Vatan Sağolsun!

Bir insan neden yazar ki? Ya da bir yazar, klavyenin başına oturduğunda niçin alır başını gider cümleler? Aslında dökmek istediklerimiz midir ki bunlar böylesine istemsiz bir şekilde yazarken. Ya da rahatlıyor muyuz? Bilmiyorum… Lakin şu sıralar rahat olamadığımı burada açıkça yazmassam olmayacak. Rahat değilim. Yazsam da bitmiyor bu rahatsızlığım; yazdıklarımı tek bir sinirle yırtıp atsamda tükenmiyor kalbimdeki sızı.

“Allah yolunda öldürenlere ‘ölüler’ demeyin. Aksine onlar diridirler;
Ancak siz onları fark edemiyorsunuz.”
(el-Bakara, 2/154)

Aylardan Nisan. Yıllardan 2011. Dünya da haber bültenleri bu günü o muhteşem icatlarla, insanoğlunun yaşadığı müreffeh hayatla, uzaya gönderilen füzelerle, Mars’taki hayat araştırmalarında kat edilen yollarla ve bölünen, paramparça olan atomlarla anıyordu. Evet, günler öylesine güzel öylesine muştuluydular ki İlkbahar’ın o enfes havası tüm ülkede hissedilir düzeydeydi. Keza, bu hissedilirlik Kayseri’de daha farklıydı. Erciyes’in yaylalarından gelen o mis gibi hava zerrecikleri önce meydanın kasvetli egzoz dumanlarına ardından insanların bu sebepten dumanaltı olan kafalarına işliyordu. İsli havanın berrak havaya inatlı sürtüşmesinden her daim zaferle dönen berrak hava güneşin önünü açmış; ışıl ışıl bir gök kubbe ile insanlara hizmette en kadirşinas kıyağını geçiyordu.

Böyleydi Kayseri’de tek bir gün. Böylesine muhteşem, çekişmeler ve iyinin mutlak derecede galip geldiği bir gündü 1 Nisan 2011. Nisan ayının ıpılık havası, Erciyesin mis kokan yaylası ve Kayserili hanımlarının elinden çıkan o enfes zerafet minik Kayseri Mantı Dolması… Bir insanın mutlu olabileceği herşey mevcuttu bu günlerde. İnsanın o yenilmez, tükenmez egosunu tatmin eden her şey…

O günü farklı kılan pek bir şey yoktu aslında. Daha sonra hüsranla, üzüntüyle ve acıyla sonuçlanacak şeyler bile o gün için oldukça olağandı. Keza Medrese’nin az ilerisinde oturdukları sıvası dökülmüş, pervazlarından akan suların izi insan suratındaki izden daha derin olan ve bu güne kadar hiç bir acıyla haldeş olmayan o evde 1 Nisa 2011 günü olağanüstü bir sevinç ve çalgıcıların söylediği şarkıyla halay çeken koca bir ahali vardı. Evin su çizgilerinin bulunduğu pervazından hemen aşağısına sarkıtılan koskoca Türk bayrağı ise o sevincin, mutluluğun ve bunun yanında söylenen şarkıların nedenini anlatıyordu.

Askere uğurlanıyordu bir can. Anadolunun göbeğinden belki şarkın en ücra mevkisine, belki de garbın en güzel memleketine. Herşey kısmetti Anadolular için. Keza kısmetten öte ne bir adım ileriye; ne de bir adım geriye gidilebilinirdi. Doğruydu. Eğer o gün o şartlar altında garbta askerliğini yapan ilk oğluna nazaran belki şarka düşecekti diğer oğlu. Kısmetti bu, işi hiç mi hiç belli olmazdı. Ama oradaki oynayan ahalinin hiç mi hiç umrunda değildi Garb veya Şark. Onlar asker savuşturuyorlardı; onlar yeri gelirse Vatan’a kurban olacak bir oğlan yolluyorlardı. Bundan daha büyük bir gurur olabilir miydi, Anadoluda? Olamazdı tabi ya! Garb’ta onların, Şark’ta, Kuzey’de, Güney’de. Tüm ülke burada yaşayan, soluk alıp veren ahalinin değil miydi? Tabi ya! Tüm ülke onlarındı ve elbette onların olacaktı. Bunun için bir çok Mehmet ölmüş, bir çok Ahmet can vermiş; cephanede taşıyalım, yemek, su götürelim diye bir çok Elif, Ayşe, Fatma’lar can vermişti. Bir daha Mehmet bu vatan için ölse çok muydu? Değildi, keza biz tüm toprakları kanıyla sulamış bir millettik.

