Kategori arşivi: Gezi

IMG_2797

Aşıklar Köyü

Alabildiğine uzanan dağların ardı, bembeyaz görünüyordu. Ağaçlar, tepeler, dereler… Her şey bembeyaz. Buz rengine yakın, kar beyazı ve onun itaat ettiği kar! Yeryüzüne uzanan dağların heybetini her gün görse de, hiç usanmıyordu bu manzaradan. Ve en önemlisi buraya düşen her bir zerre kar dan! Her mevsim neredeyse en erken düşen melek den! Ne mutlu ona; en önce buraya düştüğüne göre, melekler onları daha çok seviyor. En çok sevdikleri yeri bizzat söylüyorlar işte; Karaca Köyü.

Sevdiğinden sonra gelirdi bu dağlar ona. Sevdiğinden muhakkak ki ayrılamazdı ama bu dağların da hasretiyle yanamaz dı ya. Avucunun içi gibi bilirdi buraları! Tepesinden, deresine… Her dağın isminden, içinden geçen her derenin ismine ve uzunluğunu eliyle gösterebilecek kadar ilmine muhtaç kalamazdı… Çeksenize bir “Peh!” Bunlarda ne var diye? Ama inanın bana, o, bu dağlar ve bu dereler sayesinde şair olabilmişti. Çok ünlü olmasa da sevdiğinin kalbinde ilk ve tek şair olmak onun için daha değerliydi. Ünlü olsa bu kadar mutlu olur muydu acaba?

Böylesi daha iyi ona!

Saadet, hiçbir akşam eksik olmadan yaptığı bir hareketi yine eyleme geçirmek istedi ve çıktı evden. Ve yine çıktı köyden dışarı. Karaca Köyü, evlerden dışarı sızan ailelerin sıcak ve sevgi dolu ışıklarıyla parıl parıl parlıyordu. Nur topu gibi. Cıyaklama sesleriyle, şenlikliydi bu köy! Sevenleriyle, sevilenleriyle… Özleyeniyle, özleneniyle… Ve en önemlisi de aşkla yaşadıkları haz duygularıyla bu köy adından söz ettirmekle ünlüydü işte! Karaca Köyü; Nam-ı diğer; Aşıklar, sevgililer köyü!

Saadet, köy dışında ki hayatı daha fazla beğenirdi… Daha fazla!

Ama sevdiğiyle… Sevdiğiyle çalıların arasında…

 

amasra

Amasra

Yeşil zemin üzerine, sarının her tonunu taşıyan bir doğa örtüsüyle karşı karşıyayım. Gözlerimin ve sözlerimin hızına yetişemediği, dağlar ve çam ağaçları sonu olmayan bir film şeridi gibi sanki, uzadıkça uzuyor. Kanımın ısındığını hissediyorum,kızarmış ormanda, kızıla çalan çiçekleri görünce. Nedense, damarlarımda yol alan ve bütün bedenimi heyecana sürükleyen bu hareketin, beni bir bilinmezliğin açmazına doğru sürüklediğini hissediyorum. Bu ısınış, birazdan sık sık elbise değiştiren doğanın, bembeyaz çiçeklerle bütünleşmesi ile devam ediyor. Uzakta kalan minyatür evler,insana , evcilik oyununu hatırlatır şekilde, serpilmiş toprak parçalarına. Kavuniçi ve kırmızı çiçeklerin, gökyüzündeki ağlamaklı bulutlara ve kavrulmuş kahvenin renginde ki, haşmetli dağlara nasıl bir keyifle göz kırptığını görmelisiniz. Kendilerine olan güvenlerini , gözlerinizi ayıramayacağınız güzellikteki renkleri ve dirilikleri ile “şartlar ne olursa olsun, biz hep canlı kalacağız” havalarında, evrende ki tüm değişimlere meydan okuyarak ispatlıyorlar.. İri kıyım çamlar ise göğüslerini gere gere, “huzur bizde” diye övünüyorlar.

Bir anda, etrafı boylu poslu ağaçlarla çevrili bir tablonun içinde buluyorsunuz kendinizi.Bartın ilinin Ulus ilçesinden Uluyayla’ya doğru inişli, çıkışlı yollarda ilerlerken,ruhunuz ve bedeniniz bol oksijenle derin nefes alıyor, huzura doğru.Bunca yeşilliğin çabası geçiyor varlığımıza, diye içimden geçiriyorum..Ve daha şükrederken Aşıklar Yolu çıkıyor karşınıza.Yaşanmış ve yaşanan aşkların kokusu yakar içinizi buram buram, bu sevda yolunda.Siz yanarken, Bartın çayının sesi müzik olur , şiir okur aşkların anısına.

