Etiket arşivi: yürekler

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)

sehit-selam-kemer

Vatan Sağolsun!

Bir insan neden yazar ki? Ya da bir yazar, klavyenin başına oturduğunda niçin alır başını gider cümleler? Aslında dökmek istediklerimiz midir ki bunlar böylesine istemsiz bir şekilde yazarken. Ya da rahatlıyor muyuz? Bilmiyorum… Lakin şu sıralar rahat olamadığımı burada açıkça yazmassam olmayacak. Rahat değilim. Yazsam da bitmiyor bu rahatsızlığım; yazdıklarımı tek bir sinirle yırtıp atsamda tükenmiyor kalbimdeki sızı.

“Allah yolunda öldürenlere ‘ölüler’ demeyin. Aksine onlar diridirler;
Ancak siz onları fark edemiyorsunuz.”
(el-Bakara, 2/154)

Aylardan Nisan. Yıllardan 2011. Dünya da haber bültenleri bu günü o muhteşem icatlarla, insanoğlunun yaşadığı müreffeh hayatla, uzaya gönderilen füzelerle, Mars’taki hayat araştırmalarında kat edilen yollarla ve bölünen, paramparça olan atomlarla anıyordu. Evet, günler öylesine güzel öylesine muştuluydular ki İlkbahar’ın o enfes havası tüm ülkede hissedilir düzeydeydi. Keza, bu hissedilirlik Kayseri’de daha farklıydı. Erciyes’in yaylalarından gelen o mis gibi hava zerrecikleri önce meydanın kasvetli egzoz dumanlarına ardından insanların bu sebepten dumanaltı olan kafalarına işliyordu. İsli havanın berrak havaya inatlı sürtüşmesinden her daim zaferle dönen berrak hava güneşin önünü açmış; ışıl ışıl bir gök kubbe ile insanlara hizmette en kadirşinas kıyağını geçiyordu.

Böyleydi Kayseri’de tek bir gün. Böylesine muhteşem, çekişmeler ve iyinin mutlak derecede galip geldiği bir gündü 1 Nisan 2011. Nisan ayının ıpılık havası, Erciyesin mis kokan yaylası ve Kayserili hanımlarının elinden çıkan o enfes zerafet minik Kayseri Mantı Dolması… Bir insanın mutlu olabileceği herşey mevcuttu bu günlerde. İnsanın o yenilmez, tükenmez egosunu tatmin eden her şey…

O günü farklı kılan pek bir şey yoktu aslında. Daha sonra hüsranla, üzüntüyle ve acıyla sonuçlanacak şeyler bile o gün için oldukça olağandı. Keza Medrese’nin az ilerisinde oturdukları sıvası dökülmüş, pervazlarından akan suların izi insan suratındaki izden daha derin olan ve bu güne kadar hiç bir acıyla haldeş olmayan o evde 1 Nisa 2011 günü olağanüstü bir sevinç ve çalgıcıların söylediği şarkıyla halay çeken koca bir ahali vardı. Evin su çizgilerinin bulunduğu pervazından hemen aşağısına sarkıtılan koskoca Türk bayrağı ise o sevincin, mutluluğun ve bunun yanında söylenen şarkıların nedenini anlatıyordu.

Askere uğurlanıyordu bir can. Anadolunun göbeğinden belki şarkın en ücra mevkisine, belki de garbın en güzel memleketine. Herşey kısmetti Anadolular için. Keza kısmetten öte ne bir adım ileriye; ne de bir adım geriye gidilebilinirdi. Doğruydu. Eğer o gün o şartlar altında garbta askerliğini yapan ilk oğluna nazaran belki şarka düşecekti diğer oğlu. Kısmetti bu, işi hiç mi hiç belli olmazdı. Ama oradaki oynayan ahalinin hiç mi hiç umrunda değildi Garb veya Şark. Onlar asker savuşturuyorlardı; onlar yeri gelirse Vatan’a kurban olacak bir oğlan yolluyorlardı. Bundan daha büyük bir gurur olabilir miydi, Anadoluda? Olamazdı tabi ya! Garb’ta onların, Şark’ta, Kuzey’de, Güney’de. Tüm ülke burada yaşayan, soluk alıp veren ahalinin değil miydi? Tabi ya! Tüm ülke onlarındı ve elbette onların olacaktı. Bunun için bir çok Mehmet ölmüş, bir çok Ahmet can vermiş; cephanede taşıyalım, yemek, su götürelim diye bir çok Elif, Ayşe, Fatma’lar can vermişti. Bir daha Mehmet bu vatan için ölse çok muydu? Değildi, keza biz tüm toprakları kanıyla sulamış bir millettik.

