Yanlış Yollar Üzerindeki Doğru

Yanlışlar,yanlışlar,yanlışlar silsilesi… Önü arkası kesilmez.Evet şimdi bulduğum dediğin anda kaybettiğin bir an daha.İçinden bu kaçıncı yanlış nerde bu doğru diye geçirdiğin sayamadığın dakikalar.

Yaşam böyle bir karmaşa işte.Seni o doğruya ulaştırana kadar çok yanlışlar çıkartır karşına. Yaşamadan bilemezsin onun doğru olmadığını.Keşke bir yolu olsa üzülmeden,kalbini yaralarla,kırıklarla doldurmadan doğruya ulaşmanın.

Her bir yanlış ne yaralar açar değil mi kalbimizde.Ne varsayımlara ulaştırır bizi.Karşımıza çıkan her kişiye bir önceki varsayımlarla yaklaşırız.Belki de bu yüzden doğrumuz yanlışa çevrilir bir anda.Hep bir ön yargı oluşur beynimizde, şartlarız kendimizi olaylara.Zamanın,insanların çizdiği sınırlarda yaşarız ya da yaşatılırız.Küçük bir belirti yakaladığımız anda da teşhisi hemen koyarız.Evet  aynı olaylar,farklı insanlar diye geçiririz içimizden.Bazen de karşımızdakini bizim istediğimiz kalıba girdirmek isteriz.Sonuçta  ya dar gelir ya da geniş kalıp.Kimi zaman da hikayeler yazarız,karakterler çizeriz.Kalbimizdekini ana karakter yaparız,hikayemize dahil ederiz sormadan.Nerede ağlayacak nerede gülecek,nerede sinirlenecek,nerede nasıl davranacak hepsine biz karar veririz.Ondan sonra da mutlu son yazdığımız hikayede tesadüf olmayan mutsuz bir sonla karşılaşırız.

Hep doğruyu bulduğunu sanan kişi mi suçlu.Elbette hayır.Öyle insanlar öyle insanların içinde kişilikler var ki şaşarsınız.Her sözü,her davranışı sizi tek bir ortak noktada buluşturur. Aşk noktasında.Siz de ona göre davranış sergilersiniz.Sergilediğiniz anda bütün büyü bozulur.Bütün iyi hislerin yerini kötü hisler,bütün olumlu düşüncelerin yerini olumsuz düşünceler alır.Acı gerçek yüreğinize öyle bir çarpar ki adeta kalbinizi durdurur.O dakikadan sonra kalbiniz yorgunluktan başka hiçbir şey hissetmez olur.Üzülmeye,ağlamaya,kızmaya,kıskanmaya yorgunluğundan vakit bulamaz.Artık kalp et parçasından başka hiçbir şey değildir.Ardından kendi kendinize cevabı olmayan bir çok soru sorarsınız.Peki bu kadar sözün,cümlenin,hareketin hiç mi anlamı yoktu  bu kadar mı saftım dersiniz.Bütün cevapsız soruların cevabını kalbinde taşıyan kişi ise  bu süreçte  hayatını yaşar,hayatına yeni kişi alır,beğenmez çıkarır yenisini alır.Kendine yollar çizer onu da beğenmez siler yeniden çizer.Gelecek planları kurar içinde siz hariç herkes vardır.Pervasızca sözler sarf eder canınızı yakar. Size karşı kör,sağır dilsizdir.

Daha  kötüsü de var biliyor musunuz? Kendi kendinize aşık olursunuz karşınızdakinin haberi olmadan.Öyle beklentiler içerisine girersiniz ki beklentileriniz karşılanmadığında  kırılırsınız,üzülürsünüz,tavır alırsınız ,ama karşıdan hiç karşılık gelmez.Bilmez hakikati ya da bilse de bilmemezlikten gelir.Sevmiyordur çünkü sizi.Yalnızca gördüğü anlarda hatırlar.Görmediği anda siler hafızasından ne arar ne sorar.Onu size zaman ve ortam bağlar sadece.Şartlar değişip hayatından çıktığınız anda başka kişilerle çoktan bağını kurar gider.Siz ise onun minicik tavrından aşkı çıkartırsınız da ama o kocaman davranışlarından aşkın a’sının olmadığını çıkartmazsınız daha doğrusu çıkartmak istemezsiniz.Size bu saatten sonra  hayatınızdan akıp giden kişinin ardından bakmak kalır.Ne kal diyebilirsiniz ne de hakikati söyleyebilirsiniz.İçinizden karşınızdakinin  içine akmasını istediğiniz tüm düşünceleri ne hakla ne sıfatla diyebilirim ki diye düşünürsünüz.

Ben inanıyorum ki birilerini kalıplara girdirmeye çalışmadığınızda,ruhunuzu özgür bıraktığınızda,yanlış kişilere güzel  hisler beslemediğinizde,mutluluğunuzu birilerine şartlamadığınızda,günün birinde kalbinize biri girerse onu karşılıksız,çıkarsız,kendiniz için sevmemeniz gerektiğini anladığınız anda doğru kişi çoktan hayatınıza girmiş olacak.Bu dünyada nefes aldığınız her anda ve ruhunuzu sonsuzluğa teslim ettiğiniz sonsuz  hayatta  da yine sizinle kalacak.

