, hem ‘keşke ona daha yakın olabilseydim’ in pişmanlığıdır bu.

Salih Baba 65 yaşlarında kır saçlı, tatlı dilli, öğretmen emeklisi bir ihtiyardı. Baba lakabı da öğretmenliğinden kalmıştı: öğrencileri ona hep Salih Baba derlermiş…  Yıllarca eşi Hayriye Hanımla birlikte Anadolu’da öğretmenlik yapıp emekli olduktan sonra da ikisinin emekli ikramiyesiyle çok sevdikleri İstanbul’da bu küçük evi almışlar. Taşındıklarından sonra da tüm mahallenin hem saygısını hem de sevgisini kazanmışlar.

Nene Hatun Sokak ilk taşındığımız günlerde her akşam Salih Babanın üflediği ney sesiyle huzur bulurdu. Biz de çayımızı balkonda içer, bu hoş dinletiden istifade ederdik. Ardından Salih Baba ve Hayriye Hanım kol kola yürüyüşe çıkarlardı. Ara sıra da ziyaretçileri olurdu, her yaştan olan, bazen grup halinde gelen bu gençler sonradan öğrendik ki eski öğrencileriymiş. Postacı da hep elleri dolu gelirdi onların evine; şimdi şimdi anlıyorum ki onlar da öğrencilerinin mektuplarıydı.

Üç haftalığına İzmir’in Zeytinli köyünde yaşayan anneannemi ziyarete gittiğimiz o yaz, döndüğümüzde o sıcak, sevimli sokağımızı eskisi gibi bulamamıştık. Artık akşamları ney üflenmiyordu sokağımızda, Hayriye Hanım son yolculuğuna uğurlanmış, onun yokluğundaysa Salih Baba içine kapanmıştı. Çocukluğumda gidişimin sokağımıza uğursuz geldiğine, ben orada olsaydım Hayriye Hanımın bizi bırakıp gitmeyeceğine inanmış ve kendimi suçlamıştım. İnanın bunu bir tek sizinle paylaşıyorum: o yaz orada olmadığım için hala gizli bir pişmanlık vardır içimde.

Salih Baba bir daha hiç eskisi gibi olmadı, ney de üflemedi. Ama belli bir süre sonra toparlandı ve bizim sokaktaki çocuklarla bir anlaşma yaptı: her perşembe öğleden sonraları Salih Babanın evine gidecek ve onun bize anlattığı hikayeleri dinleyecektik, bu anlaşmadan Salih Babanın çıkarıysa bizim öğrendiklerimiz olacaktı.

İlkine Mustafa’nın zoruyla katıldığım bu perşembe toplantılarını tüm çocuklar iple çeker olmuştu. Benim içinse perşembelerin bayramlardan bir farkı kalmamıştı, hani çocukça bir heyecan vardır bilirsiniz, onu sonuna değin hissederdim bu günlerde. Bu toplantılarda Salih Baba lezzetini hala duyumsayabildiğim akide şekerleri verirdi hepimize, ardından da bu yaşıma kadar hiç kimsede rastlamadığım o eşsiz hitap yeteneğiyle anlatmaya başlardı. Dinlediklerimiz hikaye değil tarihti, muhteşem bir tarih bilgisi vardı Salih Babanın. Sokağımızın ismini aldığı Nene Hatunu, Muhteşem Süleyman’ı, Fatih’i, Yavuz’u, Ulubatlı  Hasan’ı, entrikaların döndüğü haremden Kösem Sultanı, Hürrem Sultanı, Tuti’yi hepimiz ilk ondan dinlemiştik. Ondan öğrendiğim ve hiçbir kitapta rastlamadığım öyle çok şey var ki…

Yine bir perşembe günü Mustafa’yla ben kaldırıma oturmuş, Salih Babanın evine gideceğimiz vakti bekliyorduk; zaman perşembeleri çok yavaş işliyordu. O gün daha fazla sabredemedik ve diğerlerinden bir saat kadar erken gittik Salih Babanın evine. İster istemez derin bir saygı duyduğumuz ve çok sevdiğimiz Salih Babayla aramızda hep bir mesafe olmuştu, işte o gün ona en çok yaklaşabildiğim gündü sanırım.

