Kategori arşivi: Anı

Anı/hatırat türünden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

ayrlk_acsyla_alayan_kz_resimi

Gökler, Yıldızlara Hasret Kalmıştı

Saçlarının dağınıklığını, ellerinin nasırlaşmış parmaklarıyla düzeltmeye çalıştıktan sonra, gözlerine giren tozları çıkartmaya çalışır gibi ovuşturdu pınarlarını. Gözlerine şimdi rüzgar değdikçe, daha da sulanıyor, daha da bir tat tatlı kaşıyası geliyordu. Kendisine hakim olup, bu manzarayı seyretmenin güzelliğine varmak istedi.

Ayak bileklerine kadar dökülen eteklerini elleriyle şöyle bir toplayıp, merdivenlerin basamaklarını narince inmeye çalıştı. Ayaklarında ki siyah lastik ayakkabının görünmesi onu biraz utandırmıştı, etekleri tekrar bırakıverdi üzerine. Etek, bir çember gibi düştü ayak bileklerine. Çevresini sardıktan sonra içindeki manzarayı da dışarıya kustu. Eteği, çiçeklerle kaplıydı. Sarılı, kırmızılı, morlu, yeşilli ve hatta inanamayacaksınız ama gri bile vardı belki. Gri çiçek. Adından söz ettirememiş, bir çiçek sadece.

İstanbul’a ikinci gelişiydi. İlk gelişi 17 yaşındaki genç kızlığı, ikinci gelişi 45 yaşına gelmiş kadınlığıyla  olmuştu. İlk gelişinde merdivenleri koşarak inmiş, ayakkabılarını çıkarıp denize sokmuştu hemen. Şimdi gözleri, yaşlanmış olduğu için o denize dahi bakamıyordu. Elleri, eski narin ellerinden değil, ot yolmaktan, hayvan gütmekten nasırlaşmış, erkeksi görünümlü ama kadınsı ellerdi. İlk gelişi, daha neşeli ve sevinç dolu, şimdi ki gelişi daha durgun ve katıydı. İlk adım atışında yer yerinden oynamış, gök yıldızlara hasret kaldığını anlamıştı sanki. Şimdi, kalbindeki atışları dahi zor duyuyordu, ne yer ne gök yerinden oynamış; ne o, ne o adım kalmıştı geriye… İlk gelişinde çocuk görünümlü kadın, ama şimdi kadın görünümlü gerçek bir bir kadınsıydı! Erkeksi elleriyle, etekleriyle; yumuşak dudakları, sarkan etleriyle; aldırmayan tavırları, adımlarıyla; ilk adım atışını özlemişti adeta… Sıdıka, şimdi, ilk gelişindeki ayağını soktuğu suyu özlemiş, istemişti… Yaşamayı unutmuştu. Özlemişti.

 

Nasreddin_Hoca

İMAMLAR DİKKAT!

Bekir Develi, oğlunu alır ve ilk kez Cuma Namazı’na götürür. Oğlu da her çocuk gibi camiyi bir eğlence yeri olarak görür ve keşfetme macerasıyla, gider gitmez ortalığı talan eder. Baba endişeli, huzursuz; fakat elinden bir şey gelmez. Çünkü çocuğunu henüz ilk getirişidir. Namaz kılmaya devam ederlerken çocuk hala tepinmekte, koşuşturmakta insanların ne yaptığı çokta umurunda olmadan yaramazlıklarına devam etmektedir.

Nihayet namaz sona ermiş, baba derin bir nefes almistir. Tam da o sırada imam efendi seslenir çocuğa; 

-Şşşt sen! 

Baba korkmuştur, “Eyvah!” der, “Yakalandık.” Çocuk Hoca’ya yaklaşırken o, evladını çok azarlayıp bağırmaması için dualar ededurur içinden. Neticede çocuğun ilk kez camiye gelişidir ve o an nasıl karşılanırsa, yaptıklarına ne tepki verilirse, kayıt edecek beynine ve bu tepki belki de onun hayatı boyunca camiye gitmekten korkmasına hatta ibadet yapmaktan soğumasına kadar varan sonuçlar doğuracak. 

Çocuk Hocanın yanına gider ürkerek başı önde. Hoca sorar; 

-Adın ne senin? 

-Güven efendim.

-Güven, sen bu camide şimdiye kadar gördüğüm en hızlı koşan çocuktun, Aferin sana! Al bakalım sana benden bir gofret… 

Hocanın bu tutumu, hem babayı hem de ilk kez bir ibadethaneye giden küçük çocuğu memnun eder. 

Öyle ya, Ne demişti Sevgili Cem Karaca, 

“İMAM TARAFINDAN CAMİDEN KOVULDUĞUMDA 7 YAŞINDAYDIM. TEKRAR GERİ DÖNMEM 70 YILIMI ALDI.” 

