Karanlıklar ve Aydınlıklar

Sarp kadar olmasa da, Hasan da özlem duygusuyla telaşlıydı yeteri kadar. Onu da bekleyen vardı İstanbul’da çünkü. Yeni nişanlanmış olduğu sevgilisi, gözü yollarda bekliyordu onu. Delicesine, hasretle… Hasan, askerliğini yapmıştı ama mesleği askerlik gibi, insanı oradan oraya sürüklüyordu. İnsanın sevdikleriyle bir arada olmak için tek şansı hayaller oluyordu, şuan Hasan’a olduğu gibi. Hasan, şu an İstanbul’da, sevgilisi de tüm bedeniyle Libya’daydı hayallerinde.

Ortalık yaygara içindeydi Libya’da. El kadar çocuklar bile, öz askerini taş yağmuruna tutmuştu. Ülke, kan ağlıyor, ateşin o kapkara dumanından göz gözü görmüyordu. Ölüm kusuyordu her dakika, her saniye.

“Başını eğ, çabuk!” dedi Hasan bağırarak, Sarp’a. Sloganlar sesini bastırmıştı Hasan’ın ama yine de anladı az çok Sarp.

Sarp son anda başını eğdi ve koca bir taş parçasının başına gelmesini engelledi. Başını taşın düştüğü yere çevirdiğinde, taş parçalara ayrılmıştı.

“Sağ ol, dostum,” dedi Sarp, Hasan’a dönüp. Elini omzuna atmıştı. İkisini de bekleyen vardı yuvalarında. Biri yeni evlenecekti, birinin yeni çocuğu olacaktı. Taze sayılırdı her ikisi de, her iki konuda da. Sarp’ın tek endişesi vardı sadece, çocuğunun doğmasına varabilir miydi evine acaba? Varabilir miydi, evladının cennet kokusunu, içine çekmeye… Olsun, ne zaman varırsa o zaman çekerdi onun mis kokusunu içine… Doyasıya hem de. Doyasıya…

 

“Ah be dostum,” diye hayıflandı Hasan, Sarp’a. “Bizim kaderimiz niye böyle ha? Neden biz, niçin?”

“Ne olmuş kaderimize, Hasan?” diye sordu Sarp.

“Görmüyor musun halimizi! Daha ne olacak? Normal insanlar gibi sabah kahvaltını karınla yapmak istemez misin? Veya, akşam eve geldiğinde yüzüne gülen bir eş, bir zevce görmek istemez misin?”

“İsterim tabii, ama bunun için niye kadere isyan ediyorsun?” Sarp, adımlarını atarken etrafa bakıyordu sürekli. Tedirgindi, belki de karısını özlemişti… Onu düşünüyordu boş zamanlarında belki de… Hasan hatırlatınca, özlemi bir kat daha artmıştı belki de…

Kim bilir?

Sarp biraz durduktan sonra devam etti cümlesine, “Bu mesleği seçen sensin ve doğal olarak bunun zorluklarını da kabul etmiş sayılırsın Hasan. Şimdi çıkıp, isyan etmene, hayıflanma gerek yok. Kaderini sen kendi ellerinle hazırladın zaten.” dedi ama kendisinde de biraz pişmanlık vardı. Ya da hasret ve özlem duygusunun verdiği acı, ona bu hisleri bahane ettiriyordu. Çünkü, işini severek, bilerek seçmişti ve çok istemişti bir gazeteci olmayı.

“Doğrusun Sarp, doğrusun ama insan pişman olabileceği kararlar alabiliyor maalesef. Belki de, bir anlıktır, nereden bileyim işte.” dedi Hasan, “Belki de sorun bendedir… Ya da bu ortamı ilk defa gördüğüm içindir… Bilmiyorum.”

Sarp, sessizce bir süre yürüdükten sonra Hasan’la,Libya’nın ıssız ara sokaklarından birinde bir çocuk gördü. Duvara yaslanmış, masum, çaresiz ve yardıma muhtaç. Bir el uzatılmasını bekliyor sanki kendisine. Yüzü kan dolu. Elleri, ayakları ve her yeri… üstü başı kir içinde, tırnaklarının içleri kapkara. Bunun üstüne kırmızı kan rengi eklenince, ortaya siyah ve kırmızı karışımı bir renk çıkmış. Çaresizliğin rengi.

