Etiket arşivi: sevgi

BİZ NE ZAMAN ÖLDÜK

18931Kaç gündür yazıp yazmama konusunda kararsızım. Bir yanım kalemi elime alıp, her şeyi dökmemi istiyordu, öbür yanım ise cesaret edemiyordu. O kadar karma bir dönemdeyim ki… Nereye dönsem, ıslanmış gözlerle bakışıyorum, acıya çarpıyorum. Ne kadar mutsuz herkes böyle?! Ürkütüyor bu beni… Desem de yok…

Neden yaşıyoruz biz? Neyiz? Kimiz? Neden varız allah aşkına… Duygularımız mı var? Düşünecek beyin kaldı mı ki? Hangimiz yapay gözyaşı kullanmıyoruz şimdilerde? Satır aralarında kalmıyor mu hayatlar?…

Ölümden hiç korkmazdım. Neden korkayım ki! Güçlüyüm derdim… Bunu en çok insanların ölümden korktuklarını gördüğümde söylerdim… Biri ölünce televizyonların üzerine atılan siyah örtüleri gördüğümde söylerdim. Biri öldüğünde sessizliğe bürünüldüğünde söylerdim… Herkesin üzeri kararıp, gözleri ağlamaktan kızardığında söylerdim… Sanki sesli konuşmak büyük günahmış gibi susmak zorunda kaldığımızda söylerdim. Herkes o kadar çaresiz, o denli acılı gözüktüğünde söylerdim kendime ‘ben ölümden korkmuyorum’ diye… Çocuk aklı işte… Şimdi anlıyorum… Bir ölünün ne denli yaşanmışlık olduğunu gördüğüm için korkumu korkusuzlukla bastırdığımı, şimdi anlıyorum. Çünkü şimdi hiçbirimizin gözleri ıslanmıyor kendiliğinden… Hepimiz sahte gözyaşları kullanıyoruz gözlerimizdeki kuruluk batmasın diye… Çok ağlamışlıktan değil, şiddetli duygusuzluktan… Şiddetli düşüncesizlikten göz pınarlarımız ıslanmıyor bile… Sanki içimizde atan bir şey yok… Sanki içimize beton dökmüşler… Yanı başımızda birileri ölüyor kılımız kıpırdamıyor… Her gün birileri gerçekten ölüyor… Öldürülüyor… Ecelin bedenlere yaklaşmasına gerek kalmadan birileri istiyor diye birilerinin sevdikleri ölüyor. Sonra bize onlar ölse de aslında ölmüyor diyorlar… Biz de tamam deyip, sadece sözlerle sözde üzülüyoruz. Allah günah yazmasın ama ne zaman bir şehit haberi gelse, önce nereden diye bakıyorum. Bu ayrımcılık yaptığımdan değil, kardeşim aklıma geldiğinden… Acaba onun görev yeri mi diye… Sonra kendimden utanıyorum… İçim bir deli oluyor… Sen de mi diyorum kendime öfkeyle… Dudaklarımda titrek bir mühür… Sessizlik sarıyor beni…

Televizyonların üstüne örtüler atılarak karartılmıyor ekranlar artık, başka türlü oluyor… Bir öpüşme sahnesiyle mesela… İçim bana haykırıyor ya deliriyorum o an suskunluğuma… Aslında öyle değil… Aklım almıyor… Donup kalıyorum… Anlayamıyorum… Kırk gün süren sessizliği anımsıyorum birden… Yine ürküyorum… Sanki yine o acının hissedilmesini bekliyorum… Şaka gibi acı çekelim istiyorum resmen… Delirdim mi ki ben?! Yok… Eskisi gibi his, sahici gözyaşı arıyorum sadece… Ama yok! Kimseden…
Ben anlayamıyorum. Lütfen… Lütfen söyler misiniz? Biz ne zaman öldük?!

ÖZLEM ERDEN

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

productimage-picture-kurabiye-278jpg

ÖZÜR DİLERİM

Bugüne kadar kırdığım bütün insanlardan özür dilerim. Sizi kırmasaydım, özür dilemenin bende bu kadar şahane duracağını öğrenemeyecektim. Sizi kırmasaydım, insan kırarak insan olunamayacağını öğrenemeyecektim.

Bugüne kadar kırdığım, üzdüğüm bütün insanlardan özür dilerim. Sizi kırmasaydım, hatalarımın bende bu kadar şahane duracağını, hatalarımdan bu derece ders çıkaracağımı, hatalarımla olgunlaşacağımı öğrenemeyecektim. Sizi kırmasaydım, sizin de bir kalbinizin olduğunu fark edemeyecektim. 

Bugüne kadar kırdığım bütün insanlardan çok özür dilerim. Benden bu kadar nefret etmeseydiniz, sevginin bu kadar güzel olduğunu öğrenemezdim. Beni andığınız her an yaptıklarım aklınıza gelmeseydi, sevgiyle sarıldığım insanların güzelliğini bilemezdim. İnsan ayıklamak pirinç ayıklamaya benzemez öyle değil mi? Ayıklarken, daha o anda yara alır insan…

Bugüne kadar nefret ettiğim bütün insanlardan özür dilerim. Sizden bu kadar çok nefret etmeseydim, sevginin ve nefretin insana ne kadar farklı, ne kadar yakıcı ya da ne kadar sarıcı güzelliklerle sarıldığını öğrenemeyecektim. Aslında nefret etmek çok sevmektir, öyle değil mi? 

Bugüne kadar ahını aldığım bütün insanlardan çok özür dilerim. Ahınızı almasaydım, başka sevaplarla kendi ayıplarımı örtmenin ne kadar ezik, ne kadar çirkin bir şey olduğunu öğrenemeyecektim. Beni incitmeseydiniz, sizi incitmezdim. 

Bugüne kadar beni kıran bütün insanlardan onların adına ben özür diliyorum, kendimden, onlardan, bizden…

Birbirimizi kırmasaydık, özür dilemenin dünyanın en güzel erdemi olduğunu öğrenemeyecektim. Doğruymuş, doğruymuş elbet, bize hayatı öğretenler en çok kırdıklarımız ve en çok kırıldıklarımızmış. 

Bugüne kadar beni sevmeyen bütün insanlardan onların adına ben özür diliyorum. Kalbinize yetemedim demek ki, kalbinizin kapılarını açmak için anahtarı bulamadım, ya da buldum da düşürdüm, son bir ihtimâl kalbiniz beni içine alamayacak kadar küçüktü. Sizin tarafınızdan sevilmemenin acısını, yenilgisini, ezikliğini yaşamasaydım, beni seven insanların kıymetini bilemeyecektim. 

Bugüne kadar kızdığım bütün insanlardan özür dilerim. Size kızmasaydım, sevgi kadar, incitmek istememek kadar doğal bir duygunun daha olduğunu, kızgınlığın da insanlık gereği olduğunu öğrenemeyecektim. Bugüne kadar üzdüğüm bütün insanlardan çok özür dilerim. Üzmeseydiniz, üzmezdim.

Bugüne kadar yaptığım her şey için özür dilerim. Özür dilemeyi bilmeseydim, insan olduğumu hatırlayamadan ölüp giderdim. Ne çok şey yapmışız birbirimize, iyi ki de yapmışız, iyi ki de üzmüş, iyi ki de kırmışız öyle değil mi? Pişman olursak, gururumuzun altında, ağırlığında eziliriz. Onca zaman kibirle övündüğümüz bütün duygular bizi öldürür, ya da yaralar. 

