Güzel Atlar Ülkesi!

 

Ihlara Vadisinde, buz gibi sular uzuyordu bir bilinmezliğe doğru.Kahvenin yeşile, pembe’nin griye çaldığı yosun tutmuş taşlardan topladım bu yolculukta..Kim bilir ! nerelerden nerelere sürükleniyorlardı.Belki gönüllü, belki de görücü usulü….

Pers dilinde Katpatuk, “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelen, insanı farklı bir duygu dünyasına taşıyan, peribacaları ile süslü, Kapadokya’yı mutlaka yaşamalısınız. Bölge, Erciyes,Hasandağı, ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerden meydana gelen yumuşak tabakaların, milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgarın birleşimi ile aşınarak oluşmuştur.Roma İmparatoru Augustus zamanında Antik Dönem yazarlarından Strabon 17 kitaplık ‘Geographika’ adlı kitabında (Anadolu XII,XIII,XIV) Kapadokya Bölgesi’nin sınırlarını güneyde Toros Dağları, batıda Aksaray, doğuda Malatya ve kuzeyde Doğu Karadeniz kıyılarına kadar uzanan geniş bir bölge olarak belirtir. Zamanımız da ise; Kapadokya Bölgesi: Nevşehir, Aksaray,Niğde, Kayseri ve Kırşehir illerinin kapladığı alanlardır. Keyifli turumuza daha dar bir alan olan Kayalık Kapadokya olarak isimlendirilen, Aksaray’da bulunan Ihlara Vadisi itibâriyle başlayan ve daha sonra Nevşehir’de yer alan Derinkuyu, Kaymaklı, Uçhisar, Ortahisar, Ürgüp, Göreme, Avanos diye isimlendirilen ilçeler içerisinde gerçekleştirmeye başladık.Aksaray, Kapadokya’nın en batısında, değişmeyen tek sınırıdır.

Aksaray ilinde yer alan, 3268 metre yüksekliğe sahip, huni şeklinde sönmüş bir volkan dağı olan Hasan dağı inanın görkemi ile beni büyüledi.Bu dağın eteklerine kurulmuş, dışı ahşap,içinde şöminesi yanan, bir köşede sallanan koltukta kitabımı okurken, yanıma huzurla sokulmuş bir kediyi hayal ettim o an. Bir de lapa lapa yağan kara karşı yudumladığım mis kokulu sahlebi. Çok derinlerden beni anılar alemine çağıran Nino Rota’nın bestelediği The Godfather (Baba) filminin müziği ise beni adeta uçurdu diyebilirim. Hasan Dağının hemen yanında ise Melendiz dağı yer alıyor.Bölgenin iç kısımlarına gittiğimizde, Kayseri’de hava açık olduğu taktirde, bölgenin hemen hemen aynı noktasından görebileceğimiz İç Anadolu’nun en yüksek dağı olan Erciyes dağı da (3916 metre) sönmüş bir yanardağdır.Su buharı, volkan külü ve lav bu patlamalarda ortaya çıkan üç nedendir.Volkan külü bilimsel anlamda tüf olarak da bilinir.Tüfler, volkanik patlamalar sonucu ortaya çıkarak, çok geniş bir alana rüzgar yardımı ile yayılır.Sonra yağışlar başlar.Başta Kızılırmak olmak üzere nehirler çamurlaşır ve kuruyarak, üst üste biriken derin bir katman oluştururlar.Tüf tabakalarının önemli olduğunu bilmeliyiz.Çünkübu tüf tabakalarının sayesinde, ıhlara vadisinin yükseltisi kimi yerleri 250 metre yi bulurken, biz Kapadokya’da iken normal yer seviyesinin 150-200 metre üzerinde olmuş oluyoruz.Kapadokya, deprem açısından da Anadolu’nun en az risk taşıyan yedi bölgesinden beşincisi olarak yer alır. Bu sert kütlelerin aynı zamanda oluşmaları, dolayısı ile birbirleri ile ayrılamayacak derecede bağlı olmaları, depreme karşı güçlerini bir kat daha arttırıyor.