Ana Fatma, Baba Hüseyin alayın en başındaydı ve bir köşede yaşlılığın verdiği yorgunlukla oturakalmışlardı. Oynayanları izliyor; bir yandan da kınalı kuzusu Mehmet’e bakıyordu. Belki Çanakkale’de savaşa uğurlayan ana gibi başına kına yakamamıştı oğlunun. Belki de “Gidesin evlad, seni vatana kurban eyledim. Çarpışasın, alnının akıyla  eğer Rabbim kısmet eylerse şehid düşesin” diyemedi. Ama gönlü Çanakkale’ye oğlunu yollayan analarla bir atıyor; onlarla bir söylüyordu.

Hüseyin’de aynı duyguyla sadece oturuyordu, bir ayağı kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin bir köşesine. Onun da kalbi yaşıtlarının ve daha da gençlerin çarpıştığı Çanakkale’yle bir atıyordu. Keza bu savaş tüm milletin gururu, öfkesi, ferasetiydi. Bu savaş ki, bir millete ne olduğunu gösterendi. Bu savaşki yorgunluğun, ümitsizliğin ve kahatorluğun yerini diriliğe, ümide ve çözüme bıraktığı bir mucizeydi. Öyle ki onca ailenin, onca askerin her daim hayat düsturuydu Çanakkale.

Gelin Elif ve kucağında ki yavrucağızı Mahmut. Elif dimdik bir vaziyette büründüğü beyaz şalının altında balası Mahmut’a gülümsüyordu. İkisi de bembeyaz giyinmişlerdi. İkisi de gidileceğin, gideceğin ve varılacağın bilincinde gibiydiler. Elif, dimdikti. Belki bundan beş ay sonraki gibi ötresiz, esresizdi. Tek cezm vardı yanında o da kocası biriciği Mahmut’un gideceği vakit kırılmıştı. Keza Elif ile mim’i yani Mehmet’in baş harfini birleştiren bu cezmdi. Beş ay aşklarının birleştiricisi habercisi oldu bu cezm. Beş ay… Her çatışmada ufak bir sarsıntıya girse de hala dimdik olan Elif’in inadına ikisinin başındaki yerini korudu cezm.

Mahmut, Muhammed (s.a.v)’in Türkçesiydi. Onun bilincindeydi küçük bala Mahmut. O yüzden babası askere gittiğinde herşeyin bilincindeymişçesine uyuyordu anasının rahat kucağında. Bilmem görüyormudur; lakin Mahmut diyince aklımda Uhud’un o sancılı zamanları geliverir. Şehidlerin arslanı Hz. Hamza geliverir. Bir kör mızrakla o arslanın nasıl yere serildiği; Bir Habeşli Vahşi tarafından kalbinin nasıl söküldüğü; Bir efendi kadın tarafından nasıl dişlendiği gelir. Daha sonra her ikisinin de nasıl dine, doğru yola geldiğini anımsayı veririm. Belki Hamza orada şehit edilmeseydi; belki de Hind orada onun kalbini dişleyip tükürmeseydi doğru yolu bulamayacaktı. Belki de aşk hiç bir zaman o ketum kalplerinde, elemden başka bir şey bilemeyen gözlerinde ve kem gözlerinde kendini göstermeyecekti.