Eve girdiğimizde hafif bir müzik sesi karşılamıştı bizi; Müzeyyen Senar çalıyordu:” Elem beni terk etmiyor hiçte fasıla vermiyor, nihayetsiz müteakiben doğrusu ömür yetmiyor…”

Salih Baba müziği kapatıp yanımıza geldi, halimizi hatırımızı sordu ve anlattıkları hakkında ne düşündüğümüzü de. Mustafa ve ben uzun uzun hikayelerini ne kadar çok sevdiğimizi ve beğendiğimizi anlattık, Salih Babanın o hüzünlü yüzünde gerçek mutluluğu görmüştüm işte o an. Sonra bize: “Oğlumun resimlerini görmek ister misiniz?” diye sordu, bizim bu teklife gösterdiğimiz heyecan cevabımız olmuştu, Salih Babanın ardına takılıp eve göre oldukça uzun bir koridorun ardından küçük bir odaya girdik. Duvarlar baştan başa resimlerle doluydu; Hayriye Hanım ve öğrenciler, Salih Baba ve öğrenciler… Duvarın birindeyse sadece Hayriye Hanım, Salih Baba ve bir erkek çocuğunun birlikte resimleri vardı, mutlu aile resimleri… Odadaysa, bir koltuk ve küçük bir sehpanın üzerinde az önceki müzik seslerinin ondan geldiğine kanaat getirdiğim bir gramafon dışında hiç eşya yoktu. Mustafa ve ben büyük bir hazine keşfetmiş, yahut büyük ve çok gizli bir sırrın sahibi olmuş gibi mutlu, bir odaya bir birbirimize bakıyorduk. “Oğlun şimdi nerde,bizi onla tanıştırsan?” diye sordum Salih Babaya, onun bakışlarından sonraysa öylesine pişman olmuştum ve bu soruyu hiç sormamış olmayı öyle çok istemiştim ki… Oysa zorlanarak gülümsedi ve: “O şimdi çok uzaklarda” dedi. Mustafa da: “O yüzden hiç gelmiyo demek”  deyiverdi. Anlayışla gülümsedi Salih Baba: “Öyle değil evladım, çok yakın ama bir o kadar da uzak” dedi. Sonra eğilip ikimizi birden kollarına sardı sımsıkı, öyle garip şeyler hissetmiştim ki o an. Ardından biz odadan çıktık ve dönüp baktığımda Salih Babanın gözlerinde birkaç damla yaş gördüğüme yemin edebilirim…

Sonra diğer çocuklar geldi ve Salih Baba o günkü hikayesini anlattı, inanın Salih Babayı  hiç dinleyemediğim tek gün, o gündür. O küçük, büyüklerin sorunlarını anlamaktan aciz kafam Salih Babanın hayatında bir şeylerin ters gittiğini anlamış, küçücük yüreğimin ona beslediği derin şefkatle ve ona duyduğum o tarifsiz saygıyla, kır saçlarına, usul usul kıpırdayan dudaklarına bakakalmıştım. O günün sonunda ve sonrasındaki günlerde Salih Babanın evinde yaşadıklarımızı Mustafa’yla hiç konuşmadık. Sanki konuşsak her şeyin büyüsü bozulacakmış gibi gelirdi, Mustafa da aynı şeyleri hissetmiş olacak ki, o da bu konu hakkında tek kelime etmedi.

Kendisine hadsiz bir sevgi duyduğum, kucağına oturup yanaklarını sıkmak, tüm çocukça şirinlikle onu mutlu etmek istediğim ama hiçbirini yapamadığım bu yaşlı adam, onu ne kadar çok sevdiğimi hiç bilmedi ve ne yazık ki hayatın en acı gerçeğiyle beni tanıştıran da o oldu. Bir sevdiğini kaybetmek, senin için böylesine önemli birini bir daha hiç göremeyeceğini bilmek, bana öyle zor gelmişti ki… Yine bir Perşembe günü çaldığımız Salih Babanın kapısı bu kez açılmamıştı. Tüm çocuklar üzgün, belki bir yere gitmiştir umuduyla sokakta onu bekledik, ama akşam oldu, annelerimiz evlerimize çağırdı, hala yoktu… Çocukluk işte, içten içe Salih Babanın oğlunun yanına gittiğini ve bir daha hiç gelmeyeceğini düşünmüş, bunun gerçek olmasını hiç istememiştim. Gerçeğe  bu fikri yeğleyeceğimi nerden bilebilirdim?

