Kategori arşivi: Deneme

Deneme türünden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

Not Defteri -1-

Not Defteri -1-

1 Ekim 2008 Çarşamba – İzmir

• İnsan hayatında ilk defa yaşadığı ve bir daha kolay kolay yaşayamayacağını düşündüğü bir duygudan vazgeçer mi? Vazgeçmesi ahmaklık olmaz mı?
• “Beynelmilel” isimli film…
Filmin son sahnesinin düşündürdükleri…
Yakın bir zamana kadar yasaklar nedeniyle cezalandırılan, sürgüne gönderilen, öldürülen insanlar bir bir gözümün önüne geldi.
Şimdi o yasaklar yavaş yavaş aşılıyor. Doğru olan biraz geç de olsa anlaşılıyor. Ama olan o yasaklar nedeniyle cezalandırılan insanlara oldu.
• Türkiye için şu ifadeyi çok rahat kullanabiliriz sanırım; halka bilgi vermek, halka karşı sorumluluk almak yerine, hoşlarına gitmeyen her durumda, başta halkı aydınlatmaya çalışan gazeteciler olmak üzere, herkesi azarlamaktan çekinmeyen yöneticilerin olduğu ülke…
• Kanuni Sultan Süleyman’ın İtalyan ressam Tiziano Vecellio tarafından 1538 yılında yapılan portresi…
• Eski bir proje: Çizilemeyen Portreler
Bir ara aklıma düşen, üzerinde çalışıp çok fazla yol kat edemediğim ama yine de uzunca bir süre zihnimi kurcaladığı için çok önem verdiğim projelerim oldu. Bu projeler arada bir tekrar aklıma gelir. Üzerinde yeniden çalışmak isterim ama bir şey beni engeller. Onların birer proje olarak kalması gerektiğini düşünürüm. İşte o nedenle bir noktaya kadar gelişip, gelişimini tam olarak hiçbir zaman tamamlayamayacaklarını düşündüğüm için her proje bir “penguen kolu/kanadı” gibi gelir bana.
Bu başlık altında o projeleri de yayınlamak iyi bir fikir.
• Yolsuzluklara karşı verdiği mücadeleyle halkın gözünde “temiz siyasetçi” mertebesine yükselmiş bir milletvekilini hemen yerel seçimlerde belediye başkanlığı adaylığına sürükleme isteği bu ülkeye ne kadar katkı sağlar?
Kaybetme olasılığı karşısında yolsuzluklara karşı verdiği mücadele de halkın gözünde değersizleşirse, kim bu mücadeleye kaldığı yerden devam edebilir?
Bırakalım da belediye başkanlığı için başka bir aday çıksın. Yolsuzluk konusunda böylesine yol almış bir milletvekili de yoluna emin adımlarla devam ederek yolsuzlukları bir nebze ortaya çıkarsın.
• “Demokrasi krallıktan iyidir, krallık hiçbir şeyden, hiçbir şey diktatörlükten.” (Nabokov)
• Dünyadaki ekonomik kriz nedeniyle başlayan “acele kamulaştırma” çalışmaları bir fayda getirir mi?
• NASA’nın gözlem aracı Phoneix’e göre Mars’a kar yağmış.
• Beyaz frezya…
• Maria Faranduri
• Milyonların gözü önünde, canlı yayında yeterince belge gösterip kuşkuları gideremeyen bir kişi niçin sürekli belge açıklayacağını söyler ki? Madem zamanında açıklayamadı, gösterdiği her belge kuşkuları daha da artırdı, o zaman niçin istifa edip bu olayla daha fazla gündemi meşgul etmekten vazgeçmez?
• Lorca
• Galiba doğru, her yazan kendi hoşuna giden tarzda yazılar yazma gayretinde. Öyleyse niye acımasızca eleştiriler yapılıyor da yazı serüveninin başındaki genç yazar adaylarına yazmayı bırakması telkin ediliyor.
Bıraksalar da isteyen istediği şekilde yazsa; beğenen okusa, beğenmeyen de bir daha o kişinin yazdıklarını okumasa daha iyi olmaz mı?
• Yeşim Ustaoğlu‘nun “Pandora’nın Kutusu” isimli filmi 56. San Sebastian Film Festivali’nde “Altın İstiridye” almıştı. Aynı festivalde Deniz Buga isimli genç Türk yönetmen de “Wednesdays (Çarşambalar)” isimli kısa filmiyle “Jüri Özel Ödülü”nü almış. Daha önce de Kardeşler ve Uyku isimli kısa filmleri varmış.
Bu ödüllü filmleri ne zaman izleyebileceğiz?
• Merak edilen her soruya, her ortamda cevap veremeyip, şeffaf olmayı başaramayan insanlar, bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olmayı hak etmezler.
• “Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan)” filminin senaristi Charlie Kaufman’ın yeni filmi “Synecdoche New York” ile Antalya Film Festivaline konuk olacağını okuyunca, Sil Baştan’ı yeniden izleme isteğim arttı.
• “Uğrunda ölmeye değmeyen bir hayat yaşanmaya da değmez.” (Malraux)
• Okuduklarım
- Vatan, Radikal ve Taraf gazeteleri
- Ahmet Altan’ın “Ve Kırar Göğsüne Bastırırken” isimli deneme kitabı
- Veysel Çolak’ın “Birkaç Kuş Birkaç Anı” isimli şiir kitabı
• İzlediklerim
- “Beynelmilel” isimli film
- NTV’de yayınlanan kültür-sanat programı Gece – Gündüz
- Star TV Ana Haber Bülteni
- Avrupa Yakası isimli dizinin 164. bölümü
Tuna BAŞAR
1458932

