Etiket arşivi: özlem erden

BİZ NE ZAMAN ÖLDÜK

18931Kaç gündür yazıp yazmama konusunda kararsızım. Bir yanım kalemi elime alıp, her şeyi dökmemi istiyordu, öbür yanım ise cesaret edemiyordu. O kadar karma bir dönemdeyim ki… Nereye dönsem, ıslanmış gözlerle bakışıyorum, acıya çarpıyorum. Ne kadar mutsuz herkes böyle?! Ürkütüyor bu beni… Desem de yok…

Neden yaşıyoruz biz? Neyiz? Kimiz? Neden varız allah aşkına… Duygularımız mı var? Düşünecek beyin kaldı mı ki? Hangimiz yapay gözyaşı kullanmıyoruz şimdilerde? Satır aralarında kalmıyor mu hayatlar?…

Ölümden hiç korkmazdım. Neden korkayım ki! Güçlüyüm derdim… Bunu en çok insanların ölümden korktuklarını gördüğümde söylerdim… Biri ölünce televizyonların üzerine atılan siyah örtüleri gördüğümde söylerdim. Biri öldüğünde sessizliğe bürünüldüğünde söylerdim… Herkesin üzeri kararıp, gözleri ağlamaktan kızardığında söylerdim… Sanki sesli konuşmak büyük günahmış gibi susmak zorunda kaldığımızda söylerdim. Herkes o kadar çaresiz, o denli acılı gözüktüğünde söylerdim kendime ‘ben ölümden korkmuyorum’ diye… Çocuk aklı işte… Şimdi anlıyorum… Bir ölünün ne denli yaşanmışlık olduğunu gördüğüm için korkumu korkusuzlukla bastırdığımı, şimdi anlıyorum. Çünkü şimdi hiçbirimizin gözleri ıslanmıyor kendiliğinden… Hepimiz sahte gözyaşları kullanıyoruz gözlerimizdeki kuruluk batmasın diye… Çok ağlamışlıktan değil, şiddetli duygusuzluktan… Şiddetli düşüncesizlikten göz pınarlarımız ıslanmıyor bile… Sanki içimizde atan bir şey yok… Sanki içimize beton dökmüşler… Yanı başımızda birileri ölüyor kılımız kıpırdamıyor… Her gün birileri gerçekten ölüyor… Öldürülüyor… Ecelin bedenlere yaklaşmasına gerek kalmadan birileri istiyor diye birilerinin sevdikleri ölüyor. Sonra bize onlar ölse de aslında ölmüyor diyorlar… Biz de tamam deyip, sadece sözlerle sözde üzülüyoruz. Allah günah yazmasın ama ne zaman bir şehit haberi gelse, önce nereden diye bakıyorum. Bu ayrımcılık yaptığımdan değil, kardeşim aklıma geldiğinden… Acaba onun görev yeri mi diye… Sonra kendimden utanıyorum… İçim bir deli oluyor… Sen de mi diyorum kendime öfkeyle… Dudaklarımda titrek bir mühür… Sessizlik sarıyor beni…

Televizyonların üstüne örtüler atılarak karartılmıyor ekranlar artık, başka türlü oluyor… Bir öpüşme sahnesiyle mesela… İçim bana haykırıyor ya deliriyorum o an suskunluğuma… Aslında öyle değil… Aklım almıyor… Donup kalıyorum… Anlayamıyorum… Kırk gün süren sessizliği anımsıyorum birden… Yine ürküyorum… Sanki yine o acının hissedilmesini bekliyorum… Şaka gibi acı çekelim istiyorum resmen… Delirdim mi ki ben?! Yok… Eskisi gibi his, sahici gözyaşı arıyorum sadece… Ama yok! Kimseden…
Ben anlayamıyorum. Lütfen… Lütfen söyler misiniz? Biz ne zaman öldük?!

ÖZLEM ERDEN

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)

kadınlar

SEKS İŞÇİLERİ DE İSYAN EDER (!)

Başlığı görüpte tövbe tövbe deyip, yüzü kızaranlar varsa okumasınlar!

Mesela kimse Arınç’ın yüzüne bakıp ‘vajina’ demesin… Yüzü kızarıyormuş. Kendisi mesir macunu fırlatabilir ne de olsa mesir macunu ‘viagra’ değilmiş… Ha O, viagra gibi sözcükler de kullanabilir… Ama kimse onun yanında kalkıp kadının organından söz etmesin… Organ dedim, acaba o da yüz kızartır mı?!

Neyse… Geçenlerde bir haber gördüm. Muhtemelen hepiniz de görmüşsünüzdür.

‘Hayat kadınları’ evlerin kapatılmasını protesto etmek için yürüyüş yapmışlar. Haber detayında, kadınların açıklamalarında ‘başka yerde çalışamayacaklarına göre’… diye başlayan bir cümle vardı. Doğru… Namuslu  (!) bir toplumun hiçbir ferdi bataklıktan çıkmak isteyen birini işe almazdı. Çünkü vesikalıydı bir kere…  Ee, durum böyle olunca, onlar da yürüme hakkını kendilerinde bulurlar işte.  Hatta bir tanesi, ‘bu benim ekmek param, ekmeğime dokunma’ yazan bir pankartla poz veriyordu.

Sonra haberlerin altındaki yorumları merak ettim, acaba bu habere ne demişler diye…

-Başımıza taş yağacak, tuuu utanmazlar! Bunlar tam fahişe!

-Sonumuz hiç iyi değil. Utanmadan yüzlerini de gizlemiyorlar.

-Allah belanızı versin. Gözlük takıyorlar bi de kendilerini gizlemek için… vs …vs…

Kime göre kim fahişe? Bilen şöyle gelsin…

Ama… Bi milletimizin neyi sevdiğini gözden geçirelim…

Mesela  diziler… (Başbakan bile dizilerle uğraşıyor, ben de yazsam sıkıntı olmaz değil mi? (!) )

Unutulmaz diye bir dizi vardı. Orada Eda diye bir kız, ablasının sözlüsüyle birlikte oluyordu. Tabi ablasının sözlüsü olduğunu bilmeden… Neyse, neticede âşık oluyordu. (!) Üstüne bir de hamile kalmaz mı?! Sonra ablasının sözlüsü olduğunu öğrendi ama aralarında büyük biiiir aşk vardı, vazgeçemediler (!) Herkes onların aşkına üzüldü, ağladı. Üstüne bir de abla suçlu olmaz mı âşıkları anlamıyor diye… Kız ablasının sözlüsüyle yatınca âşık sayıldı. Utanmasına da lüzum yok. Üstüne bir de namus bekçisi binlerce fanı oldu… O dizi de en çok beğenilen karakter oldu.

