Etiket arşivi: özlemerden

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)

kadınlar

SEKS İŞÇİLERİ DE İSYAN EDER (!)

Başlığı görüpte tövbe tövbe deyip, yüzü kızaranlar varsa okumasınlar!

Mesela kimse Arınç’ın yüzüne bakıp ‘vajina’ demesin… Yüzü kızarıyormuş. Kendisi mesir macunu fırlatabilir ne de olsa mesir macunu ‘viagra’ değilmiş… Ha O, viagra gibi sözcükler de kullanabilir… Ama kimse onun yanında kalkıp kadının organından söz etmesin… Organ dedim, acaba o da yüz kızartır mı?!

Neyse… Geçenlerde bir haber gördüm. Muhtemelen hepiniz de görmüşsünüzdür.

‘Hayat kadınları’ evlerin kapatılmasını protesto etmek için yürüyüş yapmışlar. Haber detayında, kadınların açıklamalarında ‘başka yerde çalışamayacaklarına göre’… diye başlayan bir cümle vardı. Doğru… Namuslu  (!) bir toplumun hiçbir ferdi bataklıktan çıkmak isteyen birini işe almazdı. Çünkü vesikalıydı bir kere…  Ee, durum böyle olunca, onlar da yürüme hakkını kendilerinde bulurlar işte.  Hatta bir tanesi, ‘bu benim ekmek param, ekmeğime dokunma’ yazan bir pankartla poz veriyordu.

Sonra haberlerin altındaki yorumları merak ettim, acaba bu habere ne demişler diye…

-Başımıza taş yağacak, tuuu utanmazlar! Bunlar tam fahişe!

-Sonumuz hiç iyi değil. Utanmadan yüzlerini de gizlemiyorlar.

-Allah belanızı versin. Gözlük takıyorlar bi de kendilerini gizlemek için… vs …vs…

Kime göre kim fahişe? Bilen şöyle gelsin…

Ama… Bi milletimizin neyi sevdiğini gözden geçirelim…

Mesela  diziler… (Başbakan bile dizilerle uğraşıyor, ben de yazsam sıkıntı olmaz değil mi? (!) )

Unutulmaz diye bir dizi vardı. Orada Eda diye bir kız, ablasının sözlüsüyle birlikte oluyordu. Tabi ablasının sözlüsü olduğunu bilmeden… Neyse, neticede âşık oluyordu. (!) Üstüne bir de hamile kalmaz mı?! Sonra ablasının sözlüsü olduğunu öğrendi ama aralarında büyük biiiir aşk vardı, vazgeçemediler (!) Herkes onların aşkına üzüldü, ağladı. Üstüne bir de abla suçlu olmaz mı âşıkları anlamıyor diye… Kız ablasının sözlüsüyle yatınca âşık sayıldı. Utanmasına da lüzum yok. Üstüne bir de namus bekçisi binlerce fanı oldu… O dizi de en çok beğenilen karakter oldu.

Sonra Kavak Yelleri’nin meşhur Aslı’sı… Bütün arkadaşlarının sırayla sevgilisi oldu. O, kimden ayrıldıysa, seyirci ayrıldığı kişiden nefret etti, kimi sevdiyse onu alkışladı. Aslı’ya her yol mubah sayıldı nedense… Hani bu toplumun ferdi olmazsam, neler neler sanacağım da neyse…

Yaprak Dökümü’nün meşhur Leyla’sı… Herkes onunla ağladı neredeyse… Necla da lanetlendi. Çünkü Leyla’nın kocasıyla kaçtı…  Hâlbuki önce Leyla, kardeşinin sevgilisini ayartıyordu ama bizim seyirci (!) nikâh kimdeyse onu akladı… Unutulmaz’ın Eda’sına sahip çıktığı gibi nedense Yaprak Dökümü’nün Necla’sına sahip çıkmadılar. Aralarındaki farkı hala anlayabilmiş değilim… (!)

Aşk’ı Memnu’nun Bihter’i unutulur mu? Kocasını, kocasının oğlum dediği kişiyle aldattı.Üstelik o kişi yani Behlül, Bihter’in ablasının eski sevgilisiydi. Ama millet Behlül’le Bihter öpüşsün diye de dört gözle bekledi. Behlül’e âşık Nihal’den nefret ettiler.  Hani ellerinden gelse ekrandan içeri girip, kendi evlerinde saklanmalarını teklif edeceklerdi… Onların da binlerce sahipleneni oldu…

Aşk’a (!) saygı sonsuz ne de olsa (?)