* * *

Şimdi aylardan Ağustos, Günlerden 2′si. Yıllardansa hala 2011. Dünya haber bültenleri cenevreyi, Evrendeki olayları, Atomun çekirdeğine indiklerini yazarken Türkiye başlıklarını değiştirmemiş; “PKK ÇATIŞMASINDA 2 ER ŞEHİT.” Haber öylesine ketum, öylesine teşhire bağlıydı ki, basıma yetiştirmekte acele eden gazetecinin tüm duygularını içinde barındırıyordu.

Ateş, dünya manşetleriyle bir olmuş, Marsta yaşayan bir adamın meşalesinden, parçalanan uranyumun hırsından, gönderilen füzelerin ateşinden korlamıştı alevini ve bir As. İz. tarafından babaocağına doğru yol alıyordu.

As. İz. kapıyı istemese de çalar. Bu sefer kapı çalma sırası beş ay önce dökülen sıvaların yerini şimdi al rengin aldığı ve yine beş ay önce kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin kırılmış parçalarının kapı önünde beklediği evdi. Kapıyı vurdu As. İz. Demir kapı önce yavaş, eri gördükçe hızla aralandı. Arkada beliren tecrübenin ve acının yoğrulduğu çizgilerin belirginleştiği bir yüzdü. Ana yüzüydü, kapının ardından görülen. Öpülesi elleriyle aralamıştı kapıyı. Her daim duanın sel olup fışkırdığı; şelale olup çağladığı dudakları şimdi bükülmüştü.

“Hayrola evlad? Bir şey mi oldu?”

Ast. İz. dilinden sadece dört kelime döküldü.

“Başınız sağ olsun, Ana!”

Fatma Ananın yüreğine düşmüştü gayrı bir kor. Evlat acısıyla da yüzleşmişti ya daha da derinleşirdi yüreğindeki acı, yüzündeki çizgiler. O öpülesi eller soluklaşır, vücudu dengesizleşirdi gayri. Bu koskoca dünyada ağyar bir vaziyette kalırdı. Kapının oraya yığılırken Er tuttu onu. O sırada dudaklarından dökülen üç kelime vardı. Mehmet’in kokusuna benziyen vücudun kollarındayken:

“Vatan Sağolsun, Evlad!”

Hemen arkadan beliren Elif, Kucağına düştüğü anasını görecek, tepesinde kahpe bir kurşunla parçalanan cezm’in parçalarıyla oda yere düşüverecekti. Mahmut’sa herşeyden habersiz bir şekilde rüyasına gelen babasının o sıcak tebessümüne karşılık ufak bir gülücük saçacaktı yattığı beşiğinden. Belki onun gönlünden dökülen sözcüklerde babaannesininkiyle aynıydı:

“Vatan Sağolsun!”

Buydu bizim çilekeş analarımızın feryatları. Ve yine buydu beni rahatsız, biçare eden duygu. Belki bu son paragrafı bile yazarken titreyen ellerim, ağlayan gönlümle size hitap etmeye çalışırken bir yerde yine çatışma oluyor. Belki de yine çatışma olacak ve yine bir şehid evladın acısı çilekeş bir evin çatısına yıldırım gibi düşecekti. Ama her zaman dilimizde ve gönlümüzde olan tek şeyi söylemek istiyorum size: VATAN SAĞOLSUN!

SIRRIN VE TEKMİLLİĞİN DEMİNE HÛ!

