Etiket arşivi: ölüm

BİZ NE ZAMAN ÖLDÜK

18931Kaç gündür yazıp yazmama konusunda kararsızım. Bir yanım kalemi elime alıp, her şeyi dökmemi istiyordu, öbür yanım ise cesaret edemiyordu. O kadar karma bir dönemdeyim ki… Nereye dönsem, ıslanmış gözlerle bakışıyorum, acıya çarpıyorum. Ne kadar mutsuz herkes böyle?! Ürkütüyor bu beni… Desem de yok…

Neden yaşıyoruz biz? Neyiz? Kimiz? Neden varız allah aşkına… Duygularımız mı var? Düşünecek beyin kaldı mı ki? Hangimiz yapay gözyaşı kullanmıyoruz şimdilerde? Satır aralarında kalmıyor mu hayatlar?…

Ölümden hiç korkmazdım. Neden korkayım ki! Güçlüyüm derdim… Bunu en çok insanların ölümden korktuklarını gördüğümde söylerdim… Biri ölünce televizyonların üzerine atılan siyah örtüleri gördüğümde söylerdim. Biri öldüğünde sessizliğe bürünüldüğünde söylerdim… Herkesin üzeri kararıp, gözleri ağlamaktan kızardığında söylerdim… Sanki sesli konuşmak büyük günahmış gibi susmak zorunda kaldığımızda söylerdim. Herkes o kadar çaresiz, o denli acılı gözüktüğünde söylerdim kendime ‘ben ölümden korkmuyorum’ diye… Çocuk aklı işte… Şimdi anlıyorum… Bir ölünün ne denli yaşanmışlık olduğunu gördüğüm için korkumu korkusuzlukla bastırdığımı, şimdi anlıyorum. Çünkü şimdi hiçbirimizin gözleri ıslanmıyor kendiliğinden… Hepimiz sahte gözyaşları kullanıyoruz gözlerimizdeki kuruluk batmasın diye… Çok ağlamışlıktan değil, şiddetli duygusuzluktan… Şiddetli düşüncesizlikten göz pınarlarımız ıslanmıyor bile… Sanki içimizde atan bir şey yok… Sanki içimize beton dökmüşler… Yanı başımızda birileri ölüyor kılımız kıpırdamıyor… Her gün birileri gerçekten ölüyor… Öldürülüyor… Ecelin bedenlere yaklaşmasına gerek kalmadan birileri istiyor diye birilerinin sevdikleri ölüyor. Sonra bize onlar ölse de aslında ölmüyor diyorlar… Biz de tamam deyip, sadece sözlerle sözde üzülüyoruz. Allah günah yazmasın ama ne zaman bir şehit haberi gelse, önce nereden diye bakıyorum. Bu ayrımcılık yaptığımdan değil, kardeşim aklıma geldiğinden… Acaba onun görev yeri mi diye… Sonra kendimden utanıyorum… İçim bir deli oluyor… Sen de mi diyorum kendime öfkeyle… Dudaklarımda titrek bir mühür… Sessizlik sarıyor beni…

Televizyonların üstüne örtüler atılarak karartılmıyor ekranlar artık, başka türlü oluyor… Bir öpüşme sahnesiyle mesela… İçim bana haykırıyor ya deliriyorum o an suskunluğuma… Aslında öyle değil… Aklım almıyor… Donup kalıyorum… Anlayamıyorum… Kırk gün süren sessizliği anımsıyorum birden… Yine ürküyorum… Sanki yine o acının hissedilmesini bekliyorum… Şaka gibi acı çekelim istiyorum resmen… Delirdim mi ki ben?! Yok… Eskisi gibi his, sahici gözyaşı arıyorum sadece… Ama yok! Kimseden…
Ben anlayamıyorum. Lütfen… Lütfen söyler misiniz? Biz ne zaman öldük?!

ÖZLEM ERDEN

ask-fundaceyhan

AŞK’A NEFRETLE BAĞLANMA

Hep yanımda kal dediğiniz biri oldu mu? Hani böyle ele avuca sığmayanlarından olmadı mı bir sevdiğiniz? Bir sandalye başında ellerinize ellerini kenetleyerek bekleyip ve gitmesin diye yalvarmadınız mı biri için?

