KİLİT NOKTASI

Kederimden, çaresizliğimin acılarımı dövüşünden ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteyim. Televizyon izliyorum, bacaklarımı sehpanın üzerine uzatıyorum, sehpa bana, ‘Ne yapıyorsun arkadaş?’ desin, bana yoldaş olsun istiyorum. Televizyondaki hiçbir program ilaç olmuyor, mutfağa gidip, küçücük mutfağın içimdeki darlığa dost olmasını diliyorum. O da yetmiyor. Sonunda esas dostumun kim olduğunu hatırlarcasına ona uzanıyorum. Tam 10 yıldır sıkıntılarımın girdabında dönme dolapla sözleştiğimizde o da bize eşlik eder. Öyle bir yakalamış ki beni, 1.80 boyumla, güçlü kuvvetli oluşumla dahi onu yenemeyecek kadar güçsüzüm ona karşı. Pencereden dışarıyı seyrediyorum, yıldızlar güneşi arkalarına almış, ‘Ne haber arkadaş?’ diyorlar. ‘Size ne!’ diyemiyorum bile. Sesim çıkmıyor, çok da güzel sesim vardı bir zamanlar. O ve onun adeta bin yıllık eşi sesimi de yanlarına katarak, ıslıkların en güzelini çalıp durdu yıllarca. Fonda yalnızlığın en güzel mevsim olduğunu söyleyen bir şarkı var. Gönlümün durağında inenler otostop çekip bambaşka bir gönülde kadehlerin en güzelini tokuşturuyorlar. 

‘Yine bize yenildi, ah zayıflık…’
‘Onu bunu bırak da, bunun gibi milyonlarca insan var. Hepsi de yenilginin babadan miras kaldığını zannediyor sanırım.’
‘Tamer! Pişt! Tamer…’

Koltuğa oturup ikisine alıcı gözle baktığımda benimle alay ediyorlar. 

‘Kesin sesinizi! Sizi dinlemek istemiyorum’
‘Bizi dinlemek istemiyorsun ama, bizimle yaşamak çok hoşuna gidiyor. Kız arkadaşının adı neydi? Gülçin miydi, Gülten miydi?’
‘Listesi bol bunun, unuttun mu? Ama hepsi kaçıp gitti.’
‘Sayenizde!’
‘Aaa… Şuna bak! İnsanoğlu suçluyken suçunu başkasına atmayı pek iyi becerir.’
‘İstemiyorum sizi, istemiyorum!’
‘Bal gibi de istiyorsun. Haydi Tamer… Haydi, dostluğumuzu pekiştirmek adına bu gece de birlikte olalım. Ne dersin?’

Bir an için susup, sadece ikisine bakıyorum. Cazip gelen fikrin ne olduğu çok açık. Yenilmek için hazırken, annem ansızın çıkageliyor duvardan.

‘Aaa… Anne!’
‘Sus! Bana anne deme, hani senin tek annen bendim?’
‘Ne demek istiyorsun? Sen… Sen…’
‘Senin tek annen bendim. Sen ise…’
‘Anne…’

Ona sarılmak için ayağa kalkarken, duvara çarpıyorum. Burnum bir anda eğriliyor sanki. Derin bir acı ve sarsıntıyla yere düşüyorum.
Onlar da kahkahalarını ihmal etmemecesine düştüğüm duruma gülüyorlar.

‘Anne…’
‘Senin tek annen bendim, peki ya şimdi?’
‘Ne demek istiyorsun anne? Sen her zaman benim annemsin, gitsen de, beni bıraksan da, bambaşka bir dünyaya, ebediyete göçsen de, sen benim anamsın.’
‘O vakit bu ne? Söyle bana! Bu ne?’

Onu eline alıyor annem… Eline alıp, arkadaşını da yere fırlatıyor.

‘Senin başka bir annen var. Kötülükleri çağıran, türlü kötülükleri yapman için sana fırsat veren, seni yalnızlığa iten, kendini, sevgiyi unutturan bir anne… Senin annen bu artık!’
‘Deme öyle yalvarırım.’

Annem’in karşısında diz çöküp, yüzüne bile bakamadan ağlıyorum. 

‘Çok yalnızım anne. Başka çarem yok’
‘Çarenin olmayışı bunlara sığınmanı gerektirir mi? Benden başkasını ana yerine koymana değer mi?’
‘O benim annem değil, o kimsenin annesi değil, ama yenildim bir kere, yenildim, kurtulamıyorum.’
‘İradesi zayıf oğlum… Sana bütün kötülükleri yaptıran, kötülüklerin anası şu içki mi yardımcı olacak? Peki bu? Tüttürüp, bir solukta içine çekip, dumanında tüttüğün bu zehir? Sigara mı?’
‘Annem… Yalnızım.’
‘Sor bakalım, neden yalnızsın? Bütün sevdiklerin seni bunlar yüzünden terk etmediler mi?’

Yanımda duran sigara paketini elime alıyor, paketin içinden bir tane sigara çıkarıyorum.

