OKUDUĞUNDAN NE ANLARSAN

Çok konuşanların sessizliğinden korkulur. Derinden gelen bir ürperti gibi etrafı sarar. Akıl merakıyla savaşırken, bakışlar dudaklarını ısırır. Oysa konuşan bir kere susmuştur. Sorulacak her soru suskunluğunu besler ancak…

Acaba insanı bütün harflerden koparan, bir sessizliğin benliğine hapseden nedir? Akla her şey gelir ama her şey… Nedense ilk akla gelen hep sevmekten geçer. Ne kadar ilginç! Güzel duyguları sessizlikle karşılamak ve insanların bunu bu şekilde algılaması ne kadar tuhaf! Anlayamadığım çok şey var, bu yüzdendir ki pek sorularla aram yoktur. Nasılsa sorduğum soruya değil de, sorduğumdan ne anladığına verecek cevabı…

Çok kötüyüz. Kötü olan ne beynimiz ne de yüreğimiz, kötü olan sadece biziz. Hep en kötüsünden başlarız saymaya. ‘İyi bir şey ya benim olmalı ya da diğerlerinde olmamalı’ genel mantık bu. İyi dilekleri söylerken bile içten içe bir kıskançlık… Her şeyin tek sahibi olmak gibi bir açgözlülük…

NEYSE…

Ben de çok konuşanlardan biriyim ve sessizliğim çoğunlukla sorgulanır. Benim suskunluğum anlayamadıklarım için…

Böyle dediğimde bir gün biri karşı çıkmıştı. Herkes konuşuyor, herkes olanı söylüyor, kimse önermiyor. Şöyle oldu, böyle oldu demek kolay, ee niye kimse ne yapmak gerektiğini söylemiyor, neden çözüm sunmuyor? Diye sitem etmişti.

Haklı…

Sabahları gördüğüm yüzlerle göz göze geldiğimde neden başımı eğmek zorunda kaldığımı düşününce susuyorum. Merhaba demek için ya da hafifçe başımı eğerek selam vermek için illa tanımam mı gerekiyor? O kadar mı iyi tanıyoruz ismini bildiklerimizi?

Neden metroya, otobüse bindiğimizde birbirimize tebessümle günaydın demiyoruz? Bir suçlu gibi bakışlarımızı yere hapsediyoruz?

Bazen deli damarım tutuyor, hesapsız kitapsız atıyorum kendimi yollara. Görünürde tek başıma ama geçtiğim her yerde birileri var. Tatil ilan ediyorum o günü kendime. Balık tutan amcalarla konuşuyorum, fotoğraf çekerken bir de ayakkabı boyayan amcanın resmini çekiyorum. Utanıyor o zaman yarım yamalak gülümsüyor yüzüme… Bu kız ne yapıyor diye bakan teyzenin de fotoğrafını çekiyorum. O da gülümsüyor yüzüme, sonra selamlayıp devam ediyorum oradan oraya gezmeme… Tanıdıklarım gibi yormuyorlar beni. Bir fotoğrafını çektiğimde ‘hayır bunu beğenmedim, şöyle çek ‘ diye yapmacık olmuyor hiçbir yüz makinemde. Aksine utangaçlık, masumiyet ve de samimiyet duruyor önümde. Daha çok gülmek geliyor içimden. Çünkü gülümseyerek baktığım her gözün bana gülümsediğini görmek hoşuma gidiyor. Plansız, hesapsız, yapmacıksız, içimden geldiği gibi, içlerinden geldikleri gibi…

Sonra dikkatimi çekiyor insanların hareketleri. Herkes susar, ne selam ne sabah ta ki bir küçük çocuk ya da bebek görene kadar. O zaman yarı kaygılı şekilde önce bebeğe gülmeye, sevmeye başlarlar, sonra beğenilerini bazen kısa kısa sözlerle bazen de sadece bir tebessümle sahiplerine yansıtırlar. Öyle çok hoşuma gidiyor ki o anlarda onları izlemek. Bak diyorum içimden, tanımıyorlardı ama küçük bebek varlığıyla farkına vardırdı ve gülüştüler. Bütün bunlar olabiliyorken neden olmuyor diye düşündüğümde susuyorum.

Yine bir arkadaşım vardı yürüyorduk beraber. ‘ben insanların yüzüne bakmak istiyorum. Hani nasıl yüzler var diye. Nasıl söyleyeyim hani ne kadar farklı farklıyız görmek için ama sanki ne zaman biriyle göz göze gelsem korkuyorum. Ulan bu sapık mı ne diye bakıyor bana diye bir şey diyecek sanıyorum’ demişti. Ne kadar haksız sayılabilir ki?

Sebepsiz bir bakış, bir mimik hareketi, bir anlık tebessüm ya da ansızın gelen bir merhaba ne zaman art niyetsiz algılanmıştır ki? Algılanmaz. Bakıyorsa sapıktır, konuşuyorsa asılıyordur, gülüyorsa basittir, ona buna bakıyorsa rayından çıkmıştır? Öyle değil mi?

Çünkü kötüyüz insan olarak… Çünkü her şeyin altında bir art niyet arıyoruz. Hangi birimiz bilgisayar başında olduğumuz kadar dışarıda da cesur olmuşuzdur? Gerçi böyle de söylenmiyor. O zaman da hayatı belden aşağısına asıyorlar, yüreklerini intihar ederek.

Bi bakın etrafınıza… Sahillere gitmek istiyorsunuz gidemiyorsunuz. Neden? Çünkü görüntü kirliliği sahillerin değil insanların teninde…

Düşünceler kirli kana karışıyor sanki…

Bir yüzü belki bir kere görüyorsunuz. Bir daha görme ihtimaliniz olmadığını bildiğiniz halde, içinizdeki sözlere kilit vuruyorsunuz. Bir anı gibi en yakınlarınıza an be an hissettiğinizi anlatmaktan başka ne kalıyor geriye?

Göz göze bakmaktan korkulduğu sürece, iş bir tebessümle bir selam vermeye gelindiğinde yabancılaşıyorsa insanlar olacakları konuşmanın ne anlamı var?

Çözüm sunmanın kime ne hayrı var. Daha içindeki sesi dinlemiyor, seni beni mi dinleyecek?

Bu yüzden susuyorum ben… Sen çok mu farklısın diyenler vardır ya da olacaktır. Çoğunlukla evet ama iş yüreğime geldiğinde farksız değildim. Ta ki hesaplayamadığım bir anda yine başıboş sokağa saldığım duygularımla baş başa kalana kadar. Ta ki ilk adımımı bin bir  düşünceyle atmaya hazırlanırken, bir tebessümle akışına bırakmamı sağlayana kadar. Bunu sağladığı için, içimden geldiği gibi davranmama önayak olduğu için, benden önce  gördüğü için kendisine huzurunuzda teşekkür ediyorum.

Sen hep güldüğümde benimle gül olur mu?

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>