Ertesi gün uyandığımda sokaktan sesler geliyordu, koşup pencereye baktığımda  Salih Babanın evinin önünde bir kalabalık gördüm ve hemen salona koştum. Ne olduğunu sorduğumda annem yanıma gelip sarıldı…  Hayır, dedim içimden, hayır… Tek kelime söylememesini istiyordum annemin, kendi sesime de katlanamazdım, sustum, annem de sustu, öyle yorulmuştum ki… Anlamıştım, annemin kollarından kurtulup koşmak istemiş ama kendimde bu gücü bulamamıştım. Annem gözlerime baktı, içimde kopanların farkındaydı o da. Taşıyamayacağımı hissetmiştim bu yükü, bir çocuk için öyle ağardı ki, tam olarak anlayamadığım bir kavram etrafımdakileri bir bir alıp götürüyordu ve Salih Baba en acısıydı. Gözlerimden yaşlar süzülüyordu artık, nefes alırken içimde bir şeyler sızlıyordu…

Ailelerimiz cenaze törenine katılmamızı istemeseler de Salih Babaya  duyduğumuz sevgiden olsa gerek bizi anladılar ve biz de gidebildik. Kalabalığın arasında Mustafa’yı buldum ve omzuna elimi attım, birbirimize baktık, ama konuşamadık, şimdi iki küçük çocuk değil, iki koca adamdık, birbirimizi anladığımızı hissettim… Öyle kalabalıktı ki orası, bu yalnız adamın bu kadar çok tanıdığının olması ailelerimizi şaşırmıştı, ama bizi değil. Dualar okunup tabut açılırken annelerimiz dikkatimizi başka yerlere çekmeye çalışıyorlardı, sonra arkada siyah bir arabanın önünde takım elbiseli, zengin görünüşlü genç bir adam dikkatimi çekti. Birine benzettim onu ve emin olmak için tam Mustafa’ya gösteriyordum ki, birazdan tüm kalabalığın gözleri bu genç adamdaydı. Arkamızdan koşarak geldi ve gidip tabutun önünde diz çöktü.

Bağırıyordu, boğazı parçalanırcasına… Ağlıyordu, hıçkırıkları hepimizin içini acıtıyordu… Bağırıyordu: ”BABA! BABAM!”. Herkes şaşkın, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu; bir yanda onun sesi:“BENİ AFFET!…AFFET BENİ!” .Hepimizin içine işliyordu bu çığlık, hepimizi yaralıyordu… Öyle ki; bu genç adamın affı için tüm kalabalık tabutun içindeki cansız bedene yalvarmaya razı görünüyordu… Kalabalıktan birkaç kişi onu uzaklaştırmaya çalışırken, hafif hıçkırıklar gelmeye başlamıştı… Herkesin şefkatle baktığı bu genç adama, bir Mustafa bir de benim kaşlarımız çatıktı. Yanına gidip, “Neden zamanında gelmedin, bu günü bekledin?!”, diye haykırmak,Salih Babayı üzdüğünü bildiğim bu adamın canını biraz da ben yakmak istiyordum…

Kimse ne olduğunu anlayamadı, bu olay günlerce sokağımızda konuşuldu durdu…  Salih Babanın eşyaları hiç kimsenin tam olarak kim olduğunu bilmediği, ama herkesin onun oğlu olduğundan neredeyse emin olunduğu biri tarafından alındı ve biz oradan taşınana kadar bu daire boş kaldı… Eşyaların boşaltılmasını Mustafa’yla beraber izledik ve gramafon o çirkin kamyonete yüklenirken dayanamayıp ağlamaya başladım, ne çok canım yanmıştı anlatamam… Küçük dostum ve ben, neler olup bittiğini en çok anlayanlar olmamıza rağmen,  bilmediğimiz çok şey vardı. Ama bildiğim koca bir gerçek vardı ki, bunu Salih Babanın oğluna da söylemeyi çok isterdim, onun acısını hafifletmek için değil, babasının ne yüce bir insan olduğunu bir kez daha anlayabilmesi için… O koca yürekli adam ,-oğlu her ne yapmışsa-, bunu çoktan affetmişti…