‘Çakmağını vereyim mi oğul? Ama önce sigaranı değil, beni yak.’
‘Annem…’
‘Sen kötülüklerin anasına ‘Anne’ demiş, benden sonra onu bağrına basmış, bütün sıkıntılarını onunla gidereceğine inanmışsın. Bana ‘Anne’ deme, bu kelimeye yazık!’

Tam ayağa kalkıp bir kez daha anneme sarılacakken, annem arkasına dahi bakmadan duvardan çıkıp gidiyor.
Yerde cam parçaları, içki yerde, yalnızlığım yerde, çocuk masumiyetim yerde; bir de sigaramın izmarit dolu çığlıkları… 
Onlarla yoldaşlığıma bir anda başlayıp, bir anda bitirmenin kolay olduğunu sanmıştım yıllar evvel. Bir kez başlayanın, bitirmek için uzun yollarda uzun yıllar yol alması gerekiyormuş. 
Mademki kendimi çareler denizinde boğuyorum, o vakit yaşamak da bana haramdır artık. Mutfağa gidip, ölüm yollarını dener gibi meyve bıçaklarını kontrol ediyorum. 

‘Vay! Korkak arkadaşımız gelmiş. Ne haber Tamer? Bir türlü beceremedin şu işi… Yalnız söyleyelim, biz arkadaşlar olarak bizim senin işini göremeyeceğimiz kanaatindeyiz. Bir satır falan bul bence sen’

Kahkahalarla gülüyorlarken, hepsini alıp işimi bitirmenin bana hak sayıldığını sanıyorum. Balkon kapısı beni çağırıyor.

‘Tamer kardeş, niye böyle ucuz ölüm numaralarıyla uğraşıyorsun ki? Gel bak burada 8. Katın sana bağışladığı müthiş bir manzaraya sahip bir ölüm var, gel buraya, gel, çekinme…’

Balkon kapısına doğru yönelip, kapıyı açıp, balkona çıkıyorum. Karşımda İstanbul Boğazı…
Yüksek katlı hayallerimin en derin alçaklığındayım sanki. Birdenbire İstanbul Boğazı hıçkırıklarını biriktiriyor güzelim İstanbul’un güzelim görselliğine…
‘Neden ağlıyorsun?’
‘Biz güzelsek, hatalarla ölümü çağırmak, insanların canına kıymalarına sebep olmak için güzel değiliz. Biz güzelsek, iyi insanların umutlarını biriktirdikleri bir yaşamın parçası olduğumuzu göstermek için güzeliz. Ama şimdi sen böyle yapınca, bizi bir ölüm tablosu gibi görünce…’

Balkon demiri dayanamayıp konuya giriş yapıyor:

‘Duygulanmışlar işte Tamer Kardeş… Gel bak, aşağıda bir hayat var, çabuk çık bakalım üstüme. Bu demirde ne insanlar can verdiler. Gerçi hepsinin de sebepsizdi ölümleri. Bir anlık cinnetin kurbanı olmuşlardı. Gel sen de onların arasına, bu kervana katıl, haydi gel… Seni bekliyorum, sonra senden sonrakileri, sonra en sondakileri… Bir sazan düşer elbet demir parmaklıklarımızın müebbetine…’
‘Yoo, hayır!’

Geri çekilip, kendimi evden dışarı atıyorum. Leş sokakların leş kokulu insafsızlıklarına bırakıyorum kendimi… Kapıyı kilitlemeden, bir kilit dahi vurmadan… 
Market her zamanki gibi gecenin sessizliğinin kapalı efsanesi… Bu market açıldığında çocukluğumun tipitip sakızları gelir aklıma. Havada ısmarlanmış bir ayaz var, gönlüme vuruyor, derin bir nefes çekiyorum. Öylece üşütmecesine… Bir taksi çağırsam, binsem taksiye, gitsem hiç bilmediğim yerlere… Ya da en büyük kurtuluş, taksinin önüne atlamak…
Bu sessizlik ve ıssızlıkta yüzü gözü kir içinde, üstü başı paramparça bir çocuk geçiyor yanımdan. Bu erkek çocuğu saçlarındaki bite rağmen kaşınmayı unutmuş gibi. Elinde selpak mendili ile yanında hayat mücadelesi, bir alana bir bedava misali…
Gözlerimin içine bakarak, ‘Ben de okumak isterdim be ağabey, babamın üç kuruşluk maaşı, anamın çile dolu yanı, kardeşlerimin ekmek bekleyen yaşlı gözleri okumama müsaade etmedi’ diyor sanki. 

‘Ne işin var bakalım bu saatte dışarıda senin?’

Nefesimdeki içki ve sigara kokusunu almış gibi, bir adım geriye çekiliyor ya da belki de kendi kokusunu gizlemenin yolunun bu olduğunu sanıyor.