 

NESİLDEN NESİLE BEŞ VAKİT EZAN

NESİLDEN NESİLE BEŞ VAKİT EZAN

Beş vakit ezan ilahi davettir.
Müezzinle bir tekrarlayacaksın.
Beş vakit ezan namazda sünnettir
Tevhidi dille tekrarlayacaksın.

Beş vakit ezan aleni şekilde.
Asla mazeret bulamayacaksın.
Beş vakit ezan anlaşılır dilde
Anlamamış hiç olamayacaksın.

Beş vakit ezanın nihayetinde.
Namaz kılıp rahatlayacaksın.
Beş vakit farzda secde ettiğinde.
Kul olduğunu ispatlayacaksın.

Beş vakit ezanda ruhu Bilal’in.
İlk anki ezanı yaşayacaksın.
Beş vakit ezan da İslam idealin
Nesilden, nesile taşıyacaksın

Beş vakit ezanda yapılan ısrar.
Şahadeti unutmayacaksın.
Beş vakit ezanda bulunan esrar
Farz namazını kaçırmayacaksın.

Beş vakit ezanı anlamayana
Orhan tatlı dille anlatacaksın.
Beş vakit ezana anlam takana
Islahı için dua yapacaksın.

Orhan Afacan
İzmir-2014.12.14-Maide-58

EZÁN-I MUHAMMEDÍ´NÍN KELÌMELERÌ
Ezanın Sözleri Nasıldır? Ezanın sözleri ve bu sözlerin kısaca mânaları şöyledir

Allâhu Ekber Allâhu Ekber. اللّهُ اَكْبَرُ اللّهُ اَكْبَرُ

Allâhu Ekber Allâhu Ekber. اللّهُ اَكْبَرُ اللّهُ اَكْبَرُ

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah اَشْهَدُ اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ

Eşhedü en lâ ilâhe illâllah اَشْهَدُ اَنْ لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ

Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدَاً رَسُولُ اللّه

Eşhedü enne Muhammeder-Resûlüllah اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدَاً رَسُولُ اللّه

Hayye ale’s-Salâh حَىَّ عَلَى الصَّلاةِ

Hayye ale’s-Salâh حَىَّ عَلَى الصَّلاةِ

Hayye ale’l-Felâh حَىَّ عَلَى الْفَلاحِ

Hayye ale’l-Felâh حَىَّ عَلَى الْفَلاحِ

Allâhu Ekber Allâhu Ekber اَللّهُ اَكْبَرُ اللّهُ اَكْبَرُ

Lâ ilâhe illâllah لا اِلَهَ اِلاَّ اللّهُ

GÜNDE BEŞ DEFA MİNAREDEN DIŞA BEŞ DEFADA kaamet olarak namaz için okunur.İslamin ilk şartı şehadet böyle ezanla 10 defa tekrarlanır.Namaz kılmayıpta ezanı dinleyen ve tekrar eden imanın ilk şartını duyduğu ezanla tazeler.Namaz kılyorsa kaametle imanını yine 10 defa tazeler.Yani ezanı tekrar eden beynamaz imanlı -şehadetle ölürse cennete gidr.Ancak namaz vs. sorumludur vs.

NE DEMEK DİNLER ARASI

Ne demek dinler arası.?
Allah bir’dir, dinde bir’dir
Kur’an’ın hüküm sırası
Allah bir’dir, dinde bir’dir.

Bir teki Allah’ın dini
Üçü din’lemiş nefsini.
Sonra Rapp’lamış kendini
Allah bir’dir, dinde bir’dir.

Dört kitapladır amelim.
Kur’anda üçü temelim.
Nasılmıdır, düşünelim.?
Allah bir’dir, dinde bir’dir.

Musa, İsa’da amentüm.
Âlemler Rabbine rüküm.
Kalu-bela Tevhit yüküm
Allah bir’dir, dinde bir’dir.

Parçalanmaz din bütündür.
İnanan kişi üstündür
“Dinler”hüsnü kuruntundur
Allah bir’dir, dinde bir’dir.

orhan afacan

sabrım ve sessizliğim, veli nimetim…

Olduğumuz yerde kaç sessizlik taşıyorduk kim bilir. Kaç iç geçirişle birbirimize yandık. Kaç namaz sonrası dualarda buluştuk. Yan yanayken bir esvedi tebbete nasıl ram ettik ki sabra düştük, sabrın içinde boğulduk. Sabır ve sessizlik içinde boğulurken veli nimet saydığımız şey birbirimizden ayrı kalmamız mıydı ?

 

Konuşarak kelimeleri incittik kırılmış yanımızı Allah’a emanet edelim şimdi.

Yazmak ya da Yazamamak

Kadın kitap okur. Kadın kendini bildi bileli kitap okur. O kadar güzel okur ki hayatta yapmak istediği hiçbir şey yokmuş gibi gelir. Elindeki her kitap bir hazinedir, her kitap ona hediye edilmiş bir mücevher. Kelimelerin arka arkaya sıradan bir şekilde dizildiğini asla kabul etmez kadın, onlar bir ahengin, bir uyumun, bir gücün etkisiyle yan yana gelirler. Evet, kesinlikle yazmak doğa üstü bir güçtür kadın için. Okumanın büyüsüyle sarsılan kadın bir müddet sonra yazmak ister, aynı gücü ister ellerinde. Onun yan yana getirdiği kelimelerin büyüsünü görmek ister. Kendi gibi okuyucuların başlarını döndürmek ister.

