Etiket arşivi: sevgi

acisess_mektup

Rosa’ya Mektuplar/İlk mektup

Sevgili Rosalin,

Şaşırdığının farkındayım. Ve yüzünde kaşlarını bir araya getirip soru işaretli gözlerinle sana neden böyle seslendiğimi sorguladığını görür gibiyim. Evet ben sana Rosalin diye seslenmem. Sana Rosa derim ve sana bu şekilde yalnızca ben seslenirim;  Rosa.

Sana mektuplar yazmaya kara verdim Rosa. Mektuplar, mektuplar, mektuplar Rosa. Ve bir yerden başlamalı anlatmaya , konuya girmeli diyerek, sende bana ait olan ilk şey olan adınla, adının hikayesi ile anlatmaya başlamak istedim anlatmaya, adını seçtim. Rosalin. Bence Dilinde: Rosa.

Önce adının hikayesinden anlatmaya başlamak istedim. Madem seni anlatacağım, madem bizi anlatacağım, en baştan başlıyorum işte; adından.

Şiddetli soğukların bastırdığı aralık ayının ikinci haftası, gülerden salı, takvim on birini göstermekteydi ayın. En az, yumruk yapınca ortaya çıkan parmak kemiklerini soğuktan kızartıp çatlatan şiddetli soğuk kadar şiddetli bir mide ağrısı ile uyanmıştım o gün. (Ki mide ağrısını kimsenin bilmesini istemem; çünkü ölmeden defalarca öldürür adamı.) Bir süre yorganı başıma çekip cenin pozisyonunda, ellerim midemde yattım. Bir adam, bir ağrı, bir yatak ve o adamı annesinin karnındaki hale kadar küçülten şiddetli ağrının büyüklüğü. Mideme ellerimle kuvvetli bir şekilde bastırdım ki; ağrıyan yerin üzerine elle bastırınca ağrının şiddetinin o anlık azaldığı doğru bir eylem olurdu benim için. Bir süre öylece kaldı. Sessizlikten bile sessiz olsun ve şu ölümcül mide ağrısı bir an evvel geçsin, hiç olmazsa bir dirhem hafiflesin diye dua ettim.

Salı iş günüydü ve benim bir işim vardı gitmek zorunda olduğum. Ağrımı belleğimden silmeye çalışıp yerimden doğrulmaya ve işe gitmek için hazırlanmaya karar verdim. Kalktım elimi-yüzümü yıkadım, önce aç karnına içilmesi gereken mide ilacımdan bir tane içtim; iyi gelmesini ümit ederek, sonra üzerimi değiştirdim. Sonra kapıyı kilitleyip evden çıktım. Apartmanın merdivenlerinden inerken sessiz ve gürültüsüz olmaya özen gösterdim; henüz uyuyanlar olabileceğinin bilinci ile. Apartman kapısından dışarıya çıktığımda öncelikle yüzümü ve ellerimi hapsine alan keskin soğukla karşılaştım. Ve sonrasında tüm vücudumu kendine mahpus edecekti, ben üşüyen bir adamdım zira. Montumun yakasını kaldırıp boynumu ve ensemi örtme çalışırken, aklıma herhangi bir filmde bu sahnenin geçtiği (ki birçok filmde geçer bu sahne) geldi. Kendimi sahnenin aktörü yapıp daha bir özenle gerçekleştirdim yakamı soğuğa kaldırma eylemimi ve otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Otobüs durağına doğru yürürken nitekim kural bozulmadı ve soğuk çok geçmeden işlemeye başladı iç işlerime kadar. Mide ağrım da can acıtıcı olmaya başladı. Bir an evvel kendimi hastaneye atıp işimin başına geçmek istiyordum. (Evet doktorum ben.) Hastalarımla bir an evvel vücudumun ve bilhassa ruhumun ısınmasını arzu ediyordum.

Otobüs durağına ulaştığımda sen çokta oradaydın  ve saniye aşırı evet saniye aşırı saatine bakıp, bir yere geç kalmış ya da geç kalmış olabilecek olmanın verdiği ruh hali ile yerinde duramıyordun. Kırmızı palton gün gibi aklımda asılı hala.