Bütün İmamlara Sevgiler…

b-405590-karda_lale

Kara Basma İz Olur ,Güzellere Naz Olur (Bir Asker Hikayesi )

Kara Basma İz Olur ,Güzellere Naz Olur (Bir Asker Hikayesi )

 

Asker açlığının son virajında uzak emniyetten , karakol yoluna düşmeyi göze alır..Kar bütün engellerini ,bütün zorluklarını Askerin önüne çıkarmıştır .Açıktan ,susuzluktan perişan kalma ihtimali de olsa üç arkadaştan biri eksik kalacaktır ..

Ve Asker yola çıkar ,

Beyazdan nefret edercesine elinde ki sopa bir değneğe dönüşmüştür..Her adımda soğukluk biraz daha hafiflemekte ve sisten pusa dönmeyen bir yolda karakoluna yemek almak için yola devam etmektedir..Ancak bu yolun bir dönüşü olacağı alklından bile geçmemekteydi..Nereye baksam kar derken bile karakol gözünün içine bakıyordu bütün ihtişamı ile..

Karakola vardığı vakit Asker arkadaşlarının kahkahasına şahit oldu ..Ekmek var mı sorusu karşısında beklemezdi böyle yanıtın içinde gizli bir kahkaha..Açlık neler yaptırır insana bilinmez bir mevzudur…Çantasına koydu ihtiyaçlarını , derin bir soluk aldı..Gitmeliydi bir anda..O yol onu beklemekteydi..

Karanlık kurşun vari kar yağışında gizlendiği yerden çıkacaktı mahsur kalanlar için ..Her mahsurlukta bir açlık ,bir susuzluk vardır..Kar yağar açlığın gölgesinde bir ekmek aramak ,bazen bir dilim ekmek ..Hayat değil mi zaten bir ekmek davası baştan başa ..

Adım adım uzaklaşırken geldiği yolda ki ayak izleri karın sayesinde silinmişti.Karın şiddetlendiği anda elinde ki  sopa meydan okudu  doğaya.Teslim olmamanın yemini gibiydi .Savaş başlamıştı ,rüzgarın sesi tarafını belirlemiş ve kar jiletten öte Askeri menziline almıştı ..Adım adım Asker kara daha da yaklaşıyordu  , sanki kara gidiyordu..Küçük bir patika yol o kaç ton karın altında eziyet içindeydi.,görünmez vaziyetteydi..Adımını  yanlış atsa yol artık iki metre kardan ibaretti..Düz gitse çukurları kendi yaratmaktaydı..Sis çöktü birkaç adım evveli yok ,birkaç adım ilerisi kayıp ..Mansur değildi , Askerdi ..Açlığından ötürü bir parça ekmeğini kopardı arkadaşlarının rıskından değil ,kendi rıskından …

 

Yol uzadıkça uzuyor , saatler hızla akşama varıyordu..Sanki akrep ve yelkovan delirmişti..Onlar hızlı ,yol yavaştı ..Karın türküsü olduğunu anladı ..Yabani hayvanlar yanından geçip gittiler..Elde bir sopa ,kara batırdığı zaman değnek ,silahı yürekten ibaretti ,korkmuyordu..Elleri donmaya yakındı ,  kendisi uzak ..Ayakları donmak üzere ,kendisi donmaktan uzak ..

 

Düştü bir anda ,kar bir örtüdü,kaygan veya sert ,bir çukurda yapayalnız kalmak yakışmazdı ..Sadece biraz yemekti tüm istediği ,yola çıkma gayesi buydu.Ölmek değildi karın içinde .

 

Karı silkeledi üstünden ve biraz iman kuvveti ile çıktı çukurdan donmak kolaydı öyle bir havada ,ölmekte kolaydı bir an oturmak gibi..Hızlı adımlar atmak istedi kar bata çıka bütün hünerini sergilenmekteydi..Geriye dönsem diye düşündü ,gitmek mi zor kalmak mı derler ya gitse gidemez ,kalsa kalamaz..

 

Hava karardı en sonunda ,saate küfür etmek saati gündüze çeviremezdi .Donmaya bir adım kala gideceğim dedi , gidemedi . Çığ düşse bu kadar kötü olmazdı ..Bir anda donardı ..Yavaş yavaş donmak bir işkenceydi..Elinde ki sopa bir anda elinden kaydı ..O yolda tek dostuydu ,tek dayanağıydı..ve gitti.

 

Ağır adımlar ona kalmıştı artık .yer gök kar ,bir ses duydu..adını tekrarlıyordu biri ,birkaç kez .

Ve Asker seslendi ..burdayım diye ..arkadaşları buldular Askeri donmak üzereyken ,adım adım destek onlardı..Sobanın başında olmak bir mucizeydi .Karanlıkta sobanın ateşi yüzüme  gün ışığı  gibi vurması donmuş bedenimi çözüyordu ölmeye bu kadar yaklaşmışken ölmemek ,direnmek kara kışa güzeldi…

Bir sabah o bana arkadaş olan sopamı bulmak için aradım ve buldum ..ilk kış ,ilk üşümem ,ilk mahmurluğum ,ilk mahsurluğum hep bu yüzdendi..İçimi kahraman sanarak korkak olarak ,içimi korkak sanarak kahraman olarak tanıdım

Artık ne zaman kar görsem içim üşür , ellerim kışa döner mevsimlerin bir başka mevsimden ,bir başka mevsime döndüğü gibi..

