Etiket arşivi: nefret

productimage-picture-kurabiye-278jpg

ÖZÜR DİLERİM

Bugüne kadar kırdığım bütün insanlardan özür dilerim. Sizi kırmasaydım, özür dilemenin bende bu kadar şahane duracağını öğrenemeyecektim. Sizi kırmasaydım, insan kırarak insan olunamayacağını öğrenemeyecektim.

Bugüne kadar kırdığım, üzdüğüm bütün insanlardan özür dilerim. Sizi kırmasaydım, hatalarımın bende bu kadar şahane duracağını, hatalarımdan bu derece ders çıkaracağımı, hatalarımla olgunlaşacağımı öğrenemeyecektim. Sizi kırmasaydım, sizin de bir kalbinizin olduğunu fark edemeyecektim. 

Bugüne kadar kırdığım bütün insanlardan çok özür dilerim. Benden bu kadar nefret etmeseydiniz, sevginin bu kadar güzel olduğunu öğrenemezdim. Beni andığınız her an yaptıklarım aklınıza gelmeseydi, sevgiyle sarıldığım insanların güzelliğini bilemezdim. İnsan ayıklamak pirinç ayıklamaya benzemez öyle değil mi? Ayıklarken, daha o anda yara alır insan…

Bugüne kadar nefret ettiğim bütün insanlardan özür dilerim. Sizden bu kadar çok nefret etmeseydim, sevginin ve nefretin insana ne kadar farklı, ne kadar yakıcı ya da ne kadar sarıcı güzelliklerle sarıldığını öğrenemeyecektim. Aslında nefret etmek çok sevmektir, öyle değil mi? 

Bugüne kadar ahını aldığım bütün insanlardan çok özür dilerim. Ahınızı almasaydım, başka sevaplarla kendi ayıplarımı örtmenin ne kadar ezik, ne kadar çirkin bir şey olduğunu öğrenemeyecektim. Beni incitmeseydiniz, sizi incitmezdim. 

Bugüne kadar beni kıran bütün insanlardan onların adına ben özür diliyorum, kendimden, onlardan, bizden…

Birbirimizi kırmasaydık, özür dilemenin dünyanın en güzel erdemi olduğunu öğrenemeyecektim. Doğruymuş, doğruymuş elbet, bize hayatı öğretenler en çok kırdıklarımız ve en çok kırıldıklarımızmış. 

Bugüne kadar beni sevmeyen bütün insanlardan onların adına ben özür diliyorum. Kalbinize yetemedim demek ki, kalbinizin kapılarını açmak için anahtarı bulamadım, ya da buldum da düşürdüm, son bir ihtimâl kalbiniz beni içine alamayacak kadar küçüktü. Sizin tarafınızdan sevilmemenin acısını, yenilgisini, ezikliğini yaşamasaydım, beni seven insanların kıymetini bilemeyecektim. 

Bugüne kadar kızdığım bütün insanlardan özür dilerim. Size kızmasaydım, sevgi kadar, incitmek istememek kadar doğal bir duygunun daha olduğunu, kızgınlığın da insanlık gereği olduğunu öğrenemeyecektim. Bugüne kadar üzdüğüm bütün insanlardan çok özür dilerim. Üzmeseydiniz, üzmezdim.

Bugüne kadar yaptığım her şey için özür dilerim. Özür dilemeyi bilmeseydim, insan olduğumu hatırlayamadan ölüp giderdim. Ne çok şey yapmışız birbirimize, iyi ki de yapmışız, iyi ki de üzmüş, iyi ki de kırmışız öyle değil mi? Pişman olursak, gururumuzun altında, ağırlığında eziliriz. Onca zaman kibirle övündüğümüz bütün duygular bizi öldürür, ya da yaralar. 

Bugüne kadar kibirle baktığım bütün insanlardan özür dilerim. Size bu kadar kibirle yaklaşmasaydım, tek doğrunun bende olduğunu savunmasaydım, şu anda hayatımda olurdunuz. Hayatımda olmanızı istemediğim için kendimden ve sizden özür dilerim. Hayatımda olsaydınız, özür dilemeyi öğrenemezdim. 