Gelen birinin olduğunu anlayıp (ki o bendim) gözlerini nihayet saatinle otobüsün gelecek olduğu yoldan mekik okumaktan alıp bana baktın. Zaman gözlerinde dondu. Şimdi gözlerine girmiyorum onlar başka bir mektuba. Sımsıcak bir gülümseme ile karşılaştı yüzüm yüzünde. Evet bana gülümsemiştin ve benim o an ne midem ne de zemheri soğuk dimağımdaydı. Sade gözlerinden gülüşüne giden yolu defalarca gidip geliyordum.

O an tutulmuştum sana. Gözlerini gördüğüm ana yüreğim harlandı benim, işte o ana tutuldum sana gözlerinden. Evet erken falan da değildi bunu söylemek için. Son derece nettim duygularımda. Gülümsemene karşılık verebilmeme şaşırırım hala. O tutulma anından sonra nasıl bir şeyler yapabildim diye. Gülümseştikten sonra günaydınlaştık ve bir anda kendimi seninle sohbet ederken buldum. Tutuksuz, serbest, rahat ve bir o kadarda lezzetli bir sohbete girişmiştik.

Otobüs hala ortada yoktu ve artık ben de geç kalmaya başlamıştım. Hayatımın en güzel geç kalmasıydı bu. Beni sana sabahın erken saatinde getiren bir geç kalma. Seni tanımıştım, önce gözlerini elbet. Geç kalmışım umurumda mı? Kovulsam ‘Asıl ben istifa ediyorum’ derdim. O dereceydi yani durumum.

Konuşmamızda ayrı yöne giden otobüsleri beklediğimiz geçmişti. Aynı durakta ayrı otobüsleri beklemek bile yetti bana.

Yalnızca senin de işe gittiğini biliyordum. Bir de gözlerime düşen gözlerinin ne kadar güzel olduğunu. Ne iş yaptığını sormadım. He bir de telaşlanınca da pek bir güzel oluyordun.

Ve bir otobüs geliyordu. Seninkinin olmaması için nasıl dua ettiğimi bilemezsin. Benimki gelmiş olsaydı zaten binmeyecektim. Gözlerini bırakıp gider miydim hiç? Gidebilir miydim? Sahi yapar mıydım? Hayır!

Biraz daha yaklaşınca gelen otobüs numarası belli oldu ve bu seni gidiş hazırlığına soktu. Oysa ne dua etmiştim!

İyi günler diyerek otobüse doğru ilerledin, yüzünde yine o aynı mükemmel gülümseme. İşte o an kaçıp kurtuluverdi ağzımdan o soru, sen tam ilk adımını atmışken otobüsün ‘binilir’ kapısına.

-Adınız?

Biraz yüksek sesle sordum bu soruyu olması gereken şekli ile, duyurma çabası ile. Bilinçsizce sıyrılıvermişti dilimden bu soru; öyle ulu orta, öyle pat diye. Bir gün bu sorunun hikayemizin baş kahramanı olacağını nereden bilebilirdim ki adının?

Başını bana doğru çevirdin. Henüz ikinci adımını atmadan, gülümseyeduran yüzünle dudaklarından yalnızca ‘Rosa…’ kısmını duyabildim adının. Önündeki arabanın ani fren yapmasına isyan eden şoförün kornasına alabildiğine basması engelledi adının son hecesini duymamı. Belki de hecelerini. Dilimde son hece ya da hecelerini duymadığımı vurgulayan bir ifade ile soru ünlemi katarak sordum: ‘Rosa…?’ İkinci adımını atmayı tamamladıktan sonra otobüse tekrar dönüp yineledin adını. Bu kez o şoför ki bulsam kendisini alnından öperdim bırakmıştı kornaya basmayı. Rosalin. Önce yüreğime sonra aklıma deli gibi kazıdım adını Rosalin. Birkaç kez tekrarladım.  Ama her nedense ilk duyduğum şeklini daha çok sevdim isminin; Rosa.

O şoför o frene o tepkiyi gösteri o kornayı çalmasaydı , belki de sana hiç Rosa demeyecektim.

İşte böyleydi sevgili Rosa. O anlar, ilk karşılaşmamız, havanın nasıl olduğu,, takvimin hangi zamanı gösterdiği, kırmızı palton hep aklımda her daim. Ve yüreğimin aynı köşesinde serili sereserpe.

