Kategori arşivi: Deneme

Deneme türünden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

agustosyagmuru50_BESMELE_klm35cz

AĞLAMAK

Ağlamak iyileştirirmiş insanı, gözlerin kuruluğuna da iyi gelirmiş, nemli gözler biriktirip, gözlerimi iyileştirmektir asıl telâşım, bakma sen ağladığıma, ağlıyorsam, ağlama nedenim bundan…
Geçmişe gitmedim yine, şu ândayım mesela. Ağladığım biri yok, yas tuttuğum biri yok, bak gözlerim yandı. Uzun zaman ağlamayıp, gözyaşlarına eyleme geçmelerini hatırlatınca böyle oluyor…
‘Ağlamazsan, mutluluğu da tadamazsın’ Öyle diyorlar, öyle diyenlerin yalancısıyım. Mutsuzlukla mutluluk dengede olmalıymış ki, hayatın tadı çıksın. Sevinç gözyaşları da var tabi, unutma.
Ağlamak da gerekli işte bu hayatta, bahanesi olmaz ağlamanın. Koy ver gitsin… İster biri için, ister bir şarkı için, istersen gözlerinin gülmek kadar ağlama hakkının da olduğunu ona yeniden hatırlatmak için… Fark eder mi?
‘Ağlamak güzeldir’ demiş Sezen Aksu. Güzelse, daha fazla çirkinleşmeden güzelce ağlamak gerek…

‘Kış bitti’ diyorsun. Yağmurlar da bitti, bana ne gözlerimin çeşmesinden? Toprağa ben mi can vereceğim gözlerimle, benim neyime ayrılıkları sulamak? Yeniden yeşermesine izin vermek sığar mı sevmeyi bilen birine, yakışır mı?
Kış bitti. Evet… Sadece kışın yağmaz ki yağmur. Bırak, bu sefer de toprağa gözyaşlarınla can veren sen ol. Ne kaybedersin? Yüreğinde biçare öldürdüğün o zavallıların topraklarına gözyaşlarının tuzuyla can vermek istemez misin? Ağla gitsin…

Ağlamanın gurur meselesi hâline getirildiği bir düzende, hıçkırıklarının ölmesine izin verme. Hıçkıra hıçkıra ağla, haykıra haykıra ağla, insanoğlu ağlayan bir insan görsün. Bilsin ki; yaşamak kadar doğaldır ağlamak, bilsin ki ayıp değildir bir başkasının karşısında hıçkırıklarına şahit olmasına izin verecek kadar ağlamak… 
Ağlamaktan korkan, sevebilir mi? Nefes almaktan da korkmalı ağlamaktan korkan… Çünkü ölmüş bir insan ağlayamaz, ölmüş bir insan gülemez, ölmüş bir insan sevemez. Ölmeden önce yaşaman gerekenleri yaşamalısın. Ağlamanın bahanesi olmaz, nedenin yok diye ağlama hakkının olmayacağını mı sandın? ‘Niçin ağlıyorum ben?’ diye sorarsın kendine, ‘Neden, ortada hiçbir şey yokken, bu yaşlar niye?’ Cevap alamazsın. Boş ver, ağlamayı da sorgularsan, sevgiye ikramiye çıkmaz, yalnız kalırsın.
Yalnızlık bile yalnız. Yalın bir hâlde yalnız… Gözlerinin kıymetini yaşlarınla bil, elbet gülersin yeniden.
Ağlamak gülmeye engel değil ki, gülerek ağla, sevinçten ağla, mutluluktan ağla, yeter ki ağlamaktan korkma…

Kim demiş ki ağlamak zayıflıktır diye? İki damla gördüm toprakta, güneşli bir hava vardı, onlar gözlerimin damlalarıydı. Toprağa can vermenin nasıl bir lüks olduğunu yaşamak istemişlerdi.
Yüreğimde, yüreğimin kabrinde sulamışım böylelikle içimde ölenleri, bak bunu bilemedim.
Canlanacaklarını bilemedim, iki damlayla bile onlara hayat oldum. Onlar ölürken ben bin damlaya esir düşmüştüm de, yaşatan olmamıştı.
Hayat garip dostum, bunu sakın sorgulama. Yüzünün de beslenmesine izin ver, iyidir ağlamak…
Satırlarım da susamışlar, kâğıdımı beslemek isterdim, bahtıma klavye düştü. Bir hançer saplandı yüreğime, sanırım dirilttiklerimden biri acımasızca hançerini sapladı. Olsun, güzeldir ağlamak…
Dirilenleri, suçlayanları, unuttuklarını ve unutanları sorgulama. Sorguların esiri bir beyin, yeniliklerin kapısından eli boş döner. Çanta ister misin? Bugünün anısı olan gözyaşlarının fotoğrafını çekerim, çantana koyarsın. Bir de bakarsın ki çantan ağlamış, şaşırıp, kalırsın. Zaman geçer anlarsın, su dökülmüştür üstüne, suyun da bereketi vardır…

Ağlayamazsan kızma kendine, su serp yüreğine ve yüzüne; unutma, ağlamak, insanın doğasında vardır. Ağlayamadığın ve katılaştığın için üzülme, insanlığını kirletenleri düşün, yağmurdan kaçarken doluya tutulurlar. Ağlatırlar, kanatırlar, gözyaşlarını çalarlar, yağmuru beklerler, oysaki onlara hep dolu yağar. Merhametten yoksun bir yüreğin cezası, kendi gözyaşında can simidiyle bile olsa boğulmaktır. Bırak, boğulsunlar…
Sen ağladığında onlar sana siper olup, yüreğine baharı getirip, güneş mi oldular?