 

KADİR BAYATA ..

NOT: BU HİKAYEDE Kİ BÜTÜN KONU VE OLAYLAR GERÇEKTİR…

 

1880_20082_23_18_43_47

İlkokul Müdürü

Annesinin eteğine yapışarak 7 yaşına kadar ulaşabilen tam bir anne kuzusuydum. Kayıt yaptırmak için müdür denilen adamın odasına girmiştik annemle. Orta anadoludaki yüzlerce cumhuriyet ilkokulu’ndan biri..

1987..

müdür odası..

80′li yıllarda tüm resmi makam odaları hafif nemli olup, basık havası küf kokardı.. büyükçe bir makam masasının önündeki koltuklara oturduk.. masasında kurulu olan bu etine dolgun adam, çift sarılı deve kuşu yumurtası kadar kocaman pürüzsüz ve kusursuz bakır rengi kel kafası, yanlardan siyah dikenler gibi dağınık çıkmış saçları –ki bu saçlar bir yumurtayı koruyan saman sapları vaziyetinde çevrelemişti- , kocaman kalın çerçeveli kolormatik gözlüğü ve burnunun altında yara bandı gibi duran kalın siyah bıyığı ile bana sırıtıyordu. hayatımda ilk tek altın dişi orda görmüştüm. bu adamın ismi turgut’tu. 1987′den itibaren turgut ismi bana hep davul kadar tok, tokmak kadar kalın simaları çağrıştıyor. aslında.. bu bir insan değildi. bu adam devletin ta kendisiydi. evet. devlet baba ete kemiğe bürünse, turgut kılığına girerdi :
- ee söyle bakalım evlat.. okumaya mı geldin yazmaya mı? ıhıhh hı hıhı

balgamlı boğazını hırıltadarak gülüyordu. tırstım. irkildim. anneme baktım hemen. ne diyecektim? ne demeliydim? ne deseydim? de beğenseydi?

- okumadan yazılmaz ki ama?
- vay vay kerata senii.. hmm.. evet kaydını yapalım bakalım
- ben kayıt olmuycam!

şatafatlı ama zevksiz işlemeli yekpare camdan oluşan 15 kiloluk kültablasındaki, hapishane duvarına yaslanıp yavaş yavaş ölmeye devam eden bir esir gibi yatık duran uzun samsun sigarasını alıp dudaklarına götürdü. kolormatik camların arkasından kısılan gözleri ile benim kaşları hafif yukarda bayık gözlerim, aramızdaki 1 metrelik mesafenin tam ortasında şiddetle çarpışıyor, sonra mesafe giderek benim aleyhime daralmaya başlıyordu. kısık gözlerinden gelen hattori hanzo kılıcı kadar keskin bir bakış üstüme üstüme yürüyordu. sigarasından bir nefes çekti. çıtır çıtır uzun samsun ormanları yanıyordu. eline bir kolonya şişesi aldı. okumam yazmam yoktu turuncu olduğuna göre tütün kolonyası olmalı..avcuna döküp iki elini sıvazladı ve boynuna sürdü. sonra gülümseyerek benim başıma da biraz tütün kolonyası döktü ve sigarasını kafamda söndürdü. bir doğumgünü pastasının maytabı gibi alevsiz kıvılcımlar saçarak tutuşuyordum

- kayıt olmayacaksın ne bok yemeye geldin lan buraya! al kadın!! götür bu sıpayı

dese yeriydi. ama demedi. dedi ki devlet baba:

- sana oyuncak alırım istersen?
- yaa gerçekten mi?
- evet. nasıl bir oyuncak istersin?
- trennn!! evet. bana tren alır mısın? ama böyle rayları var kuruluyor sonra üstünden geçiyor.
- tabi ki alırım yaa. ama kaydını yapalım önce olur mu?
- hihi evet olur.

ilk rüşveti her zaman devlet verir vatandaşa. ve bu rüşvet yerine getirilmeyecek bir söz olarak verilir. vaat edilen şeyi tekrar istemeye gitmek de olmazdı. 3 ay sonra odasına gidip:

- hani bana tren alacaktın?

diyemezdim. çünkü içinde bulunduğum öğrenme süreci sayesinde, böyle sorulan bir hesabın cevabı olarak, kıçımda bir bolu tüneli açılıp içinden doğu beyazıt ekspresinin geçeceğini de öğrenmiştim.
____________________________

fotoğraf için kullanılan kaynak:
http://istiyor.us/photos/1/8/1880_20082_23_18_43_47.jpg

sen-veben

Yıllar Sonra

Çok haksızlık ettim kendime. Nedensiz çok ceza verdim. Güzel başladığım hiç bir hikâyeyi sonuna kadar mutlu yazamadım. Mutluluk fazla aptal bir kâğıt paçasına, çayda bekletilip kenarları yakılmalı. Ve kendime de aynını yaptım fazla gördüm mutluluğu. Uzağında yanıp kavrulmam gerekliymiş gibi.