Hâlâ

1458932


Ben hâlâ seni bekliyorum. Kapana kısılmış bir delinin geçmiş günahlarını örtüp, kışın; karın o çetin soğuğunda üşümemek için direnmesi gibi. Ölmemek için, yaşamak için bir nedenim olsun diye, ben hâlâ seni bekliyorum. Eğer gelmezsen sonunda yalnızlığımı refakatçi alacağım yanıma, hasta gönlüme şifa olsun diye… Gönlüme bir kıymık batıyor sanki, bir cam var da içinde, çıkaramıyorum; gün geçtikçe gönlümün her bir yanını parçalara ayırıyor. 
Sen bana gelmeyi unuttun, biliyorum. Neler neler unuttun da bana dair, bir unutamamak sinmiş içime, bedenime, yüreğime, etiketimi biçtiğim yalnızlığıma yapışmış, gitmiyor. Neler neler geliyor, neler neler gidiyor da…
Üç noktalarımın sebebi oldun sen. Nokta koymak sana düştü, üç noktalarla sevişmek satırlarıma kaldı. Ben seni düşünüyorum şimdi, sen başkalarına ‘Merhaba’larını hediye ederken. Malum, yılbaşı da geliyor sevgilim. Bu sene noel baba olup kimin gönlüne hediye olacaksın?
Ben hediyemi senden yıllar önce aldım, ‘Gitmem lazım’ dedin, ‘Başkalarını mutlu etmem lazım’ dedin, gittin. Hediye paketimin kalpli yanları elimde kaldı. Kalbim elimde kaldı. Ben hâlâ seni bekliyorum. 365 günü daha sensizliğe devirmek için…
365 gün 52 haftalar sensiz sanki bir çukura düşmüşüm de orada nefessiz kalmışım gibi yaşattı beni. Bir görünüp, bir kaybolmandan çok yoruldum. İsteseydin, yaşatabilirdim ben bizi, çocuklara hediye ettiğin mutlulukların bir gramını dahi olsa kendime saklardım bilseydim. 
Yine yeni bir yıl geliyor. Yaz saati geldi, kış saati geldi, yeni yıl geldi, yeni bir yaş daha geldi, yeni hayaller, yeni sevinçler, yeni özlemler, yeni bekleyişler… Senin dışında her şey geldi. Eğer zili bulamıyorsan, kapı numaramı söyleyeyim sana gönlümün. Geldiğin gün… 14 numara.
Yine de bulamıyorsan bacadan gel. Hiç korkmam, ‘Noel Baba da hep bacadan geliyor, insan bir kapıyı kullanır’ da demem. Gelmeyecek misin sevgilim sahiden? Nasıl bir hismiş bu… Kalbim yanıyor, cayır cayır. Hissediyorum, yaşarken nefes alamamak bu olsa gerek.
Bir gün ölüm de gelecek. O gelmeden, o yetişmeden, ondan önce sen gel. Zaten yıllar yılı azrailim oldun. Başka bir ölmek tanımadım, bilmem ki ben… Baksana, tek bir damla yaş, tek bir gözümden akıyor. Gözlerimde boğulmazsın, haydi gel… Can simidimi sana sarılarak, ikimize yoldaş ederim.
Can simidim hiç yarı yolda bırakmaz bizi. Gel sevgilim, gel… Mutluluk da taşındı bu evden. Hüznümle aynı çatı altında kalamazmış. Seni istiyormuş, sana gelecekmiş. ‘Dur, ben de geleyim seninle’ dedim. İkinizi birden üzmemden korktu. Hoyrat sevmelerimin aşinalığını serpiştirmişim özünüze…
Hoyrat severdim, öyle küstah, öyle deli, öyle belalı… Ama sevdim ya, sevdim işte… Hediyemi bekliyorum sevgilim. Seni… Ne mücevher, ne araba, ne ev; hiçbir şey ama hiçbir şey, bulduğum sen kadar, bana gelen sen kadar mutlu edemez beni…
Gitme, kal. Biz mutlu olursak mutlu olur evren. Hediyelerin en büyüğü oluruz, umut aşılarız âşıklara.
Kal… Şimdi senden bir hatıra var. Ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Ömrümün sonuna kadar…
Ben sevemem bir daha hiç kimseyi; böyle de sevmekten acizdir yüreğim… Seline kapıldığım yâri, bambaşka yağmurlarda ıslatamam ki.
Ben hâlâ seni bekliyorum. Gözlerimde seni görmek arzusu, yüreğimde hiç bitmeyen seni sevmek arzusu, arzuların arzuluğuyla ben hep seni bekliyorum.
Bir beklemek yerleştirmişsin ki hayatıma. Toprağını kazsam, ben gömülürüm. Beklemek öyle bir eylemmiş ki, beklenen yanmazmış. Tek taraflı yanmanın soba talihli umursamazlığındayım.
Yaktıkça yanıyorum. Hoyratça. Cebimdeki anılarımı al, hatıram olsun. Uykum geldi sevgilim…
Seni yaşatacağım rüyalara koşmalıyım hemen. Bütün gerçeklerden uzakta, yine sen ve ben…
Gözümü kapadım. Dur! Ne olur, ben uyumadan gitme…
Gidersen uyuyamam. Sırtım açık kalmış da, üşümüşüm gibi hissederim. Oysaki beş dakika önce yanmalarda koşarken böylesi bir üşümek ızdırapların en büyüğü olmaz mı?
Dur! Şimdi gitme… Sana uyumama izin ver sevgilim. 14 Numaralı koltukta rüyamın başrolündeyim.
Sana da iyi seyirler dilerim. Sana yanan, sana üşüyen, sana biten ve seni seven yârin seyirlik oyununda…
Işığı kapat. Aydınlık gönlümden aktı gitti. Onu hatırlatmadan ışığı kapat…
Ben hâlâ seni seviyorum. Sana da benli rüyalar sevgilim…