Bugüne kadar kibirle baktığım bütün insanlardan özür dilerim. Size bu kadar kibirle yaklaşmasaydım, tek doğrunun bende olduğunu savunmasaydım, şu anda hayatımda olurdunuz. Hayatımda olmanızı istemediğim için kendimden ve sizden özür dilerim. Hayatımda olsaydınız, özür dilemeyi öğrenemezdim. 

Bugüne kadar kötülüğümü isteyen bütün insanlardan özür dilerim, onların adına… Biliyorum, her insanın içinde hem iyi, hem kötü var. Şeytana galip gelmeseydiniz, siz de beni iyi görmek isterdiniz. Biliyor musunuz? Aslında şeytan bizi bu hâle getirdi. Kibirimiz, gururumuz, nefretimiz onun eseri…

Bugüne kadar farkına varamadığım her şey için özür dilerim. O zamanlar farkına varsaydım, o yaştaki insan olamazdım, büyüdüğüm için farkındayım. Bugüne kadar üzdüğüm bütün insanlardan özür dilerim. İncinmeseydim, incitmezdim.

Varsın olsun, bana öğrettiğiniz, size öğrettiğim her şey için kendi adıma, sizin adınıza teşekkür ederim. Bütün bunları öğrenmeseydim, teşekkür etmenin bende bu kadar şahane duracağını bilemezdim.

Dilara AKSOY

http://www.twitter.com/merhabaomrum

KIRIK KALBİME SEVMEYİ ÖĞRET

Her şey çok zordu. Çok üzüldüm ama yaşananların beni üzdüğünü sanıyordum, ama herkes kendi kendimi üzdüğümü söyleyip, duruyordu.

Kendi kendimi üzdüğümün farkında bile değildim. Herkes gibi ama herkesten farklı gizlediğim çok gözyaşım oldu. Büyümek zor geldi ama sahip olmadığım bir çocukluk vardı. Küçüklüğü öğrenmek için çok geçti artık.

Tek kaldım. Yine herkesin dediği gibi kendi seçimlerimdi. Sevmeyi öğrenmeye başladığımda ‘sevmek insanı ne kadar üzebilir ki?’ dediğimi bilirim. Hislerim görüntümün aksine çok çocuktu, çok saf, çok masumdu.

Sonra büyüdüler. Birine çok değer verdim. Çok güvendim. Hedeflerimi, kararlarımı değiştirdim ama hep bir çizgide durdum. Ne ona gidebildim ne de kendime dönebildim. Yüreğimi küçültüp, bedenimi yordum, ayaklarımı yordum, koşuşturdum. Herkesten çok çalışıp, herkesten az uyuyordum. Yıldızları unuttum. Gökyüzüyle konuşmayı da… Kağıtları bıraktım, kalemi dersten derse ite kaka kullanıyordum. Zordu… ben yoruldum… bedenim yoruldu… kalbim yoruldu… Dışarıdan hep gülmek zorundaydım, güldüm. Güçlü olmak zorundaydım, güçlüydüm. Duvar üzerine duvar ördüm. Bana gelmek isteyen asla bana varamadı. İstediğim an benden soğumalarını sağladım. Erkek gibi korkusuz olmayı öğrendim.

Bütün bunlar tekken işe yarıyordu. İnsanlarla uğraşmayı çok sevsem de onlar çok acımasız. Bu yüzden kendimi hep korumam gerektiğini ve bunu benden başka kimsenin yapamayacağını düşündüm ve kendimi buna inandırdım. Benim için benden başka kimse bir şey yapmayacaktı çünkü.

Duygularım da kırıldı, hevesim de, kalbim de… Onlar da yorgun düşünce hayat öylesine vardı, öylesine yok…

Sonra o geldi. Anlıktı… Umulmadık bir şeydi… Sürekli gülmeye başladım yine yeniden.  Hem kabullendiğim şeyler oluyordu hem kabullenmekten korktuklarım. Kimler bilir bilmiyorum ama tek yaşayan birine yapılacak en büyük kötülük, yalnızlıklarını elinden almalarıdır. Bir kere yalnızlıklarını alıp, yerlerine geçerlerse ve gün gelip gitmeyi seçerlerse toparlanmak çok zor oluyor. Enkazdan yeniden bina inşa etmek gibi…

Ona alışmaya başladığımı fark ettiğim her an korkularımı yokladım. Yalnızlığımı öne sürdüm. Üzülmek istemediğimi biliyordum. Üzülmek istemiyordum. Ama plansız oluyordu her şey, çok içten ve samimi…

Zaman hep içimde yok olduğuna inandığım heyecanı onun karşısına çıktığımda yeniden bana yaşatıyordu. Kendime itiraf edemezsem de bu heyecanın sebebini seviyordum.

Mutlu olmak buydu işte. Hiçbir şey düşünmeden, planlamadan, yargılamadan, ayakların götürdüğü yere gitmek ve asla dediğin her ne varsa gülümseyerek yaptığından söz etmekti.

Onunla kendimi yenilemeye başladım. Farkındaydım ama o farkında değildi. Git gide içime girdikçe karmaşıklığım ürkütmeye başladı. Dışa dönük korkusuzluğumdan rahatsız olmaya başladı.

Kabullenemediğini fark ettiği asiliğimden yakındı. Hayata karşı duruşumun doğru olduğunu ama aynı duruşun ilişkide yanlış olduğunu söyledi. Bana göre o bir öğretmendi ben de okula alışmakta güçlük çeken bir öğrenci.

Ona karşı hep inandıklarımı savundum. Hep susturdum. Ona güvenim yine sonsuzdu çünkü. Bunu kabullenmek demek belki de yeniden yenilmek demekti. Acı çekmekten uzaklaşmışken, yeniden karşılaşmaktan çok açık şekilde korkuyordum. Bunu söylemek bile zordu.

Neyselerle günler geçti, derken aylar olmuş.

Farklı bir bağ oluşmuş, ittikçe kendine çeken bir bağ. Çıkmazda hissediyorum kendimi.

Benden gitmek istediğini söyledi. Değişmeyeceğimi, değişemeyeceğimi ve hep bildiğimi okuyacağımı söyledi. Daha sonra üzülmektense, şimdiden gitmenin ve bitirmenin daha iyi olacağını söyledi.

Ona bir söz vermiştim. Bir gün gitmek isterse, neden diye sorup durdurmayacaktım. İstediği an hiç olmamışım gibi gidecektim. O an bu sözü verdiğimi ona hatırlattım. Değişme ihtimalimi sordu. Değişmezsen diye yineledi. O an sustum gerçekten istediğinin bu olup olmadığını sordum. Değişmezsen evet dedi. Değişmeyeceğim demem gerekiyordu belki de beklediği buydu. O an değişmek istediğimi fark ettim. Normal bir kız gibi olmam gerektiğini söylüyordu. Normal bir kız!

Tek olmayı tatmayan, erkek egemenliği altında korunmaya alışan, sevilmenin doyumuyla şımartılan kız modeli!

Bu dedikleri benden uzaktı. Dişilik misafir gibiydi içimde. Sadece olması gereken yerde olur, sonra kaybolurdu.

Düşündüm. Gitmek istedi. Gitmedi…

Kaybetme korkusu olmadığı için git deseydim gidecekti diye düşündüm.

Beni böyle tanıdı. Neden şimdi değişmemi istiyor diye düşündüm.