Dilara AKSOY

plastik-bedenler-gorenleri-korkutuyor_59841_b

Tok Bedenler

Hurdacılık yaparak geçimini sağlayan adam, sabaha doğru üşüdüğü için sobasını yaktı ve nedeni bilinmeyen bir şekilde yangın başladı. Sonuç; hurdaları dışında, kül olan umut ve sevgiler… Isınan bedenler.

Minibüsle ile araba çarpıştı. Minibüste düğünden eğlenip dönen bir ailenin iki çocuğu yaralı, hayati durumları ciddi…

Göletin etrafında top oynayan kuzenler, akrabalardan oluşan bir piknik. her şey kıvamında, hava güneşli, rüzgar terletmeyi engelleyecek derecede esip, üşütecek derecede esmiyor. Top gölete düştü. İki kuzen gölete girip topu almak istedi ancak biri çıkabilmiştir. Diğer kuzen hayatını feci şekilde kaybetti. Sonuç; bir topun elde edilememesi.

Odada mis gibi bir uyku çeken öğrencilerden oluşan bir öğrenci evi. Etraf dağınık, her zaman olduğu gibi. Kitaplar yerlerde, kıyafetler masanın üzerinde, çoraplar başlarının ucunda. Ancak soluk alış verişleri de dağınık ve yersiz. Bir öğrenci nefes alıp verirken birden uyanıp öksürüğe tutuluyor. Bir diğer arkadaş nefes alıp vermeyi kesmiş. Bir diğeri ise yerinde yok. Sonuç; bir ölü, iki yaralı.

Ellerinde poşetiyle akşam yemeğini hazırlamak için koşuşturan bir kadın, marketten markete girerek aceleci olduğunu belli ediyor. Dört çocuklu, kırk sekiz yaşında, ev hanımı. Marketten çıktıktan sonra, sağ taraftaki şeritten gelen arabayı görmez ve altında kalarak can verir. Sonuç;  Dört çocuk bundan böyle annesiz kalmıştır.

Konser için eğlenmeye giden anne, kız ve arkadaşları. Eğlencenin zirvesine ulaşmışken, havaya atılacak fişeklerin yanlış şekilde dizilmesi sonucu etrafa saçılan ateş ve kıvılcımlar. Eğlencenin zirvesinde olan anne, kız ve arkadaş grubu ile iki kişi daha ağır yaralı. Sonuç; eğlenceye doymuş, tok bedenler…

92329

SÖNDÜR IŞIKLARI

Güneş açtı. Ne oldu, şaşırdın mı? Gidişinden sonra güneşin hiç açmayacağını mı sandın?
Yapma be canım, kuyruk acımın yaralarını defalarca merhemledim, sardım.
‘Geçmez’ dediğimiz yaralar bile geçiyormuş meğer. Yağmur; kar yağdı, mevsimler birbirini kovaladı. Şimdi ise bahara hazırlık yapmaktayım.
Gönlümün mevsimi dört mevsimi anlatmaz, senin için gönlümde yepyeni bir mevsim yarattım.
Elbet unutmalar bende şahane duracak, adın neydi diyeceğim o anlar da gelecek o anlar bana yepyeni bir güç katacak. Hayat doluydum ben, sen doluydum. Yine bahardı, sen vardın.
Gittin tamam da baharımı neden aldın? Onu diriltinceye kadar canım çıktı!
O kadar çok yalnız kaldım ki, kendi sesime bile hasret kaldım. Hatırlar mısın? Peşimden yarış atı gibi koştuğun zamanları… O bir zamanlar var ya bir zamanlar, senin de pervane olabileceğinin kanıtıymış meğer kahretsin ki çok sonradan anladım.
Kalbin çarptı mı, dilin damağın kurudu mu, en önemlisi canın benim için yandı mı? ‘Beter ol’ diyeceğim sevgilim ama kötü niyet kotamı doldurdum, bedduaların da bir sınırı var, bu kadar yeterli haddimizi aşmayalım.
Saygı önemliydi aramızda, o yüzden kedi köpek gibi birbirimizi yiyip durmuştuk. Zaten herkes için saygı önemliydi; ama hiç kimse birbirini yemeden de duramazdı sanırım aşkın bir diğer cilvesi, en önemli nazıydı bu.
Güneş açtı karlar da eriyecek. Yüreğim hâlâ buz gibi elbet bir gün iliklerime kadar ısıtacak bir seven bana gelecek. O vakit bu satırlar yaşatacak seni, bana dua et sevgilim; seni kalıcı bir hâle getirdim her zaman. Öldüğünde aslında inadına yaşayacaksın.
Bir tek biz yaşayamadık. Biz hiç olmadık ki yaşayalım. Sevdiğimi söylerdim hep, delicesine sevdiğimi… Hep kayıtsız kaldın. Bilemezdim o zamanlar, sevseydin canını bağışlardın.
Sevmedin, hiçbir zaman hiçbir şeyin olamadım.
‘Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum’ cümlesinin altında kal da boğul e mi?
Yıllar yolları kovalarken sendeki insafsızlık bana bulaşıp satır aralarının dakikası geçmeden büyük bir çelişki yarattı.
Artık iyi olamayacağım. Zaten kötüydüm hep sana göre… Neden biliyor musun sevgilim?
‘Ah lütfen dur! Güneş en tepemde, başımda kavak yelleri…’
Güneş bile cümlemi tamamlamamın yersiz olduğunu biliyor. Nedenlerinde boğul e mi?
Boğul ki bütün nedenlerinin içinden ben çıkayım! Nefessiz kaldığını sandığın an elimi uzatıp seni bana katayım. Aptalsın sevgilim, aklın var mı ki aklında yer bulacağım?
Söndür ışıkları. Sende bahar yağmurları bende güneşli bir hazan…
Haydi, söndür ışıkları! Mevsimlerimiz bile bir değil, söndür de bitsin yüreğimin çetin savaşları, dinsin beni darmaduman eden bu yaşlar! Kalbimin sökük yanlarını diktim. Şimdi bende yamalı bir sevmek var.