Ve sende bana ait olan ilk şey: adın, hala Rosa şekli ile baki sevgili Rosa. Rosasın ama yalnızca bana.

Adının hikayesi, bize giriş bölümü hikayemizin, böyleydi Rosa. Bilirsin hikayesi olan şeyleri severim.

Şimdilik bu kadar Rosa. Artık uyumam lazım. Yarın erken kalkacağım. İş var malum. Belki yine birlikte geç kalırız belli mi olur.

Gelecek mektupta görüşmek üzere sevgili Rosa.

Gülüşünün baki kalması dileğiyle…

Aşk ile…

Ramiro.

 

ask-fundaceyhan

BEN,SEN

Ben bir şarkı söyleyeyim
Sen bir ıslık çal.

Ben bir resim yapayım
Sen bir çerçeve seç.

Ben bir sigara yakayım
Sen çakmağı uzat.

Ben bir çay koyayım
Sen şu keki kes.

Ben sofrayı kurayım
Sen şu bardakları götür.

Ben bir toplantıya katılayım
Kravatımı sen seç.

Ben bir dua edeyim
Sen de Amin de.

Ben bir düşeyim
Senin de dizlerin kanasın.

Ben bir güleyim
Sen şen kahkahalar at.

Ben bir, ki, üç tıp diyeyim
Sen seni seviyorum de.

sevmek-yalnizlik

Tek Başına Sevmek Ayrılık Demektir!

Bugüne kadar neyi dilediysem öyle yaşadım… Yaşarken yaşadıklarımdan anlayamadığım oldu elbet … Yaşamadım diye varsaydıklarımda oldu; ancak neyi nasıl dilediysem bugün oradayım işte…

Sevmekle başladı her şey… En çok içten sevmeyi diledim, hep diledim, çok istedim delice sevmeyi… Seni bu yüzden deliler gibi sevdim… Sevmenin neyi beraberinde getireceğini bilmeden diledim ve öyle sevdim… Zamanla seni getirdi… Anlamadım ne olduğunu ama sevmekten de alıkoymadım kendimi…

Karnıma kramplar girmeye başlamıştı… Elim olur olmadık uyuşuyordu… Bazen nereye koyacağımdan da bihaberdim. Gözlerime yabancı gelenler oluyordu elbet ama en çok da tanıdıklarımı tanımadığımı anlamayaydı tuhaflığım… Hani bilindikti o gözler, neden birden çekip çekip gittiler? Soruların da tanığıydım artık ama cevap’tan bihaberdim yine o zamanlar… Sevmek girmişti tenimden içeri… Sinek ısırığı gibiydi, kaşıdıkça kanıyor, kanadıkça kaşıyordum, içim bir hoş oluyordu… İşte sevmekle ben böyle tanıştım… Sevmek seninle öyle tanıştırdı beni… Kendi kenara çekilince kanadığım yerlerde hep böyle yarım yarım izler oldu. Dokunsam biliyorum yine kanayacaktı ya bıraktım kabuklarıyla başbaşa… Böyle gerçek oldu dileğim…

Sevilmek gelmedi aklıma dilemedim… Belki de bundan sence sevilmedim… Sadece sevmek dedim sevdim, sevilmeyi düşlemek aklıma gelseydi sevgili sevilir miydim deli gibi? İşte bu da yine sorularımdandı gizli saklı içimdeki yırtık mendilimle üstünü örtüklerim arasından…

Dedim ya neyi nasıl dilediysem hep onu yaşadım… Sadece zamanlarıma varamadım, zamansız oldu çoğu yaşadıklarım ya da yaşamayı unuttuklarım… Ama hepsi olması gerektiği gibiydi… Olmaz dediklerim, düşlemeyi bıraktıklarım ummadığım anda bir bir önümdeydiler… Onlara kapılınca, hayretleri ardında kaldı kaybettiklerim.