Neden o istiyor diye değişmek istiyorum diye düşündüm.

Bir gün sonra yüz yüze görüşmek istedim. Bunun bir şey değiştirmeyeceğini, yine söyleyeceklerini yineleyeceğini söyledi. Değiştirdi. Yüzüme söylemeye çalıştı ama diyemedi. Sevecen, ılımlıydı. Ben söyledim, o duymak istemedi.

Bitmedi… Bitemedi. Ona değişmeyi istediğimi söyledim. Bu konuda bana yardım etmesini istedim.

İki kişilik düşünmeyi onunla öğrendim. Sevdiğin tarafından sevilmeyi onunla öğrendim.

Düşünceleri ikinci kişiyle paylaşmayı onunla öğrendim.  El ele yürümeyi onunla öğrendim.

‘gerçekten sevilince sevmenin üzmediğini onunla öğrendim.

Ve şimdi de değişmeyi onunla öğreneceğim.

Zor ama imkânsız değil. Çünkü onu sevmeyi onunla öğrendim. En önemlisi sevdiğimi belirtmeyi, söylemeyi, yaşamayı onunla öğrendim.

Ben içimden geldiği gibi yaşamaya alışan biriyim. İçimden gelenleri yaparken plan yapmak aklıma gelmiyor. Bu yüzden ruhum dilediği gibi davranıyor.

İki kişilik hayat için onun hayatını da hayatıma ekliyorum. Bizi böyle seviyorum. Bizi böyle sev hayatım. Çünkü biz mutlu olmak için birbirimizdeyiz. Çünkü ancak biz birbirimizi mutlu edebiliriz. Unutma mutluluğu da seninle öğrendim.

 

 

CEYHUN ÇAYLAN

(Her şey menfaat değildir. Hala ‘eskide’ olduğu gibi güzel olanları yaşayan ve ‘YAŞATAN’ da var hayatta. Her seven kirli, her sevgili kirleten değilmiş demek ki…)

Bu belki de hayatım boyunca gururla anacağım yazılarımdan biri olacak. Çünkü seni tanımlamaya, dilim döndüğünce seni anlatmaya çalışacağım. Zor! Gerçek anlamda seni tanımlamak çok zor!

Öyle bir zamana gelinmiş ki baba-oğul, anne-kız bile karşılıklı menfaat içerisinde hareket ediyorlar. Sevgililerden söz etmek bile başlı başına bir dipsiz konu… Gözlerden tenlere, tenlerden ceplere, ayaklardan dört tekerlere kadar inen aşkların âşıklarıyla dolu böyle bir zamanda hiçbir şeyin son olmadığının bazı kanıtları vardır hayatta. Senin gibi…

Yüreği cesur insan! Herkesçe dost, herkese vefalı insan… Başkalarınca tebessümle anılan, adı geçtiğinde bile milyonlarca sözü ardı ardına sıralatan insan… Ceyhun Çaylan!

İyi bir evlat! Annesinin onur kaynağı… Arkadaşı, sırdaşı, gururu, umudu ve hala aynı heyecanı…

İyi bir dost! En yakın dostunun kardeş dediği insan… Değer verilir ama değer görülmez. Ona değer verirseniz, değer görürsünüz. Bazen kibrinize yenik düşüp, kendinizden başkasını tanımadığınızda bile onun nazarında değerlisiniz. Sadece kötü gün dostu olmakla yetinmez, iyi gününde de, iyi günlerinizde de samimiyetin simgesi olur.

İyi bir çalışan! Hayatında işi kadar önemsemiyordur belki de kendini… Sorumluluk onun vazgeçilmez mecburiyetidir. Hani kaytarmak ister ya zaman zaman insan, imkânsız! İyi olmak gerçek anlamda iyileştirir kendisini…  Şansa bırakmaz, riskten korkmaz, vasfının bir değeri olmaz gözünde… İster patron deyin, ister yönetici, o kendi gözünde işinin işçisidir. İyilikle, sevgiyle çalışmanın ifadesidir.

Suçlu bir beden! Kendine karşı acımasız, kendine karşı suçlu… Başkalarının mutluluğu onun mutluluğundan kat kat değerlidir. Kendini, isteklerini, heveslerini erteler. Bedeninin yorgun savaşçısı, ayaklarının zamansız çilesidir bir anlamda.

Mükemmel bir SEVGİLİ!

Ceyhun demek huzur demek seven için… Kaygısız, şartsız güven, mutluluk demek… Öfkeliyken rüzgâr gibidir. Eser ama serin eser… Derine inmeden diner… Sonra hemen uysal uysal yüzünü okşar. Öfkeli olan sensen, dinmeni bekler. Korkup, terk etmez. Şefkatin ruhu elinde olur. Sımsıkı kenetler ellerine…

Sabırsızlığın sabra dönüştüğü yerdir omuzları. Başını yaslarsın, sıcacık elleriyle okşar, sever. Sen kötü oldum dersin, öyle sanırsın, kahredersin kendini, o ise yüceltir yerle bir ettiğin tüm duygularını.

İtiraf etmek gerekirse şu zamanda türünün son örneği… Sevdiğinden faydalanmak, sevgisinden nem kapmak, duygularını incitip, onuruyla oynamak, bunu ağzından sakız yapmak, sevdiğini başkalarına yem yapmak moda iken iyi olan şeylerin hala yitip gitmediğinin canlı kanıtı.

Ceyhun Çaylan!

Hayatımda olduğun için, yüreğimi yüreksiz insanlardan koruyup, yüreğine eklediğin için, buz gibi ellerimi her fırsatta ısıttığın için, inadımı kırarak sabrını, sevgini sunduğun için, yüreğinin tam da üstünü bana yuva yaptığın için, sevmek fiilini yüreğime yeniden kazandırdığın için, temiz olan hiçbir şeyin kirletilmesine, kirlenmesine izin vermediğin için, sonsuz bir huzru, mutluluğu tüm olumsuzluklarıma rağmen benden esirgemediğin için, benim olduğun için önce Allah’a sonra da sana tüm yüreğimle TEŞEKKÜR EDİYORUM!

Geç yerine geç! Dediğin her an hayata teşekkür ediyorum; çünkü öyle deyip, yüreğinin üstüne koyuyorsun beni…

Seni sevmek lüksüne sahip olduğum için çok şanslıyım. Bu şansı bana verdiğin için de sana borçluyum…

NEDEN ’14 ŞUBAT’ SEVGİLİLER GÜNÜ?

14 Şubat yaklaştıkça özellikle bayanları bir telaş sarmaya başladı. Malum 14 Şubat Sevgililer Günü… Bayanlar beklentilerinin yanı sıra sevgililerine hediye almak için günler öncesinde seferberlik ilan etmiş gibiler.

Her zaman olduğu gibi bu gibi günleri anlamından da ötede anlamlandırmaya çalışan bayanlardır. Beklentilerini en üst seviyede tutarlar; fakat aynı beklenti içerisinde olmayan baylar için durum sıkıcı ve mecburiyetten öte değil.

Bugün bir bayanın yüzünde gördüğüm ifade, benim  ‘neden 14 Şubat Sevgililer Günü?’ diye sormama neden oldu. İnsanlar sevdiklerine hediye alırken bile mutsuzken, böyle bir gün neden var diye merak ettim.