Dilâra AKSOY

 

Zamansızlık

Bugün ki yazımda siz okuyucularıma dünya hayatından ve zamansızlık çelişkisinden bahsetmek istiyorum. Bu konu ile alakalı kafamı kurcalayan onlarca şey var ki, bildiklerimi sizlerle paylaşmasam olmayacaktı elbette. Sizi daha fazla meraklandırmayayım öyleyse.

Bana göre arkadaşlar dünya hayatı; dakikası dakikasına düşünülmüş, lakin iki saate sığdırılmaya çalışan, başkarakterin göçüp gittiği; geride birbirinden zıt karakterlerin rol aldığı inanılması güç bilimkurgu sinema filminin senaryosu gibidir ve olağanüstü bir şekilde karmaşıktır. Ya da bir diğer ifade ile dünya hayatı, anlamsız parçaları olan anlamlı bir bütündür. Zamanın, insanın, canlı ve cansız maddelerin varlığının ne denli büyüklükte çelişkili olduğunu bilimin katkılarıyla anlatmaya çalışacağım size.

1-) Güneş ışınları önüne hiçbir engel çıkmadan düz bir çizgide ilerleyebilseydi, Dünya’ya ulaşması sadece 2 saniye sürerdi. Ancak gün ışığı o kadar külfetli ve zikzaklı bir yol izlemek zorunda kalıyor ki, Dünya’ya ulaşması yaklaşık 30 bin yıl alıyor. Yani, bugün tepenize düşen gün ışıkları aslında Buz Çağı’ndan kalma! Zamansızlığa inanmışımdır hep ben. Bu yazdıklarımda bir nevi ispatlıyor düşüncelerimi.

Dünyada yaşadığımı biliyorum, ama var olduğuma inanmıyorum! Nedeni; eğer dünyadan yayılan bir frekans uzaya milyonlarca yıl sonra gidiyorsa, Güneşten gelen ışıklar binlerce yıl sonra dünyaya ulaşıyorsa, bu zamansızlık demektir. Öyleyse soruyorum size:

-2012′de yaşadığım bu dünyada kaç yaşındayım? Üç yüz, bin beş yüz? Öldüm mü? Yaşıyor muyum? Kafanız karıştı öyle değil mi? Lakin henüz yeni başladık.