Sonra Kavak Yelleri’nin meşhur Aslı’sı… Bütün arkadaşlarının sırayla sevgilisi oldu. O, kimden ayrıldıysa, seyirci ayrıldığı kişiden nefret etti, kimi sevdiyse onu alkışladı. Aslı’ya her yol mubah sayıldı nedense… Hani bu toplumun ferdi olmazsam, neler neler sanacağım da neyse…

Yaprak Dökümü’nün meşhur Leyla’sı… Herkes onunla ağladı neredeyse… Necla da lanetlendi. Çünkü Leyla’nın kocasıyla kaçtı…  Hâlbuki önce Leyla, kardeşinin sevgilisini ayartıyordu ama bizim seyirci (!) nikâh kimdeyse onu akladı… Unutulmaz’ın Eda’sına sahip çıktığı gibi nedense Yaprak Dökümü’nün Necla’sına sahip çıkmadılar. Aralarındaki farkı hala anlayabilmiş değilim… (!)

Aşk’ı Memnu’nun Bihter’i unutulur mu? Kocasını, kocasının oğlum dediği kişiyle aldattı.Üstelik o kişi yani Behlül, Bihter’in ablasının eski sevgilisiydi. Ama millet Behlül’le Bihter öpüşsün diye de dört gözle bekledi. Behlül’e âşık Nihal’den nefret ettiler.  Hani ellerinden gelse ekrandan içeri girip, kendi evlerinde saklanmalarını teklif edeceklerdi… Onların da binlerce sahipleneni oldu…

Aşk’a (!) saygı sonsuz ne de olsa (?)

Yazık oldu Fatmagül’e… Fişlendi tıpkı sokağa dökülen hayat kadınları gibi… Hatta günlerce tartıştılar suçu ne diye… Sonuç ‘o saatte ne işi vardı sokakta’ oldu… Halbuki sevdiğini uğurlamak için yanına gidiyordu. Tecavüze uğradı hem de dört kişi tarafından… Tecavüzcüleri sorgulayan olmadı neredeyse… Herkes Fatmagül’e yüklendi… Sadece yengesi olsa tamam… Ama bütün ahali onu suçladı…

Bir de Uçurum’un kadınları vardı… Ne yollarla ne işkencelerle hayat kadını olmaya zorlandıklarını anlatıyorlardı. ‘Bakın biz de sizin eşiniz, kızınız, kardeşiniz gibi temiz, masumuz. Kendi isteğimizle burada değiliz demeye çalıştılar. Yardım edin, kurtarın diye seslenmeye kalkıştılar… Kimsenin, anasının karnında fahişe olarak doğmadığını haykırmaya çalıştılar. Kimse duymadı. Duymak bile istemediler, sahiplenilmeyince de hepsi susturuldu… Ekranlardan kaldırıldı reyting yüzünden… Yani izlemek kimsenin işine bile gelmedi.

Bu durumda hayatlarından çalınarak, zorla ‘hayat’a mal edilen kadınlara kim ağlar…

Hayat kadınlarına git gide mesleki isimler bulunmaya başlanıyor… Mesela en son duyduğum ‘seks işçisi’ydi…

Onlar seks işçisi olarak damgalanırken, porno ‘yıldız’ları ise kırmızı halı üzerinden yürütülüyor, alkışlanıyorlar. Dünyanın saygın kişileri haline geliyor. Aralarındaki fark ise adı üstünde biri işçi, mecburiyetten yapıyor, diğeri ise ‘yıldız’, isteğiyle yapıyor.

Günlük kıyafet değiştirir gibi sevgili değiştirenler merakla izleniyor, hayranlıkla alkışlanıyor. Çünkü gizli kaçaklı yapmıyorlar. Aleni bir şekilde, herkesin gözüne soka soka yapıyorlar. Hatta Müjde Ar’ın böyle bir filmi vardı. Komşusu olan bir kız sevgilisiyle aleni şekilde her şeyi yaparken, kimse bir şey bile demiyordu. Müjde Ar ise gizli gizli sevgilisiyle buluşunca mahalleli tarafından etiketlenip, başına gelmeyen kalmıyordu. Komşu kızı da yapıyor, ona niye bir şey demiyorsunuz diye savunmaya  kalkıştı ki hemen ‘ o gizli gizli yapmıyor’ diye lafı ağzına tıkadılar.

Gelelim habere yeniden… Utanmaz denilen ‘hayat kadınları’ namus bekçilerini inceden uyarıyordu.

‘ Genelevler kapatılırsa sokaklarda işimizi yapacağız, o zaman daha çok kadın cinayeti vs olur’ deniliyordu.

Hâlbuki ne kadar yanılıyorlar. Asıl o zaman ‘fahişe’ değil, ‘star’ olacaklarını bi bilseler (!)

Çünkü bu millet gizli saklı şeyleri sevmez…

Fahişelere gidenleri değil fahişelik yapanları yargılar…

Tecavüz edeni değil, tecavüze uğrayanı dışlar…

Çalanı değil, çaldıranı suçlar…

Hamile bırakıp kaçanı değil, babasız çocuk doğurmak istemeyip, çocuğunu aldıranı cezalandırır…

Gördüğünüz gibi ezber bozan bir milletimiz var.

Hal böyleyken etiketlenmek istemiyorsanız, tek çareniz var;

Ya  ‘aşığım’ diyeceksiniz ya da bu diyardan gideceksiniz…

Yoksa isyanınız içinizde patlar… Çünkü bu toplum namusun üstüne çıkana değil, altına yatana bakar… Kadının vajinası yüz kızartırken, erkeğin uçkuru gurur kaynağı olur…

 

 

KIRIK KALBİME SEVMEYİ ÖĞRET

Her şey çok zordu. Çok üzüldüm ama yaşananların beni üzdüğünü sanıyordum, ama herkes kendi kendimi üzdüğümü söyleyip, duruyordu.

Kendi kendimi üzdüğümün farkında bile değildim. Herkes gibi ama herkesten farklı gizlediğim çok gözyaşım oldu. Büyümek zor geldi ama sahip olmadığım bir çocukluk vardı. Küçüklüğü öğrenmek için çok geçti artık.

Tek kaldım. Yine herkesin dediği gibi kendi seçimlerimdi. Sevmeyi öğrenmeye başladığımda ‘sevmek insanı ne kadar üzebilir ki?’ dediğimi bilirim. Hislerim görüntümün aksine çok çocuktu, çok saf, çok masumdu.

Sonra büyüdüler. Birine çok değer verdim. Çok güvendim. Hedeflerimi, kararlarımı değiştirdim ama hep bir çizgide durdum. Ne ona gidebildim ne de kendime dönebildim. Yüreğimi küçültüp, bedenimi yordum, ayaklarımı yordum, koşuşturdum. Herkesten çok çalışıp, herkesten az uyuyordum. Yıldızları unuttum. Gökyüzüyle konuşmayı da… Kağıtları bıraktım, kalemi dersten derse ite kaka kullanıyordum. Zordu… ben yoruldum… bedenim yoruldu… kalbim yoruldu… Dışarıdan hep gülmek zorundaydım, güldüm. Güçlü olmak zorundaydım, güçlüydüm. Duvar üzerine duvar ördüm. Bana gelmek isteyen asla bana varamadı. İstediğim an benden soğumalarını sağladım. Erkek gibi korkusuz olmayı öğrendim.