Ana Fatma, Baba Hüseyin alayın en başındaydı ve bir köşede yaşlılığın verdiği yorgunlukla oturakalmışlardı. Oynayanları izliyor; bir yandan da kınalı kuzusu Mehmet’e bakıyordu. Belki Çanakkale’de savaşa uğurlayan ana gibi başına kına yakamamıştı oğlunun. Belki de “Gidesin evlad, seni vatana kurban eyledim. Çarpışasın, alnının akıyla  eğer Rabbim kısmet eylerse şehid düşesin” diyemedi. Ama gönlü Çanakkale’ye oğlunu yollayan analarla bir atıyor; onlarla bir söylüyordu.

Hüseyin’de aynı duyguyla sadece oturuyordu, bir ayağı kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin bir köşesine. Onun da kalbi yaşıtlarının ve daha da gençlerin çarpıştığı Çanakkale’yle bir atıyordu. Keza bu savaş tüm milletin gururu, öfkesi, ferasetiydi. Bu savaş ki, bir millete ne olduğunu gösterendi. Bu savaşki yorgunluğun, ümitsizliğin ve kahatorluğun yerini diriliğe, ümide ve çözüme bıraktığı bir mucizeydi. Öyle ki onca ailenin, onca askerin her daim hayat düsturuydu Çanakkale.

Gelin Elif ve kucağında ki yavrucağızı Mahmut. Elif dimdik bir vaziyette büründüğü beyaz şalının altında balası Mahmut’a gülümsüyordu. İkisi de bembeyaz giyinmişlerdi. İkisi de gidileceğin, gideceğin ve varılacağın bilincinde gibiydiler. Elif, dimdikti. Belki bundan beş ay sonraki gibi ötresiz, esresizdi. Tek cezm vardı yanında o da kocası biriciği Mahmut’un gideceği vakit kırılmıştı. Keza Elif ile mim’i yani Mehmet’in baş harfini birleştiren bu cezmdi. Beş ay aşklarının birleştiricisi habercisi oldu bu cezm. Beş ay… Her çatışmada ufak bir sarsıntıya girse de hala dimdik olan Elif’in inadına ikisinin başındaki yerini korudu cezm.

Mahmut, Muhammed (s.a.v)’in Türkçesiydi. Onun bilincindeydi küçük bala Mahmut. O yüzden babası askere gittiğinde herşeyin bilincindeymişçesine uyuyordu anasının rahat kucağında. Bilmem görüyormudur; lakin Mahmut diyince aklımda Uhud’un o sancılı zamanları geliverir. Şehidlerin arslanı Hz. Hamza geliverir. Bir kör mızrakla o arslanın nasıl yere serildiği; Bir Habeşli Vahşi tarafından kalbinin nasıl söküldüğü; Bir efendi kadın tarafından nasıl dişlendiği gelir. Daha sonra her ikisinin de nasıl dine, doğru yola geldiğini anımsayı veririm. Belki Hamza orada şehit edilmeseydi; belki de Hind orada onun kalbini dişleyip tükürmeseydi doğru yolu bulamayacaktı. Belki de aşk hiç bir zaman o ketum kalplerinde, elemden başka bir şey bilemeyen gözlerinde ve kem gözlerinde kendini göstermeyecekti.

* * *

Şimdi aylardan Ağustos, Günlerden 2′si. Yıllardansa hala 2011. Dünya haber bültenleri cenevreyi, Evrendeki olayları, Atomun çekirdeğine indiklerini yazarken Türkiye başlıklarını değiştirmemiş; “PKK ÇATIŞMASINDA 2 ER ŞEHİT.” Haber öylesine ketum, öylesine teşhire bağlıydı ki, basıma yetiştirmekte acele eden gazetecinin tüm duygularını içinde barındırıyordu.

Ateş, dünya manşetleriyle bir olmuş, Marsta yaşayan bir adamın meşalesinden, parçalanan uranyumun hırsından, gönderilen füzelerin ateşinden korlamıştı alevini ve bir As. İz. tarafından babaocağına doğru yol alıyordu.