Bugüne kadar kötülüğümü isteyen bütün insanlardan özür dilerim, onların adına… Biliyorum, her insanın içinde hem iyi, hem kötü var. Şeytana galip gelmeseydiniz, siz de beni iyi görmek isterdiniz. Biliyor musunuz? Aslında şeytan bizi bu hâle getirdi. Kibirimiz, gururumuz, nefretimiz onun eseri…

Bugüne kadar farkına varamadığım her şey için özür dilerim. O zamanlar farkına varsaydım, o yaştaki insan olamazdım, büyüdüğüm için farkındayım. Bugüne kadar üzdüğüm bütün insanlardan özür dilerim. İncinmeseydim, incitmezdim.

Varsın olsun, bana öğrettiğiniz, size öğrettiğim her şey için kendi adıma, sizin adınıza teşekkür ederim. Bütün bunları öğrenmeseydim, teşekkür etmenin bende bu kadar şahane duracağını bilemezdim.

Dilara AKSOY

http://www.twitter.com/merhabaomrum

159375290018775_1259681089

CESETLER

Hiçbir şeye değmemiş miydi? Senelerce akıttığım gözyaşlarıma, hiç kimseyle olmayışıma, bekleyişime, umut kırıntılarını gönül tezgâhıma bir bir ekleyişime değmemiş miydi? Sahi, neydim ben onun gözünde? Bir kumar… Bazen delicesine kalma isteğiyle tutuştuğu, bazen tasını tarağını acımadan toplayıp gittiği, ne yaparsa yapsın yaralarıma rağmen yanında kalmasını istediği biri olmuştum. Gözlerim yanıyor. Adalet olacaksa şu dünyada, sevilenlerin, sevenleri üzmemeleri hususunda bir yasa çıkarılmalı. O yasaya uymayan, sevdiğini üzen, hayatının sonuna kadar yalnızlıkla cezalandırılmalı… Seven, sevilmek zorunda değil. Ama sevilen bile bile can yakıyorsa, bu hiç adil değil.

Aşktan yana adalet istiyoruz. Çok mu değer veriyoruz, ne?! Eteğimizdeki taşları döktüğümüz hâlde, yüreğindeki yangını söndüreceğimize dair söz verdiğimiz hâlde gelmemekte ısrar ediyorlar, bir köpek gibi gidiyoruz. Çok âşığız ya hani, aşk böyle bir şey sanıyoruz. Kuyruğumuza bassa bile, sesimizi çıkarmayacağız. “Köpek gibi seviyor” deyip acıyacakları yerde, sinek gibi de eziyorlar.
Bunca sene biriktirdiğimiz duygulara değmemişler miydi? Bir paçavra gibi, bencillikleri hat safhada, sokak kedisi gibi atmışlardı oysa ki. Peki kovulduğumuz yere gitmek en büyük gurursuzluğumuz değil miydi?
Aşk ne zamandan beri gurur istiyordu ki? Mantığımızı onları sevdiğimiz yerde bıraktık da onlara gittik.Peki değdi mi? Hayır, değmedi. Ama yine olsa, yine böyle delicesine, böyle insafsızca çekip gidenleri severiz.

Aşk da uyuşturucu gibi. Dozunu arttırdıkça alasın gelir. Daha fazla istersin, daha fazla yanmak istersin, daha fazla öldürsün; kalsın, gitmesin, gitse de dönsün istersin. Aşk bir kere öncelikle üzme adetinden çıkmalı…
Aşkın yangın yeri olduğunu da kim söyledi? Herkes tutturmuş bir aşk eşittir acı diye…
Hayır, aşk gözlerin parıldamasıydı. Ben bunu hiç yaşamadım oysaki. Damarıma bastığı yetmiyormuş gibi, yüreğimin de aşk dolu meyhanesinde içkisini yudumlayıp, sefasını sürmüştü. Yüreğim yanıyor. Söylediklerim, söyleyeceklerim onun o taş kalbine oturmayacak. Kalbi o kadar taş ki, bir kayanın altında kalsa, o taş kalbi galip gelir. Biz değer vermeyene değer vermekle yanlış yaptık. Cümlelerimizi, kelimelerimizi, saliselerimizi hak etmeyenleri el üstünde tutarak, aşka “Namert!” dedirttik. Oysaki aşkın bir günahı yoktu ki, üstü örtülsün.
Melankolik aşk rüzgarından savrula savrula buralara kadar geldim. Bir daha böyle sevebileceğime dair inancımı da attım denize, martılar nasiplensinler. Deli gibi sevsinler denizi, hiç ayrılmasınlar, gitmesinler.Yalnız sadece onlar sevmekle kalmasınlar, deniz de çok sevsin martıları, bir ömür boyu birbirlerini sevsinler.