Sarp çocuğu görünce telaşlandı, hemen yanına koştu çocuğun. Arkasından Hasan, elinde oldukça ağır olan kamerasıyla koşmaya çalıştı.

Orada kaldığı günlerde öğrenebildiği kadar Arapçayla çocuğa sorular yöneltti.

“Ne oldu sana böyle! Kalk, kalk çabuk, hemen eczaneye gidelim.”

Çocuk; sekiz, dokuz yaşlarında, esmer ve simsiyah saçları olan bir masumdu. Çatışma sırasında yaralanmış olmalı, diye düşündü Sarp. Eczaneye götürüyordu çocuğu, çünkü Libya’da hastaneler bu gibi basit yaralanmalarla ilgilenemeyecek kadar doluydu. Daha ağır durumda insanlar vardı, çığlık çığlığa, feryat feryada…

Çocuğun beline sarılıp kaldırdı onu yerden, öbür tarafına Hasan girdi. Kan kusan caddeler sessizdi şimdi, üç tane masum, sessizce yürüdü cadde boyunca. Omuz omuza.

 

Caddede gördükleri ilk eczaneye girdiler. Tıklım tıklımdı eczane. Alan çok dar olduğu için, insanlar üst üsteydi sanki. Çocuğu hemen bir koltuğa oturtup, eczacıya koştu, telaşlıydı Hasan.

“Hemen şu çocuğa bakar mısınız, lütfen! Yolda bulduk, yüzü kan içinde, lütfen…” yalvarır gibiydi Hasan’ın sesi. Dayanamadı eczacı, yanındaki kalfaya bir şeyler söyledi. Hasan, gidip bakmasını söylemiş olsun, diye ümit etti içinden Hasan. Genç kalfa, yine Arapça bir şeyler geveledikten sonra, çocuğun yanına gitti. Sarp, küçük masum çocuğa moral vermek için, çocuğa acısını unutturabilmek için sohbet ediyordu onunla.

“Adın neydi senin, söyle bakalım.”

“Muhammed Sami…” dedi, gerisi gelmedi çocuktan.

“Ah, ne kadar güzel,” dedi Sarp, “Adının önemini biliyor musun?” diye sordu Sami’ye.

“Bili… Biliyorum…” dedi ve inledi Sami.

“Nedir peki?”

“Peygamber efendimizin ismi.” dedi ve yine durdu çocuk.  Tam o esnada kalfa gelmiş, çocuğun kanlarını temizlemeye ve yaralarına pansumana başlamıştı.

Alnında, yanaklarında ve ellerinde çok büyük sıyrıklar olması, kanamasını durdurmayı engelliyordu. Hemen bir sargıyla yaralarını sarıp, tekrar yerine geçti genç kalfa. Sargıda, az bir zaman sonra, kanın rengi görülmeye başlamıştı. Kırmızı…

Genç kalfa sadece, “Fazla bir şey yok, yakında iyi olur,” demekle yetinmişti.

Sarp çocuğa sorular sormaya devam etti yine:

“O sokakta işin neydi senin?” diye sordu Sami’ye. “Bu kötü günlerde, evinde olman gerekmez mi?”

Yanıtlamadı çocuk.

“Muhammed, niçin annen yanında değildi?” diye sordu bu sefer Hasan. “Ya da baban?”

Çocuk, yine yanıtlamadı. Sessizliğini koruyordu.

Sarp ve Hasan, gözlerini birbirlerine dikip bakıştılar bir ara.

Neden cevap vermiyordu bu çocuk? Hasta mıydı acaba? Yoksa dilini mi yutmuştu? Ama demin adını söylemişti ya!

Şaşırdı Sarp. Tekrar bir soru sormak istedi:

“Bak, iyileşeceksin dediler. Korkmana asla gerek yok!” diyerek çocuğun elini tuttu Sarp. “Hadi konuş bize, anlat ne ihtiyacın, ne derdin varsa. Çekinme sakın. Olur mu Sami?”

Sami, bakışlarını yerden kaldırmıştı en sonunda. Önce Sarp’ın hemen sağ kolunun yanında duran Hasan’a, daha sonra Sarp’a baktı ve iki dudağının arasında bir açılma oldu en sonunda.

“Bilmiyorum…” dedi fısıldayarak, “Babamı hiç görmedim ben, ölmüş herhalde. Ama annem yanımdaydı…”

Sustu çocuk.

“Devam et,” dedi Sarp, şefkatle.