Dilara AKSOY

18465717

Sevgi Okyanusu

Ellerinde poşetle, kaldırımı çıkacakken sendeledi ve arkaya doğru sırt üstü düşecekti yaşlı kadın. Saçları beyazlamış, ideal boyutta ki gözlüklerini takmış, başörtüsünün ucundan bir tutam beyaz saç dışarı fırlamış, ayaklarına papyon şeklinde terlikler giymişti.

Yetmiş yada altmış küsür yaşlarındaydı. İstanbulluydu. Ve sırt üstü düşmek üzereydi.

Arkasında bir dayanacağı el hissetti. Sıcak, sevgi dolu ve güvenilirdi. Belki o el olmasaydı, şuan bir arabanın altında ezildiği haberini izlemiş olacaktınız. Arkasını döndüğünde gördüğü kişi olmasaydı, sevgiyi son yaşlarında bir daha belki tadamayacaktı.

Poşetlerini yerden aldı, yoluna devam etti. İçinde ki kelebekler ona, git şu çocuğa doyasıya sarıl, son kez sevginin yudumlarını tat di,yordu. Tekrar bıraktı poşetleri ve bu sefer koşarak sarılmak için tekrar yola atladı. Çocuk çoktan karşıya geçmişti, firenin gıcırtısı ikinci defada affetmedi. Gelen yoğun sesle, çığlıklarla yaşlı kadın yolun ortasında, poşetleri ise kaldırımdaydı. Bu sefer sevginin yudumları değil, sevgi okyanusunda boğulması onu öldürmüştü.

wmm842

YOKLUĞU KATRAN KARASI

Özlediğini fark edersin. Ellerinin kokusu sinmiştir ellerine, defalarca yıkasan da geçmez. Dinlenmek için oturduğun yerde ansızın bir şarkı çalar, şarkılar bile sözleşmişlerdir yokluğunda seni delirtmek için… En sevdiğiniz şarkı çalar. Dinlememek için yemin ettiğin şarkılar bile intikam perdesini aralamışlardır.

Özlediğini fark edersin. Gözlerinin rengi kalmıştır gözlerinde. Sonrası mâlum işte, bütün renkleri unutuverirsin birden. Bahar gelmiş, çiçekler açmış, etraf yeşillenmiş, umurunda olmaz. Onun gözleriyle dolmuştur her yer. En sevdiğin renk gökkuşağından siyaha çalar, onun yokluğunda renkler bile birbirleriyle düşman olur, ihanet eder sana. Öyle sanırsın, unutamamak galip gelir her seferinde.

 

Özlendiğini düşünürsün. Gülersin ama buruk bir gülümseyiş olur bu. “O da özlüyor mudur beni?” dersin. Kafandaki soruların cevabını bir tek sen verirsin. Bir ümit işte… Bir ümit özlüyor mudur dersin. Kıyıya vuran bir balık olmayı istersin, ölmüş bile olsan, denizsiz yaşayamasan bile, evinden kopup gitmek istersin. Karmakarışık yaşarsın yokluğunda. Kapı çalar, o geldi sanırsın, koşarsın, kapıyı açtığında bir yokluk eser ki sorma! Ölüm geldi dersin, işte ölüm geldi…

 

Unutamadığını fark edersin. Parmağında ona ait tek bir yüzük kalmıştır. Kendi kendine adını koymuşsundur yaşadığını sandığınız şeyin, onda hiçbir adı yoktur sensizliğin. O sensizliği bir tutam sevdaya yol almak olarak alır, unutur, esen yellere karışır, inanamazsın. Gücüne gider, gözyaşların düşer gözlerinden, yüreğinin bahçesine yağmur yağar…

Artık ağlamamak için yemin edersin. Edersin, öyle değil mi? “Bir daha onun için asla ağlamayacağım” dersin. Gözyaşların bile ihanet eder sana. Düşer inceden inceye, bahar gelmiş, yaz gelmiş, hava sıcakmış, etraf yeşillenmiş, insanlar açılmış saçılmış, tebessümler raks etmiş, umurunda olmaz. Senin evinde hep kış vardır onun yokluğunda.