2-) İster inanın ister inanmayın, 1GB’lik bir flash diske, bir milyon evrene yetecek bilgi sığdırılabilir.

Pekâlâ, soruyorum size; biz insanlar, diğer canlılar ve varlığını bildiğimiz melekler, dünya diyerek adlandırdığımız bu gezegenin içinde mi yaşıyoruz, yoksa sadece yüce yaratıcıya ait bilgisayarının içinde ulaşılması çok kolay olan birer dosya yığını mıyız? Burada şaşkınlıktan duraksayıp şöyle bir sayıklıyorum kendi kendime:

- Nasıl var olduğunu bilmediğin gibi, nasıl yok olacağını da bilmemek insanların hiçbir şey bilmediğini kanıtlıyor oluyorsa, o zaman ne biliyoruz?

3-) Evrenin yapısı ile fizik kanunları bir araya geldiği zaman, ortaya çıkan “quantum teorisi” evrenin bir yerlerinde geçmişin sonsuz defa tekrarlandığı bir alan olduğunu öne sürüyor.

Zamanı gezegenimize benzeterek bir küre olarak biçimlendirebiliriz. Ki böyle bir durumda bir şeyler, bir şeylere, bişeyler devredecektir. Devir dağim… Fakat ne devrediyor? 2012′de yaşadığımızı düşünüyoruz, ama gerçekten 2012′de mi yaşıyoruz? İnsanların “olmayan” zamanı kısıtlayarak, düzene sokmaya çalıştıkları bir dünyada, insanların ne zaman yaşadığını bilmesi çok zor öyle değil mi? Belki milyonlarca yıl önce yaşamışımdır. Belki de evrenin başka bir ucunda hiç hayata gelmemişimdir. Tüm bunlar, yaşadıklarımız, başımıza gelen onca tatlı, tatsız anılar hiç yaşanmamış veya bitmiş olması ihtimali tüylerimi diken diken ediyor.

4-) Ayrıca bilim bizlere aldığımız her nefesin Fatih Sultan Mehmet’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Atatürk’ün ve hatta milyonlarca yıl önce yaşamış olan T-Rex’in soluğundan çıkan bir atomu içerdiğini söylüyor.

Evet, bilim bunu da kanıtlıyor, kanıtlıyor fakat mantık yerleştiremiyor! Mantıksızlık şurada devreye giriyor; benim soluğum gelecekte veya geçmişte yaşayan bir insanın nefesinde ki atom oluyorsa, ben hala bir yerlerde yaşıyorum demektir! Yani demek istediğim saydığım bu insanların hayatta olabileceği ihtimali. Öyleyse tekrarlamakta fayda var; biz hangi zamanda yaşadık, gerçekten yaşadık mı, yaşıyor muyuz, zaman var mı? Unutmayın; mantıksızlık mantığın başladığı zemin kattır.

Dünya hayatını dakikası dakikasına düşünülmüş bir sinema filmine benzettiğimi söylemiştim. Film bittiğinde nasıl yerini vizyondakilere bırakıyorsa, bizde yerimizi bizden sonrakilere bırakacağız, ama anlayamıyorum; ben bu sözleri yazarken burada mıyım, burada mıydım? Ayağımı toprağa bastığım, toprağı gördüğüm, dokunduğumu sandığım bu ne hödüğü belirsiz dünya hakikaten birer yokluk mu?

Eğer sözlerimde bir mantık, bir doğruluk payı arıyorsanız aramayı hemen bırakın ve kendinizi sorgulayın. Ben, ben miyim? Burada mıyım?

Aşığım

Şu dünyanın düzenine hayranım. Düzenine de, büyüklüğüne de, göz alıcılığına ve her zaman ki gibi; dünyevi zevklerine de. Her zaman her şekilde bize en iyisini sunan dünyaya, hayata, yaşamın sunduğu ayrıcalıklara ve zevklere. Her gün başka bir şekilde yaşamaya, her gün farklı bir şekilde sabahlamaya, her gün farklı bir kokuyu duyumsamaya, aynı şeylerden daha fazla zevk almaya, yaşamın evrelerine, gençliğe, aşığım…

Güneşin her gün ki gibi kin dolu suretlere her zaman ki sıcakkanlılığı ve ışığıyla gülümsemesine, yeryüzü kabuğunun her gün, sabah ve gece üzerinde ki pis dolu bu yükü taşımasına… Evrenin bünyesinde bu yaşamları barındırmasına, hayranım; aşığım… İnsanların gülümsemesine, mutluluğuna ve kendini dünyaya yakıştıran, bir varlık olmasına hayranım… Yeryüzünün tek nankörü, evrenin tek bilinmeyen varlığı; İnsan.