Bakacak Tepesin’den “Merhaba “diyorum Amasra’ya. Kusursuz bir güzellik karşısında, dilim tutuluyor.O anda kanımın neden ısındığını hemen anlıyorum. Bir yerlere ait olduğunu hisseder ya insan zaman zaman. Fakat, bir türlü keşfedemez ve o arayış sürer gider hep.Benim arayışım bitmişti.Ben böyle bir yerde ben olmalıydım. Fatih Sultan Mehmet’in, Amasra’yı hayran hayran izlerken ” Lala lala, acep çeşm-i cihan bu mu ola”diye, bu cennet yeri dünyanın gözbebeği olarak ilan edişini, şimdi daha iyi anlıyordum

Amasra Müzesini ziyaret etmeden, kıyıya bütün mülayimliği ile vuran dalgaların sesini diniyorum., Kıyıya yanaştırılan kayıklarla , içindeki balık ağlarına takılıyor gözlerim. Bilincimde hatıra olarak, yarım yamalak izleri kalan , çocukluğumda ki, yazlık evimizi anımsatıyor bana. Hüzünleniyorum geçmişe dair.

Ve Amasra Müzesi’ndeyiz. Roma, Bizans, Hellenistlik ve Ceneviz eserlerinin yer aldığı arkeolojik bir müze. Beni en çok etkiyen, çok anlamlı bulduğum narin gözyaşı şişecikleri. Ölülerin ardından akıtılan gözyaşları bu şişeciklerde biriktirilir hatta mezarlara konulurmuş. Ayrıca, ayrı düşen sevgililer aşkları için döktükleri gözyaşlarını,adeta özlemin ve sevginin sembolü olan bu şişeciklerde biriktirir sonra da birbirlerine gönderirlermiş. Hem çok hoş hem de kederli değil mi? “Sevgim, döktüğüm gözyaşlarım kadardır” diyor hasret kalan sevgililer. Bu gözyaşı şişecikleri, şiirlerden, şarkılardan ve kalemlerden daha can alıcı geliyor bana.

Ünlü heykeltıraş Tankut Öktem tarafından yapılan Barış Akarsu’nun Heykeli önünde, duygu yüklü anlar yaşıyorum. Aynı kaderi paylaşan, 1999 yılında devlet sanatçısı seçilen heykellerin üstadı Prf.Dr.Tankut Öktem’e ve Rockç’ı , dizi yıldızı Barış Akarsu’ya önce insanlık namına sonra da emekleri adına sesizce dua ediyorum. Mekanları cennet olsun..

Amasra Kalesinde, yürüyüş ve göz banyosu. Yer yer mavi yer yer yeşil renginde ki deniz manzarası büyülüyor insanı.Ve üzerinde tavşanların yaşadığı, adını buradan alan Tavşan Adası. Bu ada, Boztepe ile çok yakın.Bir ucunda kaya kavuğu bulunan bu yerde, hastalar sandalla kaya aralığından geçirilir ve böylece iyileşeceğine inanılırmış. Amasra Kalesi,dışarıya Büyük liman ve Küçük liman kapıları ile açılıyor.Bununla birlikte, Zindan kapısı ve Karanlık yer kapısı isimli kapıları da bulunuyor.Bu kalenin içinde yer alan, Fatih camii, eski kilise halindeyken 1460 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Amasra’nın fethi sırasında camiye dönüştürülmüş.

Çarşısı, yürüyüş alanları, eski ve yıpranmış olsa da evleri, denizi, çiçekleri ile sıcacık bir yer burası..İnsanın arzu edebileceği bütün zenginliklere sahip, büyülü ufak tefek bir masal şehri Amasra. Eşsiz lezzetteki her çeşit çıtır balıkları ve tadına doyulamayan , türlü yeşilliklerle donatılan salatası bu şehrin gizemini daha da arttırıyor. Kimi restoranlar denizin üzerinde duran bir sandal halinde.Siz de bu sandalın üzerinde ve bu büyülü şehirde, yeni umutlara yelken açabilirsiniz. Harfleri sözcük, sözcükleri cümle, cümleleri şiir, şiirleri beste,ve bunlardan oluşan hayatları roman yapmak, aşkları yazmak ve yaşatmak isteyenler için muhteşem bir yer Amasra!

Resim gibi. Çok güzel, çok hoş.

kapadokya_1

Güzel Atlar Ülkesi!