 

Özlediğini fark edersin. Sesi olmayınca kulaklarında, sessizliğin sesi gelir ansızın. “Sessizlik de konuşur mu ?” deme sakın. Bilirsin, onun yokluğunda onun dışında herkes konuşur. “Unut” derler sana, “Ona değmez” Sen de dersin, “Ona değmez” Değmez dediğin her şeyi yine de feda edersin ona. Yüreğine kızma, ona söz geçirebilseydin âşık olmazdın, ona söz geçirebilseydin seven olamazdın. Sevdiğin için şükret, inan buna, inan bana, yemin ederim. Bir gün herkesin nasiplendiği o bahardan sen de nasipleneceksin. Gözlerini de aramayacak gözlerin, sesine de hasret olmayacak kulakların, elinden çıkacak ellerinin kokusu, inan bana. Yemin ederim, inan buna, bir gün…

“Belki de öldüğüm gün olacak bu dediğin” der gibisin. Yokluğu katran karası… Umutsuz olma, hangi umut terk etmiş ki seni? Kim demiş?!

Özlediğini fark edersin. Fark atar gece sabaha, bu geceler seni böyle yapar. İnanma gününün cehennem azabında geçeceğine, bu gecelerin suçu, inanma bütün bir gününün seni öldüreceğine…

Diren be yürek! Diren, inan bütün bunlara. “Ona değmez” de, gitsin. Sen sevmeyi bilensin.

Öldüğünü fark edersin.  Oysaki sapsarı saçlardan bir tutam sevda alır sevdiğin… Saçlarının rengini unutur sonra. İnanamazsın, sen bile unutursun sonra saç rengini. Sarı mıydı, siyah mıydı, kumral mıydı, bilemezsin. Aynaya bakarsın, ne kadar zaman geçtiğini bile unutur olursun bir anda. Gözlerinin altındaki çizgiler söyler çok zamanın geçtiğini… Yapma be deli yürek! Sen sakın bunu yapma, haydi kalk artık ayağa! Kim demiş ki sevilen için ölünür diye?

İnançlarının dirilmesi için adak adar gibisin. Koş yine o sahile, sevdiğini bulmasan da koş.

Bulmak için koşmaz ki insan, aramak için koşar… Aramak da bulmanın kardeşi, biri diğerine açık ara farkla çelme takar.

Özlediğini fark edersin. Kahven de soğumuştur, içilmez ki tek başına. İnan be deli yürek! İnan, inan bana, bir gün er ya da geç değişir her şey.

Özlemediğini fark edersin.

Unutursun, geçer gider.

Doğru gibi gelir söylediklerim

İhanet etmezsin kendine, bilirsin.

İnan bana deli yürek,

Yeter ki inan bana!

Bak, o şarkı çalıyor şimdi

Unuttun ona ait olduğunu

Unuttun

Unutmalısın

Unutmak zorundasın

İnan bana deli yürek

İnan ki,

Herkese gelen bahar

Sana da gelsin

Seni hiç terk etmesin…

 

Sözlerime inanır gibisin. İnan bana deli yürek! Şiir değildi, şarkı değildi, tümcelerim bitmez ki. Sen düşün yine de, yokluğu katran karası, bir tutam ekmek arası…

İçine kaşar da koy. Çayını da demle, ayaklarını uzat, pencereden dışarı bak. Kapı çalar belki, unuttuğunun unuttuğu gelir. Sen sana geri gelirsin. İnan bana deli yürek! İnan ki bahar gelsin…

 

Dilara AKSOY

kanser-hasta

Doğmayan Çocuk

Hayatımızda yaşanılan dramlar, sevinçler, evlenmeler, boşanmalar, ağlamalar, tartışmalar, savaşmalar, gerginlikler, sinirler, eğlenceler, hüzünler, hastalıklar, sevişmeler, öpüşmeler, aşık olmalar, unutamamalar…

Sonuncusu ne kadar tuhaf. Unutamamalar… Kimi, neyi, hangi sebeple? Hangi hakla? Neye güvenerek? Onunla beraber olmayı hayal etmeler, onunla birlikte olan silüetler kurmalar, aynı yatağı, onun omzunu, vücudunu, gerdanını, dudaklarını hayal etmeler; sanki bizimmiş gibi davranıp, özgürce hakkında düşünmeler. Onun içinde olduğu hayaller kurmalar, onsuz yapamamalar, off sıktınız be!

Bu sıradan şeyleri geçip, onun kalbinin hızını hiç düşündünüz mü acaba? Sizi gördüğünde ellerinin içini hayal ettiniz mi? Sırılsıklam olan ellerinizle, karşılaştırdınız mı hiç? Sanki vücudunuzu delip, dışarı çıkacakmışçasına atan kalbinizle, onun narin bedeninde olan yüreğini karşılaştırdınız mı?

Beraber olacağınız bir gün, adımlarının hızını hesapladın mı? Normal miymiş gerçekten de?  Yerinde bir hareket size göre bu, peki bir insana göre normal mi? Ne kadar tuhaf, insan yürürken heyecanlanıyor, titriyor, terliyor… Ama yine de bir an önce varmak istiyor yanına. Kendini kastığı halde, avucunun defalarca üzerine sildiği halde yine istiyor, yine istiyor…

Sonra fesat düşüncelere kapılmamaya çalışırsınız. Ağzından çıkan her sözü kendi üzerine alınır, sonra elinizde terin yok olduğunu fark edersiniz. Suç olan sanki ‘o’ymuş gibi.