Yazık oldu Fatmagül’e… Fişlendi tıpkı sokağa dökülen hayat kadınları gibi… Hatta günlerce tartıştılar suçu ne diye… Sonuç ‘o saatte ne işi vardı sokakta’ oldu… Halbuki sevdiğini uğurlamak için yanına gidiyordu. Tecavüze uğradı hem de dört kişi tarafından… Tecavüzcüleri sorgulayan olmadı neredeyse… Herkes Fatmagül’e yüklendi… Sadece yengesi olsa tamam… Ama bütün ahali onu suçladı…

Bir de Uçurum’un kadınları vardı… Ne yollarla ne işkencelerle hayat kadını olmaya zorlandıklarını anlatıyorlardı. ‘Bakın biz de sizin eşiniz, kızınız, kardeşiniz gibi temiz, masumuz. Kendi isteğimizle burada değiliz demeye çalıştılar. Yardım edin, kurtarın diye seslenmeye kalkıştılar… Kimsenin, anasının karnında fahişe olarak doğmadığını haykırmaya çalıştılar. Kimse duymadı. Duymak bile istemediler, sahiplenilmeyince de hepsi susturuldu… Ekranlardan kaldırıldı reyting yüzünden… Yani izlemek kimsenin işine bile gelmedi.

Bu durumda hayatlarından çalınarak, zorla ‘hayat’a mal edilen kadınlara kim ağlar…

Hayat kadınlarına git gide mesleki isimler bulunmaya başlanıyor… Mesela en son duyduğum ‘seks işçisi’ydi…

Onlar seks işçisi olarak damgalanırken, porno ‘yıldız’ları ise kırmızı halı üzerinden yürütülüyor, alkışlanıyorlar. Dünyanın saygın kişileri haline geliyor. Aralarındaki fark ise adı üstünde biri işçi, mecburiyetten yapıyor, diğeri ise ‘yıldız’, isteğiyle yapıyor.

Günlük kıyafet değiştirir gibi sevgili değiştirenler merakla izleniyor, hayranlıkla alkışlanıyor. Çünkü gizli kaçaklı yapmıyorlar. Aleni bir şekilde, herkesin gözüne soka soka yapıyorlar. Hatta Müjde Ar’ın böyle bir filmi vardı. Komşusu olan bir kız sevgilisiyle aleni şekilde her şeyi yaparken, kimse bir şey bile demiyordu. Müjde Ar ise gizli gizli sevgilisiyle buluşunca mahalleli tarafından etiketlenip, başına gelmeyen kalmıyordu. Komşu kızı da yapıyor, ona niye bir şey demiyorsunuz diye savunmaya  kalkıştı ki hemen ‘ o gizli gizli yapmıyor’ diye lafı ağzına tıkadılar.

Gelelim habere yeniden… Utanmaz denilen ‘hayat kadınları’ namus bekçilerini inceden uyarıyordu.

‘ Genelevler kapatılırsa sokaklarda işimizi yapacağız, o zaman daha çok kadın cinayeti vs olur’ deniliyordu.

Hâlbuki ne kadar yanılıyorlar. Asıl o zaman ‘fahişe’ değil, ‘star’ olacaklarını bi bilseler (!)

Çünkü bu millet gizli saklı şeyleri sevmez…

Fahişelere gidenleri değil fahişelik yapanları yargılar…

Tecavüz edeni değil, tecavüze uğrayanı dışlar…

Çalanı değil, çaldıranı suçlar…

Hamile bırakıp kaçanı değil, babasız çocuk doğurmak istemeyip, çocuğunu aldıranı cezalandırır…

Gördüğünüz gibi ezber bozan bir milletimiz var.

Hal böyleyken etiketlenmek istemiyorsanız, tek çareniz var;

Ya  ‘aşığım’ diyeceksiniz ya da bu diyardan gideceksiniz…

Yoksa isyanınız içinizde patlar… Çünkü bu toplum namusun üstüne çıkana değil, altına yatana bakar… Kadının vajinası yüz kızartırken, erkeğin uçkuru gurur kaynağı olur…

 

 

VİCDANIN SUSTUĞU YERDE İNSANLIK KONUŞAMAZ

Günümüzde soğuktan korunmak adına en kaliteli giysilerle sarıp sarmaladığımız bedenlerimizin aksine, iliklerine kadar buzlu, tozlu havayı içine çeken, bütün pisliğe, karanlığa şahit bırakılan çocuklar sokaklarda. Bu durumdan utanç duymak gerekirken, ‘sokağın çocukları’ gibi tanımlamalarla ‘sözde’ vicdanların görünürdeki ‘acıma’ duygularıyla sanki hak ettikleri yer sokaklarmış gibi lanse edilmektedir.