Yüz bulamadım hiç senden. Hiç şımarıklık yapamadım. Yüzündeki o kocaman gülümsemenin nedeni olamadım mesela. Sırrını paylaştığın, yanında huzur bulduğun da olamadım. Uyurken yüzünü hiç göremedim ben de gözlerini kapattığın o kısa anlarla yetindim. Seninle hiç fotoğrafımız olmadı senin fotoğraflarının kıyısında köşesinde kaldım belki.

Keşke diyorum keşke uzaktan gülüşünle yetinmek zorunda kalmasaydım. Keşke tanıyabilseydim seni. Tanısaydım belki nefret ederdim ama tanıyamadım, o yüzden çok değerlisin. Elimde bir sihirli değnek olsa inan değiştirirdim seni en çok da beni.

Şimdi seni ne zaman düşünsem önce gülüşün geliyor aklıma. Sonra, sonra… Pek de bir şey gelmiyor aklıma.

Hiç konuşmadın ki benle, hiç fark etmedin ki beni. Yanından öylece geçerken dönüp de bakmadın ki bir kere. Ama ben ne zaman seni hayal etsem “O da beni düşünüyor mudur?” dedim. Sahi bir an olsun aklına gelmiş miyimdir, herhangi bir sebepten? Yıllar sonra görsen mesela, duraksamadan tanıyabilir misin beni? Yıllar sonra… Benim seninle geçmesini dilediğim yıllar ömrümden geçtikten sonra… Aklıma geldikçe gözlerimin daldığı bir yerlerden karşıma çıkmanı beklediğim yıllar geçtikten sonra… Onu unuttum, unutmalıyım deyip başkalarını sevdiğim yıllar geçtikten sonra… Seni hala sevdiğim için senden nefret ettiğim, nefretimden ağladığım, sana öyle uzak öyle soğuk olduğum için kendime kızdığım yıllar geçtikten sonra… Diyorum olur da ben başımı kaldırıp gözlerinin içine bakabilirsem tanıyabilir misin beni?

amasra

Amasra

Yeşil zemin üzerine, sarının her tonunu taşıyan bir doğa örtüsüyle karşı karşıyayım. Gözlerimin ve sözlerimin hızına yetişemediği, dağlar ve çam ağaçları sonu olmayan bir film şeridi gibi sanki, uzadıkça uzuyor. Kanımın ısındığını hissediyorum,kızarmış ormanda, kızıla çalan çiçekleri görünce. Nedense, damarlarımda yol alan ve bütün bedenimi heyecana sürükleyen bu hareketin, beni bir bilinmezliğin açmazına doğru sürüklediğini hissediyorum. Bu ısınış, birazdan sık sık elbise değiştiren doğanın, bembeyaz çiçeklerle bütünleşmesi ile devam ediyor. Uzakta kalan minyatür evler,insana , evcilik oyununu hatırlatır şekilde, serpilmiş toprak parçalarına. Kavuniçi ve kırmızı çiçeklerin, gökyüzündeki ağlamaklı bulutlara ve kavrulmuş kahvenin renginde ki, haşmetli dağlara nasıl bir keyifle göz kırptığını görmelisiniz. Kendilerine olan güvenlerini , gözlerinizi ayıramayacağınız güzellikteki renkleri ve dirilikleri ile “şartlar ne olursa olsun, biz hep canlı kalacağız” havalarında, evrende ki tüm değişimlere meydan okuyarak ispatlıyorlar.. İri kıyım çamlar ise göğüslerini gere gere, “huzur bizde” diye övünüyorlar.

Bir anda, etrafı boylu poslu ağaçlarla çevrili bir tablonun içinde buluyorsunuz kendinizi.Bartın ilinin Ulus ilçesinden Uluyayla’ya doğru inişli, çıkışlı yollarda ilerlerken,ruhunuz ve bedeniniz bol oksijenle derin nefes alıyor, huzura doğru.Bunca yeşilliğin çabası geçiyor varlığımıza, diye içimden geçiriyorum..Ve daha şükrederken Aşıklar Yolu çıkıyor karşınıza.Yaşanmış ve yaşanan aşkların kokusu yakar içinizi buram buram, bu sevda yolunda.Siz yanarken, Bartın çayının sesi müzik olur , şiir okur aşkların anısına.

Bakacak Tepesin’den “Merhaba “diyorum Amasra’ya. Kusursuz bir güzellik karşısında, dilim tutuluyor.O anda kanımın neden ısındığını hemen anlıyorum. Bir yerlere ait olduğunu hisseder ya insan zaman zaman. Fakat, bir türlü keşfedemez ve o arayış sürer gider hep.Benim arayışım bitmişti.Ben böyle bir yerde ben olmalıydım. Fatih Sultan Mehmet’in, Amasra’yı hayran hayran izlerken ” Lala lala, acep çeşm-i cihan bu mu ola”diye, bu cennet yeri dünyanın gözbebeği olarak ilan edişini, şimdi daha iyi anlıyordum

Amasra Müzesini ziyaret etmeden, kıyıya bütün mülayimliği ile vuran dalgaların sesini diniyorum., Kıyıya yanaştırılan kayıklarla , içindeki balık ağlarına takılıyor gözlerim. Bilincimde hatıra olarak, yarım yamalak izleri kalan , çocukluğumda ki, yazlık evimizi anımsatıyor bana. Hüzünleniyorum geçmişe dair.