Araştırmalarıma göre Sevgililer Günü ta Eski Roma İmparatorluğu kilisesine dayanıyor. Roma tanrı ve tanrıçalarının kraliçesi olan Juno, Roma halkı tarafından kadınlık ve evlilik tanrıçası olarak biliniyor. Ona duyulan saygıdan dolayı 14 Şubatta tatil yapılıyor. 15 Şubat ise Lupercalia Bayramı olarak kutlanırmış. Hayatları katı kurallarla kısıtlanan gençler için büyük önem taşıyormuş o gün; çünkü birliktelik yaşama şansı olmayan bu gençler bayram dolayısıyla kendilerine eş bulabiliyorlarmış. Yani Lupercalia Bayramının arife gününde çekilen bir kurayla hangi gencin partnerinin kim olacağı belli oluyormuş. Kızlar isimlerini yazıp bir kavanoza koyuyor, erkekler de o kavanozdan çektikleri kâğıtta ismi yazılan kızın partneri oluyormuş. Bu birlikteliklerin sonları genellikle evlilikle sonlanıyormuş.

İmparator 2. Claudios zalim bir hükümdar ve ordusunda savaşacak asker bulamıyor. Bunun nedeninin evlilik olduğunu düşünüyor ve bu birliktelikleri yasaklıyor. Bunun bir haksızlık olduğunu düşünen papaz Valentine hükümdara rağmen gizlice genç çiftleri evlendirmeye devam ediyor. Hükümdarın bunu öğrenmesi üzerine tutuklanıp, sopayla dövülerek öldürülüyor ve 14 Şubat 270 yılında Hıristiyan Şehitliği’ne gömülüyor.

Milattan sonra herkesçe 14 Şubat Valentine’s Day yani Sevgililer Günü olarak kutlanmaya devam etmiş. Bu konuyla ilgili çeşitli efsaneler var. Çiftler sevdiklerine kartlar yazıp göndermeye başlamış. Fakat, daha sonraları işin ticari boyutu daha çok önem kazanmış.

İnsanlar, sanki birbirlerine hediye almak zorundaymış gibi bir durum söz konusu günümüzde. Üstelik bugün yüz ifadesinde sıkıntı, stres, mecburiyetten öte hiçbir sevinç kırıntısı görmediğim bayan gibi…

Sevgililer Günü anlamlı bir halden uzaklaşıp, ticari boyut kazanmış. Sevdiğin birinin olması, o gün sevgini paylaşabildiğin bir sevgilinin yanında olması ne yazık ki bir anlam ifade etmiyor. Daha anlamlı kılan ne aldığı(!) şimdilerde…

Baylar için işkence, bayanlar için ise beklentilerinin tavanlar yaptığı bir gün olmaktan ziyade duygusal hiçbir yanı kalmamış aslında. Kişisel fikrimi söylüyorum; insanların içlerinden gelmeyerek zorunda olarak ya da mecburiyetten dolayı yaptıkları hiçbir şey samimiyeti çağrıştırmıyor.

Soyut olan şeyleri bile somutlaştırma hırsı insanları gösteriş budalası yapmış durumda. Sevgilinden duyacağın bir söz, yüzündeki bir tebessüm, sıcak bir bakışı ve her şeyden önemlisi yanında oluşu, bir çiçekten, tartışmayın diye yaptığı bir sürprizden, aldığı bir kazaktan daha önemli değil mi?

Değilse 13 Şubat gecesi uyuyun ta ki 15 Şubat’a kadar; çünkü siz sevmiyorsunuz ki Sevgililer gününü kutlayasınız. Halbuki insanların mutluluğu için hayatından olan biri var ortada. Sevenlerin birleşmesi için çaba sarf edilmiş bir günken, şimdi hediye alınmadığı için ayrılabilen çiftlerin günü olmuş.

Bir kalpten beklentiniz nedir diye sormanız gerekiyor bu durumda? Neden illa her şeyde bir kanıt aranıyor ya da neden herkesin sevgisini aynı şekilde göstermesi bekleniyor ki? Bir yürek vardır susarak seviyorum der, bir yürek vardır konuşarak… Bir yürek vardır hislerini sembollerle anlatır, bir yürek vardır hislerini bakışlarıyla yansıtır. Çiçek alan, sürpriz yapan daha çok seviyor diye bir şey yok. Sadece tek sorun beklentilerin sevgiden geçmemesidir. Oysa kalpten para akmaz, kalpten gelebilecek tek sürpriz ‘seni seviyorumdur’.

Yürekten sevenlerin tek günle ölçülecek bir sevgileri olmaz. İçlerinden gelerek, severek, isteyerek yaparlar yapacaklarını. Sizin zorunuzla, sizin arzunuzla gerçekleştirilen ya da alınan hangi şey sevgi göstergesi sayılabilir ki? Bırakın herkes içinden geldiği gibi sevsin. Beklentileriniz maddiyattan geçiyorsa neden maneviyattan yoksunum diye sorma gafletinde bulunmayın. Çünkü siz gülü kokla, sev demiyor, gülü kopar, soldur demiş oluyorsunuz. İstekleriniz yaşadıklarınızdır. Beklentileriniz olmak istediğiniz yere değil, olduğunuz yere kadar taşır sizi.

Görüldüğü gibi yine kalpten gelen bir gün ceplere inerek değerini yitirmiş. Yine de göstermelik sevenlerin ‘somut aşkları’ için şimdiden Sevgililer Gününüz kutlu olsun diyorum.

ÖZLEM ERDEN

idam_heykel_qprq_185150906e

Aşk Tanrıçası’nın İdam Günü

Coşkulu kalabalığı susturmaya çalışan görevliler uğraşlarının bir sonuç vermediğini görünce bazısı vazgeçip, kenarda olanı biteni izlemeye karar verdi.  Geriye azınlık olarak kalan görevliler ise öfke naraları atan ve ellerine geçirdikleri her şeyi rast gele bir yerlere savuran kalabalığın arasında ezilmemek için şu yapılacak olan şeyin bir an önce başlayıp bitmesi için dualar ediyordu. En sonunda geniş meydanın dört bir yanına yerleştirilen hoparlörlerden boğuk ve cızırtılı, mekanik bir ses duyuldu. Az önce öfkeden kuduran kalabalık her şeyi bir yana bırakıp, pür dikkat sesi dinlemeye başladı.

“Evet dostlarım, bildiğiniz üzere bu gün burada, atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu emeli gerçekleştirmek için toplanmış bulunuyoruz. Bu tarihi ve pek önemli ana tanık olmak istiyorsanız lütfen birazcık daha sabredin. Evren var olduğundan beri insanlara acı çektiren bu iblis kılıklı, kötü ve kirli ruh, nihayet yeryüzü üzerinden kalıntıları kalmaksızın temizlenecek. Az sonra gerçekleşecek olan “Aşk Tanrıçası’nın idamını” izleyecek olmak hepinizin için bastırılması güç bir heyecan yaratıyordur, farkındayım. Emin olun ben de sizinle aynı heyecanı paylaşıyorum. Tam yarım saat sonra gerçekleşecek olan idama aşkın tüm kindarlarını bekliyoruz!”

Konuşma bittikten sonra meydanı inleten, kulakları son raddesine kadar zorlayacak olan bir tezahürat koptu. Kimi Aşk Tanrıçası’na sövgüler yağdırıyor, kimi idamı gerçekleştirecek olan başkanı yere göğe sığdıramadan övüyordu.