Kanserler, hastalıklılar, engelliler, yaralılar… Hepsi sevmeyi istemedi mi? Aralarından biri hariç…

Onlar günlerini doldurmayı bekledi adeta. Onlar, ölümü sevmek için zorladı kendilerini. Yaşamı sevse de, zamanının dolduğunu bilenler çoğunluktaydı… Geçen her gün, hiç bilmediler mi sevmeyi? Ama unuttular, unutmaya çalıştılar. Onlar kendilerini sevdiler. Gökyüzünü sevdiler. Son kez nefes alıp vermenin ne güzel olduğunu anlayıp, onu da sevdiler. Ölümün güzelliğini sevdiler. Beklediler. Kanserliler, nefeslerinin ne kadar darlaştığını sevdiler son zamanlarında. Nefes alamadılar hatta, daraldılar, daraldılar, daraldılar…  Mesela biri yirmi yedi yaşında kocasının ölümüyle dul kaldı. Yedi çocuğunu büyüttü, evlendirdi. Sonra kanser olup, onları sevmeyi bırakmadı… Sekizinci çocuğunu büyüttü, kanser içinde, ölüm ise mana aleminde onun bir diğer çocuğu oldu. Şimdi sekiz çocuklu bir duldu. Bekledi, ölümü bekledi. Doğamayan çocuğuyla birlikte…

2189045e150af3d8df9aa9bwg0

ÖMRÜM’E VEDA

Merhaba Ömrüm, nasılsın? Aşkımızı böyle görmek istemezdim, toprak örtmüşler üstüne. Koklanmıyor artık gülleri, gözlerim sana gülmüyor. Siyahın matemi yorganım olmuş, üstüme örtmeye yetmiyor. Beni sorma, bu kez en beter hâldeyim işte! Sormazsın da zaten, bilirim. Yıllar yılı ‘Nasılsın?’ demeni bekledim. Sevenlerin dili oldum, çözüldüm, hep sana geldim. Olmadı ömrüm, olmadı. Aşkımız bize yakışmadı, bizde güzel durur sandım, senin için giyindim, kuşandım. Yüreğimi aşkınla süsledim, olmadı. Çok sevmek de yetmiyormuş ki…
Aşkımızı diriltmeye çalıştım, gecemi gündüzüme katarcasına sevda yeminlerimi fukara aşk buselerine dağıttım, sevinsin istedim garipler. Yüreğimizden öpmedi hiçbir zaman, yalandı her şey…

Başladığımız yere geri döndüm, enkazları toplamak, acımı sana aktarıp ‘Bak işte ben yıllardır buradayım, hiç gitmedim’ demek için… Hayatımda hiç bu kadar geç kaldığımı hatırlamıyorum. Zaman bizi hep erteledi. Sevebilseydik bize fayda etmezdi zulüm. Ben seninle mutsuz olmaya bile razıydım. Bu gece ölüyormuşsun bu aşkın içinde, benim yaşayabilmem için buna ihtiyacım varmış. Bencilce sevmiştik zaten! Melekler alıyorlarmış aşkımızın yanına seni, nasıl kahroluyorum bir bilsen!
Gülerek yazmıştım sana en derin hislerimi, nasıl soluyorum bir bilsen! Renkleri tanıyamaz oluyorum.
Merhaba, işte yine merhaba ömrüm! Ömrümden bin ömür götürdün, nefes almak nasıl olurdu unuttum ömrüm!

Helâl olsun aşkımın enkaz dolu, en güzel yanı… Hakkım gibi, sana biriktirdiğim her şey gibi, bu da helâl olsun! Vadesi dolmuş aşkların bize göz kırptığı bir andayız. Bu zamana kadar nerelerdeydin?
Uzat ellerini, işte şimdi kavuştuk. Gözyaşlarım yüzüme soğuk sular gibi bir bir çarpıyor. Böyle olsun istememiştim. Bu aşk bu damlaları hak etmemişti. Bitiyor ömrüm, vademiz doluyor. Sana en güzel gülleri koklatıp, seninle en güzel sabahlara uyanacaktım. Yüreğim sancıyor.
Son bir kez olsun gözlerine bakıyorum ömrüm. Görmemiş olamazsın, seni çok ama çok seviyorum!
Bil ki dirildiğin yerde aşk yeniden doğacaktı. Bu vedanın uyanma ihtimali yok. 
Seviyorum ömrüm, toprağın bol olsun. Seni öldüğün şu anda bile seviyorum.
Aşk gömülmek için acele etmeseydi, sensizlik düşman olup seni ezmeseydi, toprağın altına yatan nefret olacaktı. Kaderimiz bizi vurdu. 

Öldün ömrüm. Artık bitti ömrüm. Bitti…
Tek bir kelimeye sığdırılan aşklar kervanına bu büyük aşk da eklendi. ‘Bitti’
Ben de bittim. Gelip alabilirler enkazımı, sensiz ben de bittim. Merhaba Ömrüm, nasılsın?
Beni sorma, ben sonsuz aşkının matemine uyudum bile, yürekten yüreklerini ortaya koyan asil sevebilenler de ağladılar hâlimize…

Dilara AKSOY

ssssss

GEÇMİŞİ GEÇMİŞTE BIRAKMAK

Kuantum düşünce tekniğinden hepimizin haberi var artık.İnsanlar parayı, aşkı, işi, dostluğu birtakım meditasyonlar ile düşünce teknikleriyle elde etmeye çalışıyorlar. Bunların başında gelen bir şey var ki,onu ortadan kaldırmadan istediğimiz kadar düşünce tekniğini çalıştıralım, fayda etmiyor.