 

Ama yapamaz.

 

 Bu kadar.

1458932

Hâlâ

1458932


Ben hâlâ seni bekliyorum. Kapana kısılmış bir delinin geçmiş günahlarını örtüp, kışın; karın o çetin soğuğunda üşümemek için direnmesi gibi. Ölmemek için, yaşamak için bir nedenim olsun diye, ben hâlâ seni bekliyorum. Eğer gelmezsen sonunda yalnızlığımı refakatçi alacağım yanıma, hasta gönlüme şifa olsun diye… Gönlüme bir kıymık batıyor sanki, bir cam var da içinde, çıkaramıyorum; gün geçtikçe gönlümün her bir yanını parçalara ayırıyor. 
Sen bana gelmeyi unuttun, biliyorum. Neler neler unuttun da bana dair, bir unutamamak sinmiş içime, bedenime, yüreğime, etiketimi biçtiğim yalnızlığıma yapışmış, gitmiyor. Neler neler geliyor, neler neler gidiyor da…
Üç noktalarımın sebebi oldun sen. Nokta koymak sana düştü, üç noktalarla sevişmek satırlarıma kaldı. Ben seni düşünüyorum şimdi, sen başkalarına ‘Merhaba’larını hediye ederken. Malum, yılbaşı da geliyor sevgilim. Bu sene noel baba olup kimin gönlüne hediye olacaksın?
Ben hediyemi senden yıllar önce aldım, ‘Gitmem lazım’ dedin, ‘Başkalarını mutlu etmem lazım’ dedin, gittin. Hediye paketimin kalpli yanları elimde kaldı. Kalbim elimde kaldı. Ben hâlâ seni bekliyorum. 365 günü daha sensizliğe devirmek için…
365 gün 52 haftalar sensiz sanki bir çukura düşmüşüm de orada nefessiz kalmışım gibi yaşattı beni. Bir görünüp, bir kaybolmandan çok yoruldum. İsteseydin, yaşatabilirdim ben bizi, çocuklara hediye ettiğin mutlulukların bir gramını dahi olsa kendime saklardım bilseydim. 
Yine yeni bir yıl geliyor. Yaz saati geldi, kış saati geldi, yeni yıl geldi, yeni bir yaş daha geldi, yeni hayaller, yeni sevinçler, yeni özlemler, yeni bekleyişler… Senin dışında her şey geldi. Eğer zili bulamıyorsan, kapı numaramı söyleyeyim sana gönlümün. Geldiğin gün… 14 numara.
Yine de bulamıyorsan bacadan gel. Hiç korkmam, ‘Noel Baba da hep bacadan geliyor, insan bir kapıyı kullanır’ da demem. Gelmeyecek misin sevgilim sahiden? Nasıl bir hismiş bu… Kalbim yanıyor, cayır cayır. Hissediyorum, yaşarken nefes alamamak bu olsa gerek.
Bir gün ölüm de gelecek. O gelmeden, o yetişmeden, ondan önce sen gel. Zaten yıllar yılı azrailim oldun. Başka bir ölmek tanımadım, bilmem ki ben… Baksana, tek bir damla yaş, tek bir gözümden akıyor. Gözlerimde boğulmazsın, haydi gel… Can simidimi sana sarılarak, ikimize yoldaş ederim.
Can simidim hiç yarı yolda bırakmaz bizi. Gel sevgilim, gel… Mutluluk da taşındı bu evden. Hüznümle aynı çatı altında kalamazmış. Seni istiyormuş, sana gelecekmiş. ‘Dur, ben de geleyim seninle’ dedim. İkinizi birden üzmemden korktu. Hoyrat sevmelerimin aşinalığını serpiştirmişim özünüze…
Hoyrat severdim, öyle küstah, öyle deli, öyle belalı… Ama sevdim ya, sevdim işte… Hediyemi bekliyorum sevgilim. Seni… Ne mücevher, ne araba, ne ev; hiçbir şey ama hiçbir şey, bulduğum sen kadar, bana gelen sen kadar mutlu edemez beni…
Gitme, kal. Biz mutlu olursak mutlu olur evren. Hediyelerin en büyüğü oluruz, umut aşılarız âşıklara.
Kal… Şimdi senden bir hatıra var. Ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Ömrümün sonuna kadar…
Ben sevemem bir daha hiç kimseyi; böyle de sevmekten acizdir yüreğim… Seline kapıldığım yâri, bambaşka yağmurlarda ıslatamam ki.
Ben hâlâ seni bekliyorum. Gözlerimde seni görmek arzusu, yüreğimde hiç bitmeyen seni sevmek arzusu, arzuların arzuluğuyla ben hep seni bekliyorum.
Bir beklemek yerleştirmişsin ki hayatıma. Toprağını kazsam, ben gömülürüm. Beklemek öyle bir eylemmiş ki, beklenen yanmazmış. Tek taraflı yanmanın soba talihli umursamazlığındayım.
Yaktıkça yanıyorum. Hoyratça. Cebimdeki anılarımı al, hatıram olsun. Uykum geldi sevgilim…
Seni yaşatacağım rüyalara koşmalıyım hemen. Bütün gerçeklerden uzakta, yine sen ve ben…
Gözümü kapadım. Dur! Ne olur, ben uyumadan gitme…
Gidersen uyuyamam. Sırtım açık kalmış da, üşümüşüm gibi hissederim. Oysaki beş dakika önce yanmalarda koşarken böylesi bir üşümek ızdırapların en büyüğü olmaz mı?
Dur! Şimdi gitme… Sana uyumama izin ver sevgilim. 14 Numaralı koltukta rüyamın başrolündeyim.
Sana da iyi seyirler dilerim. Sana yanan, sana üşüyen, sana biten ve seni seven yârin seyirlik oyununda…
Işığı kapat. Aydınlık gönlümden aktı gitti. Onu hatırlatmadan ışığı kapat…
Ben hâlâ seni seviyorum. Sana da benli rüyalar sevgilim…