Nihayet beklenen ana yaklaşıldığında saniyeler kalmıştı sözü verilen yarım saatin dolmasına. Kalabalık, sanki anlaşmışçasına bir anda bağrışlarını kesip son on saniyeyi hep bir ağızdan saymaya başladı.

“On. Dokuz. Sekiz. Yedi. Altı. Beş. Dört Üç. İki. Bir.” Ve saniyeler sonu bulduğunda Adalet Binasının önünden çıkan beden ve o bedenin etrafını çevrelemiş olan güvenlikle beraber dışarı çıktılar. Beden, kendini gösterdiği anda tezahüratlar yeniden başladı. Kimse, durmak bilmeden Aşk Tanrıçası’na haykırıyor hatta ellerine geçen her türlü şeyi ona büyük bir hınçla fırlatıyordu. Bu hengâmenin arasında kimse Adalet Binası’nın karşısındaki büyük apartmanın balkonundan aşağı bakan ekose gömlekli adamın pis ve hain sırıtışını görmemişti.

Dakikalar gittikçe monotonluk kazanırken, Aşk Tanrıçası nicedir bastırmaya çalıştığı gülümsemesini nihayet serbest bırakmıştı. Küçümseyen bir bakışla topluluğu incelerken kalabalığın hakaretlerinden pek de gocunuyor gibi görünmüyordu.

Görevliler Aşk Tanrıça’sının süt rengi, zayıf kollarından nazikçe tutup, kibarca büyük çarmıhın yanlarına bağladılar. Görevliler, Aşk Tanrıça’sının yanındayken kalplerinin normalden daha fazla attığını ve alınlarından soğuk terler boşaldığını hissediyorlardı. Kendilerini bu sexi –aslında adamlar kadın için bu tabiri kullanmazlardı- kadının karşısında kendilerini yetersiz hissetmeye başlamışlardı. Bu da utanmalarına ve pembeleşmiş yanaklarıyla yanlarından aceleyle uzaklaşmalarına neden olmuştu. Aşk Tanrıçası adamların içlerinde bulunduğu durumu fark edince, kısa, saniyelik bir kahkaha attı. Durumun ironiliğine gülüyordu.

Ön taraflarda, yerden aldığı ufak ama ağır taşı rast gele bir tarafa atarak dükkân camlarından birini kıran bir adam Aşk Tanrıçası’nın o birkaç saniyelik gülüşünü fark etti. Gür sesini sonuna kadar kullanarak kalabalığın ortasında bağırmaya başladı.

“Ey ahali! Şu utanmazın yaptığını bakın. Çarmıha gerilmiş, hala pişkince gülüyor şıllık” bir yandan da hararetle Tanrıça’yı gösteriyordu. Kalabalık yüzü sinirden ve bağırmaktan kıpkırmızı olmuş adamın söylediklerini dinledikten sonra bir hınçla çarmıha gerilmiş olan bedene taşlar atmaya başladı. Kalabalık öyle bir coşkuyla dolmuştu ki insanların artık sinirden hızlıca atan mavi, boyun damarları seçilebiliyordu.

İç içe girmiş, sıkış tıkış bir arada durmaya çalışan topluluktan bazı insanlar can havliyle aniden kendilerini meydanın dışarısına atmaya başlamışlardı. Bazıları, burnunun dibine kadar girmiş olan koltuk altlarından yayılan ter kokusundan rahatsız olmuş, kimisi ne yaptığını bilemeyerek bağıran, öfkelenen insanların ağzından çıkan tükürüklerin gözlerine veya vücudunun herhangi bir noktasına girmesiyle mağdur olmuş, bazısı ise, artık bir hayvanın böğürmesini andıran seslerden rahatsız olduğundan dışarı çıkma ihtiyacı hissetmişti. Dışarı çıkanlardan bazıları -hemen yanı başlarındaki çöp kutusuna bile ulaşmaya tenezzül etmeden- caddelerin kenarına, kusuyordu. Bazıları ise sabahtan beri meydanda beklediği için fazlaca sıkışmış, bir ağacın –bazıları o kadar bile kibar olamıyordu- altında zaruri ihtiyaçlarından birini gideriyordu.

Bir süre sonra meydanın dışındaki alanın meydanın içinden bir farkı kalmamaya başlamıştı. Ter ve idrar kokularının iğrençliği her solukta insanların ciğerlerine ulaşıyor, safra sıvıları ağızlarına kadar varıyordu. Etrafta, bu gösterinin artık bitmesi için edilen duaların mırıltıları dolaşmaya başlamıştı.

Kalabalığın şiddeti geçen vakitle daha da artıyorken beklenen vakit geldi. Hoparlörlerden soprano bir ses yayıldı. Tiz ses kulaklarda çınlarken Adalet Binası’nın görkemli balkonundan Bakan görüldü. Ve işte o anda tüm ipler kopuverdi. Kalabalık, bağırmaktan şişen boyun damarlarına aldırmaksızın kendinden geçmeye başlamıştı. Kimse ne dediğini bilmiyor, Bakan’a olan övgüler ve Tanrıça’ya olan sövgüler havada uçuşuyordu. Zaman geçtikçe tezahüratlar anlaşılmaz, boş bir ses kargaşasına dönmeye başladıı.

Bakan ise kendisini öven kalabalığa balkondan el sallıyordu. Gülümsemekten çenesi ağrımaya başlamıştı. Kulakları hissizleşmeden bir an önce şu işin bitirilmesini istiyordu. Bu gösteriş fazla uzamıştı ona göre. Ama tabii onun düşüncelerini dinleyen kimse yoktu. O sadece bir kuklaydı. Başkalarının kuklası. Burada başkan olması perde arkasındaki insanları ilgilendirmiyordu.

Aşk Tanrıçası bıkkınlıkla ve oflayarak gözlerini kalabalığa çevirdi. Kendisi için kalabalıktan gelen güzelliğine ve vücuduna edilen edepsiz lafları ve dile getirilmekten utanılmayan hayalleri duyabiliyordu. Aldırmadı. Tam tersine insanların onu hem edepsizce övmesi hem de haşince sövmesi komiğine gidiyordu. “Ah, insanoğlu! Ne kadar nankör ama!” diye içinden geçirdi.

Gözlerini kalabalıkta seyir ettirirken Adalet Binası’nın balkonundan pişkince gülümseyerek el sallayan başkanı gördü. Daha sonrasında kafasını aksi yöne çevirdi. Balkondan haince sırıtan, ekose gömlekli, ellerini cebine sokmuş olan adamı gördü. Gözleri, adamın suratında bir süre takılı kaldı. Gözlerini delen güneş ışıklarıyla uzağa daha fazla bakamayınca kafasını eğmek zorunda kaldı. Bu sefer gözlerini yerde sabitleyerek dünkü olanlar aklına geldi. Kırık bir tebessümle onları hayal etmeye başladı.

Aklında ilk canlanan görüntü adamın ekose gömleğinin altına giydiği uyumsuz lacivert pantolondu. Sararmış dişlerine çarparak çıkan tütün ve alkol kokusu Tanrıça’nın midesini bulandırmıştı.

Bir başka görüntüde ise adam, elleri bir sandalyeye bağlanmış Tanrıça’nın yüzüne doğru eğilmiş, irileşen gözlerini, Aşk Tanrıçası’nın etrafı mor tonlarla kaplı, kırmızı gözlerine dikmişti.