Ve Amasra Müzesi’ndeyiz. Roma, Bizans, Hellenistlik ve Ceneviz eserlerinin yer aldığı arkeolojik bir müze. Beni en çok etkiyen, çok anlamlı bulduğum narin gözyaşı şişecikleri. Ölülerin ardından akıtılan gözyaşları bu şişeciklerde biriktirilir hatta mezarlara konulurmuş. Ayrıca, ayrı düşen sevgililer aşkları için döktükleri gözyaşlarını,adeta özlemin ve sevginin sembolü olan bu şişeciklerde biriktirir sonra da birbirlerine gönderirlermiş. Hem çok hoş hem de kederli değil mi? “Sevgim, döktüğüm gözyaşlarım kadardır” diyor hasret kalan sevgililer. Bu gözyaşı şişecikleri, şiirlerden, şarkılardan ve kalemlerden daha can alıcı geliyor bana.

Ünlü heykeltıraş Tankut Öktem tarafından yapılan Barış Akarsu’nun Heykeli önünde, duygu yüklü anlar yaşıyorum. Aynı kaderi paylaşan, 1999 yılında devlet sanatçısı seçilen heykellerin üstadı Prf.Dr.Tankut Öktem’e ve Rockç’ı , dizi yıldızı Barış Akarsu’ya önce insanlık namına sonra da emekleri adına sesizce dua ediyorum. Mekanları cennet olsun..

Amasra Kalesinde, yürüyüş ve göz banyosu. Yer yer mavi yer yer yeşil renginde ki deniz manzarası büyülüyor insanı.Ve üzerinde tavşanların yaşadığı, adını buradan alan Tavşan Adası. Bu ada, Boztepe ile çok yakın.Bir ucunda kaya kavuğu bulunan bu yerde, hastalar sandalla kaya aralığından geçirilir ve böylece iyileşeceğine inanılırmış. Amasra Kalesi,dışarıya Büyük liman ve Küçük liman kapıları ile açılıyor.Bununla birlikte, Zindan kapısı ve Karanlık yer kapısı isimli kapıları da bulunuyor.Bu kalenin içinde yer alan, Fatih camii, eski kilise halindeyken 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Amasra’nın fethi sırasında camiye dönüştürülmüş.

Çarşısı, yürüyüş alanları, eski ve yıpranmış olsa da evleri, denizi, çiçekleri ile sıcacık bir yer burası..İnsanın arzu edebileceği bütün zenginliklere sahip, büyülü ufak tefek bir masal şehri Amasra. Eşsiz lezzetteki her çeşit çıtır balıkları ve tadına doyulamayan , türlü yeşilliklerle donatılan salatası bu şehrin gizemini daha da arttırıyor. Kimi restoranlar denizin üzerinde duran bir sandal halinde.Siz de bu sandalın üzerinde ve bu büyülü şehirde, yeni umutlara yelken açabilirsiniz. Harfleri sözcük, sözcükleri cümle, cümleleri şiir, şiirleri beste,ve bunlardan oluşan hayatları roman yapmak, aşkları yazmak ve yaşatmak isteyenler için muhteşem bir yer Amasra!

Resim gibi. Çok güzel, çok hoş.

100901erdaleren1_bmp,hlarge

12 Eylül Hüznü…

Bugünden yıllar önce.
12 Eylül 1980/
Benim yaşlarımda bir çocuk:
Adı Erdal Eren.
Boynunda bir ilmek ve genişçe bir ip.
İdam sehpasında. Asılmak için beklemekte.
Suçu: bilinmemekte.
Veyahut uydurulma bir suçtan muzdarip.
Daha doğrusu, reşit olmayanı asan cunta bir hükümetin acımasızlığından idam sehpasında.

Yaşı büyük değil…
Henüz on altısında. Ya da gün almıştı on yedisinde.
Gözleri çakır gibi/
rengi simsiyah.
Onca acıya hüzne rağmen besbelli gözlerindeki çocukluk
ve zihninden geçenler…
Yaşıtları kitap okurken veya bir kaç grup mahalleliyle maç yaparken;
Erdal eline tutuşturulmuş kelepçelerle,
Hâkimlerin karşısında.
Suçu: bilinmemekte.
Gözlerindeki çakırlık matlaşsa da besbelli..
Zihnindeki çocuk yitip gitse de işte orada!

Büyümemişti. Hamdı, yanmamıştı.
Belki ona biçilen kader o kadardı, gerisi teferruattı;
ama bilinen şuydu ki, kaderi çok cefasızdı.
Acımasızdı.
Tek bildiği, evlerinin önündeki o koskoca park,
annesinin mis gibi kokan hamurişleri ve
babasının getirdiği sıcacık ekmeklerdi.
Suçu ise bilinmemekteydi.