Dilâra AKSOY

 

353-18-ayar-altin-pirlantali-anahtar-kolye-ucu

KİLİT NOKTASI

Kederimden, çaresizliğimin acılarımı dövüşünden ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteyim. Televizyon izliyorum, bacaklarımı sehpanın üzerine uzatıyorum, sehpa bana, ‘Ne yapıyorsun arkadaş?’ desin, bana yoldaş olsun istiyorum. Televizyondaki hiçbir program ilaç olmuyor, mutfağa gidip, küçücük mutfağın içimdeki darlığa dost olmasını diliyorum. O da yetmiyor. Sonunda esas dostumun kim olduğunu hatırlarcasına ona uzanıyorum. Tam 10 yıldır sıkıntılarımın girdabında dönme dolapla sözleştiğimizde o da bize eşlik eder. Öyle bir yakalamış ki beni, 1.80 boyumla, güçlü kuvvetli oluşumla dahi onu yenemeyecek kadar güçsüzüm ona karşı. Pencereden dışarıyı seyrediyorum, yıldızlar güneşi arkalarına almış, ‘Ne haber arkadaş?’ diyorlar. ‘Size ne!’ diyemiyorum bile. Sesim çıkmıyor, çok da güzel sesim vardı bir zamanlar. O ve onun adeta bin yıllık eşi sesimi de yanlarına katarak, ıslıkların en güzelini çalıp durdu yıllarca. Fonda yalnızlığın en güzel mevsim olduğunu söyleyen bir şarkı var. Gönlümün durağında inenler otostop çekip bambaşka bir gönülde kadehlerin en güzelini tokuşturuyorlar. 

‘Yine bize yenildi, ah zayıflık…’
‘Onu bunu bırak da, bunun gibi milyonlarca insan var. Hepsi de yenilginin babadan miras kaldığını zannediyor sanırım.’
‘Tamer! Pişt! Tamer…’

Koltuğa oturup ikisine alıcı gözle baktığımda benimle alay ediyorlar. 

‘Kesin sesinizi! Sizi dinlemek istemiyorum’
‘Bizi dinlemek istemiyorsun ama, bizimle yaşamak çok hoşuna gidiyor. Kız arkadaşının adı neydi? Gülçin miydi, Gülten miydi?’
‘Listesi bol bunun, unuttun mu? Ama hepsi kaçıp gitti.’
‘Sayenizde!’
‘Aaa… Şuna bak! İnsanoğlu suçluyken suçunu başkasına atmayı pek iyi becerir.’
‘İstemiyorum sizi, istemiyorum!’
‘Bal gibi de istiyorsun. Haydi Tamer… Haydi, dostluğumuzu pekiştirmek adına bu gece de birlikte olalım. Ne dersin?’

Bir an için susup, sadece ikisine bakıyorum. Cazip gelen fikrin ne olduğu çok açık. Yenilmek için hazırken, annem ansızın çıkageliyor duvardan.

‘Aaa… Anne!’
‘Sus! Bana anne deme, hani senin tek annen bendim?’
‘Ne demek istiyorsun? Sen… Sen…’
‘Senin tek annen bendim. Sen ise…’
‘Anne…’

Ona sarılmak için ayağa kalkarken, duvara çarpıyorum. Burnum bir anda eğriliyor sanki. Derin bir acı ve sarsıntıyla yere düşüyorum.
Onlar da kahkahalarını ihmal etmemecesine düştüğüm duruma gülüyorlar.

‘Anne…’
‘Senin tek annen bendim, peki ya şimdi?’
‘Ne demek istiyorsun anne? Sen her zaman benim annemsin, gitsen de, beni bıraksan da, bambaşka bir dünyaya, ebediyete göçsen de, sen benim anamsın.’
‘O vakit bu ne? Söyle bana! Bu ne?’

Onu eline alıyor annem… Eline alıp, arkadaşını da yere fırlatıyor.

‘Senin başka bir annen var. Kötülükleri çağıran, türlü kötülükleri yapman için sana fırsat veren, seni yalnızlığa iten, kendini, sevgiyi unutturan bir anne… Senin annen bu artık!’
‘Deme öyle yalvarırım.’

Annem’in karşısında diz çöküp, yüzüne bile bakamadan ağlıyorum. 

‘Çok yalnızım anne. Başka çarem yok’
‘Çarenin olmayışı bunlara sığınmanı gerektirir mi? Benden başkasını ana yerine koymana değer mi?’
‘O benim annem değil, o kimsenin annesi değil, ama yenildim bir kere, yenildim, kurtulamıyorum.’
‘İradesi zayıf oğlum… Sana bütün kötülükleri yaptıran, kötülüklerin anası şu içki mi yardımcı olacak? Peki bu? Tüttürüp, bir solukta içine çekip, dumanında tüttüğün bu zehir? Sigara mı?’
‘Annem… Yalnızım.’
‘Sor bakalım, neden yalnızsın? Bütün sevdiklerin seni bunlar yüzünden terk etmediler mi?’

