Etiket arşivi: roman

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.

 

 

 

ask-temsili-3

Destina – Bölüm 1

Sessizlik…

Gözler…

Sessizlik…

Gözler ve yeniden sessizlik…

Denizine küsmüş martı misali bakan bir çift göz.

Nefes alışverişinin hızlandığını,kalbinin aniden,hızla attığını hissettiği o an.Her şey bir anda olmuştu aslında.Hareket etmiyor,masumane bakan bu gözlere bakıyordu sadece.Ne kadarda farklıydı diye düşünüyordu.Dalıvermişti o deniz  güzeli gözlere.Kendisini kaptırmaması gerektiğini biliyordu.Hemencecik kendini toparladı ve aniden:

-Aman tanrım!Ne oluyor bana böyle?

-Hayır,hayırrrr!..sözleriyle bozdu o devasa sessizliği.

Engel olamıyorum kendime,zihnime dur diyemiyorum.Emredemiyorum ona.Dinlemiyor beni,dinlemiyor sahibini.Oysa,oysa ne kadar da uyumlu hareket ederdik.Ben ne dersem onu yapar ben içimden ne söylesem o onu söylerdi. Bana olumlu gelen herşey onun içinde olumluydu. Ama gel gör ki bu defa roller değişmiş, bana emirleri veren  o olmuştu ve beni yönetmeye çalışıyor diye düşündü.

Buna bir şekilde engel olmam gerekiyor diye mırıldandı.

Gaipten bir ses ayyuka çıktı ansızın,sanki birileri onu dinliyordu

-Konuşsanıza…

Kısa bir sessizlikten sonra devam etti konuşmaya

-Hey siz,ne bakıyorsunuz öyle.Birbirinizi arayıp bulsanıza.Siz birbiriniz için varsınız artık zamanı geldide geçiyor.Birşeyler yapsanıza.Daha nekadar böyle kayıtsız kalacaksınız,size söylüyorum konuşsanıza!

Sessizlik…Konuşması istenen bir insanın susması kadar anlamsız görünen bir sessizlik.Sessizliğin bazen ne kadar büyük bir konuşma olduğunu haykıran devasa sessizlik ve yine o masum,maviliğini yitirmeye yüz tutmuş deniz misali bakan gözler…

Her ikisininde başı önlerinde öylece kalakaldılar.Umarsızca…

Heryer bir anda;dörtbir yanı kaplayan ışık,dalgakıranlara vuran ürkütücü dalga sesleri ve dalganın gerisin geri dönmesi ile içine çekip kendisi ile geri götürdüğü taşların sesleri  ile doldu . Hiçbir şey göremiyordu.Işık daha çok göz alıyor,sesler daha çok artıyor,dalgalar daha hırçın vuruyordu.Gözünü ışıktan korumak ve etrafını görmek için elini gözüne siper ettiğinde kocaman dev bir dalganın üzerine doğru geldiğini farketti.Masum masum uyurken,hiç tanımadığınız birisinin bir şekilde sizi uyandırdığını ve başucunuzda eli silahlı olan o kişinin sizi öldürdüreceğini söylediğini düşünsenize.Ömrünüzün en uzun,ömrünüzün en kısa o anında nasıl bir tepki verirsiniz acaba?İşte bu düşünceler o kısa zaman içerisinde beyninden geçmişti ki  ani bir refleks  ile ellerini,’ben suçsuzum!’der gibi havaya kaldırdı üzerine doğru onu yutmak  için an be an yükselen hırçın dalgaya.Umarsızca bakınırken,aniden elini yüzüne doğru kapadı ve herşey tekrar karanlık olduverdi

***

Yataktan fırlayıverdi.Kayıtsızca etrafına bakındı burasıda neresi der gibi.Herşey bıraktığı gibi duruyordu oysaki.Çıkarıp attığı pantolonu,hatta yolda geçerken pantolonuna sıçrayan çamur izlerini bile görebiliyordu ama o izin nereden orada olduğuna bir türlü anlam veremiyordu.Çalışma masası okumak isteyip bir türlü fırsat bulamadığı kitap yığını ile doluydu ama ‘neden bukadar dağınık bu masa?’der gibi bakıyordu.Oysaki son bir aydır o masa o vaziyette öylece duruyordu.Duvarda araştırmak için dipnot düştüğü yazılar vardı.Bir süre bakakaldı öylece.Nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu hala.

Bir türlü nerede olduğunu kavrayamıyordu.Oysaki ömrünün son iki senesini göçlere tok bir şehrin mağrur duruşunu simgeleyen köhne bir binanın,kuzeye bakan,güneşin sadece bir   kısmını görebilen genelde hep karanlık olan,sadece kirası ucuz olduğunda tercih edilebicek tek odalı bu dairesinde yaşıyordu.Bir öğrenci için oldukça lükstü tabiki!

Birden sarsılıverdi.Elini terden ıslanmış olan saçlarına götürdü ve mırıldanmaya başladı:

-Rüyaymış!..

Gördükleri sadece bir rüyaydı.Basit,sıradan bir rüyaydı.Kendini bu şekilde avutmak istiyordu.Basit bir rüya!Titriyor,hızla nefesini soluyordu.Midesinde tarifsiz bir duygu ayyuka çıkmıştı.

Bana neler oluyor der gibi bilinmeze öylece bakakaldı.Bilinmez dediğimiz kendi bilemediklerinden başkası değildi aslında.Bilemediği için bilinmez oluyordu onun adı , çünkü;bilmediği için bir anlam veremiyor ve somut bir kavram olmaktan çıkıp bilinmez oluveriyordu.Somut olarak ise bu yorgun ve çatlak duvardan başka birşey değildi.Dört bir yanını karaladığı,şiirleri ile doldurduğu,ders notlarını tuttuğu basit bir duvar…

Gözü ansızın bir yazıya takıldı duvarda,uzun zamandır böyle melankolik olmasına neden olan nedeni anımsadı.İki elini başının arasına aldı ve sessizliği bozuluverdi kayıtsızca şu tek kelime ile : DESTİNA!..