Metris’in büyük odaları gelse de aklına,
silinmemişti annesinin o güzel gözleri…
ve silinmemişti çocukluğundan kalan izler…
Her ne kadar darbe, işkenceye maruz kalsa da;
Burnunda, evinin sabun ve nane kokusu vardı her zaman…

Öldürmüş müydü, sahiden?
O eller birinin kanına girebilmişmiydi?
Araştırılmamıştı bile.
Beslemek istemiyordu; onca haini içinde besleyen bu devlet!
Beslemeyecekti; zira o kadar hain vardı ki onlardan fırsat bulup;
bir masumun yapıp yapmadığı suçu araştıracak kadar beslememişti.
Sonuç neydi peki, belirsizlikler içinde; tek belli olan mefhum:
İdam!

Boynunda öpüp kokladığı annesinin dudak izlerinin hemen üstüne;
geçirildi koca bir ilmek.
Hemen ardından sıkılandı sehpanın üzerinde:
Sabaha karşı bir vakitte.
Neydi suçu; bilinmemekte.
Neydi günahı; emin olunulmayan bir cinayet;
ve peki neydi boynundaki?
Yaşıtlarının o koca dünyasında akla hayale gelmeyecek koca bir ilmek…

Cellat, önce sıktı ilmeği, boynuna kıravat yerleştirircesine,
Onca idamlığın boynuna yerleştirdiği bu ilmek sızlamıştı ilk kez;
cellat sızlamıştı son kez.
Ama “emir kuluydu” ya hani daha fazla fırsat vermedi vicdanına;
küçük bir örselemeyle susturdu.
Keza evde bekleyen ve açlığın boynuna ilmek vurduğu;
hanımı, çocukları ve diğerleri;
hepsi de birinin ölümüyle, yemek kazanıyor;
canına can katıyordu;
Cellat, haklıydı;
İp, haksızdı;
Cunta, haksızdı!

Sabaha karşı bir cezaevinde,
İnfaz edilirken;
büyük bir kar fırtınası kopmuştu 13 Aralıkta.
Ölen çocuktu.
Sübyandı, ipin altında sallanan; millete göre masum, Devlete göre Katil!
Suçu: kesinleşmiş bile değildi.
Daha doğrusu suçu: bilinememekteydi…

Fazla geçmedi, daha doğrusu fazla yaşayamadı;
Güneş hafif kızıllığıyla doğarken;
Havada ki kızıllık, kan döküldüğünün habercisiydi;
Ana kanının, baba kanının bir ip altında sallandığının habercisi…

Asılmadan önce Savaş Ay’a söylediği o minik söz kayıtlara geçerken; 12 Eylül’ün cefasını bir daha bu millete yaşanmamasını temenni ediyor; ve o zaman idam edilen/öldürülen nice masum insanların ruhlarına Allah’tan rahmet diliyorum.

“Avukatımla görüştürülmüyorum. 18 yaşının altında olmama rağmen beni asacaklarını söylüyorlar. Varsın assınlar, ölümden zerre kadar korkmuyorum. Ama yaşımın tespiti için kemik testini bile yapmayan Devletin korkusu nedendir, bir türlü anlayamıyorum.”

20090919143714825

Anadolu’da Bayram…

Bizim bayramlarımız vardı:
Kurdeleli şekerlerin altında yatan sıcacık çikolatalarımızla birlikte.
Yaşlı amcaların, teyzelerin kırışmış ellerinin yanı sıra,
İçlerinde çarpan kusursuz kalbler vardı.
Öyle sıradan değildi bizim bayramlarımız;
lâkin bu kadar da katahor hiç değildi.

Tatile gitmezdik, bundan önceki bayramlarda.
Denizi bol bir memleketi, ailemize hiç tercih etmemiştik.
Ufak bir yakınma dahi olmazdı gidemedik tatile diye;
Çünkü memleketimiz vardı:
Sıradan, basit, yeşilliklerle dolu…
Belki de ufak bir dağın arkasına saklanmıştı;
Ama çocukluğumuzun, gençliğimizin hatırası saklanmıştı o dağın en ufak yerine!

Hava sıcak olmazdı bazan…
Mesela soğuk bir kış günü sıcacık bir ezandan sonra;
erkenden ayaklanırdı ev ahalisi…
Mahalleyi dolduran ve babasıyla gıcır gıcır elbiselerini giyen çocukların sesi,
tahta pervazlardan ve pencerelerden içeriye doğru süzülürdü.
Bu bayram daha çok onların gibiydi ama çok iyi biliyorduk ki
bu bayram hepimizindi.

Bir ay süren Ramazan’ın gidişinin hüznü buruk bir tebessüm gibi yanaklarımızda;
kalbimizde dururken, etrafta koşuşturan annemizin sesiyle irkilirdik.
Sıcacık çay büyüklerimizin gittiği bayram namazında hemen sonrasına hazır olmalıydı.
Koskoca bir çaydanlığın hangar gibi altına suyu doldururduk önce;
Çayı koyarken yadırgardım oruçlu muyum değil miyim diye;
ama aile şerafının sofra sofra öbeklendiğini gördüğüm vakit;
Oruç olmadığımı, Ramazan’ın bittiğini kabullenirdim.