Bütün bunlar tekken işe yarıyordu. İnsanlarla uğraşmayı çok sevsem de onlar çok acımasız. Bu yüzden kendimi hep korumam gerektiğini ve bunu benden başka kimsenin yapamayacağını düşündüm ve kendimi buna inandırdım. Benim için benden başka kimse bir şey yapmayacaktı çünkü.

Duygularım da kırıldı, hevesim de, kalbim de… Onlar da yorgun düşünce hayat öylesine vardı, öylesine yok…

Sonra o geldi. Anlıktı… Umulmadık bir şeydi… Sürekli gülmeye başladım yine yeniden.  Hem kabullendiğim şeyler oluyordu hem kabullenmekten korktuklarım. Kimler bilir bilmiyorum ama tek yaşayan birine yapılacak en büyük kötülük, yalnızlıklarını elinden almalarıdır. Bir kere yalnızlıklarını alıp, yerlerine geçerlerse ve gün gelip gitmeyi seçerlerse toparlanmak çok zor oluyor. Enkazdan yeniden bina inşa etmek gibi…

Ona alışmaya başladığımı fark ettiğim her an korkularımı yokladım. Yalnızlığımı öne sürdüm. Üzülmek istemediğimi biliyordum. Üzülmek istemiyordum. Ama plansız oluyordu her şey, çok içten ve samimi…

Zaman hep içimde yok olduğuna inandığım heyecanı onun karşısına çıktığımda yeniden bana yaşatıyordu. Kendime itiraf edemezsem de bu heyecanın sebebini seviyordum.

Mutlu olmak buydu işte. Hiçbir şey düşünmeden, planlamadan, yargılamadan, ayakların götürdüğü yere gitmek ve asla dediğin her ne varsa gülümseyerek yaptığından söz etmekti.

Onunla kendimi yenilemeye başladım. Farkındaydım ama o farkında değildi. Git gide içime girdikçe karmaşıklığım ürkütmeye başladı. Dışa dönük korkusuzluğumdan rahatsız olmaya başladı.

Kabullenemediğini fark ettiği asiliğimden yakındı. Hayata karşı duruşumun doğru olduğunu ama aynı duruşun ilişkide yanlış olduğunu söyledi. Bana göre o bir öğretmendi ben de okula alışmakta güçlük çeken bir öğrenci.

Ona karşı hep inandıklarımı savundum. Hep susturdum. Ona güvenim yine sonsuzdu çünkü. Bunu kabullenmek demek belki de yeniden yenilmek demekti. Acı çekmekten uzaklaşmışken, yeniden karşılaşmaktan çok açık şekilde korkuyordum. Bunu söylemek bile zordu.

Neyselerle günler geçti, derken aylar olmuş.

Farklı bir bağ oluşmuş, ittikçe kendine çeken bir bağ. Çıkmazda hissediyorum kendimi.

Benden gitmek istediğini söyledi. Değişmeyeceğimi, değişemeyeceğimi ve hep bildiğimi okuyacağımı söyledi. Daha sonra üzülmektense, şimdiden gitmenin ve bitirmenin daha iyi olacağını söyledi.

Ona bir söz vermiştim. Bir gün gitmek isterse, neden diye sorup durdurmayacaktım. İstediği an hiç olmamışım gibi gidecektim. O an bu sözü verdiğimi ona hatırlattım. Değişme ihtimalimi sordu. Değişmezsen diye yineledi. O an sustum gerçekten istediğinin bu olup olmadığını sordum. Değişmezsen evet dedi. Değişmeyeceğim demem gerekiyordu belki de beklediği buydu. O an değişmek istediğimi fark ettim. Normal bir kız gibi olmam gerektiğini söylüyordu. Normal bir kız!

Tek olmayı tatmayan, erkek egemenliği altında korunmaya alışan, sevilmenin doyumuyla şımartılan kız modeli!

Bu dedikleri benden uzaktı. Dişilik misafir gibiydi içimde. Sadece olması gereken yerde olur, sonra kaybolurdu.

Düşündüm. Gitmek istedi. Gitmedi…

Kaybetme korkusu olmadığı için git deseydim gidecekti diye düşündüm.

Beni böyle tanıdı. Neden şimdi değişmemi istiyor diye düşündüm.

Neden o istiyor diye değişmek istiyorum diye düşündüm.

Bir gün sonra yüz yüze görüşmek istedim. Bunun bir şey değiştirmeyeceğini, yine söyleyeceklerini yineleyeceğini söyledi. Değiştirdi. Yüzüme söylemeye çalıştı ama diyemedi. Sevecen, ılımlıydı. Ben söyledim, o duymak istemedi.

Bitmedi… Bitemedi. Ona değişmeyi istediğimi söyledim. Bu konuda bana yardım etmesini istedim.

İki kişilik düşünmeyi onunla öğrendim. Sevdiğin tarafından sevilmeyi onunla öğrendim.

Düşünceleri ikinci kişiyle paylaşmayı onunla öğrendim.  El ele yürümeyi onunla öğrendim.

‘gerçekten sevilince sevmenin üzmediğini onunla öğrendim.

Ve şimdi de değişmeyi onunla öğreneceğim.

Zor ama imkânsız değil. Çünkü onu sevmeyi onunla öğrendim. En önemlisi sevdiğimi belirtmeyi, söylemeyi, yaşamayı onunla öğrendim.

Ben içimden geldiği gibi yaşamaya alışan biriyim. İçimden gelenleri yaparken plan yapmak aklıma gelmiyor. Bu yüzden ruhum dilediği gibi davranıyor.

İki kişilik hayat için onun hayatını da hayatıma ekliyorum. Bizi böyle seviyorum. Bizi böyle sev hayatım. Çünkü biz mutlu olmak için birbirimizdeyiz. Çünkü ancak biz birbirimizi mutlu edebiliriz. Unutma mutluluğu da seninle öğrendim.

 

 

CEYHUN ÇAYLAN

(Her şey menfaat değildir. Hala ‘eskide’ olduğu gibi güzel olanları yaşayan ve ‘YAŞATAN’ da var hayatta. Her seven kirli, her sevgili kirleten değilmiş demek ki…)

Bu belki de hayatım boyunca gururla anacağım yazılarımdan biri olacak. Çünkü seni tanımlamaya, dilim döndüğünce seni anlatmaya çalışacağım. Zor! Gerçek anlamda seni tanımlamak çok zor!

Öyle bir zamana gelinmiş ki baba-oğul, anne-kız bile karşılıklı menfaat içerisinde hareket ediyorlar. Sevgililerden söz etmek bile başlı başına bir dipsiz konu… Gözlerden tenlere, tenlerden ceplere, ayaklardan dört tekerlere kadar inen aşkların âşıklarıyla dolu böyle bir zamanda hiçbir şeyin son olmadığının bazı kanıtları vardır hayatta. Senin gibi…

Yüreği cesur insan! Herkesçe dost, herkese vefalı insan… Başkalarınca tebessümle anılan, adı geçtiğinde bile milyonlarca sözü ardı ardına sıralatan insan… Ceyhun Çaylan!