Uzaktan ‘ah vah’ sözlerinin altında, iten, korkan, karanlığa sürükleyen bir toplumun günahkârları, varlığından bile habersiz olan çocuklar sayılmaktadır. Öte yandan sahipsiz olmadığı halde, yetiştirme yurtlarına terk edilen, yabancı gözlerin merhametine muhtaç bırakılan çocuklar ise ‘kimsesiz’ sıfatıyla heba olmaktadır. Peki, ama neden?

Savaş dönemlerinde, anne babasını yitiren çocukları, sokaklardan kurtarıp, yeniden topluma kazandırmak amacıyla açılan ‘çocuk yuvaları’ amacının dışına taşmıştır. 90’lı yıllardan beri kimsesiz ve sokak çocuklarının artışı bunu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Aksi iddia ediliyorsa ve gerçekten eskilerin söylediği gibi bizleri leylekler getirmediyse, neden kimsesiz çocuk sayısı artmaya başladı savaşı olmayan bir ülkede?

Araştırdığınız zaman önünüze çıkan sebepler;

Geçim sıkıntısı, yoksulluk, ebeveynlerin mutsuz evlilikleri, anlaşmazlıkları, boşanmaları, başka evlilikler, kocasını kendine bağlamaya çalışan kadının çocuk doğurması, babalığa hazır olmadığını sonradan anlayan erkekler, vs. Her ne kadar bu gibi gerekçeler öne sürülse de hiçbiri bir çocuğu karanlığa itmeyi, yaşama hakkını elinden almayı haklı kılamaz.

Bir kadını sıradan bir birey olmaktan çekip çıkaran, annelik gibi kutsal bir sıfatı kazandıran, herkesçe saygın bir hale getiren, cenneti ayaklarının altına serdiren çocukken, terk edilmesi şanssızlık veyahut kader olarak nitelendirilemez. Yine bir erkeği adam eden, babalık vasfına kavuşturan, gücünün göstergesi olan varlık çocukken, itilmesi, suçlu ilan edilmesi hiçbir şekilde kabul edilemez.

İnsanlara bu konudaki görüşleri sorulduğunda cahilliği, yoksulluğu üzerlerine geçirip, anlayış bekliyorlar. Bilinçsizce çocuk sahibi olmak cahilliğin suçu olabilir; fakat hangi cahillik vicdanı delip, çocuğu dışarı attırabilir? Ayrıca herkes, söz konusu olan kimsesiz ve sokak çocuklarının durumunu bir vicdan ya da ebeveynlerin inisiyatifinde olan bir konu gibi yorumluyor. Asıl iplerin kopma noktasına gelindiği aşama da budur. Keyfi keder duyguların, anlık heveslerin sonunda istenmeyen varlık olarak sömürülen çocuklar da kendilerini dünyaya getirenler gibi yaşama hakkına sahiptirler. Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları’na dair sözleşmenin çok sayıda maddesi de çocukların sağlıklı bir yaşam sürdürmelerini desteklemektedir.

İhmal edilen, terk edilen, istismara uğrayan ya da işkenceye tabi tutulan çocukların iyileştirilmesi ve yeniden topluma kazandırılmasından DEVLET sorumludur. Fakat ülkemizde bu maddenin göz ardı edildiği, sokaklardaki ve kimsesiz çocuk yuvalarındaki çocukları yok sayarak, unutarak  ‘en az 3 çocuk yapın’ sözleriyle halkı bilinçsizce teşvik etmelerinden anlaşılmaktadır. Bu görüşleriyle yarattıkları çelişkinin farkında olmadıklarını da ortaya koymuş bulunuyorlar.

Peki, ne yapılması gerekiyor?

Öncelikle NEDEN diye sorgulanmasını istediğim temel sorulardan biri şudur;

Çocuklar kimsesiz çocuk yuvalarına anne babaları tarafından terk edildiklerinde talepleri neden kabul görüyor? Yetiştirme yurtlarında olan her çocuk camii avlusunda ve ya bir yerlerde bulunmuyor. Aileleri dilekçelerle başvuruyor ve kabul ediliyor. Neden?