“Sen,” diye fısıldamıştı daha sonra adam Tanrıça’ya. “Yarın öleceksin. Biliyorsun değil mi?” adam, her kelimeyi tane tane söylerken Tanrıça yüzünü buruşturarak ondan çekmek zorunda kalmıştı. Dişlerinin arasına sıkışmış yemek kırıntılarını görmek onu daha kötü bir duruma sokuyordu.

“Bana bak!” diye kükremişti adam daha sonra sinirle. Bağırdığında gözleri daha da irileşiyor, gözbebekleri, sanki yerlerinden düşeceklermiş gibi ürküntüyle duruyorlardı oldukları yerde.

Tanrıça, yüzüne çarpan pis kokulu nefesle son anda vazgeçmişti adamın söylediklerine itaat etmekten. Bu saate kadar başı dik gelmişti. Kusmayı, günlerdir korumaya çalıştığı gururuna yediremezdi.

Adam sinirlenerek kirli elleriyle, kabaca Aşk Tanrıçası’nın yüzünü kavradı. Kendisine doğru döndürerek bir kez daha pis nefesini onun yüzüne üfledi.

“Ben konuşurken benim yüzüme bakacaksın. Ve ben bir soru sorduğumda bana cevap vereceksin!” Tanrıça, kokudan bayılmak üzereydi. Artık adamın bunu bilerek yaptığını düşünmeye başlamıştı. İçinden lanetler yağdırarak yüzünü adamın pis ellerinden kurtardı ve başını dik tutmaya çalıştı.

Adam doğruldu. İki elini arkasında bağlayarak küçük, loş ve pis odanın içinde volta atmaya başladı.

“Bütün insanlar bir an önce yarın olmasını diliyorlar.” Adamın boğuk ve heybetli tınısı loş odayı doldururken Tanrıça adamın sesiyle titrediğini hissetmişti.

“Sence neden olabilir?” aniden yüzünü Tanrıça’ya çevirerek topuklarının üzerinde döndü. Bu, cevabını beklediği bir soru değildi.

“Ah, Tanrıça! İnan bana acıyorum sana.” Bunları söylerken yüzünde mağrur bir gülümseme, gözlerinde parıldayan ateş vardı. İntikamın ateşi.

Ardından adam, kirli duvarlarda yankı yapacak bir kahkaha patlattı. Tanrıça, adamın bu manidar kahkahasının kendi gururunun üstünde arsızca tepindiğini hissedebiliyordu. Artık başını önüne eğmemek için daha fazla bir gayret uygulamaya başlamıştı.

Bundan sonra bir başka kareye geçiyordu anılar. Bu karede, ekose gömlekli adam çanakları kıpkırmızı olmuş gözlerini Tanrıça’nın gözlerine dikmişti. Sinir, bedeninin her yerinden fışkırıyordu.

“O, senin yüzünden öldü.” Diye fısıldadı adam. Fısıldaması Tanrıça’nın kulaklarını zorlar nitelikliydi. Bu bir fısıltı değildi. Kulaklarını zorlayacak bir çığlığa benzetiyordu bunu.

“O ve onun gibiler.” Diye devam etti daha sonra. “Hepsi senin iblis kılıklı,  doyumsuz, sadist ruhun yüzünden… Bundan zevk alıyordun değil mi? İtiraf et, bizim acı çekmemiz sana zevk veriyordu, değil mi?” adam cümlesinin sonuna doğru bağırmaya başlamıştı. Bağırması kuvvetlendikçe yüzü bir pancarı andıracak şekilde kıpkırmızı oluyordu. Tanrıça, bir aydır ilk defa bu adamın karşısında korktuğunu hissetti. Öfkesinin yoğunluğu kadar yüzüne vuran kırmızı suratıyla üzerine geldikçe bir kuytuya saklanıp, büzülmemek için kendini zor tutuyordu. Zaten istese de yapamazdı. Elleri bağlıyken hiçbir şey yapamazdı.

Adam, duvarların köşelerinde yuva yapan örümcekleri bile ürkütecek histerik bir kahkaha attı. Topuklarının üzerinde dönerek “Ama öleceksin, Tanrıça!” diye hırsla Tanrıça’nın yüzüne soludu. “Öleceksin! Anladın mı seni pis s….”

“Yarın, senin o narin, süt beyazı boynunu bu teşhirci vücudundan ayrılmasını zevkle izleyeceğim. Tıpkı senin, biz senin yüzünden acı çekerken yaptığın gibi; tarifi mümkünsüz bir zevkle izleyeceğim.” Daha sonra ellerini birbirine vurarak: “Ah! Yarının gelmesini öyle büyük bir heyecanla bekliyorum ki!” dedi.

Tanrıça, hiçbir cevap vermedi. Atmak istediği kahkahaları bastırmak için kendini dizginlemeye çalışıyordu.

Bu, ürkütücü anıyı başından savmak istercesine iki yana salladı. Gözlerini yerden kaldırarak bir kez etrafı kolaçan etti. İnsanların, ona bakan nefret ve kin dolu bakışlarını ve idamı için kalan dakikaları sayan mırıltıları duydukça daha bir keyifleniyordu.

****

Başkan, el sallamaktan yorulunca içeri geçti. Yokluğunun fark edilmeyeceğini biliyordu. Çünkü artık toplulukta onu takan kimse kalmamıştı. Herkes sinirle bir an önce idamın gerçekleşmesi için dakika sayıyordu.

Rahat, deri koltuğuna kendini attı. Oflayarak başını arkasına yasladı. Tam gözlerini kapatıp, bedenini uzun zamandır yokluğunu hissettiği, ferah bir rahatlığa teslim edecekti ki sertçe açılıp duvara çarpan kapıyla aniden sıçradı.

Gözleri kan çanağına dönmüş, ekose gömleğinin altına giydiği, uyumsuzluğun zirvesini yakalayan lacivert pantolonuyla içeri giren adam Bakan’ı korkutmuştu. Adam, bunu fark gerginliğinin biraz olsun dağıldığını hisseti. Birilerini heybetiyle korkutmak hoşuna gidiyordu.

Yine de geriye kalan gerginliği sesinde üstün bir hâkimiyet kuruyordu.

“Ne zaman başlayacak şu lanet olası idam?” adamın sesindeki gerginlik Bakanı ürkütmüştü.

“Az sonra başlatmayı düşünüyoruz. Kalabalık iyice öfkelenmeye başladı zaten. Öyle ki görevlileri ezip geçiyorlar.”

Adam başını tatmin olmuş bir şekilde sallayıp, geldiği gibi hışımla dışarı çıktı. Çıkarken de kapıyı korkutucu bir şekilde çarpmayı ihmal etmemişti.

Bakan, derin bir nefes alarak tekrar rahat koltuğuna gömüldü. Elini alnına dayadığında terlemiş olduğunu fark etti. Terini silerek masanın üzerinde duran klimanın kumandasına uzandı ve klimayı çalıştırdı. İçeriye dolan dingin ferahlık adamın kavrulan bedeninde rahatlatıcı, ılık bir etki yaratıyordu.

Bakan ucuz atlattığını düşünmeye başlamıştı. O içeri irince korkmuştu çünkü yaklaşık bir ay öncede aynı o şekilde ve aynı o surat ifadesiyle odaya dalmıştı.

O gün Bakan her zamanki görevlerini yapıyordu. Masasının başına oturmuş halkı nasıl oyalayacağının planlarını yapıyordu. Ne yazık ki ona emir veren adamlar halka uyduracağı bahaneler konusunda yardım etmiyorlardı. Onlar emir verirlerdi ve nokta koyulurdu.