Aşk, bir mazoşistle bir sadistin kesişme noktası değildi. Siz konuyu yanlış anlamışsınız. Yalnızlığını bile feda edebilecek kadar seviyorsan, ölümü bile göze alıyorsan, canını feda etme seviyesine geldiysen, yalnızca o varsa gözünde, aşk buydu. Korkak tavukların bezirganlık yaptıkları bir oyun alanı değildi aşk. Aşkı da sırtından bıçakladınız. Kanlar içinde yığıldı kaldı üstüme, kurtaramadım.
Şimdi üç ölü var. Aşk, o ve ben… Bu aşkta her gün ölüp dirilirken reenkarnasyona da inanır oldum. Küllerimden doğarım elbet yeniden, Anka Kuşu’na açık ara farkla selamımı çakarım. Ama aşk ve o, ikisi artık yaşamayacaklar. İki mezar var şimdi. Diri diri gömülmüştüm, kalktım, şefkatle yüzüne dokundum, hep istediğim gibi… Ağlama hakkımı kullandım. Vedalar da hep ağlatırdı zaten. Gözlerimden düşen yaş, yüzünde yağmur oldu. Şemsiyemi almadım sevgilim, ölülerden de korkmam, dirilerden korkmak her zaman daha iyi… Sen canımı insafsızca acıtırken senden korktum ben. Şimdiki hâlin hiç can yakmaz. Sadece gözlerim yaşarıyor, adı üstünde veda işte.
Bunca sene kusursuz aşk masalımızda uyumayı hak etmemişler miydi? Çal oradan kardeş, Müslüm Baba söylesin. Desin ki; “Tanrı istemezse yaprak düşmezmiş, tanrı istemezse insan ölmezmiş”
İç sesimizden de yanıt hemen gelsin: “Yoo Müslüm Baba, tanrı istemeden de öldürüyor herkes birbirini.Bunca cinayetin sebebi bencil ruhların ölümsüz diyeti… Herkes birbirini yiyor açlıktan, herkes birbirine kan kusuyor yalnızlıktan, herkes birbirini aşksızlıkla dövüyor, yalnızlığa sitem dokuyarak…”
Tanrı istemeden de ölüyor insanlar. Sevdiklerimiz öldürüyor bizi Müslüm Baba. Sevdiklerimiz…Keza, ben de severken öldüm. Bak, yine dirildim. İki ceset var ortada. Biri aşk, biri o… Reenkarnasyon’la bana tekrar uğrasalar da, evde yokum. Gönül kapımın kilidinde efkârlı şarkıların matemi var. 

Kimseyi alamam içeri, sevilmemeye değmişler miydi? Evet, sevilmenin güzelliğini farkına varamayınca sevilen herkes, acı çekenler de sevmeye tövbe etmişlerdi. İşte buna değmişlerdi. Bu yüzden bencillik kol geziyordu, bu yüzden kalemler kırık kalplerimizin dostuydu.
Ortada iki ceset var. Biri sen, diğeri bendeki sen… 

Dilara AKSOY

 

Question

AŞK YAKALARSA

Kimse size onu sevmenizi söylemez, sadece tek bir ses duyarsınız. O da yüreğinizin sesidir. Ondan başka herkes yabancı da, bir tek o size yakın, bir tek o gerçek gibi hissedersiniz. Diğer insanlar; güzeller, yakışıklılar, daha önce önem verdiğiniz insanlar unutulur. O ‘Aşk’ diyerek çalmıştır kapınızı.

Bazen de kırılmaktan korktuğunuz için o kapıyı sonuna dek kapatırsınız. Çünkü öncesinde defalarca kırılmışsınızdır. Hayatınızda kaç kere âşık oldunuz, aşk kaç kere yaşanır? Hangisi gerçek, hangisi sadece size ait? Hangisinde menfaatsiz, sadece aşkla dolarak ona gittiniz?

Hangi birini bir anda unutabildiniz? Kalple akıl onu içeri alsa da, o gittikten sonra bir tek kalp söz dinlemiyor. Aklınıza mukayet olup, unutmaya çalışsanız ve kendinizi unutmaya adamaya çalışsanız bile, kalbiniz söz dinlemediğinden, hepsi yine lafta kalıyor.