Geçim sıkıntısı yüzünden çocuklarını yetiştirme yurtlarına bırakan aileler, durumlarını düzelttiklerinde çocuklarını geri almak yerine, sanki onlar hiç doğmamış, kendilerinin çocukları değilmiş gibi yok sayıp, yeniden evlenip, yeniden çocuk sahibi olunuyor. Neden bunun önüne geçilmiyor? Çocuklarını bırakan ailelere süre koşulu getirtilmiyor?

İş bulamadığı gerekçesiyle okula gitmesi gereken çocuklarını çalıştıran anne baba var, yaşı tutmayan çocukları çalıştıran işverenler de var. Bir tek neden bu çocuklar okulda değil diye soran yok. Neden soran yok?

Okula gönderilmeyen ve aileleri tarafından çalıştırılan çocuklar için daha önce kız çocuklarını okula göndermeyen ailelere yapıldığı gibi caydırıcı ve zorlayıcı cezalar getirilmelidir.

Çocuk sorumluluğundan kurtulmanın bu denli basit ve kolay olması ve herkesçe normal karşılanması, geçim sıkıntısı çeken aileleri çocuklarına şiddet uygulayarak onların sorumluluğundan kurtulmaya teşvik etmektedir. Bunun en büyük nedeni ise çocuk yuvalarında çocuklarına bakımlarının sağlanacağı düşüncesidir.

Yetiştirme yurdunda kaderine terk edilen bir çocuk yaş gruplarına göre yurttan yurda sevk ediliyor. Sürekli yer değişikliğinden dolayı tüm bağlarını koparan çocuk, yurttan ayrılma zamanı gelene kadar normal çocuklarla iletişim bile kuramıyor. Çünkü normal ailelerin gözünde onlar tehlikeli, ne olduğu belirsiz ve kendi çocuklarından uzak tutulması gereken kişiler olarak lanse ediliyor. Ve bazı aileler çocuklarına da bu şekilde ifade ederek, onlar tarafından da dışlanılmasını sağlıyor.

Ailesi tarafından terk edilen çocuk, sahibi olduğu halde kimsesiz damgasıyla büyüyor. Yetiştirme yurtlarında ilgisiz ve sevgisiz bir şekilde büyüyen çocuk toplum tarafından da benimsenmeyip, dışlanıyor. Güven duygusunu kazanamıyor ve tüm önyargıların hedefine giriyor. Kimse iş vermek istemiyor, kimse kızıyla ya da oğluyla evlendirmek istemiyor. Özetle küçükken ailesi tarafından itilen, terk edilen çocuk, büyüdüğünde de toplum tarafından itilmeye ve terk edilmeye mahkûm ediliyor. Bu bir insanlık suçudur. O çocuklar kinle, nefretle, intikam duygusuyla büyüdüklerinde, kızlarınıza, eşlerinize tecavüz eden, malınızı mülkünüzü çalıp, çırpan, zarar gördüğü için zarar veren potansiyel suçlular haline bürünüyor. Toplum bunu kendi eliyle yapıyor. Bu da gösteriyor ki kimsesiz ve sokak çocukları sadece kendilerini terk eden anne ve babanın değil tüm toplumun ortak suçudur.

İnsanlar sokaklarda kalan çocukların sadece erkekler olduğunu var sayarak, tinerci, hırsız vs olarak görüyor. Peki ya kızlar? Onlar sizce nerelerde bulunuyor? Fuhuş bataklarında, suçlu ortaklıklarında yer alıyorlarsa bu toplumun suçudur.

Kimsesiz ve sokak çocukları tanımlarının kabul edilemeyeceğini ve bunun bir vicdani suçun ötesinde suç olduğunu içeren bir yasa düzenlenmelidir.

Ailelere caydırıcı cezalar getirtilmelidir.

Kimsesiz çocuk yuvalarının sayısını arttırmak yerine ailelerin çocuklarından kopmalarını engelleyici yasalar düzenlenmelidir. Aksini uygulayanların cezalandırılması gerekmektedir.

Caydırıcı hiçbir hükmün yer almadığını gün geçtikçe artan ve hatta aile içinde yer alan çocuklara yönelik şiddetten, istismarlardan, tacizlerden anlamak hiç de zor değil. Buna dur denilmelidir artık.

Bir erkek ve bir kadının birlikteliği bir aile yapma gücüne sahip değildir çocuk olmadan.