O anda da içeri emir veren adamlardan biri girmişti. Onun girmesiyle Bakan’ın yerinde sıçraması bir olmuştu. Titremeye başlaması için ise adamın kıpkırmızı olmuş ve irileşmiş gözlerine bakması yeterliydi.

Adam, daha Bakan’a fırsat vermeden hırıltılı sesiyle konuşmaya başladı.

“Hala yakalayamadınız mı şu lanet iblisi?” Bakan korkmuştu. Hem de daha önce korkmadığı kadar. Ama onu en çok korkutan adamın gömleğinin yakasına yapışmış olan kan lekesiydi. Gözleri oraya doğru kaydıkça bacaklarını birbirine bastırıp, mesanesine baskı yapmak zorunda kalıyordu.

“Sana sordum!” diye kükredi adam. Adamın kükremesiyle bir kez daha yerinde sıçrayan Bakan artık çok geç olduğunun farkındaydı. Ürkekçe, dizlerini kırarak kendini daha çok masaya yasladı. Utançla ve kekeleyerek “Henüz değil,” dedi. Adamın gözlerinde parlayan sinirin sanki oradan fırlayıp etrafını çevreleyecekmiş gibi bir hal almasıyla Bakan bir açıklama yapma ihtiyacı hissetti.

“Ama bulacağız. İnanın bana bulacağız. Haber bekliyorum bu gün. Şey… En geç yarın muhakkak elimize geçmiş olur.”

Adam tam ağzını açıp bir şeyler söyleyecekti ki çalan telefonla açtığı ağzını kapatmak zorunda kaldı. Bakan ise minnetle ve sevinçle bekletmeden telefonu açtı. Bir süre telefondaki kişiyle konuşurken aniden yüzünün aydınlanması ve kasılan kaslarının kendini salması adamın dikkatinden kaçmamıştı. Bakan, ahizeyi yerine koyduktan sonra adamın sormasına fırsat vermeden konuşuverdi.

“Bulmuşlar! Getiriyorlarmış şimdi buraya. Çok kalmaz, yarım saat sonra burada olurlarmış.”

Adam, duydukları karşısında içinde dolaşan, karnını ağrıtmaya başlayacak olan sevinci görmezden gelmeye çalışarak memnun bir ifadeyle başını salladı. Otoritesini bozmamak için hemen arkasını dönüp hızlıca odadan çıktı. Böylece yüzündeki gülümsemeyi Bakan’dan son andan saklamış oldu. Ahşap kapıyı arkasından gürültüyle kapattıktan sonra sevinç naraları atmamak için dişleriyle dudaklarına baskı yapmak zorunda kalmıştı.

Bakanın ise morali bozulmuştu. Hiç olmazsa gururunu okşayacak birkaç söz bekliyordu. Boş verdi. Kendi kendine “odun adam” diye söylendikten sonra köşede duran yedek kıyafetlerin olduğu küçük çantanın içinden rast gele bir pantolon alarak lavaboya girdi. Adama, içinden küfürler yağdırıyordu. Kızarmış yüzüyle karşılaşmamak için aynaya bakmamaya özen göstererek incinen gururunu bir kenara attı ve pantolonunu değiştirmeye başladı.

****

Adamın içeri dalmasından beri yirmi dakika geçmişti. Kalabalığın, öfkeden hızla atan nabzı durdurulamayacak bir hal almaya başlayınca idamı başlatmaya karar verdiler. Bakan, iç çekerek rahat koltuğundan kalktı. Yeniden o büyük ve gösterişli balkona çıktı. Önceden hazırlanmış olan mikrofonları görevliler son kez kontrol ettikten sonra açtılar. Mikrofon açılmasıyla beraber, kendisine bağlanmış olan, meydanın dört bir yanına yerleştirilmiş hoparlörlerle beraber etrafa ince, metalik bir ses yaydı. İnsanın içini gıcıklayan bu sesle irkilen kalabalık bağrış ve çağırışlarını kesmek zorunda kaldılar. Ter içinde kalmış yüzlerini gösterişli, büyük balkona çevirdiler. Bakan söze başlamak için karşı apartmandaki ekose gömlekli adam işaret almayı bekledi. Adam, hafifçe kafasını salladıktan sonra Bakan, parmağıyla mikrofona bir-iki kez vurarak kontrol etti. Emin olduktan sonra hafif eğilerek konuşmaya başladı.

“Evet, dostlarım, yurttaşlarım… Sanırım hepimiz bu günün anlam ve önemini ve en önemlisi hangi amaç için toplandığımızı sanırım biliyoruz.” Bakan, cümlesini tamamlar tamamlamaz topluluktan kuvvetli bir tezahürat koptu. Kalabalığı susturmak için elini hafifçe sallamak zorunda kaldı. Sesler kesilince yeniden konuşmasına devam etti.

“Çok fazla uzatmayı düşünmüyorum. Zaten yeterince beklemedik mi? Tek söylemek istediğim şey; atalarımızın yüzyıllardır peşinde koştuğu bu savaşın sonunda kazanan taraf olmanın verdiği hazzı sizlerle paylaşmaktan gurur duyuyorum. Nihayet yılların hırsla beklediği o kıymetli vakit geldi. Dünyamızı bu kötülükten hep beraber temizleyeceğiz! Aydınlığa, huzura, refaha bu günden sonra hep beraber çıkacağız. Hazır mısınız dostlarım?” kalabalık, içten gelen, kuvvetli bir şekilde “evet!” diye haykırdıktan sonra ülkenin geleneksel marşı çalmaya başladı. Bakan’ı çeken kameramanlar kameralarını çarmıha gerilmiş Aşk Tanrıçası’na doğru çevirdi. Hepsi Tanrıça’nın yüzündeki arsız gülümsemeye doğru “zoom” yaparken akıllarından bu bedenin şu arsız haliyle bile ne kadar çekici ve ağız sulandırıcı olduğunu geçirmeden edemediler. Kameralarını biraz da çekici vücudunda dolaştırdıktan sonra hepsi aynı anda üzerleri üniformalı ellerinde kibritlerle yaklaşan görevlilere doğru çevirdiler. Görevliler, aynı anda ellerindeki kibritleri tek bir seferde yakıp, sanki çok önemli bir vazifeyi üstlenmişlercesine, gururla çarmıhın etrafına dizilmiş ve üzerine benzin dökülmüş odunlara doğru attılar. Kibrit, odunlarla buluştuğu anda alevlenirken görevliler bir adım geri sıçradı. Daha sonra bozuntuya vermemeye çalışarak oradan uzaklaştılar. Akıllarında kalan, Tanrıça’nın son görüntüsüyle, hayal kurmaya gittiler.

Tanrıça’nın narin bedenini, alevlerin acımasız hoyratlığı ele geçirirken toplulukta garip bir değişim gözlenmeye başlamıştı. Aşk Tanrıça’sının bedeni alevlerle buluştuğu anda sanki kendileri onun yerindeymiş gibi vücutlarına ateş bastığını hissediyorlardı. Alınlarından dökülen boncuk boncuk terlerin yanında acı da çekmeye başlamışlardı. Sanki içlerinden bir şeyle çekip alıyorlarmış gibiydi. Oldukları yerde acıdan ve düştükleri boşluktan garip şekillere giriyor, bilinçsizce saçlarını yoluyorlardı. Bakan, öfkeli topluluk, görevliler, ekose gömlekli adam… Hepsi aynı acı girdabının içinde boğuluyordu. Çığlıklar, inlemeler birbirine karışmaya başlamıştı.