İç Anadolu Bölgesinin tam ortasında olduğumuz için ,Kapadokya’da sık sık sıcaklık farkları yaşanır. Ve Türkiye’de karasal iklimin en yoğun hissedildiği bölge burasıdır. Bu sıcaklık farkları tüf tabakalarının çatlamasına sebep olur. Gece ile gündüz arasındaki en yüksek derece ise 50 C’dir.Temmuz ayını örnek verecek olursak kimi zaman gölgede 45 C sıcaklıkla karşılaşılabiliyorken, akşama doğru sıcaklık düşerek, sabaha karşı dondurucu soğuklara dönüşebiliyor.İlk fotoğraf molamızı Narlıkuyu Krater gölünde verdik. Yeşilliğin ve ağaçların fazla olmadığı bu volkanik alanda, kendimi sonsuz bir huzur ortamı içinde buldum diyebilirim. Göl, sanki büyülenmiş bir ressamın, tuvalde buluşmuş sihirli fırçasıyla , gözlerimize ve gönüllerimize ziyafet vermek üzere, yapmış olduğu bir tabloyu canlandırıyordu.Ne yalan söyleyeyim, Narlıkuyu Krater gölüne saatlerce misafir kalmayı çok isterdim…

Yeraltı şehirleri (En büyükleri Kaymaklı ve Derinkuyu) yumuşak tüf kayalara oyularak yapılmış,her bir kısım diğerlerine dar tünellerle bağlı gizemli bir yolculuk anlamındaydı benim için.Yön levhalarını pusula yaparak, 60 metre derinlikte ve sekiz kattan oluşan bir şehrin içinde yaşanmış bambaşka yaşamların izlerini hayretle ve merakla takip ediyorsunuz. O şehirlerde de insanlar, hayvanlar nefes almış, yaşam için gerekli erzaklar depolanmış ve o şehirlerde de düşmanlar varmış..Dolayısı ile düşmanlara karşı silahları, değirmentaşı biçiminde hareketli kayalardan mevcutmuş.Bu şehirlerin kesin olmamak kaydıyla, Hitit döneminde var olduğuna ,Hristiyanlık döneminde de genişletildiği hatta Arap’ların saldırılarına karşı korunmak amacıyla da kullanıldığı bilgiler var. Ya, o zaman ki insanların oluşturduğu doğal havalandırma sistemine ne demeli? Ya, şarap yapımı için kullanılan odalara? Gerçekten akıllara durgunluk veriyor.

Avanos’ta Hititler zamanından beri, çarkla, çanak çömlek yapılır.Babadan oğula geçen bu el sanatının ne büyük ustalıkla yapıldığını görmek çok zevkli. Kızılırmak’tan alınan yumuşak toprakların elenip,yoğurulmasıyla çamur haline gelerek, ayakla döndürülen tezgah üzerinde ki, çanak yapımı gerçek bir el sanatı olsa gerek.Sanatçı olmak için illa ki şiir yazmak, gitar çalmak, şarkı söylemek gerekmiyor demek ki! Hatta o zaman çanak çömlek yapmayı bilmeyen kişilere de kızlarını vermezlermiş. Avanos’ta, ayrı bir sanatta ipek ve yün halı dokumacılığı. Ama ne sanat! Halı tezgahlarının başlarında çalışan, iğneyle kuyu kazmak gibi zor bir işle uğraşan emektarların hakları asla ödenemez bence. Hatta ! birbirinden güzel, görücüye çıkarılan halıların hangisini almaya karar verememek gibi bir sıkıntıyı yaşarken, insan o halılara nasıl kıyar da ayak basar? Bence o halılar yerlere değil, duvarlara yakışır.Tıpkı paha biçilmez tablolar gibi.

Avanos’ta bağlıklardan elde edilen üzümler, mağaralarda yer alan , doğal depolarda şarap haline dönüşür.Bu üzümler bağbozumu zamanında yani sonbaharda şarap mahsenlerinde yerlerini alır Kapadokya bölgesinin özellikle beyaz şarapları mükemmeldir.En ucuzu bile..
Hanedan Restaurant; Kapadokya’nın kervansaray geleneğini günümüze taşıyan bir özelliğe sahiptir.Özellikle kemik suyuyla yapılmış sebze çorbasını mutlaka denemelisiniz.Testi kebabı ve çömlekte pastırmalı kuru fasulyenin tadına doyamazsınız.
Uçhisar’daki peribacalarına ve yamaçlara çok sayıda güvercinlikler inşa edilmiştir. Amaç; güvercin gübresinin tarımda verimini arttırması, Uçhisarlı çiftçilerin de, yetersiz topraklarına karşılık çok ürün toplamak isteğinde bulunmalarıdır.