‘Mendil alır mısın ağabey?’
‘Bu saatte dolaşma buralarda, okulun yok mu senin?’
‘Var ağabey, olmaz olur mu? Hayat mektebini bitirmiş insanız neticede. Senin ne işin var burada?’
Gözleri yemyeşilmiş, karanlık ve yüzündeki kir gözlerinin güzelliğini kapatmış gibi…

‘Adın ne senin ufaklık?’
‘Tamer’
‘Tamer mi? Vay! Adaşız demek… Benim de adım Tamer’
‘Memnun oldum ağabey’

Kaldırıma oturmasını söylerken ben, yaşının henüz sekiz olduğunu, okula yalnızca bir sene gittiğini, babasının okuldan onu aldığını ve artık okuyamadığını, arkadaşlarını, okulunu, derslerini çok özlediğini anlatıyor. 

‘Doktor olmak isterdim be ağabey… Sen ne iş yaparsın?’
‘Ben… Doktordum.’
‘Haydi!’
‘Eee peki şimdi çalışmıyor musun?’
‘Hayır, bıraktım mesleği’
‘Neden be ağabey… Ben olmak isterdim…’
‘Ben de istemiştim, senin yaşındayken.’
‘Doktor oldun, çocukluğundaki hayaline ‘Merhaba’ dedin, ama bıraktın, öyle mi?’
‘Haydi tamer, durma bu saatte, bu soğukta; buralarda.’
‘Ben üşümem ağabey. Üşümeye öyle çok alıştım ki, donmak nedir diye sorsalar, yanmak derim herhalde. Donmayı, üşümeyi öyle çok benimsedim ki; yanmak nedir bilmem, bana sorsalar donmak, yanmak derim ağabey…’

Gözlerimden bir damla yaş düşüyor kaldırıma. Siyah beyaz, Beşiktaş’ı anımsatan, renk cümbüşünün masalsı kahramanlığında arkadaşımız olan bir kedi yaklaşıyor yanımıza.
Kaldırımdaki gözyaşımı su sanıyor zavallım… 

‘Hey! Dur bakalım… Titriyorsun kedicik’
Kucağıma alıp okşadığımda şefkate hasret olduğu gözlerinden anlaşılıyor, gözlerini yumup, kedi olmanın haklı gururunu taşıyor.
Bir kedi olsaydım, ya da mendil satan Tamer olsaydım? 

‘Aklından ne geçirdiğini biliyorum ağabey… Bizim talihimizi yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu merak ediyorsun. Merak etme… Ben okulu gönlümdeki tahtadan, canımın acısındaki sıralardan hatırlıyorum artık. Merak etme sakın… Yaşamak sana güzel be ağabey, doktor olmuşsun, aylak aylak burada gezmenin ne yeri, ne de zamanı… Git! Kurtar hayatları…’
‘Mendil alacaktım Tamer senden. Nereye?’
‘Ben sana satacağımı sattım ağabey. Mendilimi almasan da olur. Haydi, kal sağlıcakla…’

Tamer, gecenin karanlığında sokak ışıklarını ararcasına hızla yürüyüp giderken, kucağımdaki kedicik başını kaldırıp bana bakıyor.

‘Arkadaşım olur musun?’

Sorum karşısında sanki mutluluğun zirvesine ulaşmış gibi patilerini elime değdiriyor. 

‘Artık benim arkadaşım yalnızca sen olur musun? İçkinin, sigaranın mahvettiği şu derbeder hayatımı iyileştiren sen olur musun?’

Ben sorularımı sordukça kedicik kucağımdan atlayıp kaldırımda yanıma sokuluyor daha çok.
‘Evet’ini aldım kedicik… Sana bu gecenin anısına bir isim vermeliyim o zaman. Kilit… Senin adın kilit olsun. Bütün kapıları açan umut dolu bir rüzgardan bana geldiğin için… Allah Tamer ve Tamer gibi nice hayatların sahiplerinin de yardımcısı olsun. İntihar etmek mi? Gönlümüzden atlamışız, sevmeyi unutmuşuz, kötülükleri dost sanmışız; biz zaten ötenaziye kurban gitmişiz. Delilik… Haydi gel, evimize gidelim kilit…’

Kilit’in kucağımda içki ve sigaranın kokusunu şefkat dolu baba kokusu sanıp gözlerini kapattığı bu anlarda mutluluk da peşimizden geliyor. Evime girip kapıyı arkamdan kapattığımda aslında bu kapının hiç kapanmadığını, gücün benim elimde olduğunu anlıyorum. 
Ben doktorum. Hayat doktorluğunun diplomasını alamamış, bundan çakmış olsam da, ruhların bedenden çıkmadığı ana kadar birilerine umut olan bir doktorum. Kilit’in babası, Tamer’in adaşı, yaşayamadığı geleceği… Ben sözünü tutmayı amaç edinmiş bir insanım. Kilit’in babası, açılan kapıların kilit noktası… Ben, savrulmuş hayatların sebepsiz yere yok oluşlarının seyircisi olmaktan bıkmış, hiçbir şeyin çaresiz olmadığını, çaresiz insanın çarenin kendisi olduğunu görmüş; gerçeğe uzanmış bir misafirim. Yolculuğum bitinceye dek yaşam mücadelemden vazgeçmeyeceğim…

Dilâra AKSOY 

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Tags: ,

Henüz yorum yok

Bir yorum yaz