İyi bir evlat! Annesinin onur kaynağı… Arkadaşı, sırdaşı, gururu, umudu ve hala aynı heyecanı…

İyi bir dost! En yakın dostunun kardeş dediği insan… Değer verilir ama değer görülmez. Ona değer verirseniz, değer görürsünüz. Bazen kibrinize yenik düşüp, kendinizden başkasını tanımadığınızda bile onun nazarında değerlisiniz. Sadece kötü gün dostu olmakla yetinmez, iyi gününde de, iyi günlerinizde de samimiyetin simgesi olur.

İyi bir çalışan! Hayatında işi kadar önemsemiyordur belki de kendini… Sorumluluk onun vazgeçilmez mecburiyetidir. Hani kaytarmak ister ya zaman zaman insan, imkânsız! İyi olmak gerçek anlamda iyileştirir kendisini…  Şansa bırakmaz, riskten korkmaz, vasfının bir değeri olmaz gözünde… İster patron deyin, ister yönetici, o kendi gözünde işinin işçisidir. İyilikle, sevgiyle çalışmanın ifadesidir.

Suçlu bir beden! Kendine karşı acımasız, kendine karşı suçlu… Başkalarının mutluluğu onun mutluluğundan kat kat değerlidir. Kendini, isteklerini, heveslerini erteler. Bedeninin yorgun savaşçısı, ayaklarının zamansız çilesidir bir anlamda.

Mükemmel bir SEVGİLİ!

Ceyhun demek huzur demek seven için… Kaygısız, şartsız güven, mutluluk demek… Öfkeliyken rüzgâr gibidir. Eser ama serin eser… Derine inmeden diner… Sonra hemen uysal uysal yüzünü okşar. Öfkeli olan sensen, dinmeni bekler. Korkup, terk etmez. Şefkatin ruhu elinde olur. Sımsıkı kenetler ellerine…

Sabırsızlığın sabra dönüştüğü yerdir omuzları. Başını yaslarsın, sıcacık elleriyle okşar, sever. Sen kötü oldum dersin, öyle sanırsın, kahredersin kendini, o ise yüceltir yerle bir ettiğin tüm duygularını.

İtiraf etmek gerekirse şu zamanda türünün son örneği… Sevdiğinden faydalanmak, sevgisinden nem kapmak, duygularını incitip, onuruyla oynamak, bunu ağzından sakız yapmak, sevdiğini başkalarına yem yapmak moda iken iyi olan şeylerin hala yitip gitmediğinin canlı kanıtı.

Ceyhun Çaylan!

Hayatımda olduğun için, yüreğimi yüreksiz insanlardan koruyup, yüreğine eklediğin için, buz gibi ellerimi her fırsatta ısıttığın için, inadımı kırarak sabrını, sevgini sunduğun için, yüreğinin tam da üstünü bana yuva yaptığın için, sevmek fiilini yüreğime yeniden kazandırdığın için, temiz olan hiçbir şeyin kirletilmesine, kirlenmesine izin vermediğin için, sonsuz bir huzru, mutluluğu tüm olumsuzluklarıma rağmen benden esirgemediğin için, benim olduğun için önce Allah’a sonra da sana tüm yüreğimle TEŞEKKÜR EDİYORUM!

Geç yerine geç! Dediğin her an hayata teşekkür ediyorum; çünkü öyle deyip, yüreğinin üstüne koyuyorsun beni…

Seni sevmek lüksüne sahip olduğum için çok şanslıyım. Bu şansı bana verdiğin için de sana borçluyum…

İHANETİ KANSER ETTİ

Bir müzik öğretmeni!

Şen şakrak, güler yüzlü, doğal ve çok içten… Konuşmaya başladığım an da hayran kaldım. Bakımlı, alımlı bu bayan konuşmaya başladığında ise payıma düşen ise susmaktı.

Blok flütten, majörden, minörden çok çektiğimi esprili bir şekilde dile getirdiğimde bana hak verdi. Gülümseyerek hem öğrencileri hem de kendi mesleğini savundu. Sürekli gülümsemesi içime mutluluk yayıyordu. İltifat etmeyi her ne kadar sevmesem de gerçek anlamda hak ediyordu.

-          Hocam çok bakımlı ve güler yüzlüsünüz.

-          Teşekkür ederim. 71 yaşımdayım.

Gerçek anlamda şaşkınlığımı gizlemem mümkün değildi ve payıma düşen sessizliğim başlıyordu.

‘emekli öğretmenim. Kanser tedavisi gördüm.’ Her cümlesinin sonunda ve de ses tonunda hep bir gülümseme vardı. Bunu dile getirdiğimde ise ‘hayata bir kez geliyoruz. Şimdi gülmeyeceğiz de ne zaman güleceğiz’ dedi. Sonra meraklı sorularımla konu konuyu açtı.

Yutkundu bir an ve ekledi ‘ Saçlarım… Saçlarımın avuç avuç gittiğini anladığımda kalktım, aynaya baktım. Bu gördüğüm sen misin? Diye sordum kendime. İşte o zaman ağladım biraz. Sonra gözyaşlarımı sildim. Kendime geldim. Daha önceden iki tane peruk almıştım. Peruğu taktım, güzelce giyindim, süslendim, makyajımı yaptım. Sonra kızım beni gördü perukla. Anladı hemen saçlarımın gittiğini. ‘artık kel ve peruklu bir anneniz var’ dedim. Görmek istedi, sadece ona gösterdim. Tedaviye başladım. ( bir yandan bana vücudundaki izleri gösteriyordu ve her sözünü tebessümle süslüyordu) En çok uyurken zorlanıyordum. Sürekli elim peruğumdaydı acaba düştü mü, çıktı mı diye. Kendim için değil tabi, eşim için. Döndüğünde yatağında ‘kel’ olarak görsün istemedim. En çok o zamanlar zorlandım. Ama geçti iyileştim.

Belki de hiç sormamam gereken soruyu sorma gafletinde bulundum o an. Eşine karşı o denli hassas yaklaşımı yüzümde tebessüm oluşturmuştu çünkü.

-          Hala eşinizle mi berabersiniz peki? ( 71 yaşındaki bu genç, güzel, bakımlı bayanın belki hayır vefat etti vs demesini bekliyordum, bilmiyorum)

‘hayır’ dedi ve devam etti ‘ tam otuz beş yıl önce, ona hoşça kal dedim. Şaşkınlığımı bir kez daha neden sorusuyla dile getirdim.

‘ona bir daha beni kanser etmene izin vermeyeceğim dedim ve hoşça kal dedim.’

İhanet mi?

‘Evet. Ben ofisindeki kişiyle bir şeyler olduğunu seziyordum ama hep hayır diye reddediyordu. Ben de safım ya inanıyordum. Sonra bir gün süslenmiş, teniz kıyafetleriyle hazırlanmış ve (ismini hatırlayamıyorum şu an kadının adını söyledi) kadınla tenis oynamaya gideceğini söyledi. O an ne hissettiğimi anlayamazsın. Allah da yaşattırmasın ama ben o denli kötü olduğumu hiç ama hiç hatırlamıyorum. O an hasta oldum.