As. İz. kapıyı istemese de çalar. Bu sefer kapı çalma sırası beş ay önce dökülen sıvaların yerini şimdi al rengin aldığı ve yine beş ay önce kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin kırılmış parçalarının kapı önünde beklediği evdi. Kapıyı vurdu As. İz. Demir kapı önce yavaş, eri gördükçe hızla aralandı. Arkada beliren tecrübenin ve acının yoğrulduğu çizgilerin belirginleştiği bir yüzdü. Ana yüzüydü, kapının ardından görülen. Öpülesi elleriyle aralamıştı kapıyı. Her daim duanın sel olup fışkırdığı; şelale olup çağladığı dudakları şimdi bükülmüştü.

“Hayrola evlad? Bir şey mi oldu?”

Ast. İz. dilinden sadece dört kelime döküldü.

“Başınız sağ olsun, Ana!”

Fatma Ananın yüreğine düşmüştü gayrı bir kor. Evlat acısıyla da yüzleşmişti ya daha da derinleşirdi yüreğindeki acı, yüzündeki çizgiler. O öpülesi eller soluklaşır, vücudu dengesizleşirdi gayri. Bu koskoca dünyada ağyar bir vaziyette kalırdı. Kapının oraya yığılırken Er tuttu onu. O sırada dudaklarından dökülen üç kelime vardı. Mehmet’in kokusuna benziyen vücudun kollarındayken:

“Vatan Sağolsun, Evlad!”

Hemen arkadan beliren Elif, Kucağına düştüğü anasını görecek, tepesinde kahpe bir kurşunla parçalanan cezm’in parçalarıyla oda yere düşüverecekti. Mahmut’sa herşeyden habersiz bir şekilde rüyasına gelen babasının o sıcak tebessümüne karşılık ufak bir gülücük saçacaktı yattığı beşiğinden. Belki onun gönlünden dökülen sözcüklerde babaannesininkiyle aynıydı:

“Vatan Sağolsun!”

Buydu bizim çilekeş analarımızın feryatları. Ve yine buydu beni rahatsız, biçare eden duygu. Belki bu son paragrafı bile yazarken titreyen ellerim, ağlayan gönlümle size hitap etmeye çalışırken bir yerde yine çatışma oluyor. Belki de yine çatışma olacak ve yine bir şehid evladın acısı çilekeş bir evin çatısına yıldırım gibi düşecekti. Ama her zaman dilimizde ve gönlümüzde olan tek şeyi söylemek istiyorum size: VATAN SAĞOLSUN!

SIRRIN VE TEKMİLLİĞİN DEMİNE HÛ!

Bunu paylaş

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Email

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

10 Cevap e “Vatan Sağolsun!” Subscribe

  1. TUBA YAĞMUR 02 Ağustos 2011 de 11:19 #

    Çok güzel bir yazı olmuş Can Oğlum.Ama Ben yazına değil bu ülkenin kaderine konuşmak istiyorum biraz.Annesi Arap,Babası Türk,kendisi sonradan Kürt olan dış devlet destekli bir yaratık.Ve onun etrafında konuşlanmış bir avuç veled-i zina.1984 yılında Eruh’ta ilk resmi faailiyetini yapan asalaklar.Şimdi benim anam mekanı cennet olsun,babam bir oğlum olsun onu da gönderirim,Ahmet amcam vatan sağ olsun der.Der ama bu,bu ülkenin kaderi mi olmalı.Benden önce doğan ve ben halen yaşarken devam eden bu kıyımlara kim dur diyecek.Timsah gözyaşlarıyla Norveç katliamında gözyaşlarına hakim olamayan büyüklerim mi?Yoksa gözümüz mü açıldı kollamalarla,kurtlar vadisiyle?Bunun üzerine çok şey söylenir ama…

    • Galip Argun 02 Ağustos 2011 de 14:09 #

      Bir zamanlar Ermeniler üzerine oynanan o saçma oyun şimdi Kürt adı altından etmik kimliğinin meçhul olduğu kişiler tarafından aynı senaryoyla oynamaya çalışıyorlar. Başarılılar mı? Bilmem lakin bazı okumuş, gün görmüş insanlarında bu soytarılara destek vermesi beni kahrediyor. Keza bu oyun Atamız Abdülhamid Han zamanında da Ermeniler vasıtasıyla oynanmıştı. Yakında Kürtler de ayaklanıp, bize soykırım yaptılar demezlerse çok şaşıracağım. Çünkü senaryonun gereği böyle olması gerekli.
      Her iki senaryoda da başkahraman hep analar. Eskiden de bu bedbaht kaderi analar çekiyordu; şimdide analar çekiyor. Yanan ciğerler sadece onların. Hesabını veremesinler inşallah ahrette bu yanan ciğerlerin.
      Sevgi ve saygılarımla Hocam…

  2. delidilaver 02 Ağustos 2011 de 22:54 #

    İslami terimlerle süslediğiniz yazınız çok içten ve hisli. Ancak konu üzerinde anlatacaklarımı dinleyiniz lütfen.