Onun adı da, kuantumcular tarafından; “Geçmişi geçmişte bırakmak” olarak tabir ediliyor. Peki, nedir bu geçmişi geçmişte bırakmak? Geçmiş’in zaten adı geçmiş. O zaten biten ve devamlılığı olmayan, bir yerde duran, bitmiş bir şeyi anlatıyor. İki dakika önceki zaman dilimine bakıp, onunda geçtiğini, onun da geçmişte kaldığını söyleyebiliyoruz. Geçmiş, adı üstünde geçmiş ama bazen sadece adı geçmiş olarak kalıyor. O kadar derin bir mevzu ki,şu âna kadar 105 sözcük sığdırdım, yine de tam anlamıyla tanımı yapılmış değil…Geçmişi geçmişte bırakmak sanıldığı kadar kolay değil. O adı gibi değil, önce bu konuda bir anlaşalım. Geçip gitmiş, geçmişte kalmış, bitmiş, ama geçmiş özgürlük ister. Onu bırakabilmek cesaret, kararlılık, azim ister.

Geçmişi geçmişte bıraktığımızda ileriyi daha rahat görürmüşüz. Düşünün, tek bir yol var. O yol sadece seçim yolu… Geriye gitmek isteyen geriye doğru bir adım atıyor, ama o bir adım öyle bir adım ki, bütün bir geleceği etkiliyor. Çünkü geçmişe doğru atılan her bir adım, geleceğe ihanet sayılıyor.

İleri gitmek isteyen ileri doğru bir adım atıyor ve gelecek için zemin oluşturuyor.  Geçmişime bağlılıktan ziyade bağımlı bir insandım. “Beni bırak, artık seninle bir hukukumuz, bir işimiz kalmadı”derdi. Tutardım, yapışırdım yakasına, “Geçme, bitme, gitme” derdim. Bağlılık ile bağımlılığı karıştırmayalım. Birine sadakatle bağlanabilirsiniz. Onun için her şeyi göze alırsınız, gözünüz ondan başkasını görmez, hayatınızda en çok onun yeri olur, herkesten en özel o olur, bir başkasını düşünmek bile sizin gözünüzde ona en büyük ihanettir. Tüm kalbinizle, ruhunuzla bağlanırsınız. Ama bağımlılık başka bir şey… Bağımlıyken insan, sigaraya tutkun olur gibi,uyuşturucuyu arar gibi, onsuz nefes alamaz gibi, hayatının bir anlamı yok gibi hissediyor. Bağımlıyken insan, o olmadan hiçbir şey yapamıyor, hiçbir şeyden zevk alamıyor. Korkuyor, onun yokluğunda yok olmaktan korkuyor, kendi varlığını unutuyor. Bağlılık ile bağımlılık çok başka bir şey. İşte benim durumum da böyleydi. Geçmişe bağımlıydım ben, geçmişin hastalığını taşıyordum. Yapışmıştım yakasına, en deli dolu çağlarımı geçmişin tozunda yutuyordum. Çocukluk,sevdiğim herhangi bir insan, yaşadığım herhangi güzel bir gün… Geçmişle birlikte hayatımdan geçmiş olan insanlara da yapışıyordum, onları bırakırsam geçmiş de bitecekti çünkü, bitmesini istemiyordum. Hangimiz bazen böyle değiliz ki? Gelecek kaygısının telaşını sürmemek uğruna en mutlu olduğumuz anlara gideriz, sorumluluktan kaçmak için çocukluğumuzun bizi rüzgârda savurduğu günlere gideriz, sorumluluk yüklü bir aşkın çamurunda kirlenmemek için,geçmişteki en acısız aşkın esen yellerinde kaybolmayı yeğleriz. Hangimiz böyle değiliz ki? İtiraf eden kazanıyor.

Evet, derler ki; “Geçmişi geçmişte bırak” Sanki geçmiş bir oyuncak. Onu masaya öylece bırakıp, kapıyı çarpıp gideceksin. Ardından ağlama lüksü yok, çünkü o bir oyuncak. Canlı bir bebeği koysan öylece, yüreğinin camlı bölgesinde yaşattığın her şey çatlar bir bir, öyle değil mi? Kırılırsın,incinirsin. Geçmişi bir oyuncak bebeği masaya koyar gibi koyup, kapıyı kapatıp gideceksin öyleyse. Bakacaksın ona öylece, bağımlılıkların içinden dışarı çıkacak. Sana diyecekler ki; “Bu kadar çabuk mu gidiyorsun benden? Oysaki ne de güzel günlerimiz geçmişti seninle…” Aklını çelmeye çalışacaklar. Hastalıklı bir ruha sahip olduğunu düşüneceksin, ağlayacaksın, ezik, suçlu bir çocuğun kaderini üstleneceksin.

