Naci’nin Yeri

Naci’nin Yeri

Meyhanelerden hoşlandığı pek söylenmez aslında. Kokusunu severdi ama tadını asla beğenmemişti. Yakup, meyhaneleri sevmediği gibi, İstanbul’un Ermenileri tarafından kurulan ve işletilen meyhaneleri daha da sevmezdi, düşman kesilmişti adeta. Ona göre o işletmelere buradaki Türk meyhanelerine zararlıydı. İşi kapan genelde onlar oluyordu. Sevilen taraf yani…

Kokusu muazzamdı meyhanelerin ama tadı berbattı, hoşlanmazdı pek fazla.

Fazla içen biri olmadığı için, girip çıktığı mekanlara da önem vermezdi. Bu sefer Beyoğlu’nda bir meyhaneye giriyordu ama bu ilk değil. Daha önceden bir ker gelmişliği var yani. Bu mekan buraların meşhuruymuş. Çevreden duyduğuna göre bu işletmenin sahibi ve çalışanı Naci, namını salmış baya!

Uğrak vermezdi meyhanelere pek fazla. Ama bu sefer doğaçlama olarak kendini burada buldu sanki. Gelmek zorunda hissetti kendini. Hakkı olarak bildi buraya gelmeyi.

Naci, her zamanki yerinde önünde ki müşterileriyle ilgileniyordu. Kafasında her zaman eksik etmediği Meksika şapkası, ara sıra taktığı gözlükleri olurdu. Ama bu sefer gözlük yoktu. Şapka ise muazzamdı. Farklı bir yenilik getirmişti sanki meyhanelere, o yüzden tercih edeni de fazlaydı. Ermeni meyhanelerine rakip hatta onların üstadı sayılırdı. Naci’nin mekânının bir de özelliği vardı, birine bu mekanda telefon geldiğinde, kişi o telefonu açıp “Naci’deyim,” dediğinde eğer o arayan kişi hayatı boyunca içki içmemişse, içten içe içi alkol dolu bardakları birbirine çarptırıp çıkan o tok sesi duymayı ister. Ve aynı anda da az rakı, çok şarap içmeyi ister. Şimdi aklınızdan “neden az rakı, çok şarap içmek istesin” diye bir soru sormuşsunuzdur muhakkak. Hemen söyleyeyim, Naci’nin yanındaki o güzel tayfası şaraptan başka bir şey içmez. E, sizde muhabbet ortamına girmek istiyorsanız o kadınlarla, şarap içmek zorundasınız. Hem de en pahalısından ki; Naci’ye faydanız dokunsun.

Dediğim gibi, burası Meksika görünümlü bir Türk meyhanesi, sizin içtiğiniz şarap ama sohbet ettiğiniz kadının ki şarap mı orası meçhuldür burada. Onca şarap içer ama sarhoş olmaz, hesabı size kitler ve vişne suyu içtiğini belli etmemek için sohbeti koyulaştırır.

“Odaya çıkmaya var mısın şekerim?”

Sizde doğal olarak “varım” dersiniz ve bir-iki saate kalmaz bir fahişenin sizi ne kadar da uyanıkça düdüklediğini anlamış olursunuz. Naci’nin yerine, Türk meyhanesine hoş geldiniz o halde! Burada düdüklediğinizi zannedip düdüklenmeye “merhaba” deyin!

Naci’nin hemen arkasındaki raflarda parlayan çoğu şişe şarap markasına ait. Şarapta çeşit çok yani. Bu adamın tek çeşit içkiden nasıl bu kadar para kazanır anlamış değil hiç kimse ama tabii tam anlamıyla tek içki sattığı söylenemez. Birada satar yani yada rakı. Ama sadece satar, kendisine sorun bir bakalım “Bira kaldı mı Naci?” diye.

Evet, “kaldı mı,” ekini mutlaka ekleyin aksi takdirde hayal kırıklığına uğrarsınız. Ve sonra da Naci’nin yanında çalışan, aynı zaman da güzel düdükleyen kadınları tarafından dalgaya.

“Kalmamış mı canım? Ben sana bulurum, gel buraya şeker!”

Sıkıntıların sıkıntısı

Yakup, sıkıntıları olan biri değildir normalde. Derdi, kederi olmayan, kendi halinde, zevkine ve hazzına düşkün, yaşamdaki amacı bilmeyen ama kendisine bir amaç belirleyen bir tip. Kendisine özgün bir amaç belirlemiş. Dert sahibi olmamak! Maddiyat olarak sıkıntı çekmiyor ama maneviyat olarak, kısaca ruhsuz! Sıkıntı saymıyor bunu da. Dert sahibi yada. Öyle bir şeye sahip değil yani. Ruhunu beslediği amacı kendisi belirliyor, maddiyata önem veriyor, maneviyata ise hazzın doruklarına çıkarak değer kattığını sanıyor, bu yaptığını doğru buluyor kendince.

Amacına, yaşamına ve maneviyatına kendisi karar veriyor.