Yanımda duran sigara paketini elime alıyor, paketin içinden bir tane sigara çıkarıyorum.

‘Çakmağını vereyim mi oğul? Ama önce sigaranı değil, beni yak.’
‘Annem…’
‘Sen kötülüklerin anasına ‘Anne’ demiş, benden sonra onu bağrına basmış, bütün sıkıntılarını onunla gidereceğine inanmışsın. Bana ‘Anne’ deme, bu kelimeye yazık!’

Tam ayağa kalkıp bir kez daha anneme sarılacakken, annem arkasına dahi bakmadan duvardan çıkıp gidiyor.
Yerde cam parçaları, içki yerde, yalnızlığım yerde, çocuk masumiyetim yerde; bir de sigaramın izmarit dolu çığlıkları… 
Onlarla yoldaşlığıma bir anda başlayıp, bir anda bitirmenin kolay olduğunu sanmıştım yıllar evvel. Bir kez başlayanın, bitirmek için uzun yollarda uzun yıllar yol alması gerekiyormuş. 
Mademki kendimi çareler denizinde boğuyorum, o vakit yaşamak da bana haramdır artık. Mutfağa gidip, ölüm yollarını dener gibi meyve bıçaklarını kontrol ediyorum. 

‘Vay! Korkak arkadaşımız gelmiş. Ne haber Tamer? Bir türlü beceremedin şu işi… Yalnız söyleyelim, biz arkadaşlar olarak bizim senin işini göremeyeceğimiz kanaatindeyiz. Bir satır falan bul bence sen’

Kahkahalarla gülüyorlarken, hepsini alıp işimi bitirmenin bana hak sayıldığını sanıyorum. Balkon kapısı beni çağırıyor.

‘Tamer kardeş, niye böyle ucuz ölüm numaralarıyla uğraşıyorsun ki? Gel bak burada 8. Katın sana bağışladığı müthiş bir manzaraya sahip bir ölüm var, gel buraya, gel, çekinme…’

Balkon kapısına doğru yönelip, kapıyı açıp, balkona çıkıyorum. Karşımda İstanbul Boğazı…
Yüksek katlı hayallerimin en derin alçaklığındayım sanki. Birdenbire İstanbul Boğazı hıçkırıklarını biriktiriyor güzelim İstanbul’un güzelim görselliğine…
‘Neden ağlıyorsun?’
‘Biz güzelsek, hatalarla ölümü çağırmak, insanların canına kıymalarına sebep olmak için güzel değiliz. Biz güzelsek, iyi insanların umutlarını biriktirdikleri bir yaşamın parçası olduğumuzu göstermek için güzeliz. Ama şimdi sen böyle yapınca, bizi bir ölüm tablosu gibi görünce…’

Balkon demiri dayanamayıp konuya giriş yapıyor:

‘Duygulanmışlar işte Tamer Kardeş… Gel bak, aşağıda bir hayat var, çabuk çık bakalım üstüme. Bu demirde ne insanlar can verdiler. Gerçi hepsinin de sebepsizdi ölümleri. Bir anlık cinnetin kurbanı olmuşlardı. Gel sen de onların arasına, bu kervana katıl, haydi gel… Seni bekliyorum, sonra senden sonrakileri, sonra en sondakileri… Bir sazan düşer elbet demir parmaklıklarımızın müebbetine…’
‘Yoo, hayır!’

Geri çekilip, kendimi evden dışarı atıyorum. Leş sokakların leş kokulu insafsızlıklarına bırakıyorum kendimi… Kapıyı kilitlemeden, bir kilit dahi vurmadan… 
Market her zamanki gibi gecenin sessizliğinin kapalı efsanesi… Bu market açıldığında çocukluğumun tipitip sakızları gelir aklıma. Havada ısmarlanmış bir ayaz var, gönlüme vuruyor, derin bir nefes çekiyorum. Öylece üşütmecesine… Bir taksi çağırsam, binsem taksiye, gitsem hiç bilmediğim yerlere… Ya da en büyük kurtuluş, taksinin önüne atlamak…
Bu sessizlik ve ıssızlıkta yüzü gözü kir içinde, üstü başı paramparça bir çocuk geçiyor yanımdan. Bu erkek çocuğu saçlarındaki bite rağmen kaşınmayı unutmuş gibi. Elinde selpak mendili ile yanında hayat mücadelesi, bir alana bir bedava misali…
Gözlerimin içine bakarak, ‘Ben de okumak isterdim be ağabey, babamın üç kuruşluk maaşı, anamın çile dolu yanı, kardeşlerimin ekmek bekleyen yaşlı gözleri okumama müsaade etmedi’ diyor sanki. 

‘Ne işin var bakalım bu saatte dışarıda senin?’

Nefesimdeki içki ve sigara kokusunu almış gibi, bir adım geriye çekiliyor ya da belki de kendi kokusunu gizlemenin yolunun bu olduğunu sanıyor.