 

Erkeklerin sevebilecegi-kadin-olmak-hic-de-zor-degil-1

Her Erkeğin Kadını

Biçimsiz bir vücuda sahip olduğu için, beğenilmek konusunda tereddütleri vardı kadının. Acaba onu, vücudunu çırılçıplak, loş bir ışıkta görmeden, bu şekilde beğenmiş miydi? Yoksa biçimsiz bir vücuda sahip olduğunu anlamıştı da, her ne olursa olsun ona bir türlü açılamamış mıydı? Vücut, onun için önemli bir seçenekse, adam için daha önemli değil miydi? Erkek, daha biçimli bir vücut ve daha dolgun göğüslerin yanı sıra dudaklara sahip olmak ister çünkü. Daha dolgun sevgiyi de ister ama erkek, nasırlı parmakların içine yumuşak bir şeyin, zerre kadar boşluğu doldurmasını da ister. Erkek, ister!

Güneşin parıltısı kadar ışık saçmaz her kadın, sadece özeline saçar. Erkek, o her kadında göremez o ışığı, özelinde ki parıltıyı algılar ve onun için çabalar. Taze yaprakların hışırtısı ile kurumuş yaprakların hışırtısı çok farklı mıdır, eh işte! Her kadının da erkeğine sesi farklıdır, rengi farklıdır, gülüşü farklıdır…

yildiz61

Cesetler ve Dilekler

Cesetler kadar onurlu varlıklar var mı dünyada? Yok! İnsanların ölümü kadar güzeli veya çirkini hangi canlıda görülmüş? Ölü insan bedeni yakan davar, gömen de var, evinde saklayan da… Hatta parçalara ayırıp yiyende var… Ölünün yaptığı onuru, ölmemiş olan gösteremiyor… Oldukça tuhaf insanlar, oldukça!

İnsan cesedi yakılmalı mı sizce? Bütün görüşlerinizi unutup, bu konuda hakkında özgür bir karar düşünün istiyorum. Siz öldükten sonra, yanıp, gökyüzünde uçuşmak ister misiniz? O kadar yıl yaşamanıza rağmen bu hayalinizi öldükten sonra size gerçekleştiriyor olmaları, hoş olmaz mı? Dileyip de gerçekleştiremediğinizi, sizi okyanusların üzerinde uçurarak gerçekleştiriyorlar.

Ama sonra başınıza gelip sizi anacak hiç kimse olmuyor. Sizden bir parça olan, toprağa dokunup, hiç kimse göz yaşını size akıtamıyor. Sadece dileğiniz sizinle beraber oluyor. Sonsuza dek yanınızda, uçuşuyor…

Ya da toprağa hediye ediyorlar sizi. Ölüsünüz artık çünkü. Hiçbir şeyi düşünemeyen, algılayamayan, sevemeyen birer ölü. Ruhsuz bir bedene sahip siziniz! Toprak arkadaş size, toprak yoldaş, toprak güzel günler gösterecek size belki de… Yeşilin sahibi toprak, insanın sahibi toprak. Biz sadece dileklere sahip, muhtaç insanlar… Yakınlarınız başınızda, yakılıp yok olmak yerine, en azından sizi ananlar olduğunu görebilecek bir fiziksel mekan veriyorlar size. Öldükten sonra bir mezar sahibi olurken, yakıldıktan sonra hiç olmamış gibi, hayvanların dahi toprak olduğu dünyada, toprağa kavuşmamak elbette ki kötü… Yakıldıktan sonra yıldızlara kavuşup kavuşmama ihtimali varken, gömüldükten sonra yıldızları kıyamete dek izleyebileceksiniz…

olum-1

Bile Bile Ölmek

Eskiden o anlatırdı bize. Biz yatakta olurduk, o söylerdi hiç durmadan. İyi olun, derdi. Kimseye kötülük yapmayın, derdi. Kimseyi üzmeyin ve herkesi sevin derdi. Öyle yaptık bizde. Yapmaya çalıştık ya da. Kimse kimsenin acısını bilemez elbette. Kimse kimsenin sevincini de bilemez. İnsanlar, biri ölünce her zaman demek için “başın sağ olsun” derler. Geleneği bozmamak önemlidir bir anlamda.