Ezanın ardından yerleştirilen masalar ve peşi sıra sürüklenip gelen aile büyükleri;
bayram için hazırlardı artık.
Mis gibi havanın, ardından yumuşak bir kızıllıkta güneş ışıldar dururdu;
Tahta pervazlarının hemen arkasında duran tertemiz camlardan…

Yemekler yenir; çaylar yudumlanır;
Bu sırada memleketine yeni gelmiş;
fakülte yollarında dirsek çürütmüş olanlar varsa;
onların gözleri teğlenirdi.
“Sen yiyemiyorsun oralarda” derdi yaşlı anneler;
çift sarılı kocaman haşlanmış yumurtayı önlerine koyarken.
O sırada evin Reisi kaldırırdı kaşlarını önündeki sıcacık;
kâh susamlı kâh sade, tırnaklanmış pideyi elleriyle bölüştürürken.
“Piden bitmiş” derdi uzaklardan gelen oğluna/kızına;
önünde yığılı duran pideyi görmezden gelerek…

Kaşık, çatal sesleriyle bölünürken zihinlerimiz:
dışarıdan gelen cart kırmızı ayakkabılarıyla, minik kurdeleleriyle;
ve de ellerinde tuttuğu bezden çantasıyla minik kızlar;
kâh sivri burunlu, kâh normal tipli kunduralarla,
ortadan ikiye ayrılmış ve güzelce -biryantinlenmiş gibi görünen- limonlanan saçlarıyla;
eğer şehirden gelmişlerse Anadolu’nun doğallığına aykırı -ve emanetmiş gibi- iliştirilen kravatlarla;
kapılara dayananan çocuklarla bölünürdü.
Bayramınız baaaarek olsun“ diyen çocukların sıcacık tebessümleri güneşin kızıllığıyla bir olur;
evimizin en diplerine kadar sokulurdu.

Babamın cebinden çıkardığı desteden para verişini seyrederdik;
Kâh eski anılarımız canlanırdı zihnimizde; kâh boşluğun içinde bocalarken bulurduk kendimizi…
Ama bilirdik ki bir zamanlar o takunyaların ya da cart kırmızı önden cırtcırtlı ayakkabının içinde bizler vardık;
ve o zamanların bayramı; ne bu zamana benzeyecekti;
ne de başka günlere…

“Hey gidi o eski bayramlar” diyenlere ithaf olunur. Gerçekten de nerede o eski bayramlar? (Burnumuzdaki Sümükle Anadoluluyuz yazımın ikinci kısmı.)

akide_sekeri_cikolataya_yenildi_h12352

Eski Bayramları Getirdim Size:)

Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz, şimdilerde kendi kurduğumuz cümleler silsilesi vardır hani her bayram arefesinde. Ah o eski bayramlar nerededir, eskilerin tadı hiçbir şeyde yoktur…

Bakıyorum da siz de katılıyorsunuz bu fikre… Peki sizce gerçekten değişiyor mu dersiniz bayramlar, her geçen yıl güzelliğini biraz daha mı yitiriyor?

Çocukluğunuzu düşünün, her şey ne de güzeldi… Arefe akşamı güzelce yıkanırdınız, anneniz biraz canınızı acıtırdı belki liflerken, ama öyle heyecanlı olurdunuz ki umursamazdınız bile. Yarın bayramdı çünkü, o ne müthiş bir duyguydu öyle! Hemen karnınızın orda nefes alırken küçük bir fermuar gibi yukarı doğru çekiliveren ince sızı bırakmazdı hiç sizi. Çünkü yarın bayram!

Erkenden yatarsınız, bayramlıklarınız başucunuzda. Hatta ben kırmızı rugan ayakkabılarımı hatırlıyorum bir bayram başucumda, heyecandan uyuyamamıştım, şaka yapmıyorum. Sabah erkenden anneniz kaldırır sizi, hiç mızmızlanmazsınız… Kahvaltı sofrası kurulmuş olur, bu gülümsetir sizi, uzun zamandır tek başınıza yapmışsınızdır kahvaltınızı çünkü -birkaç tekne orucu dışında-, ne sıkıcıdır bilirsiniz…

Sonra giyinirsiniz, anneniz saçınızı tarar güzelce. Bizim ev zeytinyağlı yaprak sarması kokardı, hala da öyle:) Çok geçmeden zil çalar, işin en eğlenceli yanı: babanız geldi camiden, varsa abileriniz de. Tüm aile bayramlaşır, eller öpülür ve ben hep annemi unuturdum. Annem alınmış gibi yapar sonra bir şekilde hallederdik, abimin tabiriyle cadıydım ben o zamanlar. Sonra zil çalar, amcalar, dayılar gelir bayramlaşılır, harçlıklar alınır, sofraya oturulur. Herkes pek bir mutlu, güleryüzlü. Sonra yine zil çalar, -bayramda kim o denmez- patür kütür üç beş çocuk çıkar merdivenlerden, sizinkilerdir, hemen bir poşet kapıp peşlerine takılırsınız. Sıfırdan başlamak zor gelir nedense, evden bir avuç şekeri de poşetinize atarsınız. Mutlu olmamak elde mi böyle bir günde!