Nedendir bilinmez, aniden her şey geçiverdi. Acılar, girdaplar, çığlıklar, yanma hissi… Hepsi bir anda ortalığı terk etmişti. Alıp başlarını, geldikleri hızla gidivermişlerdi.

Etraftaki herkes ne olduğunu anlamaz bir şekilde birbirlerine bakmaya başladı. Şu anda şoktan kimsenin aklı buna bir şeyler erdirecek kadar çalışmıyordu. Herkes boş boş birbirlerine bakmaya başlamıştı. İçlerinde onları huzursuz edecek boşluklar şimdiden kendini göstermeye başlamıştı.

Topluluğun bu garip ve ürpertici değişim gösterisi bittikten sonra, sisin dağların üstünü bir yorgan misali kaplamış olan yüksek tepeden aşağıya bakan Mutluluk, Hüzün, Öfke, Merhamet, Minnet, Tutku ve daha nice duygu, gözlerinden damlayan bir damla yaşı sildiler. Aşk Tanrıça’sının dağılan külleri bir bütün olup kararmaya başlamış olan bulutlara karışırken onlar da ruhlarının bulutlara doğru yükseldiğini hissettiler. Ruhsuz duygular, içi birden boşaltılmış çuval gibi yere serildi. Aşk Tanrıçası, var oluşunda barındırdığı duyguları, kendisi yok olurken de beraberinde geri götürmüştü. Aşk’tan gelen, onun armağanı olan tüm duygular Aşk’la beraber yok olmuşlardı.

****

Kalabalık dingindi, bezgindi ve tabiri caizse ölü gibiydi. Kendilerini bomboş, yapayalnız ve en kötüsü bir hiç gibi hissediyordu. Kalpleri sanki boş yere kan pompalama işini devam ettiriyordu. Hayatlarını dolduran aşkı yaktıklarından beri içlerine yerleşen boşluk hissini yok edemiyorlardı.

O, çok önemli sandıkları günün ardından hayatlarından her türlü duygu çekip gitmişti. Ardından iz bırakmaksızın, bir anda yok olmuşlardı. Aşk’ın getirdiği mutluluk, aşk’ın getirdiği hüzün, aşk’ın getirdiği kin, aşk’ın getirdiği heyecan… Ve daha nice envai duygunun yokluğu ruhlarını sıkıştırıyordu. Pişmanlık, kalplerini bir mengene gibi sıkıyordu.

Şimdi hepsi dilsizdiler, kördüler, sağırdılar… Aşk, beraberinde getirdiği her şeyi külleriyle beraber toplayıp götürmüştü.

Acımasızca, ardında kalacak pişmanlık ağıtlarını önemsemeyip, pılını pırtını, her şeyini alıp götürmüştü. O, insanlara bunca güzel duyguyu nimet olarak bahşederken insanların yaptığı nankörlüğe verilecek en güzel cevabı vermişti.

e31554eb7bd18d606f9328f60eada27f_1272209434

OYSA

OYSA

Bir gün kalkıp bir gönül aralığından düştün aklıma. Oradan usulca yüreğime uğradın. Kalıp kalmayacağını bilmiyordum ben oysa. Tereddüt etmeden alışmaya başladı aklım seni düşünmeye. Hiç gelmeyeceğinin bende yaratacağı derin kesiği hesaba katmadan başladım düşünmeye. Gece gündüz düşündüğüm zamanlar oldu seni. Vakitli vakitsiz aklıma gelişlerin oldu. Seni görmek isteyen gözlerle etrafa bakışlarım.

Sen hiç gelmedin.

Sen hiç olmadın.

Sen hiç yaşanmadın.

Gelseydin yanakları al bir utangaçlık takılırdı yüzüme. Gözleri Samanyolundan parlak bakardı bakışlarımın. Hele bir de denk gelseydi gözlerin gözlerime, aydınlanırdı içimin tüm kentleri. Gelseydin tüm küslükler biter, herkes barışırdı. Eyvandaki çiçekler bir bir mutluluktan açardı.

Sen hiç gelmedin oysa.

Oysa ben daha en sevdiğin rengi öğrenecektim senin, en sevdiğin yemeği, şarkıyı ve en sevdiğin tatlıyı da tabii.

Oysa daha sana sımsıcak bir günaydın mesajı atacaktım. Hatta belki bir mektup yazacaktım, ucunu yakacaktım.

Birlikte yürüyecektik İstanbul’u belki de; oysa ben şimdi senin yürümeyi sevip sevmediğini bile bilmiyorum.

Bir yerin kanayacaktı, ben peçete ile yetişecektim pür telaş.

Aklıma geldi de; ben senin daha nereli olduğunu bile bilmiyorum oysa. Ne acı. Ne acı.

Sevdiğin poğaçalardan getirecektim sabahları, birlikte kahvaltı yapacaktık, dudağının kenarında kalan kırıntıları alacaktım.

Oysa bilmiyorum hangi mevsimi sevdiğini. Kış olmalı ya da ilkbahar mı? Bilmiyorum işte kahretsin!

Bir şarkımız olacaktı oysa, hatta belki şarkılarımız. Birlikte söyleyecektik bağır çağır. Herkese ve her şeye inat.

Hiç tanımadığımız sokaklardan geçecektik, ürperecektik ama; birbirimizin yanında olduğumuzun verdiği güvenle dönecektik yine tanıdık semtlere.

Sen içkime karışacaktın oysa daha, ve ben senin sigarana.

Kahkahalar atacaktık ölüme inat daha oysa.

Oysa sen bir umut olacaktın kuruyunca dallarım. Tüm yeşilliklerin giyip gelecektin.

Küfredecektik ağız dolusu, kimsenin bize baktığı umurumuzda olmadan delilikler yapacaktık, tezgahlardan meyve alıp kaçardık belki.

Yaşardık işte.

Oysa yok.

Oysa yok.

Oysa ben daha sevecektim seni.

Oysa çok.

Sevecektim oysa.

Çok.

Oysa.

2a844c8c63223687351eb803f66d2323_1295282475

Şimdi Uzaklarda Olman Neyi Değiştirir Ki!.

şimdi düşmüşüm bir aşkın gölgesine

kaçışım yok

dönüş yolum yok sanki

 

geçerken uğramış gibi bir halim var

uzaktan bakıyorum

cesaretimi toplayıp bir türlü varamıyorum

 

şimdi uzaklarda olman neyi değiştirir ki

bedenimde hep varlığını hissedip bildiğim

Kalbim.

Kalbimdesin.

hep aklımdasın

hep rüyalarımdasın..

 

imkansızı mümkün kılan bir ülkedeyim

aşklar şehrindeyim

gözlerimi kapatır dururumda

hep bakışların gelir aklıma

 

şimdi uzaklarda olman neyi değiştirir ki

KALBİMDESİN.

ve daima Kalbimdesin….

2362

KİME NE SENDEN!?

Adını soruyorlar
Söylemiyorum
Yalnızca benim dudaklarımda şekillenmeli adın!

Seni soruyorlar
Kim olduğunu
Susuyorum
Kime ne gülüşündeki cennetten!!??
Bilmesinler yüzünün bir yanı yakamozdur…