Şimdi o yatakta, biz anlatıyoruz birbirimize. Sabırlı olun, tevekkül edin, diyoruz. Allah büyüktür, diyoruz. Hepimiz öleceğiz, diyoruz. Allah yardımcımız olsun, diyoruz. Ama bizi dinliyor mu hiç bilmiyoruz. Gözlerini açamıyor, yatağın içine sinmiş, ölü sessizliğinde uyuyor. Tek bir yüz ifadesi yok, hareket veya mimik de yok. Çok hasta. Tüm vücudu, tüm bakışları, tüm hayatı hastalandı! Tüm vücudunu sardı kanser.

Bir sabah, herkes uyuyor yine. Bu sefer ağlayabilecek kadar kendinde. Onun gözyaşlarının sesine uyandım, yalvarışına uyandım. “Allah’ım ya şifa ver, ya da erkenden al yanına. Tüm malı mülkü sildim, şifa ver Allah’ım. Çocuklarıma yük olmayayım Allah’ım.”

Ağlıyor sürekli, tek başına. uyandırıyorum diğerlerini, yanına gidiyoruz, beyaz ve siyah karışımı saçlarını okşuyoruz, “Olur mu hiç? Öyle konuşma!” diyoruz. Kanser hastası o. Doktorun ağzından “Kanser…” kelimesini duyduğu an büyük bir boşluğa düşmüştü ve hâlâ o boşluktan kurtulmaya çalışıyordu sanki. Allah’ın kudretine sığınıyordu. Kendisi de diğerleri gibi ölecek miydi? Korkuyordu herkes gibi, titriyordu bedeni…

Ölüm korkutucuydu bazen, bazen çok güzel bir şeydi. Ama bunu bilmek çok zordu işte. On dört torun vardı evlenecek daha. Yedi tane evlenmiş yavrusu ve bir tane de yeni doğacak bir torun. Hepsini unutmuş, kendi derdine düşmüştü. Neden hep böyle iyi insanları bulurdu bu hastalıklar? Allah, onların günahlarını dünyada siliyor, diğer dünya da rahat ettiriyordu belki de! Bizim durumumuz daha vahim ya, sizlerin mekânı cennet olsun.

 

Canım, ciğerim, büyük anneme…

productimage-picture-kurabiye-278jpg

ÖZÜR DİLERİM

Bugüne kadar kırdığım bütün insanlardan özür dilerim. Sizi kırmasaydım, özür dilemenin bende bu kadar şahane duracağını öğrenemeyecektim. Sizi kırmasaydım, insan kırarak insan olunamayacağını öğrenemeyecektim.

Bugüne kadar kırdığım, üzdüğüm bütün insanlardan özür dilerim. Sizi kırmasaydım, hatalarımın bende bu kadar şahane duracağını, hatalarımdan bu derece ders çıkaracağımı, hatalarımla olgunlaşacağımı öğrenemeyecektim. Sizi kırmasaydım, sizin de bir kalbinizin olduğunu fark edemeyecektim. 

Bugüne kadar kırdığım bütün insanlardan çok özür dilerim. Benden bu kadar nefret etmeseydiniz, sevginin bu kadar güzel olduğunu öğrenemezdim. Beni andığınız her an yaptıklarım aklınıza gelmeseydi, sevgiyle sarıldığım insanların güzelliğini bilemezdim. İnsan ayıklamak pirinç ayıklamaya benzemez öyle değil mi? Ayıklarken, daha o anda yara alır insan…

Bugüne kadar nefret ettiğim bütün insanlardan özür dilerim. Sizden bu kadar çok nefret etmeseydim, sevginin ve nefretin insana ne kadar farklı, ne kadar yakıcı ya da ne kadar sarıcı güzelliklerle sarıldığını öğrenemeyecektim. Aslında nefret etmek çok sevmektir, öyle değil mi? 

Bugüne kadar ahını aldığım bütün insanlardan çok özür dilerim. Ahınızı almasaydım, başka sevaplarla kendi ayıplarımı örtmenin ne kadar ezik, ne kadar çirkin bir şey olduğunu öğrenemeyecektim. Beni incitmeseydiniz, sizi incitmezdim. 

Bugüne kadar beni kıran bütün insanlardan onların adına ben özür diliyorum, kendimden, onlardan, bizden…

Birbirimizi kırmasaydık, özür dilemenin dünyanın en güzel erdemi olduğunu öğrenemeyecektim. Doğruymuş, doğruymuş elbet, bize hayatı öğretenler en çok kırdıklarımız ve en çok kırıldıklarımızmış. 