Hacıbektaş Kırşehir yolu üzerinde, Nevşehir’in bir ilçesidir.Eskiden dergah halindeki bu mekan, bir boyuttan bir boyuta Bektaşi Kapısı olarak nitelendirilirken, Cumhuriyet devrinde tekkelerin kapatılması ile, tarihi mekan için müze halini almıştır.Nadar havlusu denilen ve bir üçgene benzeyen 1. Avlu’da Üçler çeşmesi yer alır.Bu çeşme 1897 yılında Fevzi Dedebaba tarafından yaptırılmıştır.Çeşmenin etrafı renkli taşlarla çevrilidir.Arapça bir yazıtın bulunduğu bu çeşmede 6 çıkıntılı bir yıldız işlenmiştir.Bu bölüm Alevi inancına göre “Allah-Muhammed-Ali simgesidir.Hacı Bektaş Veli Dergahının içerisinde yer alan bir sofra dikkatimi çekti..O sofradan nice dervişler yemek yiyerek geçtiler.Anadolu’da bir iz bırakarak. Aşevi’nde şans ve nazara karşı yüksek yerlere boynuzlar yerleştirilmişti. Dergahın , içinde Hacı Bektaş Veli’nin yeşil sandukalı türbesi ve küçük bir türbe olan, Bektaşilikte ikinci pir olarak tanınan Balım Sultan türbesi vardır.Balım Sultan’ın Bektaşi tarikatının kurulmasında büyük hizmetleri olmuştur.Hacı Bektaş Veli’nin türbesi kalem işi süslemeler ve yazı motifleriyle donatılmıştır.Hacı Bektaş Veli’nin bir tablosunda,kendisinin aslanı ve ceylanı kucakladığını görürsünüz.Aslan kötülüğü, ceylan ise iyiliği temsil eder.Kapıların boyları kısadır.Bu da alçakgönüllülüğün tanımıdır..Kapının en gerisinde duran Hacı Bektaş Veli’nin postu da, buna esaslı bir örnektir. İnsanı insan olarak kabul eden, kadın erkek ayırmayan, ibadetle sosyalliği bütünleştiren ve hayatı bu denli anlamlı kılan Bektaşilik’te sevgi anlatmakla bitmez. Bunu, dergahın tonozlu büyük kapısından içeri girdiğinizden itibaren, içtiğiniz suların lezzetinden, aşevinden, büyük dervişlerin farklı anlamlar içeren tablolarından, misafir odalarından, Hacı Bektaş Veli’nin güzel sözlerinden daha nice nice güzelliklerden anlıyorsunuz..

Ihlara vadisi cennetten bir parçaydı sanki! Sadece ırmağın sesi vardı kulaklarımda.Hava buz gibi olmasına ve onca merdivene rağmen bin defa görülmeye değer başka bir tabloda Ihlara vadisi idi. Gizemli bir dünya gibiydi.Hıristiyanlar doğanın oluşturduğu bu kanyonun dik yamaçlarını oyarak, çok sayıda kiliseler ve tünellerle birbirlerine bağlanan yerleşim yerleri meydana getirmişler, buraları tehlike arz ettiğinde gizlenme yerleri olarak kullanmışlardır.Hatta ırmağın içindeki sayısız taşlar kendilerini suyun akışına o kadar kaptırmışlardı ki!onlar için ufak bir şiir yazmadan duramadım. Hepsi bambaşka renklerde, şekillerde ve anlamlarda ya sürükleniyorlardı ya da yosun tutuyorlardı. Irmağın o gürül gürül akışı, yıllandıkça değerini kaybetmemiş ağaçlar arasında çekilen resimlerin,doğaya aykırı fotograf makinelerindeki deklanşör sesi, içinize çekmeye doyamadığınız havanın nane kokusu..Tüm güzellikler o kadar dekolteydi ki, inanın hep tabiatın sunduğu o giysinin içinde kalmak istedim. Gören ne derse desin!

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Tags:

3 Cevap e “Güzel Atlar Ülkesi!” Subscribe

  1. simge 21 Kasım 2011 de 16:45 #

    tşk ederimmmm ödevime yardımcı oldunuzz

  2. Sertap 22 Kasım 2011 de 07:34 #

    Ne güzel..

  3. semiha öztürk 28 Kasım 2011 de 12:05 #

    benim işime yaradı

Bir yorum yaz