Hissettiklerim hissedemediklerimle karşılaşınca bazen dokunuyordu içime zamansız yaşlarım, ağır aksak yorgunluklarım…

Dedim ya beraberinde neyi getireceğini bilmeden delice sevmeyi diledim. Delice dedim ya sevgim içimde delirdi, ayrılık önlüğünü eliyle giydirdi… Deliler de ağlar ya delidir diye gözyaşlarını silen olmaz… Ağlamıyordur o der geçerler… Yüreğim sızladı ya deli dedin, gülüp geçtin! Sevmeyi bırak, kendindin onu bile tanımadın, yabancı kaldın bedenime…

Sonra sonra ayrılığın aslında sevdiğinin tarafından sevilmemen olduğunu öğrendim. Gitmesi değilmiş ayrılık, seni sevmemesiymiş ayrılık!!! Sevilmediğimde anladım!

Gitmeler bitmek demek değilmiş, gitmeler gelmelerin gölgesiymiş, adımların seyrindeyken anladım gitme dememem gerektiğini… Gitme derken gel demeyi dilemeyi unuttum… Gittin! Sadece gittin!

Dedim ya neyi nasıl dilediysem şimdi o yerlerdeyim… Sinek ısırığıyla kanlanmış bir yüreğin tıkandığı yerdeyim… Zamanlamamla zamanlarımızın uymadığı oldu elbet lakin ne dilediysem oldu… Şimdi bakıyorum da ben aslında Dilemeyi akıl edemediklerimde kalmışım, bana el olmuş, sana kan’mışım…

Sevmeyi dilerken sevilmeyi de ardına koymayı unutmayın… Yoksa tek başına  sevmek beraberinde ayrılık demektir!

yalnizlik

ÖYLE!

Öyle bakma!

Gözlerinde oturan o masum çocukla

İnanırım.

 

Öyle kokma!

Yediverenler, karanfiller, fesleğenler gibi

Kokma, aldanırım.

 

Öyle parlama güneşin alnında!

Yakut yahut pırlanta gibi

Yanılsarım.

 

Öyle konuşma!

Sesinde billur bir ötüşle

Yapma! Vallahi kanarım dediklerine.

 

Öyle tutma ellerimi

İncinmesin diye, bir annenin bebeğini yıkamasındaki titizliğiyle

Tutma! Yemin Tillah tutulurum sana.

 

Öyle işte

Öyle yapma!

Canımdan alma.

images (2)

S.S

Sana şiirler yazmalıyım sevgili
İçinde muhteşem kafiyeler,
Güzelliğine yaraşır betimlemeler,
Fena benzetmeler.

Düz bir yazıyla da anlatabilirim seni pek tabii
Uzun paragraflar,
Sayısız satırbaşları,
Binlerce cümle: seni öven ,seni ören, seni bezeyen.

Aslında gerek yok biliyor musun sevgili?
‘ Seni Seviyorum. ‘ bunca şeyi anlatırken.

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.

 

 

 

tass

Eski Aşklara Dem Vuruyorduk…

Eski aşklara dem vurduk
Yağmurun hoyratça yağdığı, ağaçların çiçeğe durduğu
bir ilkbahar akşamında.
Kâh ben oldum Yusuf,
kâh yoldaşım oldu Züleyha.
Bazen kör kuyuların eşiğinde, bazense kör aşkların kucağındaydık.
Bir yağmur tanesi kadar özgürdü,
bir kar tanesi kadar çelimsizdi,
ve yine bir rüzgâr kadar hoyratçaydı
aşkın pencesi.
Yorgun muyduk, yoksa haldeş miydik?
Hiç birşeyin farkında bile değildik.
Yaprak kımıldatmayan sâba rüzgârları; Züleyha’yı taşıyan Nil gibi
sessiz ve sakindik.
Zifiri karanlığın ortasında halelenmiş aydan yayılan huzmeler penceremizden içeriye
fırsat bulmuş bir yoldaş gibi giriyor,
Bizim için eskilere dem vuruyor; gönlümüzün bağını aydınlatan bir gül gibi yansıyordu.