Ben renklerin değiştiğini savunurken, bir başkası düzenin değiştiğini savunabiliyordu. Aşk bakış açılarımızın çarpışmasıyla bize özelimizi, güzelimizi sunuyordu. Ben, beni bende göreni değil; kendisinde sonsuza dek görebilecek olanı arıyordum.

“Kafa yapılarımız uymuyor” cümlesinin talihsizliğini yaşayanlarınız olsa gerek. O kafa nasıl bir şey ki bir türlü uymuyor? Büyük ünlü uyumuna mı uymuyor, küçük ünlü uyumuna mı uymuyor?

Uymayan ne arkadaşım? Kalp kalbi seçtikten sonra istersen aklının yarısını sevdiğinde bırak, ne fark eder? Aşka bulaşan mantığın ömrü uzun olur mu?

Sorular denizinde boğulmaktır aşk. Fiziksel yönüyle çekim gücüyle sizi divaneye çeviren kişi, aklı ve kalbiyle de sizi ele geçiriyorsa onu unutmanız neredeyse imkânsızdır. O nedenle insanlar artık izdivaç programlarından medet umar hâldeler. Fizik olarak tamam, lokum gibi kız, acayip yakışıklı bir çocuk lâkin “Kafa olarak anlaşamadık, uymuyor kafa yapılarımız…” sözü olayı bitiriyor işte.

Bazıları da aşktan korktukları için, “Artık başa gelen çekilir, ben mantık evliliği yapacağım” derler.

Aşka inançlarını kaybettiklerinden, aşkı bulamadıklarından, bulup da kaybettiklerinden dolayı olsa gerek, birçok nedeni var aslında bunun. Haydi canım mantık evliliğini yaptın, her şekilde uydunuz.

Yanında kalbin çarpmayacak, ellerin terlemeyecek, dilin damağın kurumayacak, midende kelebekler uçuşmayacak ve sen o insanla bir ömür geçireceksin! Ya da sonunda pes edip geçiremeyeceksin…

Şu frekans nasıl bir şey ki bir türlü tutmuyor. Bir de severiz, sevmez. Sevmediğimiz sever.

Onun talihsizliğini de yaşayan bilir. Sürünüyorsunuz, kadın da olsanız, erkek de olsanız peşinde deli divanesiniz, o da ağırdan satacak ya kendisini, eğlenecek biraz tabi. Oyun istiyor. Oradan oraya sevmediği hâlde türlü oyunlarıyla maymuna çevirir sizi. Sonra bir de bakarsınız ki bir gün, bir başkasının koluna girmiş, başkasıyla birlikte. Salak hissetmez misiniz kendinizi? Son pişmanlık fayda etmez ne yazık ki. O oynadı tabi oynayacağı kadar.

Bir de dürüstçe sevmediğini söyleyip, sizdeki ilginin bitip bitmediğini test eden akıllılar var.

İlgi biterse, sevmiyorsunuz demektir ona göre. Orada olay biter, aşkınız yalandır. Kendisi çok doğruydu da sanki, sizin aşkınızı sınıyor. Kardeşim olur mu böyle demezler mi adama?

Bir de şöyle bir talihsizlik var ki, hayalinizdeki insanın geleceğine dair beklenti içerisine girmek.

Sadece onu düşünmek, bir yerlerde var olduğuna inanıp, diğer herkese kapılarınızı kapatmak.

Sonra da yaşınız geçince “Evde kaldım” paniğiyle, umudunuzu da yitirip, yanlış evliliklere yol almak, ya da yalnızlığı dibine kadar yaşamak…

Hani biri var, kim olduğunu bilmiyorsunuz. Ama bir yerlerde sizi anlayacağına inandığınız, sizi yaşatacağına inandığınız biri… Ona adanıyor şarkılar, şiirler, mektuplar, filmler, kitaplar.

“Giden birini beklemekten iyi ne de olsa, belki de hiç gelmeyecek birini beklemek” diye düşünüyorsunuz. Bir ‘O’ var bir yerlerde. Belki de bazen onu beklemediğimiz için karşımıza çıkanları değerlendirmeye tabi tutuyoruz. Belki de o çıkana kadar sırf bu yüzden yanlış ilişkiler yaşıyoruz.