Eğer ki hükümet ‘en az 3 çocuk yapın’ önerisinde bulunabiliyorsa, çocukların sağlıklı yaşam koşullarını da oluşturmak zorundadır. Çocuklar için belli bir gelir kaynağı sağlanmalıdır.

Sokak sözcüğü hayvanlara bile etiketlendirilemezken, bir çocuğa mal edilemez.

Bu herkesin işlediği ortak suçtur!

O halde kaldırımlarda, yollarda, karda kışta başını bacakları arasında kenetleyen çocuklar kimin çocukları diye sorgulamaya başlanmalıdır. En önemlisi neden sokakta hala?

Bu konunun kamuoyunda yer almasını ve herkesin gözlerini açmasını, daha bilinçli bir şekilde sorumluluklarına sahip çıkmalarına davet edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Uzaktan uzağa acıdığınızı dile getirip, merhametinizi bile esirgediğiniz çocuklara hayat borçlusunuz. Siz borcunuzu ödemediğiniz sürece onlar gelecekte sizler için karanlığın sembolü olarak yansıyacaklardır. Bu durumda cezalandırılması gerekenler onlar değil, onları o hale getirenlerdir. Elinizin tersiyle ittiğiniz, hor gördüğünüz çocuklar, gelecekte özene bezene yetiştirdiğiniz çocuklarınızın da kaderini değiştirebilir. Felaketle yüzleşmeyenlerin omuz silkmesi yüzleşmeyecekleri anlamına gelmez. Sizlerin beş dakikalık zevklerinizin kalıntısı olarak görüp, hayatlarını kararttığınız çocuklar,  gerçek anlamda insanlığın tek somut yüzleridir.

Sokaklardaki çocuklardan korkuyorsanız, size zarar verebileceklerini düşünüyorsanız, vicdanınızın kopan çığlıklarındandır. Korku, suç işleyenin bedeninde gezer. Çocuklardan korkmanızın sebeplerini düşünmeniz için sizleri vicdanınızla konuşmaya davet ediyorum.

Eğer vicdanınız susuyorsa, konuşmayın…

Zira vicdanların sustuğu yerde insanlık konuşamaz…

                                                                                                                                                           ÖZLEM ERDEN

 

CEYHUN’DA ÖZLEM

İsimler hayatlarımıza neler katıyor? Sizleri bilemem ama ben insanların isimlerinin anlamıyla yaşadıklarına inanıyorum çoğunlukla. Başkalarının kulağımıza fısıldadığı isimler önce kimliklerimiz, sonra da karakterimizin yansıması olmuyor mu sizce de? Üzerinizde isminizin benliğini taşımıyor musunuz çoğunlukla?

Her isim isminize bir başka değer, bir başka anlam yüklerken, bazen de eksiltmeden edemiyor. Biraz şefkatle, biraz sevgiyle dilimizden gönlümüze düşünce, bir başka dökülüyor dudaklarımızdan isimleri.

Kulağımızın işittiği yere kilitlenir gözlerimiz acaba diyerek…

Ya da… ya da abartıyorum altı üstü bir isim… Başkası eğilmiş, üç kez kulağıma söylemiş diye bende ne etki yaratmış olabilir ki kimliğimde yazmaktan başka? Değil mi? ! Kaç kişi isminin anlamını biliyor, kaç kişi kimliğindeki ismin benliğine yansıyıp yansımadığının farkında? Belki bilince size gerçekte ne değer biçildiğini de öğrenirsiniz.

Ben isimlerin anlamını oldum olası hep merak ederim. Belki de öyle düşündüğüm için. Belki de isimlerimizin anlamını taşıdığımıza inandığım için… Bilemiyorum ama merak ettiklerimin arasında hep.

Ama yanılmış olamam bu kadar. Eğer öyle olmasa hemen her şeye ilk önce bir isim bulmaya çalışır mıydı herkes?

Çocuk sahibi olacağını öğrenenler aylar öncesinden isim arayışlarına giriyor. Anlamlarına bakıyor. Öyle olmasaydı bu kadar uğraşılır mıydı? Her isim bir olmaz mıydı?

Ya da bir birlikteliğe başlandığında ilk önce bir adı olsun denilmez mi? Eğer sadece yaşananlar önemli olsaydı, meçhul kalmak neden sorun oluyordu ki?

İnsanlar ‘ne’ sorusunun cevabını hep merak eder. Ne yaşadığını bilmek ister. Çünkü yaşadıklarına biçtiği değerin göstergesidir isim.