    Yüzyıllardır insanımızın kanına işlemiş bir “milliyetçi” fikir/akım/politika yüzünden bu sıkıntıları çekiyoruz. 1921 Anayasasında eyalet sisteminden söz edilirken, küçük düşünen insanların diğer herkesi düşman bellediği “ulusçuluk” akımına kapılarak onbinlerce canın yok yere ölümüne sebep olanlara bu yazılarla destek vermek anlamsız.

    Tarihimiz ve millilik adı altında dünyadaki tüm insanları birbirine düşman belleten yaklaşımların hiç biri İslami değildir. Kuran’ı okursanız – ki Türkçe’deki karşılığı “OKUNAN” dır – milliyetçilik adına tek satır göremezsiniz.

    Üç yüz yıldır Batı kaynaklı bir ideolojinin pençesinde yok yere insanlarımız ölüyor. Biz onlarca milleti, onlarca DİLİ ve inancı bir arada yaşatan bir nesil iken şimdi gittiğimiz okullarda sınırı olduğumuz ülkeleri düşman belleyerek büyüyoruz. Kardeşim dediğimiz ve iç içe yaşadığımız insanların dilini tanımıyoruz, nasyonal sosyalist bir militer grubu bu şekilde besliyoruz.

    Ben nasıl Türkçe’yi yok etmekle tehdit eden Bulgar zulmüne karşı duruyorsam, Kürtçe’yi de yok sayanlara karşı dururum.

    Kimse doğduğu yeri seçmez, hoş hangisini seçersin diye sorulsa daha doğmadan çoğunun seçeceği ülkelerin listesini sayabilirim, hani çok çok milliyetçi geçinen vatanperver evlatlarımızın da…

    Milliyetçiliğin inancımızda yeri yoktur ve olamaz da. Fikirleri ve akımları baştan aşağı süzgeçten geçirme vakti gelmedi mi?

    Çoğu Türk’den daha güzel Türkçe konuşan Diyarbakırlı Kürt anneyi dinleyelim mi, ne demiş?

    http://www.youtube.com/watch?v=Isn6VSOAPzY

    Peki Allah ne demişti? “… Siz hiç düşünmez misiniz?”

    • Galip Argun 03 Ağustos 2011 de 10:04 #

      Öncelikle Merhabalar,
      Aslında gönderdiğiniz video da spiker çok güzel bir şey diyor: “Yolu Ankara’dan, Sivas’tan öteye geçmeyenler Kürt sorunu hakkında konuştuğundan bu hallere geldik.” Bu sebeple ben Kürt sorununu eleştiremem. Ki zaten bir önceki yorumda da belirttiğim gibi BÖYLE BİR SORUNU TANIMIYORUMDA! Niçin mi diyeceksiniz?
      Osmanlı zamanındada medrese de eğitim gördüğünüz takdirde tek dille eğitim görüyorlardı; şimdi de… Değişen neydi? Hiç bir şey… O zaman halk Kürtçe konuşuyordu, Türkçe eğitim görüyordu. Şimdi de öyle. BENCE BU BİR SORUN DEĞİL!
      Ama dediğim gibi bu durum hakkında fazla konuşmak benden daha bilgililer varken bana düşmez. LAKİN DİKKATİMİ ÇEKEN BİR HUSUS OLDU: MİLLİYETÇİLİK. Kur’an’da yeri yok diyorsunuz. Ama bilmem hiç haberiniz var mı veya gözünüz çarptı mı Kitap’ta Allah şöyle buyuruyor: “Biz sizi kavim kavim yarattık.” Burada kavimden anlayışın ne olduğunu burada uzun uzadıya anlatmam gerekir.
      ——————–
      Demişiniz ki yazıda “küçük düşünen insanların diğer herkesi düşman bellediği “ulusçuluk” akımına kapılarak onbinlerce canın yok yere ölümüne sebep olanlara bu yazılarla destek vermek anlamsız.” Burada bilmiyorum şehit verdiğiniz biri var mı, ama yanan parelenen ana yüreğidir. Ben burada bunu işlemek istedim. Keza, onlarca insanın kör bir kurşunla ölmesi, hangi ideoloji, fikir üzerine ölmesi değil… Çanakkale’yle hayatımızın düsturu olan şehitliğin en çok kimi yaktığını anlatmak istedim. Dikkat ettiyseniz ne bir kürt ismi geçiyor yazımda ne de bir başka etnik köken.
      Bir düşünün peki Allah ne demiş? “Bir Müslümanın canına katleden tüm insanlığı katletmiş gibi olur.”