Bugüne kadar beni sevmeyen bütün insanlardan onların adına ben özür diliyorum. Kalbinize yetemedim demek ki, kalbinizin kapılarını açmak için anahtarı bulamadım, ya da buldum da düşürdüm, son bir ihtimâl kalbiniz beni içine alamayacak kadar küçüktü. Sizin tarafınızdan sevilmemenin acısını, yenilgisini, ezikliğini yaşamasaydım, beni seven insanların kıymetini bilemeyecektim. 

Bugüne kadar kızdığım bütün insanlardan özür dilerim. Size kızmasaydım, sevgi kadar, incitmek istememek kadar doğal bir duygunun daha olduğunu, kızgınlığın da insanlık gereği olduğunu öğrenemeyecektim. Bugüne kadar üzdüğüm bütün insanlardan çok özür dilerim. Üzmeseydiniz, üzmezdim.

Bugüne kadar yaptığım her şey için özür dilerim. Özür dilemeyi bilmeseydim, insan olduğumu hatırlayamadan ölüp giderdim. Ne çok şey yapmışız birbirimize, iyi ki de yapmışız, iyi ki de üzmüş, iyi ki de kırmışız öyle değil mi? Pişman olursak, gururumuzun altında, ağırlığında eziliriz. Onca zaman kibirle övündüğümüz bütün duygular bizi öldürür, ya da yaralar. 

Bugüne kadar kibirle baktığım bütün insanlardan özür dilerim. Size bu kadar kibirle yaklaşmasaydım, tek doğrunun bende olduğunu savunmasaydım, şu anda hayatımda olurdunuz. Hayatımda olmanızı istemediğim için kendimden ve sizden özür dilerim. Hayatımda olsaydınız, özür dilemeyi öğrenemezdim. 

Bugüne kadar kötülüğümü isteyen bütün insanlardan özür dilerim, onların adına… Biliyorum, her insanın içinde hem iyi, hem kötü var. Şeytana galip gelmeseydiniz, siz de beni iyi görmek isterdiniz. Biliyor musunuz? Aslında şeytan bizi bu hâle getirdi. Kibirimiz, gururumuz, nefretimiz onun eseri…

Bugüne kadar farkına varamadığım her şey için özür dilerim. O zamanlar farkına varsaydım, o yaştaki insan olamazdım, büyüdüğüm için farkındayım. Bugüne kadar üzdüğüm bütün insanlardan özür dilerim. İncinmeseydim, incitmezdim.

Varsın olsun, bana öğrettiğiniz, size öğrettiğim her şey için kendi adıma, sizin adınıza teşekkür ederim. Bütün bunları öğrenmeseydim, teşekkür etmenin bende bu kadar şahane duracağını bilemezdim.

Dilara AKSOY

http://www.twitter.com/merhabaomrum

cicek_manzarasi-1295184912

Güzelim

Tümör aslında bize yapışmış be güzelim. Kurtulmak mümkün mü? Aslında ne kadar tuhaf. Yapışmaması gereken kişilere yapışan bu tuhaf hastalık. Sinsi. Sanki intikam alır gibi acımasız. Tuhaf. Vicdansız. Biz de bunların hiçbirini kendimize konduramıyoruz ya… Tuhaf olan biziz be güzel. Sen rahat ol, olur mu? Rahat ol…

Tüm vücudumuzu esir almamış mı yani? Ona göre yaşamıyor muyuz yani? Boyun eğmiyoruz demek? Zevklerimize? Kafamızın istediğine? Veya onun istediklerine? Dünyaya? Boşuna? Tümör değil de ne bu? Hem de en beteri… Senin ve sizin çektiğiniz ne kadar değerli aslında. Ne kadar özel olduğunuz, açık bir şekilde ortada. Tattığınız duygular kötüde olsa, bunların bir bedeli olmalı ama değil mi? Her acının bir güzelliği olmalı değil mi? Ve her zevkin bir acı sonu da…

Son zamanlarıymış… Kötüye gidiyormuş ve gitmiş aslında… Bekletiyorlar, bekliyoruz… Bir ağaç susuz kaldığında, tüm yaprakları da susuz kalır. Bir çiçek su aldı mı sadece kendisi alır. Sen şimdi bir çiçeksin güzelim. Özelsin. Bir tanesin. Susuzluğun tek başına da olsa, açtığın zaman etrafında onlarca yaprak olacak,etrafın çiçeklerle dolacak…