“Hastaneye kaldırdılar annemi. Benim gibi kafasından kan geliyordu. Sonra, sonra hiç görmedim onu.”

***

Günün sabahında tüm dünya haberdar oldu Muhammed Sami’nin dramından. Libya’da yaşananların sembol ismiydi o artık.Tüm dünya biliyordu ki artık, Libya diye bir yer var ve orada çocuklar, yaşlılar ve masumlar kan denizlerinde boğuluyor.

Sarp ve Hasan yaptıkları haberle, sesini kaybeden insanların, imdat çığlığı olmuştu.

Bir iki ay daha sürdü Sarp ve Hasan’ın Libya macerası; ama artık her ikisi de şikayetçi değildi hallerinde. Bu topraklarda geçirdikleri zaman onlara niçin bu mesleği seçtiklerini bir kez daha hatırlatmıştı, hem de hiçbir zaman unutmamacasına… Sorumluluktu bunun adı; evet sorumluluk… İnsanı rahat yatağından kaldırıp, aylarca kurşun yağmuru altında çadırlarda yatıran, hamile karısını yalnız bırakıp hiç tanımadığı ve  tanımayacağı insanların arasına atan bu duygunun adı sorumluluktu.

***

Manolya, karnı burnunda camın kenarında oturuyordu sessizce. Önünde annesinin verdiği yeşil çayını yudumlarken, aklından kocasını düşünüyordu.

Hava soğuktu. İnsanın on dakika sonra ellerini birbirine sürtüp, nefesiyle ısıtmamasını imkansız kılacak derecede hem de.

Çayından bir yudum aldı ve kendi kendine konuşmaya başladı Manolya.

“Ne dersin canım,” diyordu, “Sence ne yapıyordur baban şimdi?”

Sustu. Sessizlik çöktü odaya. Çayından bir yudum daha içti ve dışarıdaki çınarın üzerine yuva yapmış olan güvercinin, yavrularının yanına nazikçe konuşunu izledi. Gülümsedi sonra. Yanağında beliren gamzeler, hayatın her şeye rağmen güzel olduğunu, her haliyle belli ediyordu.

“Bence,” diye başladı sözüne tekrar, “Bence, beni düşünüyordur o da. Özlemiştir beni. Ne dersin yavrum? Özlemiş midir?”

Elini karnına götürdü ve okşadı bir süre. Nazikçe, üzmeden, kırmadan elini etrafında gezdirdi karnının. Sanki kendi karnını değil de, karnında taşıdığı canın bedenini kaşıyor gibiydi. Tatlı tatlı kaşıyordu, her okşamada genleşiyordu içindeki canda sanki… Daha fazla, daha fazla anne… İşte tam şurayı…

Dışarıyı seyretmeye başladı tekrar. Yavrularının yanına konan güvercin, dışarıdaki tipiye karşı yeni doğmuş yavrusunu korumanın derdindeydi. Tam sayamadı Manolya ama iki tane daha kırılmamış yumurtanın olduğunu gördü. Siyah ve beyaz karışımı güvercin, o iki yumurtanın üstüne oturmuş, sıcaklığını onlara veriyordu, ısıtıyordu, okşuyordu onları sanki… Diğer yavrularının da ağzına bir şeyler kusup duruyordu. Önlerinde yavruları, arkasında onun küçük bedenine göre, büyük ihtişamı olan kar, tipi, fırtına… Yavrularının her zaman ve her daim arkasındaydı hayvanlar bile… Manolya,  bu manzarayı seyrederken, anladı ki tek kocasız olan o değil. Bak karşıdaki ağaçta, fırtınayla boğuşan güvercine! O da yalnız, kocasız, üstelik yavrularıyla bir başına! Üstelik, çaresiz, güçsüz ve yalnız… Tek tesellisi, iki tane kırılmamış yumurta ve yaşama karşı güçsüz olan, tertemiz yavrular…

Manolya’nın gözleri yaş doldu. Bir damla, yanağından aşağıya doğru aktı. Gözyaşının tuzlu tadını hissettiğinde, tekrar çayından bir yudum aldı ve yerinden kalkıp yatağına doğru yürüdü. Uzanıp biraz kestirmek istedi. Rüyasında, yeni doğacak yavrusunu, kocasını görmek için belki de…

Ve kararını vermişti; bebeğinin ismi Sami olacaktı.

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Tags:

Henüz yorum yok

Bir yorum yaz