Kaptanı kaybolmuş bir gemi gibiydik,
Nefsi kalbinin yedi kat altında zincirlenmiş bir hapishanede
Yüreği üflendikçe çoşan ney misali
Korkumuz avını yakalamaya çalışan bir kaplan gibiydi.
Biz aşka dem vuruyor; Züleyha oluyor; Yûsuf oluyorduk.
Pek anlamıyorduk gerçi; Züleyhalığıda Yusufluğuda….
Dilimizin döndüğü tek şey “kör kuyular” ve onun içiydi,
Zira ne yıldızlar önümüze kadar gelmiş, ne de bulutlar bize yoldaşlık etmişti.
Sahi ya bizim Yakup gibi bir babamız olmadı;
Ya da dokuz kardeşe sahip değildik; Kuyuya atacak cesarette…
Kör kuyulara kimse atmadı bizi?!
Kör kütük aşık olan olmadı bize…

Kandilden yansıyan ışıklar hemdaşımın, haldaşımın yüzüne vurdukça
ney sesleri daha bir gür gelmeye başladı gaipten.
Hû diyordu yanan kalpler, kavrulan dudaklar için,
Hû diyordu yerle mimlenmiş âdem için,
ve yine hû diyordu Bir olan Allah için.

Sessizliğin kalbe zuhur, beyne intikal ettiği bir zamanda
Yaratan’ın Oku emri yansıdı kalbin aynasına…
Oku diyordu, Yaratan Rabbinin adıyla…
“İnsanı, aşkı, mahlukatı oku Eşref-i Mahluk” diye sesleniyordu.
Yûsuf’u, Züleyha’yı, Muhammed (s.a.v) Oku, diyordu.

Sessizlik bana ve tüm eşref-i mâhluk’a haykırıyordu.
Dediklerini, diyeceklerini diyemediği, duyuramadığı gibi suskunluğu seçmemişti,
Halkbuki kulağa gelen ufak bir ses, sessizlikten yansıyan huzmeler değil miydi?
Tabi ya! aslında sessizlik bizimle irtibat halindeydi. Gerek sesle gerekse kendi benliği olan sessizlikle.
Yorgunluk gözlerimizi, bedenimizi,
bir sarmaşık gibi bürüdüğünde,
beynimiz kör kuyulardaydı.

Nisan yağmurları ılık ılık temaşa ederken yeryüzüne kahator bir haldeydi, Dünya.
Eşref-i mahluk yalnızdı. Eşref-i dünya yalnız…
Binlerce yıldır yanan bu kandil en az dünya kadar titrekti.
Ağyar kaplamıştı bedenimizi, nefsin elleriyle birlikte
Yenilmiştik nefse, yenilmiştik nefese…
Ney hamuş yani suskunlaşmıştı birden
Yoldaş olduğu yere bayılmış, aşık tek kalmıştı.
Mecnun gibi diyememiştik, “biz Leyla’yı ararken Mevla’yı bulduk” diye.
Bize gösterilen yola giremedik, girenleri de engellemeye çalıştık.
Kâh güldük, kâh eğlendik,
Lakin Mevlana’nın dediği gibi gülümsemelerin öncesinde hazırlık yapan gözyaşlarını bir türlü dökemedik.

Şimdi anladım ki, Yusuf olmak kör kuyulara atılmak imiş,
Züleyha olmak Nil’in azgın sularında bile dimdik kalabilmek imiş,
Kuyu olmak, Yusuf’u içine alabilmek;
Yakup olmak kanlı gömleği eline alıp, “Yusuf’um öldü mü” diyebilmek imiş.
Şimdi anladım ki;
Eşref-i mahluk Ney’in bile vakıf olduğu sırrı* bilememek;
bu sebepten devamlı gülmek imiş.
Hû diyelim dostlar. Sırrın tekmilliğine, Hû…

* Bu sırrı diğer yazımda konu edineceğim.

aşk

Sadakat ve Aşk!

Adem’in çamurdan biçimlenmiş dudaklarından bir kelime gafil çıkmıştı. Üç harfli bir kelimeydi; söylendiğinde etkisinden kurtulamayacak kadar ağır, taşlaşmış kalpleri yumuşatacak kadar narin…

Üç harften müteakip kelimeydi, aşk! Yalnızlığın pençesinde bulunan kurtuluş… Âdem’in sol kaburga kemiğinden meydana gelen Havva’nın yaratılış sebebi!