“Ama ben sizi bırakmak istemiyorum ki” deyip, yeniden döneceksin geçmişine. Geçmiş, hassas yüreklerin aklını çelmekte pek bir ustadır. Çünkü onlar önce kalplerini dinlerler. O da bilir bunu. Gidene yol veremez geçmişinde yaşayan insan, geçmişine bağımlılığı buna izin vermez. Çünkü yol kendisidir. Kendisinden öylece, hiçbir şey olmamış gibi, birinin gitmesine izin verebilir mi hassas bir kalp?

Şimdilerde biten aşklara bakın. Eskiden sosyal ağlar yoktu, telefonlar bile yoktu. İnsanlar ilişkilerini tek bir cümleyle bitirip,birbirlerinin gözlerinde o aşkı görmeyince vazgeçer, hayatlarına devam ederlerdi. Şimdiki vazgeçmeler bile sosyal medyanın vazgeçme lüksünü taşıyorlar. Gözlerinin içine bakamıyorsun ki, senden vazgeçip vazgeçmediğini anlayasın…

“Bitti” yazıyorsun, ama sadece yazıyorsun. İçinde kopan fırtınaları bir tek kendin biliyorsun, o yüzden gidemiyorsun. Gözlerine baksan,kendini görmesen o gözlerde, belki de yüreklice gidebilirsin. Engelliyorsun. Facebook’tan, Twitter’dan, Messenger’dan hatta ve hatta son çare olarak telefonundan bile engelliyorsun. Şimdiki aşkların, şimdiki dostlukların bitme hikâyeleri böyle… Sosyal ağlardan engellemek kolay da, her şey beyinde bitip,beyinde başlıyorsa, kuantum denen şey baki ise eğer, engelleme beyninde yapılır, sosyal ağlarda değil… Yüreğinde ve beyninde engelleyeceksin o insanı. Geçmişteki aşkların başlaması da bitmesi de yürek, sabır, mücadele istiyormuş.Eskiler belki de bu yüzden geçmişi geçmişte bırakmak konusunda daha kararlılar,onlar gerçekten gerçekleri yaşadılar çünkü hiçbir yapmacıklık yoktu. Nefreti bile gözlerinden okurlardı.

“Geçmişi geçmişte bırakın” derler, biz bu cümleyi yanlış anlıyoruz. Geçmişi kendisinde bırakalım. O zaten geçmiş, geçmişi geçmişte bıraktıkça, geçmiş zaman diliminde yaşanan her şey geleceğe taşınma telaşı duyuyor, adeta bizden intikam alıyor. Cümleyi değiştirirsek, belki bizi anlar,bize acır, hâlimizi görür de, “Beni bende bırakın ve gidin, yolunuza devam edin”der. Haksız mıyım?

Onu onda bırakalım ve gidelim. On dedim, bu kez de sayı olarak algılamaz öyle değil mi? Durun, geçmişe seslenelim hep birlikte. Geçmişi geçmişte bırakmak konusunda sıkıntı yaşayan, bağlılık ile bağımlılık arasındaki farkı irdelemekten korkan asil sevenlere gelsin.

“Seni sende bırakmak hoşumuza gitmese bile biz artık yolumuza devam etmeliyiz. Yeniden sevmeliyiz, yeni, iyi, güzel işler yapmalıyız, daha da güzelleşmeli, kendimizin daha çok farkına varmalı, daha da olgunlaşmalıyız. Yerinde sayanlara bir bak, yerinde saymayıp yoluna devam insanlar onların hepsini geçtiler bir bir. Hayat bir yarışsa, bu yarışta en önce davranıp, geçmişi en önce bitiren kazanır. Seni sende bırakmak istemezdik ama, sen kendinde kalmalısın. Ne şimdiye gelebilirsin, ne geleceğe taşınabilirsin. Senin evin orası, sen kendinde kalmayı bildikçe, biz de rahatlıkla şu ânımızda kalabiliriz. 

Sana selam yolladılar, şu an ve gelecek sana selam yolladı. Selamları var sana. Dediler ki; bâki olan her zaman biziz.Sen bir zamanlar şu ândın, şu ân bitince geçmişe karıştın. Gelecek, tekrar gelecek. Gelecekte yeniden geçmiş olacaksın, ama kendi sınırın ne ise orada kalmalısın.”

Selam söylediler sana. Dediler ki; geçmişe bağımlı olan herkes bir gün seni bilinçle gömecek. O zaman ağlasan bile duyulmayacaksın. Dediler ki; yaşamanın kuralı buymuş, geçmiş kendi içinde kalırsa gelecek huzurlu olurmuş.

Sana selamı var anılarımın, dediler ki; “Biz sana geliyoruz,bu hikâyede gerçek olan bir şey var. O artık seni istemiyor, bizi de yolladı,tam takır kuru bakır bize bıraktığın ne varsa onları katarak, hikâyemizin kahramanı olmadan, öylece sana geliyoruz.”

Haydi bakalım, kendinize iyi bakın. Gelecek, elbet güzelliklerle gelecek. Adı üstünde gelecek…

Geçmiş güzelliklerle gidecek, adı üstünde geçmiş… Şu ân ne varsa yaşanacak, adı üstünde şu ân…

Kıymetini bildiğimiz saatlerimiz kadar, zaman dilimlerinin de kıymetini bilseydik, bırakmayı bilseydik, hiçbir şeyin esiri olmazdık.