Eee, nerden çıktı bu isim davası diyorsunuzdur belki de… Haklısınız…

Hayatıma bambaşka bir pencere açıldı. Görünürdeki adı Ceyhun… Merak ettim Ceyhun ne demek diye…

Birçok anlama sahip olan bu isim; iki aşığın birbiri için döktüğü gözyaşı miktarı demekmiş aynı zamanda. Bazı rivayetlere göre de cennetin dört nehirlerinden birinin adıymış. Eski Türkçemize göre ise yiğit, güçlü kişi demekmiş. Orta Asya’daki en büyük akarsuymuş. Bir de Hun şehzadelerine verilen admış.

Anlamları görünce yüzümdeki tebessümü gizleyemedim. Hani ruhum okşanmadı desem yalan olur.

Cennetin dört nehirlerinden birinin Özlemi olmak… Yiğit, güçlü birinin Özlemi olmak… Ceyhun’da Özlem olmak…

Ceyhun’da yani diğer bir deyişle Amuderya’da Özlem olmak!!!

Açılan pencerede bana taşan cennetin kollarından kopup gelen bir ırmak… Kendinden benim için kopardığı bir damla yaş…

Özlem olmak başlı başına zorken, Ceyhun’da Özlem olmak özgürlük müdür dersiniz?

Tek başına Özlem iken, her sevdalının kâbusu, acısı, bekleyişi, ansızın süzülen gözyaşlarının sebebi, umudu, nefreti, heyecanı, coşkusu, neşesi oluyorsunuz. Acı çekeni görünce kendinizi suçluyorsunuz. Ne saçma değil mi?

Ama özledim… Özlüyorum… Özleyeceğim… Demeyen bir aşık tanıyor musunuz? Bence imkânsız… Başka tenlerden içeri girip, kaçak yaşarken, Ceyhun’da Özlem olmak özgürlük, hüviyetine kavuşmak demek olmaz mı?

Anladım ki Özlem, Ceyhun için ağlasa bile yine Ceyhun’a dökülecek, onda birikecek gözyaşları…

Sevdiğinden koptuğun anda bile yine onun içine düşmek gibisi var mı?

 

 

 

 

 

ÇAT KAPI MUTLULUK

Sen hep gül olur mu? Diyorsa gülen gözlerle biri sana mutlusun… Daha da içten gülüyorsun… Tebessümlerin yüzüne sığmadığını gözlerinde taşıyorsun. Sorgusuz sualsiz geliyor sana mutluluk o an!

Sen hep gül olur mu? Sorusunu duyduğunda düşüncelere hapsolmuyorsan mutlusun… İrdelemiyorsan daha da mutlusun. Çünkü mutluluk çat kapı gelmiştir o an…

Bir şeylere müdahale isteği duymuyorsan mutlusun… Sana gülen gözlere yabancıyken, ona bakarken gülebiliyorsan mutlusun… Tanımıyorum diye hayıflanmıyorsun; çünkü o çoktan gözlerinle göz göze gelmiştir. Sana kalan sadece eşlik etmektir o an!

Sen hep gül diyene gülümseyip, yüreğinde sessizce sen de diyebiliyorsan mutluluğu aramana gerek yok, mutlusun…

Sana yakın duygular hep tanımadığın bedenlerde saklıdır. Duyguyu tanıdığın an, bedenine aldanmıyorsan, doğrusun… Çünkü o mutluluk çat kapı gelmiştir o an!

Mutluyum… Sorgusuz sualsiz, tanımadığım bir tenin içinde gördüğüm tebessüm heyecanımı ortaya koyuyor. Engel olmuyorum bu defa… Sormuyorum, soruşturmuyorum… Yanlış da olsa bile demiyorum… Düşüncesiz bir şekilde sadece mutluyum…  Belki bugünlük belki bir anlık… Yarına ertelemeye ya da düne hediye etmeye niyetim yok… Şuan… şimdi… o anda… içim kıpırdamasa da… ellerim titremese de… ya da… ya da… boşver  hepsini… Ellerimi sadece acının titrettiğini sanarak aldandığımı, eldivensiz sokağa çıktığımda anladım. İçimin kıpırtısını birine mal ettiğimi sandığım anda yine yanıldığımı sıradan insanların coşkularına şahit olduğumda anladım… Var dediklerim aslında yokmuş… Olmasından korktuğum şeyler aslında çoktan bir bir olmuş. Ben mutsuzluğa ekmeğimi banarken, aç kaldığımı ‘sen hep gül olur mu?’ dediğinde anladım…