“Aşk,” dedi Yaratanına Âdem, cennet semalarını süzerken. “Kalbimin yalnızlığını durduracak tek kelime. Beni tatmin edecek, tek duygu!”
Gözleri cennet semalarında gezerken, Yaratanını bulmaya çalışıyordu. Hâlbuki gafil davranıyordu. Yaratıcı –yani Allah- onun topraktan yarattığı kalbinin içindeydi ve her zaman orada olacaktı. Cennet vardı, Yaratıcı da vardı ama Âdem ve oğulları gafildi. Aşk için yalnızlık için gönlündeki Yaratıcıyı unutuyordu.
Hâlbuki Allah meleklere, “muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,” dediğinde gönlüne yerleştirdiği aşktan da bahsetmişti.
Melekler ise kendilerinin yetmediğini düşünmüşlerdi.

“Biz seni şükrümüzle yüceltir ve takdis ederken orada bozgunculuk çıkaracak ve kan akıtacak birini mi var edeceksin?” demişlerdi.
Sözlerinde isyan yoktu. Sözlerinde kızgınlıkta yoktu; çünkü onlar iradesizdi. Belirli bir görevleri vardı ve o görev için yaratılmışlardı.
Yaratıcı ise, “şüphesiz ben sizden daha iyi bilirim,” dedi.

Evet, evet… O, gerçekten de bilinmeyeni bilendi. Görünmeyeni görendi. Aşkı kalbine yerleştirecekti. Bu da onun bildiklerine dâhildi.

* * *

Cennet sakindi. Âdem her zamanki gibi vakur… Yürüdükçe bitmeyen cennette mola vermeye yer arıyordu. Tuba köklerinin sallandığı gökyüzünde küçük bir ışık takip ediyordu, Âdem’i. Belki Yaratıcısının ona bir hediyesi vardı, belki de küçük bir melek onu takip ediyordu.
Tuba dallarına baktı. Daha sonra onun meyvelerle doldurduğu hemen önüne… Bir tane elma alıverdi, önündeki yığından. Her şeyden habersizdi. Elmanın daha sonra başına açacağı beladan habersiz… Küçük bir ısırık aldı, önce.

“Yalnızlık,” dedi içindeki sıkıntıyı dışa vuran bir tavırla. “Gerçekten zor bir duygu…”
Yorgun gönlüne uykunun iyi geleceğini düşündü. Çamurdan biçimlendirilmiş göz kapaklarını kapattı. Uykusu yoktu ama kendini kontrol edemiyordu. Uyuması gerekliydi! O zaman uyumalıydı.

Kısa süren uyku keyfi cennette geçen binlerce yıl gibi geldi, Âdem’e. Çocukluğunu yaşayamamıştı. Ama çocuk sayılırdı. Onun da olgunlaşması, büyümesi için uyuması gerekiyordu. En azından kısa süre sonra gönderileceği dünya için böyle davranmalıydı.

Ortalık vakurdu. Sessizliğiyle büyülediği Tuba ağacı bir anda çırpınmaya başladı. Sonu daha sonra tamamlanacak bir ayetin sesiyle titretiyordu, Cennet’in büyük ağacı. Ses vakurluğu bozacak kadar, tiz ve yüksekti.

“O, sizi tek bir nefisten yarattı ve kendisiyle durulup-yatışması için ondan eşini var etti…”
Sesin getirdiği mucize Âdem’in yanında sırtı üzeri yatmış haldeydi. Uykusu Âdem’inki kadar ağır değildi ama onunki kadar da kaba değildi. Kadınlara has olan narinlikle uyuyordu. İleride övgüye mazhar olacak bir narinlikteydi.

Ufak bir tebessüm yayıldı, cennetin semalarına ve Tuba ağacının köklerine. Âdem de uyanmıştı, Havva da… İkisi birlikte Tuba Ağacını izliyorlardı. Onun meyvelerini tadıyor, cenneti tekrar baştan tanımaya çalışıyorlardı. Âdem’in kalbindeki aşk tekrar körüklenmiş, öğrendiği kelimeleri unutur olmuştu. Sarhoşlukla yoğrulmuş, hayatı tatmışlardı. Ta ki bir ayetin sesi yankılanana dek…

“İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın,” demişti Allah, ağacı işaret ederek. “Yoksa zalimlerden olursunuz.”

Havva şaşkındı.
Âdem hayran.
“Neden,” dedi Havva. “Neden bu ağaç bize yasak?”
Âdem olanların farkındaymış gibi konuştu:
“Allah’ın bildiği ama bizim bilmediğimiz bir sebep vardır.”

ask-temsili-3

Yasak Aşk

Adını anmam yasak biliyorum,

Dilimin ucunda öksüz bir sözcük ismin.