Bizde bir ağacın yapraklarındanız. Diğer tüm yapraklar gibi bekliyoruz. Özel olmak yok bize. Ya susuz kalır yada bize verileni alırız. Kısaca ortama uyan, boyun büken, dünyacı insanlardanız. Sen şimdi ne güzel kokuyorsun dur ama? Biz daha kokumuzu bile belli edemiyoruz. ne olduğumuzu belli edemiyoruz!

images

UFAKLIK BAKIYOR CAMDAN

Tavanda asılı duran sen’in, yeryüzündeki ben’den sakladığı bir şeyler var. Tırnaklarımla kazıyorum bedenini, içinden ölü düşlerin hercai çırpınışları çıkıyor. Bedeninle örttüğün senli gecelerin, tuzlu acıları bedenimi yakıyor.
Koşar adımlarla ilerliyorsun can damarımdan, ezip geçiyorsun, buhar oluyorsun, çiziyorsun göz kapaklarımı… Yokluğunda sensizliğin bunalımıyla tavlaya oturuyoruz, aksi şeytan galip gelince, ikisi birden beni yeniyorlar. Gelmişinin geçmişinin küfür dolu aldatmalarında, sana bolca sövmelerim var. Gelmişin de, geçmişin de, iz bırakıp içimden acılar çıkarışın da yerin dibine batıp, orada nefessiz kalsın!
Kayboluyorum ayak izlerinde. Ben sensiz de yürüyebilirdim. Namussuz kaldırımlar utansın şimdi.

Tavanda asılı duran sen’in gökyüzündeki ben’den sakladığı bir şeyler var. Varlığının cesetler caddesinde beni arayışının talihsizliğinin, bendeki sen’in birbirinden kaçmış iki deli olduğunu itiraf etmesi illegal…
Soyun geleceğine! Belki orada öpüştüğün sevimsiz hadiselerin olur. Bir çocuğunuz olursa, adını düşler meyhanesi koy, orada içeriz karşılıklı, belki göbek de atarız. Ne dersin?
Ruhumdan çıkıp tavana yapışmışlığının sorulacak hesapları varmış. Dinliyorum. Kulağımda kulaklığım, elimde ipod… Ama ben seni dinliyorum. Kulağım başka yerde olsa da dinleyebilirim seni. Sen lafları başka yerinden anladın da bir şey mi dedik sanki?

Git, dur o duvarda. Tek bir duygu üstünde… Tek ayaküstünde durmamış çocukluğun, cezalardan nasibini almamış. Duyguların uslansın.
Tavanda asılı duran ben’in, gitmek için hazırlanan sen’e atılacak tekmeleri var. Gidene bir tekme de sen vur, yuvarlana yuvarlana gitsin.
Gitmek bile gitti, sen hâlâ burada mısın be sevimsiz?! Tutuştum, benden bir cacık olmazdı da, senden çok güzel turşu olurmuş. Evde değil, yüreğimde kaldın, turşunu kurdum. Tüm yalnızlar camiasına hayırlı uğurlu olsun.

Balkondan atlayan cahil cühela olan sen’in, ödenmemiş faturaları var. Çokça yalnızlık, ölümcül sensizlik, derbeder bir aşk… Borcunu ödeyip de gitseydin, bunu da mı beceremedin be zalim?
Aynanın karşısında parmak ucumdayım. Balerin düşlerimi yarıştırıyorum namert ölümcül sensizlikle…
Birazdan ben de atlayacağım düşlerimden. Gülüşlerime yer açılsın. Namuslu bir aşkın sebepsiz oyunundayım.
Duvara çıkmış sen’in, kahraman olmak için büyük uğraşları var. Aşk lâzımdı bize, aşk!
Sevmedikten sonra ucuz aşk romanlarından kalma kahramanlık hikâyelerinin de yer aldığı sefil mutlulukların ne önemi var?
Seçiyorum. Gitmek mi gelsin, kalmak mı kalsın? Seçiyorum. Yana yana, döne döne seçiyorum.
Atladım düşlerimden, buna kaza deme. Kaderin cilvesi hiç değil, manyak bir âşığın yazdığı son olarak adlandır. Sen akıllı sevdin de, ben yok mu dedim?
Ufaklık bakıyor camdan, bu ne yağmur, bu ne yaş, bu ne telâş… Ufaklık bakıyor camdan, büyümüş de aşk mı olmuş? Haydi oradan! 

Dilara AKSOY