Flörtün de bir dönemi var. On sene boyunca birlikte olduğunuz birini daha ne kadar tanımaya çalışacaksınız ki? O zamana kadar tanıyamadıysanız, on seneden sonra da hiç tanıyamazsınız. O yüzden, uzun süreli bir ilişkim var deyip, onun sırları verileceğine, o uzun süreli ilişkileri daha ciddi bir boyuta taşımak ilişkileri daha sağlam kılacaktır diye düşünüyorum.

Ara verelim durumları da, sanki maçmış da onun arasını veriyorlarmış, ya da reklammış, filmmiş gibi bir izlenim yaratıyor her zaman gözümde. Neyin arası? Perde kapanmasın aşk eğer gerçekse.

İnsanlar yalnızlık korkusunun ağır basması sonucunda yeni bir ilişkiye başlıyorlar genelde.

Evet, bir çekim gücü ön planda oluyor. Bir şeyler hissediliyor hiç kimseye hissedilmediği kadar.

Lâkin bir aşka esas başlama nedeni, ihtiyaçlardan doğan nedenlerdir. İhtiyaçlarını gidermek için insanlar ilişki yaşıyorlar. Yalnızlık korkusu, hayatında biri olmadan ölüp gitme telaşı, çevresindeki insanların sevgililerinin olması, ya da torun torbaya karışması vb…

Dünyada bir tek ikinizin yaşadığını düşünün. Başka hiç kimse yok. Siz ve o. İkiniz. O zaman yalnızlığı sırtlama düşünceniz daha kolay gelecektir ve belki de onunla olmayı hiç düşünmeyeceksinizdir. Esasında biriyle flört etmemizin en büyük etkeni çevremiz oluyor.

Beğenilmişsiniz, beğenmişsiniz de, bunu taçlandırmak lâzım. Bir şeyler yaşanmazsa çevreye karşı ayıp olur. Hayatınızda kaç kere âşık oldunuz? Hepsi için aynı duyguları mı hissettiniz?

Bittikten sonra hepsinden aynı oranla mı nefret ettiniz? Yoksa zaman geçip, olgunlaştıktan sonra, “Sevmedim” mi dediniz? Yaşadıklarınızla barışmalısınız. Yaşadıklarınız ve sevdiğinizi sandıklarınız, yalnızlığınızı uzaklara saldığınız, çevrenize karşı büyük bir onurla tanıttığınız kişileri, o aşkları bağışlamalısınız. Bakın bağışlamadığınızda neler olur…

1- Aşk yok, zaten ben inanmıyorum. Bir daha hiç kimseyi sevmeyeceğim. Çevremde herkesin sevgilisi var. Ben neden bu kadar şanssızım?

2-Mantık evliliği yapacağım ben, yok kardeşim bir kere aşka inandık iyi halt ettik. Yok yok istemez.

3-Çok mu çirkinim? Neden hiç kimse beni sevmiyor, neden değer vermiyor?

4-Etrafımdaki herkes evlendi. Şu çirkin kız bile evlendi yaa, inanamıyorummm.

Evet, aşksız bir ruh kendisini, ya da çevresindekileri suçlayacaktır. Ama hem aşksız hem kindarsanız, o zaman bırakın aşkı, sevgiyi bulmanız bile imkânsız bir hâle gelir. Bırakın sorgulamaları, yanlışları ve doğrularıyla sevin ne yaşadıysanız. Yalnızlıktan mı yaşadınız o ilişkiyi, yalnızlığı sevin önce. Gerçekten âşık mıydınız, unutamadınız mı? Sigara paketlerinden medet umacağınıza telefon açıp ağzınıza geleni söyleyin ve rahatlayın.

Tek bir insanın “Bitti” demesiyle bitmez ilişkiler. Ayrılmakla da, yol ayrımına girmekle de bitmez.

Bir ilişki ancak onu beyninizden atıp, affettiğiniz an biter. Affedilmeyen bir ilişki beyninizde ve kalbinizde defalarca tekrarlanıp, sizi başkalarından ayırmaya mahkumdur.

Haydi bakalım herkes nefretiyle barışsın. Nefret de yalnız kaldığı için önce bir küfredecek, sonra hepimizi affedecektir.

 

Dilara AKSOY