Nasıl yani? O nedenle mi ?

‘evet. Onu hissedemezsin. Balkona çıktım ben ne yapacağım dedim şimdi. Ben ne yapacağım.’ Anlatırken bile tüyleri diken diken oldu o an. Gülümsedi. Daha neler var neler dedi.

Film gibi, sonra ne oldu?

Komşumuz vardı. Çok yakınımız. Ona anlattım. Kızdı. Eşiyle birlikte hadi kalk gidiyoruz dedi. Birlikte kalktık, tenis kortuna gittik.

O anda kızı geldi ve işim bitti hadi gidelim dedi. Ya işte böyle dedi ve gülümseyerek adım adım yanımdan uzaklaştı.

Hani bir filmin en can alıcı sahnesinde reklam girer ya araya öyle oldu.

Uzaklaştıkça aklımda kalan içten gülümsemesi ve de kanser tedavisinden sonra eşine ‘ beni bir daha kanser etmene izin vermeyeceğim, hoşça kal’ deyişi kaldı.

71 yaşında ve tam otuz beş yıl önce yaşadıklarını an be an anlatırken tekrar yaşadı. Hayatının dönüm noktası olmuş.

Unutmamış… Nasıl unutabilir ki? Belki de vücudundaki izler sürekli anımsatıyor ama o yaşadıklarını gözyaşları yerine tebessümle süslemiş.

‘ne yaşarsak yaşayalım. Üç günlük dünya hayata bir kez geliyoruz. Şimdi gülmeyeceğiz de ne zaman güleceğiz’ diyordu nasılsa.

Bir ihanet! Başkalaşan bir hayat!

İhanet o an aklımda ruh göçü gibi geldi. Sanki biri hayatınızı hazları ve zevkleri uğruna sizden alıyor ve siz ölen ruhunuzda yeniden can buluyorsunuz. Daha acıya dayanıklı, daha umursamaz ve belki de daha mutlu! (?)

Oysa küçük bir dokunuşta her an kanamaya müsait açık yara gibi… ne kapanıyor ne de unutuluyor.

Yapmayın bunu!

Hayat canımız istediğinde uzun, istemediğinde ise çok kısa. Canımı veririm dediğiniz kişi birden yabancı gelebiliyor size. O halde korkunuzu, karamsarlığınızı, karanlığınızı giydirmeye başladığınızı o teni azat edin. Daha sonra yeni umutlara ya da heveslerinize yönelin. Sizin ihtiraslarınız ve de yasak aşklarınızın size tattırdığı haz, yanı başınızda unuttuğunuz bir hayatın sonu olabilir.

Şarkıcı İzel’i hep merak ederdim. Yüzünün neden öyle olduğunu… O da ihanetten! İhanete uğradığını öğrendiğinde cildi öyle olmuş stresten, üzüntüden. Kızamık olduğunu sanıyormuş önce. Sonradan öğrenmiş nedenini ve geçmeyeceğini.

Gördüğünüz gibi zaman her şeye ilaç olmuyor. Yetmişine geldiğinde de anımsanınca tüyleri diken diken ediyor. Kimsenin buna hakkı yok. Engel olan da yok. Başlangıç için bir son gerekir. Bunu göze alamıyorsanız, başlamayın. Çünkü her başlangıcın bedeli yine bir son’dur.

Acıyı yaşamak zor ama anlatmak imkânsız! Güçlü olmanın tek yolu acıyla anlaşmaktır.

Ve şunu bilin ki çok gülümseyen yüzlerin ardında hep ağlayan bir göz vardır. Onlar acıyla başa çıkamayacaklarını anlayıp, acıyla barışanlardır.

 

NEDEN ’14 ŞUBAT’ SEVGİLİLER GÜNÜ?

14 Şubat yaklaştıkça özellikle bayanları bir telaş sarmaya başladı. Malum 14 Şubat Sevgililer Günü… Bayanlar beklentilerinin yanı sıra sevgililerine hediye almak için günler öncesinde seferberlik ilan etmiş gibiler.

Her zaman olduğu gibi bu gibi günleri anlamından da ötede anlamlandırmaya çalışan bayanlardır. Beklentilerini en üst seviyede tutarlar; fakat aynı beklenti içerisinde olmayan baylar için durum sıkıcı ve mecburiyetten öte değil.

Bugün bir bayanın yüzünde gördüğüm ifade, benim  ‘neden 14 Şubat Sevgililer Günü?’ diye sormama neden oldu. İnsanlar sevdiklerine hediye alırken bile mutsuzken, böyle bir gün neden var diye merak ettim.

Araştırmalarıma göre Sevgililer Günü ta Eski Roma İmparatorluğu kilisesine dayanıyor. Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan Juno, Roma halkı tarafından kadınlık ve evlilik tanrıçası olarak biliniyor. Ona duyulan saygıdan dolayı 14 Şubatta tatil yapılıyor. 15 Şubat ise Lupercalia Bayramı olarak kutlanırmış. Hayatları katı kurallarla kısıtlanan gençler için büyük önem taşıyormuş o gün; çünkü birliktelik yaşama şansı olmayan bu gençler bayram dolayısıyla kendilerine eş bulabiliyorlarmış. Yani Lupercalia Bayramının arife gününde çekilen bir kurayla hangi gencin partnerinin kim olacağı belli oluyormuş. Kızlar isimlerini yazıp bir kavanoza koyuyor, erkekler de o kavanozdan çektikleri kâğıtta ismi yazılan kızın partneri oluyormuş. Bu birlikteliklerin sonları genellikle evlilikle sonlanıyormuş.

İmparator 2. Claudios zalim bir hükümdar ve ordusunda savaşacak asker bulamıyor. Bunun nedeninin evlilik olduğunu düşünüyor ve bu birliktelikleri yasaklıyor. Bunun bir haksızlık olduğunu düşünen papaz Valentine hükümdara rağmen gizlice genç çiftleri evlendirmeye devam ediyor. Hükümdarın bunu öğrenmesi üzerine tutuklanıp, sopayla dövülerek öldürülüyor ve 14 Şubat 270 yılında Hıristiyan Şehitliği’ne gömülüyor.

Milattan sonra herkesçe 14 Şubat Valentine’s Day yani Sevgililer Günü olarak kutlanmaya devam etmiş. Bu konuyla ilgili çeşitli efsaneler var. Çiftler sevdiklerine kartlar yazıp göndermeye başlamış. Fakat, daha sonraları işin ticari boyutu daha çok önem kazanmış.