Peki sizce neden bayramlar artık eskisi gibi değil? Belki sorun bayram da değil de bizdedir ne dersiniz? Dünyaya artık bir çocuğun gözleriyle bakmadığımızdan olmasın bayramlardaki bu tatsızlık? Kendimizi unutup, akıntıya kapıldığımız için, hala güzel olan şeyleri, güzel göremiyor olmayalım? Yüreğimizdeki çocuğu kendi irademizle bilerek ve isteyerek susturduk belki, ne dersiniz?

Arefede içimin hiç kıpırdamaması başka neden olabilir ki? İnanın bayram hiç değişmedi, o hala aynı bayram, değişen sizsiniz, değişen benim.

Ve ne yapmalıyız biliyor musunuz? Kendimizi hatırlamalıyız, henüz iç sesimize başkalarının sesleri karışmamışkenki halimizi… Sıradan bir şeyin bizi şaşırtabildiği, yamuk duran bir paspasın saatlerce güldürebildiği… Mucizelere inanırken ki ve bayramlar hala bizi heyecanlandırabiliyorken ki halimiz hani… O çocuğu hatırlayın ve onu kendi içinize, ait olduğu yere geri çağırın.

Öyleyse bu bayram sabahına erkenden uyanalım yüzümüzde koca bir gülümsemeyle! Sakın bayramı tatil sanıp otellere gidenlerden olmayın siz de… Kapı kapı şeker toplayamasak da; akrabalarınızı, eşi dostu, yaşlıları ziyaret edin-onlar da şeker veriyor:)-. Bilirsiniz bir dargınlığın üzerinden asla bayram geçmemelidir, eğer varsa bir dargınlığınız, onun da kapısını çalın. Yüzünüzdeki kocaman içten gülümsemeyi eksik etmeyin. Çocuklara bol bol harçlık verin, ne de olsa siz kendinizin cemaziyelevvelini bilirsiniz:)

Unutmayın sizin özünüz, el değmemiş haliniz; çocukluğunuz. O gerçek sizsiniz, bir bilseniz o halinizle ne de güzelsiniz… Her neredeyse tutup getirin onu ve bir daha da gitmesine izin vermeyin.

Çokça mutlu olun bir de, bayramlar biz mutlu olalım diye var:) Mutlu bayramlar!

 

gitmek_12419523341

SEVGİLİYE…

Ey sevgili…

Ey sen…

Ey canım…

Koskoca bir şehrin, bir takıma isim olmuş bir ilçesinde, sanki hep geç kalacağın ön sezim olmuş gibi erkenden bekledim seni o gün. Koskoca bir şehirde, küçücük bir zaman dilimi paylaşmak içinmiş meğer. Sitem değil, isyan değil. Yine olsa yine beklerim şüphesiz. Aynı şehirde, aynı yerde, aynı adamı yine, yeniden, gene, tekrar tekrar beklerim geç kalacağının ön sezisi ile; sitemsiz.

Yıllar sonra tekrar bulunmuş kayıp iki zamandık seninle. Apayrı anne babaların iki ayrı çocuğu. Yıllar sonra tekrar bulunmuş kayıp iki çocuk; bulunduğu anda yitirilen: ÖLÜ DOĞAN BİR ÇOCUK GİBİ.

Bir geldin, bir gittin. Bir vardın bir yoktun. İçime oturdun!

Dünya dönüyor evet! Güneş doğuyor, batıyor. Mevsimler değişiyor. Düzen böyle. Peki ya içime dağılanlar? İçimde dağıttıkların? Nasıl düzene girecekler? Nasıl yerlerine geçecekler? Belki zaman, belki yalan…

Bazen çok sevdiğim bir tatlı, bazen kapıda karşılaştığım komşuyla ettiğim muhabbet oyalıyor beni. Zihnimden sıyrılıyorsun bir an. Hiç gelmemişsin, tanışmıyormuşuz, bakışlarımız hiç kesişmemiş gibi; ama sadece bir an. Sonra yine ‘GÜM’ diye iniyorsun beynime, gafil avlıyorsun, boşluğumdan yakalıyorsun. Bir gülüşümün içine sızı sızı sızıyorsun, sancılı bir gözyaşına dönüşüyorsun. Yangın oluyorsun. Yanıyoruz. Yangında kurtarılamayacak kadar çok tutuşuyoruz.

Nasıl bunca sevdim seni? Nasıl buncasın içimde? Hangi ara bu kadar büyüdün sen böyle bende? Nasıl?

Kör bir karanlıktayım şimdi. O çok sevdiğim ‘sarı ışıklar’ bile ‘yol kesen eşkıyalar’ gibi sevimsizler gözümde. Nefes alıyorum tamam; da YAŞIYOR MUYUM? Ben ölmeye nefes alıyorum. Her nefes alışımla azraile bir adım daha yaklaşıyorum. Oysa ben çoktan öldüm. Azrail’den çok önce kesildi nefesim. Üzerime atılan elaya çalan bir toprakla gömüldüm; sen gittikten hemen sonra.