Hepi topu yirmi dokuz harf var. Şekilden şekle koyarak yüreğimizin dublörü olmasını istiyorlar bizden? Yirmi dokuz harfin yer değiştirmesiyle ‘gitmelere’ engel olunabilir mi hiç? Onların yanlış yerlere sıvışmaları yüzünden kaybetmek!  ?

Huzur bulduğunuz bir yerin acı vermesi gibi yalın ama hesapsız ve ölçüsüz tutsak anların hâkimi kafasına göre ya ‘onla ol’ diyor ya da ‘öl’… Ölme, beni bırakma deseniz bile…

Upuzun bir koridorda volta atıyorum… Aynı yerden geri döneceğimi bildiğim için adımlarımı yavaş yavaş atıyorum. Kesik kesik sesler geliyor arada sonra yine sessizlik…  Sessizliği neredeyse her kimlikte tanıdım ama orada sadece çaresizliğin sonucunda onu yan yana getiriyor harfler… Boş, başını sonunu turladığım koridorun sonuna yaklaşırken bir ses duyuyorum yarım yamalak…

Serumu getirin!

Yanımda nasıl geçtiğini anlayamadığım bir hemşire hızla koridorun sağındaki odadan çıkıp, karşısındaki odaya giriyor. Başka bir yerde başka bir hemşirenin sesi bölüyor sessizliği; ‘hastanın annesiiiii’…

İlerliyorum… Ne düşündüğümü bilmeden ya da bilmezden gelerek… Koridorun tam ortasındayken, bir çığlık hastaneyi yerle bir ediyor adeta…

Refleks olsa gerek sesin olduğu yere doğru koşuyorum…

Koridorun başındaki bir odada ilk gözüme çarpan, başını bacakları arasına gömmüş vaziyette korkuyla bakmakla bakmamak arasında kalan küçücük bir çocuk…

Ona yönelecekken bütün bedenimi sarsan bir çığlık daha kulaklarımı delip bedenimi yıkıyor. Küçücük bir kız çocuğu… Yirmi dokuz harfin milyonlarca harf gibi iç içe girdiği ve asla bir hizaya gelmeyeceği bir an… bir yüreği bedeninden kopardığı an… Ölümü ilk böyle gördüm… Küçük bir bedenin sessizce yüreğine veda ederken, sıranın kendine gelmesinden korkan küçük erkek çocuğun korkuyla sessizliğe, acıya boyandığı gözlerinde gördüm… Çaresizlik bütün sessizliğe isyan ediyor…

Gitme! Bizi bırakma! Diyor hastanın annesi!

Bu yüzden çığlıktan nefret ediyorum özellikle bir kız çığlık attığında… İlk duyduğum çığlıkta küçük bir kalbin vedasını gördüm… Çocuk hastanesinde refakatçi olarak bulunuyorum o zaman… Beklemek içinde umut olunca bir tek orda katlanılır geliyor insana… Aynı odada iki lösemili çocuk… Biri kız biri erkek… Kız çocuğu giderken erkek çocuğun umutla bekleyişini korkuya çevirmişti…

Rafet El Roman ‘sessizliğine yanarım GİTME… Yokluğunda yüreğim delice haykırır senin adını… HEP YANIMDA KAL GİTME… Dediğinde hep o geceki çığlıkta kopan veda anı geliyor gözlerimin önüne… Erkek çocuğunun da hala bizimleyse aklına geldiğinden eminim…

Ölmesini ya da ölmeyi beklemekle ne kadar yanılıyoruz ‘benimle kal yanımda ol’ diyebilmek için…

Hep yanımda kal gecemde ol diye

Ben yalvardım tanrıya sen diye…

Benimle kal yanımda ol diye

Ben yalvardım hep tanrıya sen diye…

Bu harfler yan yana geliyorsa yüreğinizde birine karşı o zaman hastane kapısından, ölümün eşiğinden geçmeden söyleyin…

Sessizliğin çığlık olduğu anda kimseyi geri getiremezsiniz!

Çünkü hiçbir çığlık aşk’a düşmüyor, sessizliğe geliyor…

Unutmayın

Aşk’a ne kadar nefretle bağlı olsanız da soluduğunuzu onunla anlıyorsunuz…

Bu yüzden AŞK’A NEFRETLE BAĞLANMAYIN…