İnsanlar, sanki birbirlerine hediye almak zorundaymış gibi bir durum söz konusu günümüzde. Üstelik bugün yüz ifadesinde sıkıntı, stres, mecburiyetten öte hiçbir sevinç kırıntısı görmediğim bayan gibi…

Sevgililer Günü anlamlı bir halden uzaklaşıp, ticari boyut kazanmış. Sevdiğin birinin olması, o gün sevgini paylaşabildiğin bir sevgilinin yanında olması ne yazık ki bir anlam ifade etmiyor. Daha anlamlı kılan ne aldığı(!) şimdilerde…

Baylar için işkence, bayanlar için ise beklentilerinin tavanlar yaptığı bir gün olmaktan ziyade duygusal hiçbir yanı kalmamış aslında. Kişisel fikrimi söylüyorum; insanların içlerinden gelmeyerek zorunda olarak ya da mecburiyetten dolayı yaptıkları hiçbir şey samimiyeti çağrıştırmıyor.

Soyut olan şeyleri bile somutlaştırma hırsı insanları gösteriş budalası yapmış durumda. Sevgilinden duyacağın bir söz, yüzündeki bir tebessüm, sıcak bir bakışı ve her şeyden önemlisi yanında oluşu, bir çiçekten, tartışmayın diye yaptığı bir sürprizden, aldığı bir kazaktan daha önemli değil mi?

Değilse 13 Şubat gecesi uyuyun ta ki 15 Şubat’a kadar; çünkü siz sevmiyorsunuz ki Sevgililer gününü kutlayasınız. Halbuki insanların mutluluğu için hayatından olan biri var ortada. Sevenlerin birleşmesi için çaba sarf edilmiş bir günken, şimdi hediye alınmadığı için ayrılabilen çiftlerin günü olmuş.

Bir kalpten beklentiniz nedir diye sormanız gerekiyor bu durumda? Neden illa her şeyde bir kanıt aranıyor ya da neden herkesin sevgisini aynı şekilde göstermesi bekleniyor ki? Bir yürek vardır susarak seviyorum der, bir yürek vardır konuşarak… Bir yürek vardır hislerini sembollerle anlatır, bir yürek vardır hislerini bakışlarıyla yansıtır. Çiçek alan, sürpriz yapan daha çok seviyor diye bir şey yok. Sadece tek sorun beklentilerin sevgiden geçmemesidir. Oysa kalpten para akmaz, kalpten gelebilecek tek sürpriz ‘seni seviyorumdur’.

Yürekten sevenlerin tek günle ölçülecek bir sevgileri olmaz. İçlerinden gelerek, severek, isteyerek yaparlar yapacaklarını. Sizin zorunuzla, sizin arzunuzla gerçekleştirilen ya da alınan hangi şey sevgi göstergesi sayılabilir ki? Bırakın herkes içinden geldiği gibi sevsin. Beklentileriniz maddiyattan geçiyorsa neden maneviyattan yoksunum diye sorma gafletinde bulunmayın. Çünkü siz gülü kokla, sev demiyor, gülü kopar, soldur demiş oluyorsunuz. İstekleriniz yaşadıklarınızdır. Beklentileriniz olmak istediğiniz yere değil, olduğunuz yere kadar taşır sizi.

Görüldüğü gibi yine kalpten gelen bir gün ceplere inerek değerini yitirmiş. Yine de göstermelik sevenlerin ‘somut aşkları’ için şimdiden Sevgililer Gününüz kutlu olsun diyorum.

ÖZLEM ERDEN

VİCDANIN SUSTUĞU YERDE İNSANLIK KONUŞAMAZ

Günümüzde soğuktan korunmak adına en kaliteli giysilerle sarıp sarmaladığımız bedenlerimizin aksine, iliklerine kadar buzlu, tozlu havayı içine çeken, bütün pisliğe, karanlığa şahit bırakılan çocuklar sokaklarda. Bu durumdan utanç duymak gerekirken, ‘sokağın çocukları’ gibi tanımlamalarla ‘sözde’ vicdanların görünürdeki ‘acıma’ duygularıyla sanki hak ettikleri yer sokaklarmış gibi lanse edilmektedir.

Uzaktan ‘ah vah’ sözlerinin altında, iten, korkan, karanlığa sürükleyen bir toplumun günahkârları, varlığından bile habersiz olan çocuklar sayılmaktadır. Öte yandan sahipsiz olmadığı halde, yetiştirme yurtlarına terk edilen, yabancı gözlerin merhametine muhtaç bırakılan çocuklar ise ‘kimsesiz’ sıfatıyla heba olmaktadır. Peki, ama neden?

Savaş dönemlerinde, anne babasını yitiren çocukları, sokaklardan kurtarıp, yeniden topluma kazandırmak amacıyla açılan ‘çocuk yuvaları’ amacının dışına taşmıştır. 90’lı yıllardan beri kimsesiz ve sokak çocuklarının artışı bunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Aksi iddia ediliyorsa ve gerçekten eskilerin söylediği gibi bizleri leylekler getirmediyse, neden kimsesiz çocuk sayısı artmaya başladı savaşı olmayan bir ülkede?

Araştırdığınız zaman önünüze çıkan sebepler;

Geçim sıkıntısı, yoksulluk, ebeveynlerin mutsuz evlilikleri, anlaşmazlıkları, boşanmaları, başka evlilikler, kocasını kendine bağlamaya çalışan kadının çocuk doğurması, babalığa hazır olmadığını sonradan anlayan erkekler, vs. Her ne kadar bu gibi gerekçeler öne sürülse de hiçbiri bir çocuğu karanlığa itmeyi, yaşama hakkını elinden almayı haklı kılamaz.

Bir kadını sıradan bir birey olmaktan çekip çıkaran, annelik gibi kutsal bir sıfatı kazandıran, herkesçe saygın bir hale getiren, cenneti ayaklarının altına serdiren çocukken, terk edilmesi şanssızlık veyahut kader olarak nitelendirilemez. Yine bir erkeği adam eden, babalık vasfına kavuşturan, gücünün göstergesi olan varlık çocukken, itilmesi, suçlu ilan edilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez.

İnsanlara bu konudaki görüşleri sorulduğunda cahilliği, yoksulluğu üzerlerine geçirip, anlayış bekliyorlar. Bilinçsizce çocuk sahibi olmak cahilliğin suçu olabilir; fakat hangi cahillik vicdanı delip, çocuğu dışarı attırabilir? Ayrıca herkes, söz konusu olan kimsesiz ve sokak çocuklarının durumunu bir vicdan ya da ebeveynlerin inisiyatifinde olan bir konu gibi yorumluyor. Asıl iplerin kopma noktasına gelindiği aşama da budur. Keyfi keder duyguların, anlık heveslerin sonunda istenmeyen varlık olarak sömürülen çocuklar da kendilerini dünyaya getirenler gibi yaşama hakkına sahiptirler. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları’na dair sözleşmenin çok sayıda maddesi de çocukların sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini desteklemektedir.

İhmal edilen, terk edilen, istismara uğrayan ya da işkenceye tabi tutulan çocukların iyileştirilmesi ve yeniden topluma kazandırılmasından DEVLET sorumludur. Fakat ülkemizde bu maddenin göz ardı edildiği, sokaklardaki ve kimsesiz çocuk yuvalarındaki çocukları yok sayarak, unutarak  ‘en az 3 çocuk yapın’ sözleriyle halkı bilinçsizce teşvik etmelerinden anlaşılmaktadır. Bu görüşleriyle yarattıkları çelişkinin farkında olmadıklarını da ortaya koymuş bulunuyorlar.