Yüreğimdeki yangının külleri düşüyor üzerine;

Alev alıyor ellerin…

Tutuşuyor sevgin, içime yer ediyor deli hasretin.

Bir küçük aralıktan bakıyor sanki gözlerin

Puslu, ürkek, bensiz…

Ben yokum bakışlarının düştüğü yerlerde.

Adını anmam yasak biliyorum

Dilimin ucunda öksüz bir sözcük ismin.

Günahlarım sırtımda yol alıyorum; siliniyor geçmişin.

Gidiyor yüreğim!

Terk ediyor bedenimi aşkın sihri

Bir büyü bozumu avuçlarımda

Kelimelerim yetim bu sensiz akşamda.

Ne çok arasam senli düşleri

O kadar uzaklaşıyorum yarınlardan.

Sessiz çığlığım gecenin içinden süzülüp çarpıyor duvarlarına.

Duy istiyorum yüreğimin senli bestesini,

Herkes bilsin istiyorum dünlerimin hikayesini.

Konuşmam gerek, biliyorum.

Oysa susuyorum sadece.

Susamışım ben sana ölesiye.

Kuruyan dudaklarımın fısıltısı adın,

Bir dua gibi dilleniyor her gece.

ask-temsili

Aşkın Gerçekten Yaşı Yok Mu?

Yaz havasının yüreğime kattığı romantizmle soluğu Catherine Zeta-Jones’un baş rolde olduğu “Aşkın Yaşı Yok” filminin karşısında aldım. Niyetim sadece hoş zaman geçirmekti aslında ama daha film başlar başlamaz zihnim filmin sloganının cevabını arar oldu. Aşkın yaşı yok mu? Film, ülkemizde alışkın olduğumuz olgun erkek- genç kız ekseninde değildi öncelikle. Tam tersi, olgun, yeni boşanmış, 40 yaşında iki çocuklu bir anne ve karşısında daha üniversiteden yeni mezun olmuş 24’lük delikanlı. Hal böyle olunca, insan bu aşk yürür mü, diye düşünmeden edemiyor. Ekran akıp gittikçe, insanın aşka inancı artarken yaşın önemi küçülüyor. Hani derler ya, aşkın ilk soluğu mantığın son soluğudur, diye. Söz konusu aşk olunca, ister kadının yaşı erkeğin iki katı olsun ister tam tersi, bir önemi kalmıyor. Çünkü aşk kapıyı çalınca, mantık zihni arka kapıdan terk ediyor. Duygular alev alıyor. An’ı yaşamanın dışında her şey önemsizleşiyor. Sorumluluklar, insanlar, tenkit eden o bakışlar…

Film, tüm bunları o kadar naif bir dille anlatıyor ki bittiğinde bir süre koltuğunuzda kalıp, çalan o romantik parça eşliğinde sadece aşkı düşünmek istiyorsunuz. Sadece aşkı! Arkama yaslanmış kendimi müziğin ritmine bırakmışken aklıma Cenap Şahabettin’in bir sözü geliyor. Kocaman bir gülümseme gelip yüzüme yerleşiyor. “Kadın olsun, kitap olsun cildine aldanmayıp içindekilere bakılmalıdır.”

Olay ne yaşta, ne sosyal çevrede. Tek gerçek var; o da duygular. İnsanı olduğu yerden sürükleyip götüren, dünyada bir kendisi bir de sevdiği varmışçasına büyüleyen bir duygu, aşk. Ne yaşı ne milliyeti var. Aşkın tek bir dili var, aşık olanın yüreğinde dillenir o. Sadece aşıklar duyup anlar. Ve zaman, bir tek aşkın karşısında güçsüzdür. Zamansızdır çünkü aşk. Aslında belki de, aşk hakkında tek bir doğru ya da yanlış yoktur. Herkesin doğrusu ve yanlışı başkadır aşkta. Bugün şiddetle karşı çıktığımız yarın yüreğimize sızan bir virüs gibi bizi başkalaştırabilir. Söz konusu aşksa bugünün yanlışı yarının doğrusu olabilir. “Asla” dediklerimiz bir gün “belki” hatta “kesinlikle” olabilir.