Etiket arşivi: yazar

KIRIK KALBİME SEVMEYİ ÖĞRET

Her şey çok zordu. Çok üzüldüm ama yaşananların beni üzdüğünü sanıyordum, ama herkes kendi kendimi üzdüğümü söyleyip, duruyordu.

Kendi kendimi üzdüğümün farkında bile değildim. Herkes gibi ama herkesten farklı gizlediğim çok gözyaşım oldu. Büyümek zor geldi ama sahip olmadığım bir çocukluk vardı. Küçüklüğü öğrenmek için çok geçti artık.

Tek kaldım. Yine herkesin dediği gibi kendi seçimlerimdi. Sevmeyi öğrenmeye başladığımda ‘sevmek insanı ne kadar üzebilir ki?’ dediğimi bilirim. Hislerim görüntümün aksine çok çocuktu, çok saf, çok masumdu.

Sonra büyüdüler. Birine çok değer verdim. Çok güvendim. Hedeflerimi, kararlarımı değiştirdim ama hep bir çizgide durdum. Ne ona gidebildim ne de kendime dönebildim. Yüreğimi küçültüp, bedenimi yordum, ayaklarımı yordum, koşuşturdum. Herkesten çok çalışıp, herkesten az uyuyordum. Yıldızları unuttum. Gökyüzüyle konuşmayı da… Kağıtları bıraktım, kalemi dersten derse ite kaka kullanıyordum. Zordu… ben yoruldum… bedenim yoruldu… kalbim yoruldu… Dışarıdan hep gülmek zorundaydım, güldüm. Güçlü olmak zorundaydım, güçlüydüm. Duvar üzerine duvar ördüm. Bana gelmek isteyen asla bana varamadı. İstediğim an benden soğumalarını sağladım. Erkek gibi korkusuz olmayı öğrendim.

Bütün bunlar tekken işe yarıyordu. İnsanlarla uğraşmayı çok sevsem de onlar çok acımasız. Bu yüzden kendimi hep korumam gerektiğini ve bunu benden başka kimsenin yapamayacağını düşündüm ve kendimi buna inandırdım. Benim için benden başka kimse bir şey yapmayacaktı çünkü.

Duygularım da kırıldı, hevesim de, kalbim de… Onlar da yorgun düşünce hayat öylesine vardı, öylesine yok…

Sonra o geldi. Anlıktı… Umulmadık bir şeydi… Sürekli gülmeye başladım yine yeniden.  Hem kabullendiğim şeyler oluyordu hem kabullenmekten korktuklarım. Kimler bilir bilmiyorum ama tek yaşayan birine yapılacak en büyük kötülük, yalnızlıklarını elinden almalarıdır. Bir kere yalnızlıklarını alıp, yerlerine geçerlerse ve gün gelip gitmeyi seçerlerse toparlanmak çok zor oluyor. Enkazdan yeniden bina inşa etmek gibi…

Ona alışmaya başladığımı fark ettiğim her an korkularımı yokladım. Yalnızlığımı öne sürdüm. Üzülmek istemediğimi biliyordum. Üzülmek istemiyordum. Ama plansız oluyordu her şey, çok içten ve samimi…

Zaman hep içimde yok olduğuna inandığım heyecanı onun karşısına çıktığımda yeniden bana yaşatıyordu. Kendime itiraf edemezsem de bu heyecanın sebebini seviyordum.

Mutlu olmak buydu işte. Hiçbir şey düşünmeden, planlamadan, yargılamadan, ayakların götürdüğü yere gitmek ve asla dediğin her ne varsa gülümseyerek yaptığından söz etmekti.

Onunla kendimi yenilemeye başladım. Farkındaydım ama o farkında değildi. Git gide içime girdikçe karmaşıklığım ürkütmeye başladı. Dışa dönük korkusuzluğumdan rahatsız olmaya başladı.