Sessizlikten ayrılıp, önce kendimle barıştım. Ben benimle barışınca, herkes geldi… Sonra kalabalığa alıştım… Sustuğumda neden diye sorulunca konuşmayı öğrendim… Sözlerim yanaklarıma sızınca gülmeye başladım… Gülüşüm her yüze yansıyınca, gözlerimi açtım… Sonrası yoktu… Hepsi Adı konmamış bir oyundu…

Şimdi mutluyum… Oyun değil… Hayatın içindeyken söylüyorum… Hiç bilmese de buradan söylüyorum…

Ben güldükçe sen de bana hep sor olur mu?

Sen hep gül olur mu diye…

NE SEN SEVDİĞİNLESİN NE DE BEN SENİNLEYİM

Coşkulu bir yüreğe sahiptim. Kimseye göstermediğim ama içinin sıcaklığından haberdar olduğum. Her şeye yabancı ama hayalinde büyüttüğü duyguları vardı içimin. Ne çare ki geçmiş zaman ekiyle dile getiriyorum şimdi. Sonuna eklenen ekler gibi geride kaldı hepsi. Başlangıçta sahiplenmediğim duygularımın sancısını taşıyordu bedenim, sonrasında ise gidince yeri boş kalanların sancısını… Öyle de böyle de bir sızıyla besleniyordu kanım…

Herkes gibi ‘tek’ olduğumu sanıyordum böyle olan. Zaman bana hiçbir şeyi geri getirmedi… İkinci el duyguları bile. Sadece soğukluğunu derinlemesine hissettirdi… Tıpkı önceki sıcaklığı herkesten saklarken kendim bildiğim gibi soğukluğunu da bir tek tenim bildi… Belki aralarda gerçek olan hisler işitti kulaklarım ama inanmadı, tıkadı… Ara ara eller uzandı ellerime doğru, itekledi gerisin geri, denemedi bile… Sızıyla beslenirken ruhum, gözlerden akıyordu ağrısı… Sonra duruldu, sonra kurudu ve git gide soğudu, soğudu, buz tuttu… Buzun üstüne iliştirdi bir tebessümü öylece güldü gördüğü her sevgiye, sevgiliye…

Sonra gördü ki tek değildi… Umarsızca senelere çelme takan sevgililer gördü. Önce inanamadı gözlerim, onca seneye bu çelme niye, eli uzanır mı geri diye? Ama olmadı! Her sevgilideki cevap belliydi. ‘Bir kere üzüldüm, artık kimse için üzülmem’…

‘Bir kere üzüldüm, artık kimse için üzülmem’ diyenler biliyor muydu ki ya ilk kez biri onun için üzülüyorsa? Ama herkes kendi yaşadığını bilir. Kendimden çıktım yola sormadım bu soruyu hiçbirine… Sustum…

Çok acı acımasız yapıyor sanki. Zor sandığında başarısız olanların başarısıdır bu… Sevmek mertebesinden başarısızlıkla ayrılıp, sevilen zirvesinde bulunmak ve yaşatan taraf olmak… Ben yaşadım o yaşamasın bari diyemediğin tek nokta…

Acımasız olmak zorundaymış insan… Acımasız olmayınca daha da acı verdiğini anlıyor canı yandıktan sonra…

Benden acıyla sevgiyi çekip alan sevgili; şimdi sana üzülmüyorum biliyor musun?

Tek üzüldüğüm sana adadığım sıcaklığı bana adamak için çırpınana karşı soğuk olmak zorunda oluşum. Asla hak etmeyeceğim bir sevginin ezikliği altında bırakmanıdır hala isyanım…

Seni sevdiğim gibi sevemeyeceğim kişinin beni seni sevdiğim gibi sevecek olmasınadır yalnızlığım.

Ben senden esirgenirken, kendime de esirgedim kendimi… Ne sen ne de beni seven asla gerçekleri bilemeyecek.