Peki, ne yapılması gerekiyor?

Öncelikle NEDEN diye sorgulanmasını istediğim temel sorulardan biri şudur;

Çocuklar kimsesiz çocuk yuvalarına anne babaları tarafından terk edildiklerinde talepleri neden kabul görüyor? Yetiştirme yurtlarında olan her çocuk camii avlusunda ve ya bir yerlerde bulunmuyor. Aileleri dilekçelerle başvuruyor ve kabul ediliyor. Neden?

Geçim sıkıntısı yüzünden çocuklarını yetiştirme yurtlarına bırakan aileler, durumlarını düzelttiklerinde çocuklarını geri almak yerine, sanki onlar hiç doğmamış, kendilerinin çocukları değilmiş gibi yok sayıp, yeniden evlenip, yeniden çocuk sahibi olunuyor. Neden bunun önüne geçilmiyor? Çocuklarını bırakan ailelere süre koşulu getirtilmiyor?

İş bulamadığı gerekçesiyle okula gitmesi gereken çocuklarını çalıştıran anne baba var, yaşı tutmayan çocukları çalıştıran işverenler de var. Bir tek neden bu çocuklar okulda değil diye soran yok. Neden soran yok?

Okula gönderilmeyen ve aileleri tarafından çalıştırılan çocuklar için daha önce kız çocuklarını okula göndermeyen ailelere yapıldığı gibi caydırıcı ve zorlayıcı cezalar getirilmelidir.

Çocuk sorumluluğundan kurtulmanın bu denli basit ve kolay olması ve herkesçe normal karşılanması, geçim sıkıntısı çeken aileleri çocuklarına şiddet uygulayarak onların sorumluluğundan kurtulmaya teşvik etmektedir. Bunun en büyük nedeni ise çocuk yuvalarında çocuklarına bakımlarının sağlanacağı düşüncesidir.

Yetiştirme yurdunda kaderine terk edilen bir çocuk yaş gruplarına göre yurttan yurda sevk ediliyor. Sürekli yer değişikliğinden dolayı tüm bağlarını koparan çocuk, yurttan ayrılma zamanı gelene kadar normal çocuklarla iletişim bile kuramıyor. Çünkü normal ailelerin gözünde onlar tehlikeli, ne olduğu belirsiz ve kendi çocuklarından uzak tutulması gereken kişiler olarak lanse ediliyor. Ve bazı aileler çocuklarına da bu şekilde ifade ederek, onlar tarafından da dışlanılmasını sağlıyor.

Ailesi tarafından terk edilen çocuk, sahibi olduğu halde kimsesiz damgasıyla büyüyor. Yetiştirme yurtlarında ilgisiz ve sevgisiz bir şekilde büyüyen çocuk toplum tarafından da benimsenmeyip, dışlanıyor. Güven duygusunu kazanamıyor ve tüm önyargıların hedefine giriyor. Kimse iş vermek istemiyor, kimse kızıyla ya da oğluyla evlendirmek istemiyor. Özetle küçükken ailesi tarafından itilen, terk edilen çocuk, büyüdüğünde de toplum tarafından itilmeye ve terk edilmeye mahkûm ediliyor. Bu bir insanlık suçudur. O çocuklar kinle, nefretle, intikam duygusuyla büyüdüklerinde, kızlarınıza, eşlerinize tecavüz eden, malınızı mülkünüzü çalıp, çırpan, zarar gördüğü için zarar veren potansiyel suçlular haline bürünüyor. Toplum bunu kendi eliyle yapıyor. Bu da gösteriyor ki kimsesiz ve sokak çocukları sadece kendilerini terk eden anne ve babanın değil tüm toplumun ortak suçudur.

İnsanlar sokaklarda kalan çocukların sadece erkekler olduğunu var sayarak, tinerci, hırsız vs olarak görüyor. Peki ya kızlar? Onlar sizce nerelerde bulunuyor? Fuhuş bataklarında, suçlu ortaklıklarında yer alıyorlarsa bu toplumun suçudur.

Kimsesiz ve sokak çocukları tanımlarının kabul edilemeyeceğini ve bunun bir vicdani suçun ötesinde suç olduğunu içeren bir yasa düzenlenmelidir.

Ailelere caydırıcı cezalar getirtilmelidir.

Kimsesiz çocuk yuvalarının sayısını arttırmak yerine ailelerin çocuklarından kopmalarını engelleyici yasalar düzenlenmelidir. Aksini uygulayanların cezalandırılması gerekmektedir.

Caydırıcı hiçbir hükmün yer almadığını gün geçtikçe artan ve hatta aile içinde yer alan çocuklara yönelik şiddetten, istismarlardan, tacizlerden anlamak hiç de zor değil. Buna dur denilmelidir artık.

Bir erkek ve bir kadının birlikteliği bir aile yapma gücüne sahip değildir çocuk olmadan.

Eğer ki hükümet ‘en az 3 çocuk yapın’ önerisinde bulunabiliyorsa, çocukların sağlıklı yaşam koşullarını da oluşturmak zorundadır. Çocuklar için belli bir gelir kaynağı sağlanmalıdır.

Sokak sözcüğü hayvanlara bile etiketlendirilemezken, bir çocuğa mal edilemez.

Bu herkesin işlediği ortak suçtur!

O halde kaldırımlarda, yollarda, karda kışta başını bacakları arasında kenetleyen çocuklar kimin çocukları diye sorgulamaya başlanmalıdır. En önemlisi neden sokakta hala?

Bu konunun kamuoyunda yer almasını ve herkesin gözlerini açmasını, daha bilinçli bir şekilde sorumluluklarına sahip çıkmalarına davet edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Uzaktan uzağa acıdığınızı dile getirip, merhametinizi bile esirgediğiniz çocuklara hayat borçlusunuz. Siz borcunuzu ödemediğiniz sürece onlar gelecekte sizler için karanlığın sembolü olarak yansıyacaklardır. Bu durumda cezalandırılması gerekenler onlar değil, onları o hale getirenlerdir. Elinizin tersiyle ittiğiniz, hor gördüğünüz çocuklar, gelecekte özene bezene yetiştirdiğiniz çocuklarınızın da kaderini değiştirebilir. Felaketle yüzleşmeyenlerin omuz silkmesi yüzleşmeyecekleri anlamına gelmez. Sizlerin beş dakikalık zevklerinizin kalıntısı olarak görüp, hayatlarını kararttığınız çocuklar,  gerçek anlamda insanlığın tek somut yüzleridir.

Sokaklardaki çocuklardan korkuyorsanız, size zarar verebileceklerini düşünüyorsanız, vicdanınızın kopan çığlıklarındandır. Korku, suç işleyenin bedeninde gezer. Çocuklardan korkmanızın sebeplerini düşünmeniz için sizleri vicdanınızla konuşmaya davet ediyorum.