‘Mendil alır mısın ağabey?’
‘Bu saatte dolaşma buralarda, okulun yok mu senin?’
‘Var ağabey, olmaz olur mu? Hayat mektebini bitirmiş insanız neticede. Senin ne işin var burada?’
Gözleri yemyeşilmiş, karanlık ve yüzündeki kir gözlerinin güzelliğini kapatmış gibi…

‘Adın ne senin ufaklık?’
‘Tamer’
‘Tamer mi? Vay! Adaşız demek… Benim de adım Tamer’
‘Memnun oldum ağabey’

Kaldırıma oturmasını söylerken ben, yaşının henüz sekiz olduğunu, okula yalnızca bir sene gittiğini, babasının okuldan onu aldığını ve artık okuyamadığını, arkadaşlarını, okulunu, derslerini çok özlediğini anlatıyor. 

‘Doktor olmak isterdim be ağabey… Sen ne iş yaparsın?’
‘Ben… Doktordum.’
‘Haydi!’
‘Eee peki şimdi çalışmıyor musun?’
‘Hayır, bıraktım mesleği’
‘Neden be ağabey… Ben olmak isterdim…’
‘Ben de istemiştim, senin yaşındayken.’
‘Doktor oldun, çocukluğundaki hayaline ‘Merhaba’ dedin, ama bıraktın, öyle mi?’
‘Haydi tamer, durma bu saatte, bu soğukta; buralarda.’
‘Ben üşümem ağabey. Üşümeye öyle çok alıştım ki, donmak nedir diye sorsalar, yanmak derim herhalde. Donmayı, üşümeyi öyle çok benimsedim ki; yanmak nedir bilmem, bana sorsalar donmak, yanmak derim ağabey…’

Gözlerimden bir damla yaş düşüyor kaldırıma. Siyah beyaz, Beşiktaş’ı anımsatan, renk cümbüşünün masalsı kahramanlığında arkadaşımız olan bir kedi yaklaşıyor yanımıza.
Kaldırımdaki gözyaşımı su sanıyor zavallım… 

‘Hey! Dur bakalım… Titriyorsun kedicik’
Kucağıma alıp okşadığımda şefkate hasret olduğu gözlerinden anlaşılıyor, gözlerini yumup, kedi olmanın haklı gururunu taşıyor.
Bir kedi olsaydım, ya da mendil satan Tamer olsaydım? 

‘Aklından ne geçirdiğini biliyorum ağabey… Bizim talihimizi yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu merak ediyorsun. Merak etme… Ben okulu gönlümdeki tahtadan, canımın acısındaki sıralardan hatırlıyorum artık. Merak etme sakın… Yaşamak sana güzel be ağabey, doktor olmuşsun, aylak aylak burada gezmenin ne yeri, ne de zamanı… Git! Kurtar hayatları…’
‘Mendil alacaktım Tamer senden. Nereye?’
‘Ben sana satacağımı sattım ağabey. Mendilimi almasan da olur. Haydi, kal sağlıcakla…’

Tamer, gecenin karanlığında sokak ışıklarını ararcasına hızla yürüyüp giderken, kucağımdaki kedicik başını kaldırıp bana bakıyor.

‘Arkadaşım olur musun?’

Sorum karşısında sanki mutluluğun zirvesine ulaşmış gibi patilerini elime değdiriyor. 

‘Artık benim arkadaşım yalnızca sen olur musun? İçkinin, sigaranın mahvettiği şu derbeder hayatımı iyileştiren sen olur musun?’

Ben sorularımı sordukça kedicik kucağımdan atlayıp kaldırımda yanıma sokuluyor daha çok.
‘Evet’ini aldım kedicik… Sana bu gecenin anısına bir isim vermeliyim o zaman. Kilit… Senin adın kilit olsun. Bütün kapıları açan umut dolu bir rüzgardan bana geldiğin için… Allah Tamer ve Tamer gibi nice hayatların sahiplerinin de yardımcısı olsun. İntihar etmek mi? Gönlümüzden atlamışız, sevmeyi unutmuşuz, kötülükleri dost sanmışız; biz zaten ötenaziye kurban gitmişiz. Delilik… Haydi gel, evimize gidelim kilit…’

Kilit’in kucağımda içki ve sigaranın kokusunu şefkat dolu baba kokusu sanıp gözlerini kapattığı bu anlarda mutluluk da peşimizden geliyor. Evime girip kapıyı arkamdan kapattığımda aslında bu kapının hiç kapanmadığını, gücün benim elimde olduğunu anlıyorum. 
Ben doktorum. Hayat doktorluğunun diplomasını alamamış, bundan çakmış olsam da, ruhların bedenden çıkmadığı ana kadar birilerine umut olan bir doktorum. Kilit’in babası, Tamer’in adaşı, yaşayamadığı geleceği… Ben sözünü tutmayı amaç edinmiş bir insanım. Kilit’in babası, açılan kapıların kilit noktası… Ben, savrulmuş hayatların sebepsiz yere yok oluşlarının seyircisi olmaktan bıkmış, hiçbir şeyin çaresiz olmadığını, çaresiz insanın çarenin kendisi olduğunu görmüş; gerçeğe uzanmış bir misafirim. Yolculuğum bitinceye dek yaşam mücadelemden vazgeçmeyeceğim…

Dilâra AKSOY 

Tünel

“Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından bağlayayım” demiş.
Sokrates

Asistanlar bir önlük verip giymem gereken odayı gösterdiler. Önlüğü giydim, karşıdaki aynada bakışlarımı fark ettim. Görüntü gözümün önünde, o ifadeyi tam olarak açıklayacak sözcüğü hala bulamıyorum.

