Sevgili Mississippi

Bu mektubu sana çok uzaklardan yazmak isterdim
ama ‘o kadar da çok uzağa gitmeye gerek yok’ dedim kendi kedime.

20 Ekim gecesi seninle ilk karşılaşmamızın ardından tam 7 gece daha geçti. Ve o geceden bu yana -yani senden sonra- ben yine de ‘tam da buldum derken kaybettiğim şeyler’ listesine yeni bi şey yazamadım. O gece ben yapayalnız sular vadisinde yürürken, yanıma usulca sokulup ‘merhaba’ diyişini unutamıyorum. Bunu sırf, beni bir başkasına benzettiğin için mi dedin, yoksa her gece hiç tanımadığın bir erkeğe usulca sokulup ‘merhaba’ mı dersin bilemiyorum. Bilsem de ne işime yarar ki zaten. Neyse, mississippi seni çok özledim ben. O gecenin soğuğunda buz gibi bankta kucağıma tırmanıp ‘gırrr’ diye mırıldanıp kıvrılmanı çok sevmiştim. Upuzun yolları yürürken bana eşlik ettiğin için sana minnettar filan değilim. Çünkü her köpek gördüğünde bacaklarımın arasına pusup saklanman da benden faydalandığın anlamına geliyordu. Belki sen de kendini model sayıp faydalanıldığını düşünmüş olabilirsin, fotoğraf makinesini tırmalarken. Neyse bunun bi önemi yok. Ayrıca paçalarıma geçirdiğin tırnaklarının da ‘kuduz’ olmadığın sürece bir önemi yoktu. Biliyor musun, artık önemi kalmayan şeyler giderek çoğalıyor. Geriye kalanlara bakalım o halde, önemli olan birlikte, seninle yan yana ve herhangibir yolda ve herhangibir zamanda ve bir süre esenlikle yürüyebilmekti. Yanımızdan nadiren geçen akşam yemeğini tıka basa yemiş eşofmanlı yürüyüşçülerin senin için ‘ev kedisi galiba’ fısıltıları aç karnını doyurdu mu bilemiyorum ama sana dönüşte marketten ‘ego’ marka sosis almayı düşünüyordum, her ne kadar karnın doyduktan sonra beni terk edeceğini bilsem de. ve fakat seni ben de seviyordum. ama bir başkaları sevdiği için değil, bir başkası sevdiği için seviyordum. şimdi burda Yaratan ve yaratılan ilişkisindeki ‘ötürü’ durumunun, getiri götürüsünü kurcalamayalım lütfen. Şu sosisleri alıp geleyim derken, sonra birden çalılıklara girip nasıl da ortalıktan kaybolduysan, bulamadım seni. Biraz bekledim dönersin diye. Ama dönmedin. Seninle birlikte yanyana yürüdüğümüz o uzun yolu tek başıma geri döndüm. Geri dönüşler hep tek kişilik oluyor miss. Ve dönüş yolları, üzerine acılar kaydedilmeye hazır boş teyp kasetlerinin ince uzun şeritlerine benziyor. Her bir kaç adımda durup, tam da olmamız gereken yerlere bakıp o anda orada olamayışımıza mantıklı gerekçeler oldurmaya çalıştım.

‘Bunda da vardır bir hayır’ cümlesindeki ikinci da’nın üzerinde çok durdum mesela. da’nın üzerine çıkıp tepinmek istedimse de, ben uzun uzun düşünmeyi tercih ettim. iki da arasında derin bir uçurum vardı. Acaba bahsi geçen ‘hayır’ iki da arasındaki uçurumun dibinde miydi? Birinden ötekine atlayabilecek miydim? iki elimi avazım çıksın diye ağzıma götürüp bağırdım “da daya kavuşmaz insan insana kavuşuuur.” Sesimin bile bana geri dönebilecek bir yankısı yoktu. Sonra küçük d’nin tepesine oturup ayaklarımı boşlukta sallandırmaya başladım. Ve gece boyu hep seni düşündüm.

Seni o kadar çok düşündüm ki ‘Bunda da vardır bir hayır’ cümlesi, düdüğüne irkildiğim buharlı bir trene dönüştü. ‘Bu’ lokomotif oldu. Son vagona atlayıp bağlantı vidasını söktüm. Şimdi artık her şey, usulca..

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

5 Cevap e “Sevgili Mississippi” Subscribe

  1. Muammer Çimen 14 Kasım 2011 de 19:21 #

    hhahahah uzun zamandır bu kadar neşeli eğlenceli yazı okumadım teşekkürler missisipi pardon e fe :))

  2. Dilaver 14 Kasım 2011 de 23:20 #

    Sana katılıyorum Muammer, çok güzel bir yazı olmuş.

  3. Hanife Erciyas 15 Kasım 2011 de 15:16 #

    “Son vagona atlayıp bağlantı vidasını söktüm. Şimdi artık her şey, usulca..”

    Tebrik ediyorum anlatımınızı..

  4. ibrahim 15 Kasım 2011 de 15:18 #

    Gerçekten çok iyi yazılmış bir yazı tebrikler arkadaşım :)

  5. Sinimmar 15 Kasım 2011 de 19:34 #

    Ne hoş bir yazı bu böyle, sıkıntılı bir haldeyken bile tebessümü yerleştirdi yüzüme…
    Teşekkürler e fe:)

Bir yorum yaz