Eğer vicdanınız susuyorsa, konuşmayın…

Zira vicdanların sustuğu yerde insanlık konuşamaz…

                                                                                                                                                           ÖZLEM ERDEN

 

OKUDUĞUNDAN NE ANLARSAN

Çok konuşanların sessizliğinden korkulur. Derinden gelen bir ürperti gibi etrafı sarar. Akıl merakıyla savaşırken, bakışlar dudaklarını ısırır. Oysa konuşan bir kere susmuştur. Sorulacak her soru suskunluğunu besler ancak…

Acaba insanı bütün harflerden koparan, bir sessizliğin benliğine hapseden nedir? Akla her şey gelir ama her şey… Nedense ilk akla gelen hep sevmekten geçer. Ne kadar ilginç! Güzel duyguları sessizlikle karşılamak ve insanların bunu bu şekilde algılaması ne kadar tuhaf! Anlayamadığım çok şey var, bu yüzdendir ki pek sorularla aram yoktur. Nasılsa sorduğum soruya değil de, sorduğumdan ne anladığına verecek cevabı…

Çok kötüyüz. Kötü olan ne beynimiz ne de yüreğimiz, kötü olan sadece biziz. Hep en kötüsünden başlarız saymaya. ‘İyi bir şey ya benim olmalı ya da diğerlerinde olmamalı’ genel mantık bu. İyi dilekleri söylerken bile içten içe bir kıskançlık… Her şeyin tek sahibi olmak gibi bir açgözlülük…

NEYSE…

Ben de çok konuşanlardan biriyim ve sessizliğim çoğunlukla sorgulanır. Benim suskunluğum anlayamadıklarım için…

Böyle dediğimde bir gün biri karşı çıkmıştı. Herkes konuşuyor, herkes olanı söylüyor, kimse önermiyor. Şöyle oldu, böyle oldu demek kolay, ee niye kimse ne yapmak gerektiğini söylemiyor, neden çözüm sunmuyor? Diye sitem etmişti.

Haklı…

Sabahları gördüğüm yüzlerle göz göze geldiğimde neden başımı eğmek zorunda kaldığımı düşününce susuyorum. Merhaba demek için ya da hafifçe başımı eğerek selam vermek için illa tanımam mı gerekiyor? O kadar mı iyi tanıyoruz ismini bildiklerimizi?

Neden metroya, otobüse bindiğimizde birbirimize tebessümle günaydın demiyoruz? Bir suçlu gibi bakışlarımızı yere hapsediyoruz?

Bazen deli damarım tutuyor, hesapsız kitapsız atıyorum kendimi yollara. Görünürde tek başıma ama geçtiğim her yerde birileri var. Tatil ilan ediyorum o günü kendime. Balık tutan amcalarla konuşuyorum, fotoğraf çekerken bir de ayakkabı boyayan amcanın resmini çekiyorum. Utanıyor o zaman yarım yamalak gülümsüyor yüzüme… Bu kız ne yapıyor diye bakan teyzenin de fotoğrafını çekiyorum. O da gülümsüyor yüzüme, sonra selamlayıp devam ediyorum oradan oraya gezmeme… Tanıdıklarım gibi yormuyorlar beni. Bir fotoğrafını çektiğimde ‘hayır bunu beğenmedim, şöyle çek ‘ diye yapmacık olmuyor hiçbir yüz makinemde. Aksine utangaçlık, masumiyet ve de samimiyet duruyor önümde. Daha çok gülmek geliyor içimden. Çünkü gülümseyerek baktığım her gözün bana gülümsediğini görmek hoşuma gidiyor. Plansız, hesapsız, yapmacıksız, içimden geldiği gibi, içlerinden geldikleri gibi…

Sonra dikkatimi çekiyor insanların hareketleri. Herkes susar, ne selam ne sabah ta ki bir küçük çocuk ya da bebek görene kadar. O zaman yarı kaygılı şekilde önce bebeğe gülmeye, sevmeye başlarlar, sonra beğenilerini bazen kısa kısa sözlerle bazen de sadece bir tebessümle sahiplerine yansıtırlar. Öyle çok hoşuma gidiyor ki o anlarda onları izlemek. Bak diyorum içimden, tanımıyorlardı ama küçük bebek varlığıyla farkına vardırdı ve gülüştüler. Bütün bunlar olabiliyorken neden olmuyor diye düşündüğümde susuyorum.

Yine bir arkadaşım vardı yürüyorduk beraber. ‘ben insanların yüzüne bakmak istiyorum. Hani nasıl yüzler var diye. Nasıl söyleyeyim hani ne kadar farklı farklıyız görmek için ama sanki ne zaman biriyle göz göze gelsem korkuyorum. Ulan bu sapık mı ne diye bakıyor bana diye bir şey diyecek sanıyorum’ demişti. Ne kadar haksız sayılabilir ki?

Sebepsiz bir bakış, bir mimik hareketi, bir anlık tebessüm ya da ansızın gelen bir merhaba ne zaman art niyetsiz algılanmıştır ki? Algılanmaz. Bakıyorsa sapıktır, konuşuyorsa asılıyordur, gülüyorsa basittir, ona buna bakıyorsa rayından çıkmıştır? Öyle değil mi?

Çünkü kötüyüz insan olarak… Çünkü her şeyin altında bir art niyet arıyoruz. Hangi birimiz bilgisayar başında olduğumuz kadar dışarıda da cesur olmuşuzdur? Gerçi böyle de söylenmiyor. O zaman da hayatı belden aşağısına asıyorlar, yüreklerini intihar ederek.

Bi bakın etrafınıza… Sahillere gitmek istiyorsunuz gidemiyorsunuz. Neden? Çünkü görüntü kirliliği sahillerin değil insanların teninde…

Düşünceler kirli kana karışıyor sanki…

Bir yüzü belki bir kere görüyorsunuz. Bir daha görme ihtimaliniz olmadığını bildiğiniz halde, içinizdeki sözlere kilit vuruyorsunuz. Bir anı gibi en yakınlarınıza an be an hissettiğinizi anlatmaktan başka ne kalıyor geriye?

Göz göze bakmaktan korkulduğu sürece, iş bir tebessümle bir selam vermeye gelindiğinde yabancılaşıyorsa insanlar olacakları konuşmanın ne anlamı var?

Çözüm sunmanın kime ne hayrı var. Daha içindeki sesi dinlemiyor, seni beni mi dinleyecek?

Bu yüzden susuyorum ben… Sen çok mu farklısın diyenler vardır ya da olacaktır. Çoğunlukla evet ama iş yüreğime geldiğinde farksız değildim. Ta ki hesaplayamadığım bir anda yine başıboş sokağa saldığım duygularımla baş başa kalana kadar. Ta ki ilk adımımı bin bir  düşünceyle atmaya hazırlanırken, bir tebessümle akışına bırakmamı sağlayana kadar. Bunu sağladığı için, içimden geldiği gibi davranmama önayak olduğu için, benden önce  gördüğü için kendisine huzurunuzda teşekkür ediyorum.

Sen hep güldüğümde benimle gül olur mu?