Korku, endişe, teslimiyet, kuşku, bilinmezlik… Oysa ben bu bakışı, tedavisi sırasında babamda gördüğümde acizlik olarak algılamıştım. Yıllarca uyanıp tavana her baktığımda babamın ölümü, hastalığı, sağlıklı olduğu zamanlar değil; bu ifade vardı duvarlarda. Yıllarca ne kadar üzüldüm, nasıl acı çektim bu yüzden!

Birebir aynısı bana aynadan bakıyor. Benim içimde hiç umutsuzluk yok ki, niye aciz hissedeyim. Başından beri bu tedavi süresini belli bir geçiş dönemi olarak gördüm. Bu tartışabileceğim, kuşku duyabileceğim, “aslında başkaydı” diyebileceğim bir duygu silsilesi değil. Tastamam gerçek…

Eee! O zaman bu bakışın anlamı ne? Tüm CA’lar mı aynı duyguyla hareket ediyor. Ya da radyoterapi kimileri için iyileşmenin kimileri için de acılardan kurtulmanın arifesi mi? Sevgili babam kendisine bir türlü yakıştıramadığımız ölümü yadırgamaktan vaz mı geçmişti yoksa? Bedenini rahatsız eden sancılar arttıkça, ölüm korkusundan uzaklaşıyor mu insan? Benim içimdeki sevinç tünelin ucunun görünmesi… Ama bana bile ölümü sevimli gösteren zamanlar olmadı mı? Sonraları hatırladığımda ne kadar korkup irkilmiştim bu duygudan.

Böyle zamanlarda yalnızlığımı çok seviyorum, maskesiz halime kimse tanık olmasın. Bakıyorum da bu benim başa çıkabileceğim bir ifade! Peki, yıllardır yüreğimi sıkıştıran karabasan neydi? Bir şey yapamıyor olmanın verdiği eziklik, suçluluk duygusu mu barındırıyordu beni acıtan şey. Tahlil edemediğimiz derinliklerini çözemediğimiz duygular mı bize acı şımarıklığı yaptırıyor? “Asıl olan insanın kendisi!” Ne kadar beylik ama bir o kadar da doğru bir söz. Nasıl da doğru tanımlıyor şu andaki durumumu.

Seans bitip arabayla geri dönerken bunları düşünüyor, yaşıyordum yeni baştan. Ölüm bir son değil aslında, babam kısmen bende yaşıyor. Neden bu kadar yorgun hissediyorum, omuzlarımda ağır bir yük var gibi… Çünkü şimdi bir anlam ifade ediyor… “Tek riskiniz hiç çocuk doğurup emzirmemiş olmanız” cümlesi.

Oysa tüm hastalığım süresince ben dünyaya çocuk getirmemiş olduğumdan mutluydum. Benim aracı olduğum bir yaşamın, genlerim nedeniyle bana eziyet gelen süreci yaşamasına sebebiyet vermediğim için…

Süreklilik önemliymiş, canım yanıyor benden devam eden bir çocuk olmadığına sanki bugün babamı taşıyor olmaktan gurur duyuyorum. Bugün tüm olanlara karşın ben kendimi affediyorum. Çocuğa üzülmek de hikaye, ben çoktan karar verdim seçmediğim hayat için üzülmemeye… Seçtiğim yaşama sahip çıkmaya.

Eve dönüp merakla bekleyen, ilgiyle maskenin arkasını görmeye çalışan anneme iyiyim deyip odama çıkıyorum. Hiç olmadığı kadar coşkuyla egzersizlerimi yapıyorum. İyileşmek istiyorum. Yaşam kalitemi bıraktığım yerden alıp daha üstlere taşıyarak iyileşmek istiyorum üstelik.
Ama o oda… aynadaki ifade… bundan sonraki seanslar…

Facebook’a giriyorum… Yaşasın Lale online! Benim bu süreçteki biricik dostum. -“Nasıl, başladı mı terapi?” diye sordu.
-Evet, yirmi dokuz seans kaldı diye yanıtladım.
Başka konulardan bahsederken sayfam çiçek yağmuruna uğradı. Tam yirmi dokuz çiçek. sevinç çığlıkları attım. Bu kız nasıl başarıyor benim kadar mutlu edilmesi zor bir insanı güldürebilmeyi… Sağol Lale!
Ondan sonraki seanslar için yirmi dokuz çiçeğim var artık. Her bir seans doktorumun yanıma gelip “Bitti.” dediğinde demetten alıp attığım bir çiçeğe dönüştü.
Seanslar ilerledikçe eksikliklerim, kırgınlıklarım, şaşkınlıklarım, öfkelerim azaldı… İyileştim… Doktorum benim tedavi ayrıcalığımdı, şansımdı bunu biliyorum.