tass

Eski Aşklara Dem Vuruyorduk…

Eski aşklara dem vurduk
Yağmurun hoyratça yağdığı, ağaçların çiçeğe durduğu
bir ilkbahar akşamında.
Kâh ben oldum Yusuf,
kâh yoldaşım oldu Züleyha.
Bazen kör kuyuların eşiğinde, bazense kör aşkların kucağındaydık.
Bir yağmur tanesi kadar özgürdü,
bir kar tanesi kadar çelimsizdi,
ve yine bir rüzgâr kadar hoyratçaydı
aşkın pencesi.
Yorgun muyduk, yoksa haldeş miydik?
Hiç birşeyin farkında bile değildik.
Yaprak kımıldatmayan sâba rüzgârları; Züleyha’yı taşıyan Nil gibi
sessiz ve sakindik.
Zifiri karanlığın ortasında halelenmiş aydan yayılan huzmeler penceremizden içeriye
fırsat bulmuş bir yoldaş gibi giriyor,
Bizim için eskilere dem vuruyor; gönlümüzün bağını aydınlatan bir gül gibi yansıyordu.

Kaptanı kaybolmuş bir gemi gibiydik,
Nefsi kalbinin yedi kat altında zincirlenmiş bir hapishanede
Yüreği üflendikçe çoşan ney misali
Korkumuz avını yakalamaya çalışan bir kaplan gibiydi.
Biz aşka dem vuruyor; Züleyha oluyor; Yûsuf oluyorduk.
Pek anlamıyorduk gerçi; Züleyhalığıda Yusufluğuda….
Dilimizin döndüğü tek şey “kör kuyular” ve onun içiydi,
Zira ne yıldızlar önümüze kadar gelmiş, ne de bulutlar bize yoldaşlık etmişti.
Sahi ya bizim Yakup gibi bir babamız olmadı;
Ya da dokuz kardeşe sahip değildik; Kuyuya atacak cesarette…
Kör kuyulara kimse atmadı bizi?!
Kör kütük aşık olan olmadı bize…

Kandilden yansıyan ışıklar hemdaşımın, haldaşımın yüzüne vurdukça
ney sesleri daha bir gür gelmeye başladı gaipten.
Hû diyordu yanan kalpler, kavrulan dudaklar için,
Hû diyordu yerle mimlenmiş âdem için,
ve yine hû diyordu Bir olan Allah için.

Sessizliğin kalbe zuhur, beyne intikal ettiği bir zamanda
Yaratan’ın Oku emri yansıdı kalbin aynasına…
Oku diyordu, Yaratan Rabbinin adıyla…
“İnsanı, aşkı, mahlukatı oku Eşref-i Mahluk” diye sesleniyordu.
Yûsuf’u, Züleyha’yı, Muhammed (s.a.v) Oku, diyordu.

Sessizlik bana ve tüm eşref-i mâhluk’a haykırıyordu.
Dediklerini, diyeceklerini diyemediği, duyuramadığı gibi suskunluğu seçmemişti,
Halkbuki kulağa gelen ufak bir ses, sessizlikten yansıyan huzmeler değil miydi?
Tabi ya! aslında sessizlik bizimle irtibat halindeydi. Gerek sesle gerekse kendi benliği olan sessizlikle.
Yorgunluk gözlerimizi, bedenimizi,
bir sarmaşık gibi bürüdüğünde,
beynimiz kör kuyulardaydı.

Nisan yağmurları ılık ılık temaşa ederken yeryüzüne kahator bir haldeydi, Dünya.
Eşref-i mahluk yalnızdı. Eşref-i dünya yalnız…
Binlerce yıldır yanan bu kandil en az dünya kadar titrekti.
Ağyar kaplamıştı bedenimizi, nefsin elleriyle birlikte
Yenilmiştik nefse, yenilmiştik nefese…
Ney hamuş yani suskunlaşmıştı birden
Yoldaş olduğu yere bayılmış, aşık tek kalmıştı.
Mecnun gibi diyememiştik, “biz Leyla’yı ararken Mevla’yı bulduk” diye.
Bize gösterilen yola giremedik, girenleri de engellemeye çalıştık.
Kâh güldük, kâh eğlendik,
Lakin Mevlana’nın dediği gibi gülümsemelerin öncesinde hazırlık yapan gözyaşlarını bir türlü dökemedik.