Bırakın, onu onda bırakın. Yağmur bile yerini güneşe bırakırken, biz neden acılarımızı, sevinçlerimizi geçmişte bırakmıyoruz? Haydi pamuk eller cebe, güllerle bezeli muhteşem bir gelecek bizi bekliyor…

Dilara AKSOY

uy

Kör ve Topal Sevgiler

Hasretin ne olduğunu yanaklarıma dokunduğu anda anladım. Sıcaklığın ne olduğunu, sevginin ne olduğunu ve insanlar arasın da dokunmanın ne kadar değerli olduğunu. Hoyratça veya narince, fark etmez. Dokunmak; hissetmektir. Bir elin yumuşaklığına veya dudaklara dokunmak, içimizde yanan özlem ateşini, sevgi kuraklığını ve hoyratça insanların birbirine yapışmasını sağlayan şeydir; dokunmak.

Yumuşak veya sert, narin veya nasırlaşmış parmaklar; hiç fark etmez. Ot yolmaktan yıpranmış kadın elleri, örgü örmekten yorulmuş gözler, yaşamına değer katabilmek için hiç durmayan ayaklar…

Eller, her zaman sıcak ve sevgi içerir. Dokunmanın bir parçası, hissetmenin ana yurdudur. Gözler ise yorgunluğun temsilcisi, durgun bir deniz gibi sakin… Dokunmaya gerek bile bırakmaz bile bazen. Bakmak yeter o sakin ve göz bebeklerinin büyümüş haline, simsiyah. Karanlığa gömülmüş, yorgun, yılgın…

Ve öpülesi o ayaklar… Hissetmenin damarlarımızda akması için öpülesi o anne ayakları… Ağaçlardaki yaprakların düşerken çıkarttığı ses, tepesinde güneş, etrafında rüzgar olan o dağdaki karıncanın ayak sesleri kadar bile vardır içimizde sevgi. Önemli olan dokunmak değildir yani; hissetmek ve içinizde hissetmek! İçimizde olanı dışarıya çıkartmak!

Yolun en sakin kısmında yürüyorum. Yorgunum, görmüyorum… Elimde ki bastonu sağa sola vuruyor, gözümü daha fazla daha fazla açıyorum… Sanki görebilecekmişim gibi. Hissetmiyor gibi görünüyor; ama içimdekini dışarıya çıkarttığım için, mutluyum ve evet, güneşi tenimde hissediyorum, karanlıklar normalde soğuk olur ama ben hissediyorum sıcağı, sevgiyi! Aramızda ki bağ, bize dokunmadan hissetmeyi sağlıyor, güneş ile benim aramda ki, onunla benim aramdaki gibi… Hissediyorum, tenimdeki hoyrat sevginin şimdi içimde olduğunu; ne güzel bir şey güneşin sıcağı! Parlak, sevgi dolu ve sıcak…

3934_Kopia-Kopia-7042

Ne kadarda narin ve naziksiniz öyle?

Şimdi diyoruz ki biz neden bu kadar vicdanlıyız? Neden bu denli gözü kara olamayıp, acıma duygusu içermeyen nankör insanlardan olamıyoruz. Bir piç kurusu olup, soyu sopu belli olmayan insanlara neden özenmiyoruz? Neden sevemiyoruz ya da? Çok mu vicdanlıyız biz? Çok mu narin? Veya çok mu nazik insanlarız? Piç ve fahişeleri dışlayacak kadar vicdanlı ve acımalı mı kabul ediyoruz kendimizi? Çok mu piç’iz biz? Gözleri kendine hayran bıraktıran, hoş görünümlü, patlamaya hazır olan bir volkan gibi, pis döneklerden miyiz?

İnsanları sevmeye çalıştık mı hiç? Özgürce sevmeye, kimsenin baskısı altında kalıp, onları dışlamadan. Normalde horlarken bir anda kendimizi ona aşık bulduğumuz gibi mesela. Düşünün mesela. Bir fahişeye aşık olduğumuzu. Herkesin, tüm insanların aynı fahişeye aşık olduğunu. Ne kadar değerli ve yüce bir şey o yürek ve yürekler! Sevmek ne kadar yüce bir şey, gözü kara olmak ne güzel bir şey! Piç kurusu deyip geçiyorsunuz ama o piç kurusunun kalbinizde bir yeri olduğunu bile anlayamıyorsunuz.

Tuhaf bir şey doğrusu. Sevip de sevmemiş gibi göstermek etrafa.  Etkilenip, etkisinde kalmamışcasına, afallamış bakışlarınızı fırlatmak etrafa ve en önemlisi; o’na. Onca kişiyi sollayıp o’na ulaşmak istemek, onu sevmek, onu almak kollarımıza…

Dünyevi hazların son doruğa ulaştığı noktada ise her şeyden bir piç kurusu gibi çekilmek, unutmuş gibi yapmak da anca insana yakışır zaten. Siz sevmemiş sinizdir ama o gerçekten sevmiştir. Hazzın doruklarına çıkmıştır sevginin değerlerini yükselterek, sonunda yığılıp kalmıştır çaresiz bir yavru kuşun yuvasından düşerken, bir kurtarıcıyı beklemesi gibi; beklemiştir yine… Özenmiyoruz onlara, çünkü onalr adam gibi seviyor, bizim gibi nazik ve narin değil onlar, orijinal seviyor onlar!