 

Ihlara Vadisinde, buz gibi sular uzuyordu bir bilinmezliğe doğru.Kahvenin yeşile, pembe’nin griye çaldığı yosun tutmuş taşlardan topladım bu yolculukta..Kim bilir ! nerelerden nerelere sürükleniyorlardı.Belki gönüllü, belki de görücü usulü….

Pers dilinde Katpatuk, “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelen, insanı farklı bir duygu dünyasına taşıyan, peribacaları ile süslü, Kapadokya’yı mutlaka yaşamalısınız. Bölge, Erciyes,Hasandağı, ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerden meydana gelen yumuşak tabakaların, milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgarın birleşimi ile aşınarak oluşmuştur.Roma İmparatoru Augustus zamanında Antik Dönem yazarlarından Strabon 17 kitaplık ‘Geographika’ adlı kitabında (Anadolu XII,XIII,XIV) Kapadokya Bölgesi’nin sınırlarını güneyde Toros Dağları, batıda Aksaray, doğuda Malatya ve kuzeyde Doğu Karadeniz kıyılarına kadar uzanan geniş bir bölge olarak belirtir. Zamanımız da ise; Kapadokya Bölgesi: Nevşehir, Aksaray,Niğde, Kayseri ve Kırşehir illerinin kapladığı alanlardır. Keyifli turumuza daha dar bir alan olan Kayalık Kapadokya olarak isimlendirilen, Aksaray’da bulunan Ihlara Vadisi itibâriyle başlayan ve daha sonra Nevşehir’de yer alan Derinkuyu, Kaymaklı, Uçhisar, Ortahisar, Ürgüp, Göreme, Avanos diye isimlendirilen ilçeler içerisinde gerçekleştirmeye başladık.Aksaray, Kapadokya’nın en batısında, değişmeyen tek sınırıdır.

Aksaray ilinde yer alan, 3268 metre yüksekliğe sahip, huni şeklinde sönmüş bir volkan dağı olan Hasan dağı inanın görkemi ile beni büyüledi.Bu dağın eteklerine kurulmuş, dışı ahşap,içinde şöminesi yanan, bir köşede sallanan koltukta kitabımı okurken, yanıma huzurla sokulmuş bir kediyi hayal ettim o an. Bir de lapa lapa yağan kara karşı yudumladığım mis kokulu sahlebi. Çok derinlerden beni anılar alemine çağıran Nino Rota’nın bestelediği The Godfather (Baba) filminin müziği ise beni adeta uçurdu diyebilirim. Hasan Dağının hemen yanında ise Melendiz dağı yer alıyor.Bölgenin iç kısımlarına gittiğimizde, Kayseri’de hava açık olduğu taktirde, bölgenin hemen hemen aynı noktasından görebileceğimiz İç Anadolu’nun en yüksek dağı olan Erciyes dağı da (3916 metre) sönmüş bir yanardağdır.Su buharı, volkan külü ve lav bu patlamalarda ortaya çıkan üç nedendir.Volkan külü bilimsel anlamda tüf olarak da bilinir.Tüfler, volkanik patlamalar sonucu ortaya çıkarak, çok geniş bir alana rüzgar yardımı ile yayılır.Sonra yağışlar başlar.Başta Kızılırmak olmak üzere nehirler çamurlaşır ve kuruyarak, üst üste biriken derin bir katman oluştururlar.Tüf tabakalarının önemli olduğunu bilmeliyiz.Çünkübu tüf tabakalarının sayesinde, ıhlara vadisinin yükseltisi kimi yerleri 250 metre yi bulurken, biz Kapadokya’da iken normal yer seviyesinin 150-200 metre üzerinde olmuş oluyoruz.Kapadokya, deprem açısından da Anadolu’nun en az risk taşıyan yedi bölgesinden beşincisi olarak yer alır. Bu sert kütlelerin aynı zamanda oluşmaları, dolayısı ile birbirleri ile ayrılamayacak derecede bağlı olmaları, depreme karşı güçlerini bir kat daha arttırıyor.