Kabullenemediğini fark ettiği asiliğimden yakındı. Hayata karşı duruşumun doğru olduğunu ama aynı duruşun ilişkide yanlış olduğunu söyledi. Bana göre o bir öğretmendi ben de okula alışmakta güçlük çeken bir öğrenci.

Ona karşı hep inandıklarımı savundum. Hep susturdum. Ona güvenim yine sonsuzdu çünkü. Bunu kabullenmek demek belki de yeniden yenilmek demekti. Acı çekmekten uzaklaşmışken, yeniden karşılaşmaktan çok açık şekilde korkuyordum. Bunu söylemek bile zordu.

Neyselerle günler geçti, derken aylar olmuş.

Farklı bir bağ oluşmuş, ittikçe kendine çeken bir bağ. Çıkmazda hissediyorum kendimi.

Benden gitmek istediğini söyledi. Değişmeyeceğimi, değişemeyeceğimi ve hep bildiğimi okuyacağımı söyledi. Daha sonra üzülmektense, şimdiden gitmenin ve bitirmenin daha iyi olacağını söyledi.

Ona bir söz vermiştim. Bir gün gitmek isterse, neden diye sorup durdurmayacaktım. İstediği an hiç olmamışım gibi gidecektim. O an bu sözü verdiğimi ona hatırlattım. Değişme ihtimalimi sordu. Değişmezsen diye yineledi. O an sustum gerçekten istediğinin bu olup olmadığını sordum. Değişmezsen evet dedi. Değişmeyeceğim demem gerekiyordu belki de beklediği buydu. O an değişmek istediğimi fark ettim. Normal bir kız gibi olmam gerektiğini söylüyordu. Normal bir kız!

Tek olmayı tatmayan, erkek egemenliği altında korunmaya alışan, sevilmenin doyumuyla şımartılan kız modeli!

Bu dedikleri benden uzaktı. Dişilik misafir gibiydi içimde. Sadece olması gereken yerde olur, sonra kaybolurdu.

Düşündüm. Gitmek istedi. Gitmedi…

Kaybetme korkusu olmadığı için git deseydim gidecekti diye düşündüm.

Beni böyle tanıdı. Neden şimdi değişmemi istiyor diye düşündüm.

Neden o istiyor diye değişmek istiyorum diye düşündüm.

Bir gün sonra yüz yüze görüşmek istedim. Bunun bir şey değiştirmeyeceğini, yine söyleyeceklerini yineleyeceğini söyledi. Değiştirdi. Yüzüme söylemeye çalıştı ama diyemedi. Sevecen, ılımlıydı. Ben söyledim, o duymak istemedi.

Bitmedi… Bitemedi. Ona değişmeyi istediğimi söyledim. Bu konuda bana yardım etmesini istedim.

İki kişilik düşünmeyi onunla öğrendim. Sevdiğin tarafından sevilmeyi onunla öğrendim.

Düşünceleri ikinci kişiyle paylaşmayı onunla öğrendim.  El ele yürümeyi onunla öğrendim.

‘gerçekten sevilince sevmenin üzmediğini onunla öğrendim.

Ve şimdi de değişmeyi onunla öğreneceğim.

Zor ama imkânsız değil. Çünkü onu sevmeyi onunla öğrendim. En önemlisi sevdiğimi belirtmeyi, söylemeyi, yaşamayı onunla öğrendim.

Ben içimden geldiği gibi yaşamaya alışan biriyim. İçimden gelenleri yaparken plan yapmak aklıma gelmiyor. Bu yüzden ruhum dilediği gibi davranıyor.

İki kişilik hayat için onun hayatını da hayatıma ekliyorum. Bizi böyle seviyorum. Bizi böyle sev hayatım. Çünkü biz mutlu olmak için birbirimizdeyiz. Çünkü ancak biz birbirimizi mutlu edebiliriz. Unutma mutluluğu da seninle öğrendim.

 

 

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.