Muazzam mı? Yoksa acınacak bir hâl mi? Anlamsız mı? Anlamsızın anlam aramayıp, anlamlı olmaya çalışması mı? Yakup, zengin mi, fakir mi gerçekten de? Amacı var mı gerçekten, ruhunu besleyebiliyor mu acaba? Orijinal ruhunu! Olmayan sıkıntılarına sıkıntı mı yaratıyor yoksa?

Meyhanelerden hoşlanmaz pek ama camilerden hoşlanır. Müslümandır nede olsa! Bir meyhaneye girdiğinde, camiye girdiği kadar göz emeğinde bulunmaz. Ama camiye girdiğinde o duvardaki işlemeler, gözlerinde harcadığı emeği ortaya seriyor. Bakışlarını keskinleştirip, detayları inceleyerek. Mihrap ve kürsüden de alamazdı gözlerini. Her gittiği farklı camii de, gezdiği farklı  mekanda.

Sizce Yakup sadece “Müslümanım” diyenlerden miydi?  Yoksa “Müslümanım” diyebilmeyi gösteren cesaretlilerden mi? Ya da ayyaş bir iyilik perisi olmaya özenen Müslümanlardan mı? Ama Yakup kendini fazla cesaretli görmezdi. Pısırık, içine kapanık, dostu az olan, parası çok olan, iç huzurundan emin olmayan ama kendinden de şüphe duymayan birisi! Amacı var ve onu uyguluyordu sonuçta! Kendisinin kendisi için yarattığı amaç; zararsız olmak! O yüzden de kendisini sorgulamaya pek gerek duymazdı. O sadece pısırık ve zararsız bir şarapçı Müslümandı! Dinin gerektiklerine inanan ama yerine getirmeyen, özgür olan ama sapkınlığı sevmeyen, inançları olan ama uygulamayan…

Yakup, böyle bir uçurumun eşiğindeydi. Ama ona göre o uçurum değil, papatyalar bahçesindeydi!

Meyhanelerden hoşlanmadığını kendine inandırmaya çalışan, camilerden hoşnut olan ve şarabına düşkün biri!

Doğruluk ve yanlışı ayıramayan, amaç ve özgürlüğü ayıramayan, inanmayı ve uygulamayı birbirinden ayıramayan, sapkınlığı ve aşırı hazza düşkün olmayı çok farklı bulan biri.

Aşırı hazza düşkünlüğün devamında neyi götüreceğini bilemeyen, annesiyle yaşamını sürdürmeye çalışan biri. Yatalak annesiyle. Hazzın doruklarına çıktı her gece, başka bir kadınla olmanın verdiği mutluluk mu yoksa amacını uyguluyor olması mı ona mutluluk veriyor kendisi de emin değildi.

Sapkınlığı sevmeyen, zevkin fazlasını seven.

Şarapçılarla sohbet edip her gün başka bir kadınla yatmayı öğrenip, bunu sapkınlık olarak görmeyip, hazzın doruklarına çıkmak olarak gören biri. Hazzın doruklarına çıkmayı ne olarak görüyor bu acaba? Başka bir kadınla sevişmek mi? Öpüşmek mi? Ya da her gün, her gece birbirlerine abanmaları mı? Belki de hepsi.

Sürtükler!

Yakup, doğruluğu ve özgürlüğün sınırını bulamayan, yatalak annesine bakan ve ondan kalan mirası Naci’de yiyen, “amacı olan” biri… Yaşam tarzı bu. Ama uçurumun eşiğinden kurtulmanın yollarını aramaya çalışan biri belki de. İnsan durduk yere camiye gitmez çünkü. Son zamanlarda aradığı çareyi orada bulma ümidiyle gidiyordu belki de. “Belki de” değil, onun için gidiyordu bas baya! Yakup sıkıntılarına sıkıntısını yaratmıştı ama şimdi kurtulmaya çalışıyordu bas baya! Ümitsizliğe düşmüyor, uçurumun eşiğinden kurtulmanın yollarını arıyordu, ayağı kayarsa lâkin tutunacak bir dal misali. O dalı ekiyordu, artık atlamamak gibi bir şansı yoktu, tek şansı tutunacak bir dal.

Kısa ve öz bir hayat! Yakup’un hayatı bunlardan ibaret, tabii arkasını bırakmayan, soluk soluğa kalmış kederleri dışında!

Bu arada, Yakup işinde aylak olmayan biridir, yanlış anlamayın Yakup’la beni, evine helalinden ekmek getirir yani. Harcadığı yerler meçhul tabii. Aldığı paranın helal, harcadığı yerlerin haram olduğunu bilmediği için, yanlış anlamayın onu! Namusuyla para kazandığının kendisi de farkında değil de…

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Bir cevap e “Naci’nin Yeri” Subscribe

  1. Ahmet Türkben 04 Temmuz 2013 de 11:52 #

    Yorumunuza teşekkür ederim…

Bir yorum yaz