Sen seni unutup unutmadığımı düşünürken, o ise kendisini sevip sevmediğimi düşünmenin pençesinde gezerken ben buz kesmiş benliğimde sadece soğuk bir tebessümle size eşlik edebileceğim. İşte bu yüzden seni asla affetmeyeceğim. Beni gerçekten seven bir kalpten mahrum ettiğin için, hakkım olmayan bir sevgiyi hakkıyla sevenden çalacağım için… Kendisini sevenden kopuk bir şekilde beni sevenin kıymetlisiyken, onu sevenin nefreti olmama sebep olduğun için…

Anlayabiliyor musun beni? Belki de senin de affetmeyeceğin yüreğin affedemediği bir yürek vardı… tıpkı benim seni affedemeyeceğim gibi, belki de beni affedemeyeceği gibi… ne sen sevdiğinlesin ne de ben seninleyim… Hepimiz gerçekten sevenlerin yüreğinden çaldığımız sevgililerin değerlisiyiz…

 

kadin-kim.jpg

Tenine Dokunursa Sapık, Ruhuna Dokunursa Aşık!

Sokaklarda özgürlüğü kısıtlı adımların sahibi kadındır. Bütün gözlerin hedef noktası… Dişilik tespitinin saniyeler içerisinde yapıldığı varlık. Her adım attığı yerde, üzerinden gözleri süzdüren, kimi zaman bakışları azdıran, kimi zaman yürekleri. Gerçek bir dişilik abidesi! Erkekler için tam bir muamma, bir kargaşa olan yine kadındır. Bir parfüm kokusuyla kendine bağlayan, bir dekoltesiyle yürekleri hoplatan, en iyi bildiği şey ‘peşinden koşturmak’ olan insan kadındır.

Çeşitli sözlerin uğrak yeri, ezilmiş, itilmiş, haksızlığa uğratıldığı iddia edilen kişi kadın! Olabilir mi?
Savaşları durduran, başlatan, dilediği zaman dişiliğiyle istediğini elde eden, istediğinde seksi, istediğinde sıradan olan da kadın değil mi?

Kadın üzeri tozlarla kaplı değerli bir taş gibidir. Ya görüntüsüne aldanır, dokunmaz gidersin ya da eline alır, tozundan arındırır ne cevher olduğunun farkına varırsın.Ama bir erkeksen hep dikkat etmelisin. Zira onlar istemezken tenine dokunursan sapık, onlar istediğinde ruhlarına dokunursan âşık sayılırsın. Bir kadın isterse hizmetçi gibi görünür ve yine isterse prenses gibi. Onları keşfetmek tamamen erkek doğasına ve yaklaşımına bağlıdır. Savunmasız atılan her adım beraberinde hüsran ve yahut yanılgıları getirir.

Erkeklerin en büyük hatası kadınları anlamaya çalışmasıdır. Zira kadınlığı anlayabilirsiniz; fakat asla kadınları anlayamazsınız. Derinleri eşeledikçe benliğinizde yorgunluk hissetmeniz bundan olsa gerek.

İstediğinde dünyaları ayağının altına serdirecek güçte olan kadın ezilmiş olabilir mi? İrade yönünden zayıflığıyla bilinen erkeklere karşı yüzde yüz dişi olabilen kadın itilip kakılmış olabilir mi?

Gözyaşlarının görünmesine bile tahammül edemeyen erkeklerle dolu bir dünyada kadın haksızlığa uğramış olabilir mi? Olamaz! En büyük kozu dişiliği, cazibesi olan kadın zayıf halka olamaz! Eğer oluyorsa kadın kadınlığının farkında değil demektir. Acıların insanı olarak kendini nitelendirdiği sürece de farkına varamaz demektir.

Fiziki olarak güçlü, dünyayı kurtaran ya da batıran erkekleri dizginleyen tek unsur kadınken, gerçek bir kadın kaybetmiş olabilir mi?
Olamaz! Oluyorsa eğer, o kadın kişilikle dişiliği ayırma gafletine düşmüş demektir. Zira dişilik bir kadının en temel özelliğidir. Bunu kullanmaktan aciz olanların ağlaması, kendini ezilmiş hissetmesinin suçlusu yine kendisi değil midir?

Erkekler sahip oldukları fiziki güçlerinin farkında oldukları için daha rahat ve vurdumduymaz gözükürler. Kadınlar ise sahip oldukları gücün farkında bile değiller.

Düşün ki bir kadınsın. Sen istemeden tenine dokunan sapık, sen istersen âşık sayılır. Tamamen karşındakinin sıfatını belirleyen sensin. Sadece kokunun esiri olmaya aday binlerce erkek varken sen çaresiz olabilir misin?

Kadınlığın temel parçası olan dişiliği kullanmak kişiliksiz olmak demek değildir. Tabi gerçek bir kişilik ancak nasıl dişiliğini kullanabileceğini bilir.