Etiket arşivi: kuş

dus_bahcesi_445817

DÜŞ BAHÇESİ

Fotoğraflar salonun içinde bir o yana bir bu yana uçuşup duruyorlardı. Ben de onlarla birlikte bir sağ bir sol derken yolunu şaşırmış bir avare gibiydim. Duvardaki tablodan, yemyeşil perdeden, yaprakları düşmüş sapsarı ayrılık dolu çiçeklerden kaçıyor gibilerdi. Küstüm Çiçeğine de lafları vardı uçup giderlerken. “Sen küstüm çiçeğiysen eğer biz de küstüm fotoğraflarıyız! Geçmişlerini merak edip anmıyorlar bizi bir köşeye atıyorlar diye sahiplerimize küsüyoruz ve ortalığı talan etmek niyetindeyiz” Sehpanın üstünde duran ve titreşiminden ortalığı inleten telefonlar bile fotoğrafların hışmına uğramamak için kaçışıyorlardı. Biberonum ağzımda uzandığım; piknikteyken sevgiyle gülümsediğim fotoğrafım ve müzik hayatıma adım atmayı inceden planladığım ayaklarım çıplak sevgi dolu orguma sığındığım fotoğrafım; çocukluk arkadaşım, ailem ve daha niceleri salonun içinde uçuşup duruyorlardı. Ben de yakalamak için koşuyordum. Sonunda annemin fotoğrafı konuştu ve:

“Hiç bakma bana öyle! Geçmişini yakalamak niyetindeysen eğer geleceğini güzelleştirmelisin. Bir yerden güzellik katmadan diğer yeri teskin edemezsin” dedi.
Org çaldığım fotoğrafıma denk geldim arkam dönüktü ayaklarım çıplaktı, yalnızca o anki heyecanım dile geldi. “Ne haber fıstık? Görüşmeyeli büyümüşsün. Org çalmaya devam…” dedi ve uçmaya devam etti. Akrabalarla toplanıp yer sofrasına kurulup atıştırdığımız küçücük ağzıma attığım ağzımdan büyük elma dile geldi. “Duydum ki artık beni yemiyormuşsun. Vitaminsiz kalacaksın deli!” deyip enseme şaplattı bir tane ve mutfağa doğru uçarak gitti.
Şaşkındım hangi birini tutacağımı kestiremeden deli gibi koşmaktaydım. Derken… Kuzenim, kuzenimin eşi ve ablamın olduğu fotoğraf selam verdi. Kuzenim org çalıyordu, herkes mutluydu.
“Akrabalık yalan mı oldu dedin? Ara sor öyle konuş güzelim…” dedi. Ses bir yerlerden gelmekteydi ama ne ablam ne kuzenimin eşi ne de kuzenimin sesi değildi.
Fotoğrafta açık olan pencereye yanaşan kuşların sesi miydi? Yoruldum hızlarına yetişemeyeceğimi anlayınca nefes nefese koltuğa oturdum. Tam o sırada üç yaşındayken en sevdiğim oyuncak bebeğim ve ablamla çektirmiş olduğum fotoğraf yanıma oturdu. Pastamız da vardı bir güzel…
Doğum günü fotoğrafımdı. Ona baktım bana baktı “Görüşmeyeli tam 20 yaş daha atlamışsın! Doğum günün kutlu olsun” dedi… Konuşan pastama baktım, dokundum ve gözlerimden bir damla yaş düştü. Islanınca “Yapma… Ağlamak yaraşmaz sana. Hem ne yaptın sen! Resmen ıslak keke döndüm” deyip gülümsedi diğer fotoğrafların yanında yer almadan pencereden uçup gitti…
Şaşırmıştım ve küçük bir fayton duruyordu televizyonun üstünde. Daha önce hiç fark etmediğim…
“O faytona binsem gitsem ama sığmam ki!” diye düşünürken papatyalara âşıkken çektirmiş olduğum papatyaların arasında gülücük saçtığım fotoğrafım kucağıma oturdu. “Ne haber? Baksana ben nasıl da gülüyorum. Seni suratsız seni! Derhal eski benliğine dön… Mühim olan ne yaşadığın değil ufaklık, sen hâlâ bensin. Mühim olan yaşadıklarında bile gülebilmektir tıpkı benim gibi…” dedi. Saçımda gelincik çiçeği, öyle de içten gülüyorum ki…
Uçan ve ortalığı talan eden fotoğrafların hepsi bir bir yere düşmüş pes etmişlerdi. Ayağa kalktım papatya kokan fotoğrafım da onların arasına katıldı, düştü. Eğildim, dokundum hepsine… Konuşmadıklarıma, saymadıklarıma bile…
Gözlerimdeki yaşlar hepsine karışınca gök gürledi birden… Bulutlar bizi ziyaret ettiler sanki.
“Affedin beni…” dedim. “Affetmemek ne haddimize? Yeter ki özünü unutma arada bir bile olsa ziyaret et bizi… Konuşurken bakarken gülerken bizim gibi ol, neysen o ol!” dediler.
Hepsini topladım yerden özenle, üstlerine basmamaya dikkat ederek. Albüme yerleştirecektim ki içlerinden biri bir önerisinin olduğunu söyledi. “Nedir?” deyince “Bizi kalbine yerleştir… Gelecek günlerinin hatırına ne kendini ne bizi yor… Geleceğinde de umutla bize bağlan, emin ol o zaman bizde nasılsan o şekilde olacaksın” dedi. Kabullenmekle kabullenmemek arasında gelgit yaşadım ve tam onu yırtacaktım ki küstüm çiçeği kendisini siper etti…
“Dur! Yırttığın her fotoğraf, geleceğini geçmişine küstürür ve geleceğinde mutlu olmak için kendine yer bulamazsın” dedi. “Sen de bunun için mi küsüyorsun? Dokunayım mı sana?” diyene kadar boynunu büktüğünü fark ettim. Küstürmenin lafı bile onu küstürmüştü.
Sonra aynaya baktım onları albümlerine yerleştirdikten birkaç dakika kadar sonra… Ayna çatladı. “Yaptığın iş mi? Bana kendimi göstermekten aciz misin?”
“Aciz olan ben değilim… Geçmişinle geleceğini karıştırıp, bugününe limon sıkan sensin. O vakit görme hüzünlü gözlerini çünkü ben mutluluğu ve güzelliği göstermeyi alışkanlık edindim” dedi.