      • delidilaver 03 Ağustos 2011 de 21:02 #

        Sevgili Galip,

        Osmanlı zamanında her din mensubu kendi okulunda kendi dilinde eğitim vermekte özgürdü. Bkz. Fatih Sultan Mehmet’in fermanları.

        Bunun yanında bugün halen daha Sırplar Sırpça, Boşnaklar Boşnakça, Arnavutlar, Bulgarlar, Yunanlar v.s. kendi dillerinde konuşabiliyorsa bu Osmanlı’nın -olması gereken- “dillere” saygı çerçevesinin yansımasıydı.

        Fransa’da başlayan milliyetçilik akımı çok geçmeden tüm Avrupa’yı ve bizim Batı sever insanlarımızı da derinden etkiledi.

        Bu ülkenin kurucusu olduğu denilen kişilerin “Türk askerinin ne işi var Yemen’de?” sözünü hatırlatırım.

        Türkçülük kavgasına yüzbinlerce Ermeni sürgün edildi. İttihat ve Terakki partisinin kafatasçı politikası ve Batı’nın ırksal aşağılamalarına ırksal kabarış ile karşılık vermesi günümüzdeki sorunların temelidir.

        1900′lü yıllarda 9 MİLYON KM2 toprağa sahip iken şimdi Yemen’e pasaport ve vize ile gidebiliyorsunuz. İnsanlar Hacc’a kontenjanla gidip gelebiliyorlar.

        Bu ülkede yok sayılan bir Kürt kimliği vardır ve bu sorun faşist/milliyetçi bir örgüt tarafından istismar edilmektedir.

        Örgütü kurutmanın birincil yolu bu bahanelerini ellerinden almaktır ki zaten bu koz ellerinden uçup gideceği için canhıraş kıvranıyorlar.

        Umarım anlatabiliyorumdur.

        • Galip Argun 03 Ağustos 2011 de 22:05 #

          Osmanlı’yla bugünü karşılaşmak gerçekten de büyük bir hüsran olur zira Hanedanı Osmaniyye gibi zeki bir hanedan bir daha bu ülkenin başına gelmez. Lakin size şunu söylemeden de edemeyeceğim; hala demek istediğimi anlamamışsınız.
          Keza, benim ilk başta da belirttiğim gibi sınırlarım Ankara’dan ve Kayseri’den dışarıya çıkmadı. Bu sebeple oradaki halkın, neler çektiğini veya neler yaptığını bilemem. Ama size şunu söylemek istiyorum: Bir dili en fazla götürebileceğiniz yer okullardır. Hadi diyelim orada da eğitim verildi bu sefer çift dillilik meydana geldi. Size böyle duracak mı akan kan? Sizce başka bir şey istenmeyecek mi? Elbette istenecek, Yarın diyecekler ki anayasaya da girsin? Ama dikkatinizi çekerim: içinde onlarca millet barındıranların bile anayasa da dili tektir. Keza Anayasaya yeni bir dilin eklenmesi demek, ülkenin birliğinin, tekliğinin çökmesi demektir. Yarın birgün yine bir terör olay çıkacak ve denilecek ki, devlet erkanında da Kürtçe dil.
          O zaman içimizde yaşayan Lazı, Çerkezi, Rumu, Ermenisi hepsi çıksın dillerini savunsun, o dilde eğitim istesin. Sizce olacak iş mi?
          Siz şuanda gündemde olduğunuz için böyle rahatça dilinizde eğitim istiyorsunuz. Yarın bir gün gündemden düşünce ne olacak? Bir başkası diğer ırkı örnek alıp aynı şeyi yapmayacak mı?
          ——————–
          Ama tekrar belirtmekte fayda görüyorum: Benim meramım ne ırk çatışmasına bir yorum getirmek, ne de başka birşey…
          Benim meramım anaların kalbinden katreleri birazcık olsun burada yansıtabilmek. Hemde en muhlisliğiyle…