Şimdi anladım ki, Yusuf olmak kör kuyulara atılmak imiş,
Züleyha olmak Nil’in azgın sularında bile dimdik kalabilmek imiş,
Kuyu olmak, Yusuf’u içine alabilmek;
Yakup olmak kanlı gömleği eline alıp, “Yusuf’um öldü mü” diyebilmek imiş.
Şimdi anladım ki;
Eşref-i mahluk Ney’in bile vakıf olduğu sırrı* bilememek;
bu sebepten devamlı gülmek imiş.
Hû diyelim dostlar. Sırrın tekmilliğine, Hû…

* Bu sırrı diğer yazımda konu edineceğim.

kalp-temsili

Yürekler kıymet bilene emanet

Elif, Lam, Ra…

Yürekler kıymet bilene emanet..

Neresindeysek hayatın orasına döküyoruz kazağımızın ön kısmına tıkıştırdığımız hüzünleri.

geriye kalan tebessüm..

Maksat sadakayı yerine getirmek…

Do.. Re.. Mi..Fa…

sevinçler besteleniyor. Ay yerini güneşe bırakıyor. Silgiler bir olup tüm kötülükleri siliyor.

Yusuf’lar çıkıyor kuyudan. Mısırda hüzün son buluyor. Gözleri karaya kavuşuyor hasret çekenler. Gözler açılınca hüzün sona eriyor. Kara saçlı Züleyha bir aşk peşinde!!

Nil derin çağlamakla meşgul…Mısır’ın yüzü gülüyor…

Herşey güzel derken Pandora kutuyu açmasa olmaz. Hep merak…İllâ merak. ..İşte saçıldı etrafa tüm korkular, hüzün, keder, haşerat, fitne fesat…

Gönüller bir olunca bununda üstesinden geliniyor. Pandora kutuyu kapatıyor… Lâ merak.!!

‘ney’ gönülleri hoşnutlamak için koşturarak geliyor. Bir ‘nâr’ harlanıyor.. sol emanette huzur var… keman, gitar tırmalayıcı seslerinide alıp kaçıyorlar utanarak.. Lâ mekan…….

Rahe Lâ- lâl oluyor. suskunluğunu bozuyor. Bİr martı havada kaptığı simidi paylaşmayı öğretiyor bir yetimle… ‘ney’ huzuru harlandırmaya devam ediyor…

Bir Filistinli kurtuluyor zulumden.. Zehra’nın gözleri kendisinde.. Kenan ili sûkutta… Ay süzülüyor kırmızı halıda… Şems dokunduğu yüzü arındırıyor hâyâsızlıktan..

Herkes iman(l)a s/aklanıyor. hoş sedalar yankılanıyor. İman bir kere daha artıyor. Bir kerre daha duyuluyor İstanbul’un sesinde.

En yüce beste söylüyor.. “insan zayıf yaratılmştır”.. gözler okuyup beyinler idrak ediyor. gönül bir kerre daha ferahlıyor. İman sevgi ile bir kere daha artıyor. Anahtarlar arkasında kilitli kalanlar çıkıyorlar meydana. Hüzünden korkulmuyor bu defa.

Hüzün bir kalbi daha okşuyor… ‘inşirah’ nefes aldırıyor okşanan kalbe…

Dantel işleniyor mermerlerden… heybetli bir kubbe. İnanmış bir el gibi uzanmış gökyzüne minareler. Nur’dan bir sel boşanıyor yere. Müezzin kimlik hatırlatmak için mihrapta. kalpler yine huzurda. Herkes öğreniyor artık beklemeyi, hayal’i, ümidi…

Artık gözlere bakılınca anlaşılıyor sevgiler. O söylemeden anlaşılabiliyor huzur. Derin kuyulardan suları çeker gibi sevgiyi çekiyor yürekler.

sevgi iki sevgilinin el ele tutuşup sahilden geçmesi değil bu kez.

Sevgi.. Rahe’nin sunduğu buluttan kelimeler.

Do.. Re… Mi…Fa…Sol…

Mutluluk kasidesini besteliyor…