Hatıralarımda yer edinmiş beslediğim kuşumun ötüşü geldi aklıma… Kafesinden çıkarmadan severdim onu, bir kez daha anladım ki sevmenin dili başka olunca mutluluğun düzeni de değişiyor.
Ben onu mahpushanesinde sevmiştim. Çıktığında yaşayamadı…
Öldüğü için ağlamıştım, içimdeki mahpusun damgasını yedirmişti bana. Kendi içimde kendime saklandığımı hatırlattığı için ağlamıştım aslında.
“Sen rahat ol… Gözlerimden yaşlar aksa da ben o fotoğraflardaki çocuğum aslında!”
Lapa lapa kar yağıyor yüreğime… Masumiyet yerine…
Gülsem şaşacaklar ağlasam bir ton bahane… İşin raconu bu güzelim eski müzik setimiz de buradaymış. Az çekmedin kahrımı, hoş geldin anılarıma hoş geldin…
Sığınsam yüzümdeki tebessüme anılarım hasetlerinden çatlamazlar.
Çatlarsa duvarlar çatlar. Gözyaşlarımın nemi ilham kaynağıydı onlara… Sırılsıklam olacaksınız su dökeceğim üstünüze yıkayacağım bir güzel sizi düşlerimle…
O vakit anlarsınız gözlerden yüreğe düşenin bereketi olduğu kadar acısı da vardır.
Ağlayanı seyretmek insafsızlıktır! Sevmiyorum artık sizi…
Bir kuş gibi özgür olmak niyetindeyim. Özgür olmasına fırsat vermeyip öldürdüğüm kuşum gibi…
Sonunda özgürlüğüne kavuştu ama ben ölerek değil; yaşayarak özgür olacağım.
Tıpkı yemyeşil bahçemin yeni açmış çiçekleri gibi…
Sözüm söz! Ağlamak kadar gülmek de baki…

 
        Dilara AKSOY

 

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.