      • delidilaver 03 Ağustos 2011 de 21:14 #

        Ayeti’de düzeltmek isterim:

        Kim suçsuz/günahsız bir İNSANI öldürürse bütün İNSANLARI öldürmüş gibidir.

        Bir de ek olarak şunu yazayım:

        Ey insanlar, Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle TANIŞASINIZ/KAYNAŞASINIZ diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Haberiniz olsun ki, Allah katında en şerefliniz, en takvalınızdır. Muhakkak ki, Allah, bilendir, herşeyden haberdardır. Hucurat/13

        • Galip Argun 03 Ağustos 2011 de 22:10 #

          Ayeti düzelttiğiniz için teşekkürler…

  3. Tuba Yağmur 03 Ağustos 2011 de 00:51 #

    Peygamber Efendimizin Veda hutbesinde milliyetçilik konusu çok içten ve ahir zaman ümmetinin zihnine işleyecek şekilde kaleme almıştır.Ama benim Peygamberim diğer açıdanda müslüman aynı yılan deliğinden iki kere sokulmaz der.Peki şimdi ne yapmalı,ben yüzyıllardan beri şu ya da bu şekilde sokulmuş muyum evet sokulmuşum.Şimdi bana iç acımla beraber şuna ya da buna hizmet ediyorsunuz demeyin.Hizmetse eğer bu iç haykırış hizmet.Kürtçe konusuna gelince kökü ve temeli belli olmayan,bir bölgeden bir bölgeye büyük uçurumlar arz eden bu seslere dil demek te neyin nesi oluyor anlayamadım.Eğitim fakültesi Türkçe öğretmenliği mezunuyum.Üniversitemizde Ahmet Tacemen adında halen yaşıyan bir hocamız vardı.Kürtçenin dil olduğunu savunan bir avuç kürdü(Kelime açılışına bakarsak,dağda gezen demektir ve hatta bazı yerlerde dağdan gelen ses demektir.Şimdi bende yörüğüm dağlarda geziyoruz ben de mi şimdi kürdüm.Tabi kimilerine göre ermenide olduk kürtte oluruz)bölge bölge gezdirmek suretiyle böyle bir oluşumun olmadığı bir dilin dil olması için köken ve ortak konuşan insanların olması gerektiği ve bu oluşumun gelişmesi ve evrimini tamamlaması gerektiğini ifade etti.Şimdi trt şeş te konuşulduğu varsayılan dili Diyarbakırlılar anlamadıklarını birçok paylaşım sitesinde dile getirdiler.Şimdi biz burda ya da bizim gibi bihaber olan insanlar neyin tartışmasını yapıyor…

    • delidilaver 03 Ağustos 2011 de 21:19 #

      Tuba Hanım,

      Kökü ve ucu belli olmayan demişsiniz. Yüz yıl önceden gelen birisine “bilgisayar” dediğinizde karşınızda bön bön size bakan bir Türk göreceksinizdir. Dil durağan değildir ve sürekli gelişir. Bugün Ege ve Karadeniz Türkçe’sini anlamak ciddi anlamda dikkat ister.

      Öte yandan; İngilizce bunca yaygınlığına rağmen Amerikan, İngiliz, Avusturalya v.b. kollara ayrılır. İşgalci dediğimiz, kovduk onları dediğimiz İngilizler’in dili ile eğitim veriliyor bu ülkede, bundan neden gocunmuyoruz?

      Daha geniş düşünelim lütfen, bir dile yaşama hakkı vermezseniz, öldürürseniz bunun vebali peşinizden gelir. Avrupa’da bir üniversiteli grup, Endonezya’da yalnızca karı-koca iki kişinin konuştuğu bir yerel dili yaşatmak için çalışıyorlar. Biz ise içimizdeki dilleri öldürüyoruz.

      Türkleri küçük düşünen insanlar yapma projesinin başarıya ulaşmış olmasını üzüntüyle izliyorum.

Bir yorum yaz