Şimdi düşünüyorum da öyle iyileştim ki, üç dört ay arayla gittiğim kontroller bana yüklü bir angarya gelmeye başladı. Sürecin son halkasını psikiyatristle tamamlamak en başta verdiğim karardı. Bir seansta bana bu hastalığı içselleştirmemişsiniz, başkasının hastalığı gibi bahsediyorsunuz ki bu iyi bir şey, demişti. Belki de bu kontroller hastalığın benim mülkiyetimde olduğunu hissettirdiği için sevilmiyor.
Güçlü kadın olmanın, kadın erkek ilişkilerinde sıkıntı yarattığını okumuştum bir yerlerde, onaylayıcı bir biçimde gülümsetmişti bu beni.
Güçlü kadın olmanın, esas zafiyetinin hastalık durumu olduğunu düşünüyorum şimdi. Her an her yerde sorun çözücü olduğunuz dünyada problemin kendisi olarak yer almak, yardıma ihtiyacınız olması ama nasıl yardım talep edeceğinizi bilememeniz. Nasıl olsa o halleder diye kimsenin buna talepkar da olmaması. Belki de gerçek, akıllı güçlü insanlar o tanımlamayla bizi ortaya atıyorlar, sonra da biz görev misali her işi üstleniyoruz. Hayat çok zor, belirsizliklerle dolu, güçlü olmak diye bir şey yok. Ya da benim çok yardıma ihtiyacım vardı. Keşke zayıf olma lüksüm olabilseydi.

Güçlü kadınlarda böyle de erkeklerde farklı mı? Kendimden başka CA’lıyla ilgilenmedim ki hiç, ben tüm çevreme kendimi kapattım. Belki en çok da CA’lılardan uzak durdum. O zaman neden TV’nin karşısında takıldım kaldım o gün? NOUMA ilgimi çeken biri değildir. Sordukları sorular kızların bilgisizliğini, duyarsızlığını mı, yoksa kamuoyu ilgisi çekmek için rating dertlerini mi gösteriyor? Israrla üzerinde durdukları konu;

-Duyduğunuz anda ne hissettiniz,
-Hayatınız film şeridi gibi gözünüzün önünden geçti mi?
-Sevdikleriniz aklınıza geldi mi?
-İlk kim aklınıza geldi?
-Hayır hatırlamıyorum dedikçe sorular devam etti.
-İlk ne düşündünüz, ne dediniz?
-Ne düşündüm bilmiyorum ama ne dediğimi hatırlıyorum,
-Ne dediniz?
-Burada söylenmez ki!
Tekrar
-Ne dediniz?

Nouma tercümanı devreden çıkarıp Türkçe –küfür- dedi. Zaten onu söylemeye çalışıyor, ilk duyduğunda küfür etmiş.
O ve daha sonra rastladığım başka programlarda sunuculardan anladığım, toplum ya da bu olayı yaşamamış faniler diyeyim kansere şaşı bakıyor.
Hayatımız film şeridi gibi geçmiyor. Zaman zaman filmler, kitaplar, müzik parçaları, sözler hayata adapte ediliyor tabi ki! Yoksa canımız çok daha fazla sıkılır.

Sonra ne yaptı bilmiyorum Nouma, ben tahammül edemedim.
Yolda işe giderken kapattığım bahis olarak düşündüğüm hastalığı nasıl karşıladığımı değerlendirdim. Küfür bana da çok yakın geldi. Kafamda yarattığım dönemsel şeritlerdi bunlar, anları yaşatan benimle yalnızlığımı paylaşan…

“Bu tedavi sırasında bizim sizin moralinize çok ihtiyacımız var.”
Kemoterapi Onkoloğu

APTALLIK

Adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir. Fakat itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı!´
Elie Wisel

Aptallık bu ailenin her yerine işlemiş. Aptallık bile utanıyor onların kucağına düşmüş olmaktan.Sokakta yürürken evde uyurken parkta gülerken her vakit hissettiriyor kendini.Fark etmek zor değil aptalı,görmek o kadar zor değil aptallığı. Aptallık o kadar sinmiş ki bir aileye bir yol üzerinde beklemektedir her ferdini. Aptallık bir kuyudur dibi yoktur. Bazen yedi milyon yutar,gerekirse altı milyara yükselir limiti sonra yedi sonra sekiz sonra dokuz… Her doğanla büyür büyüdükçe küflenir. Bir tren garında görürsen aptalı anlarsın bekleyişinden,evinde görürsen analrsın aptalı izlediğinden,okulda görürsen aptalı tanırsın çevresindekilerden… Aptallık bulaşıcıdır,kuluçka süresi bir seçimlik. Çare… Çare çok, çare yok.

Çare yok; çaresizliğe saplanmıştır aptal.gizlenmiştir siyah bir örtünün altına.Göstermez yüzünü. Aptallık vahimdir bu yüzden çare bulmak güçtür.’yürüyelim!’ dediğinde aptala başı dik alnı açık gözleri titrek sesi yırtık cevap verir “olmaz,ıslanır değer(ler)im.” yürümek zordur aptala ,aptal yürümeyi bilmez;susmasını ve konuşmasını hatta gülmesini bilmediği gibi.

Çare çok;ayakları ıslak üstü ince ancak sokak sokak “yürüyen” çoktur.Çare çok, çaresizlik yalan olduğu için koskoca bir ada cesaret dolu cesaret yüklü adalılar.Çare çok,umut çok,yürek çok. Çare fidandır,fidan ekmektir. 1,80lik iblislere karşı direnmektir çaremiz. Çare öyle büyüktür ki kucaklar bütün yurdu kucaklar hepimizi. Bir kişi düşse o çare uğruna bin kişiye uzanır eli.