İç Anadolu Bölgesinin tam ortasında olduğumuz için ,Kapadokya’da sık sık sıcaklık farkları yaşanır. Ve Türkiye’de karasal iklimin en yoğun hissedildiği bölge burasıdır. Bu sıcaklık farkları tüf tabakalarının çatlamasına sebep olur. Gece ile gündüz arasındaki en yüksek derece ise 50 C’dir.Temmuz ayını örnek verecek olursak kimi zaman gölgede 45 C sıcaklıkla karşılaşılabiliyorken, akşama doğru sıcaklık düşerek, sabaha karşı dondurucu soğuklara dönüşebiliyor.İlk fotoğraf molamızı Narlıkuyu Krater gölünde verdik. Yeşilliğin ve ağaçların fazla olmadığı bu volkanik alanda, kendimi sonsuz bir huzur ortamı içinde buldum diyebilirim. Göl, sanki büyülenmiş bir ressamın, tuvalde buluşmuş sihirli fırçasıyla , gözlerimize ve gönüllerimize ziyafet vermek üzere, yapmış olduğu bir tabloyu canlandırıyordu.Ne yalan söyleyeyim, Narlıkuyu Krater gölüne saatlerce misafir kalmayı çok isterdim…

Yeraltı şehirleri (En büyükleri Kaymaklı ve Derinkuyu) yumuşak tüf kayalara oyularak yapılmış,her bir kısım diğerlerine dar tünellerle bağlı gizemli bir yolculuk anlamındaydı benim için.Yön levhalarını pusula yaparak, 60 metre derinlikte ve sekiz kattan oluşan bir şehrin içinde yaşanmış bambaşka yaşamların izlerini hayretle ve merakla takip ediyorsunuz. O şehirlerde de insanlar, hayvanlar nefes almış, yaşam için gerekli erzaklar depolanmış ve o şehirlerde de düşmanlar varmış..Dolayısı ile düşmanlara karşı silahları, değirmentaşı biçiminde hareketli kayalardan mevcutmuş.Bu şehirlerin kesin olmamak kaydıyla, Hitit döneminde var olduğuna ,Hristiyanlık döneminde de genişletildiği hatta Arap’ların saldırılarına karşı korunmak amacıyla da kullanıldığı bilgiler var. Ya, o zaman ki insanların oluşturduğu doğal havalandırma sistemine ne demeli? Ya, şarap yapımı için kullanılan odalara? Gerçekten akıllara durgunluk veriyor.

Avanos’ta Hititler zamanından beri, çarkla, çanak çömlek yapılır.Babadan oğula geçen bu el sanatının ne büyük ustalıkla yapıldığını görmek çok zevkli. Kızılırmak’tan alınan yumuşak toprakların elenip,yoğurulmasıyla çamur haline gelerek, ayakla döndürülen tezgah üzerinde ki, çanak yapımı gerçek bir el sanatı olsa gerek.Sanatçı olmak için illa ki şiir yazmak, gitar çalmak, şarkı söylemek gerekmiyor demek ki! Hatta o zaman çanak çömlek yapmayı bilmeyen kişilere de kızlarını vermezlermiş. Avanos’ta, ayrı bir sanatta ipek ve yün halı dokumacılığı. Ama ne sanat! Halı tezgahlarının başlarında çalışan, iğneyle kuyu kazmak gibi zor bir işle uğraşan emektarların hakları asla ödenemez bence. Hatta ! birbirinden güzel, görücüye çıkarılan halıların hangisini almaya karar verememek gibi bir sıkıntıyı yaşarken, insan o halılara nasıl kıyar da ayak basar? Bence o halılar yerlere değil, duvarlara yakışır.Tıpkı paha biçilmez tablolar gibi.

Avanos’ta bağlıklardan elde edilen üzümler, mağaralarda yer alan , doğal depolarda şarap haline dönüşür.Bu üzümler bağbozumu zamanında yani sonbaharda şarap mahsenlerinde yerlerini alır Kapadokya bölgesinin özellikle beyaz şarapları mükemmeldir.En ucuzu bile..
Hanedan Restaurant; Kapadokya’nın kervansaray geleneğini günümüze taşıyan bir özelliğe sahiptir.Özellikle kemik suyuyla yapılmış sebze çorbasını mutlaka denemelisiniz.Testi kebabı ve çömlekte pastırmalı kuru fasulyenin tadına doyamazsınız.
Uçhisar’daki peribacalarına ve yamaçlara çok sayıda güvercinlikler inşa edilmiştir. Amaç; güvercin gübresinin tarımda verimini arttırması, Uçhisarlı çiftçilerin de, yetersiz topraklarına karşılık çok ürün toplamak isteğinde bulunmalarıdır.

Hacıbektaş Kırşehir yolu üzerinde, Nevşehir’in bir ilçesidir.Eskiden dergah halindeki bu mekan, bir boyuttan bir boyuta Bektaşi Kapısı olarak nitelendirilirken, Cumhuriyet devrinde tekkelerin kapatılması ile, tarihi mekan için müze halini almıştır.Nadar havlusu denilen ve bir üçgene benzeyen 1. Avlu’da Üçler çeşmesi yer alır.Bu çeşme 1897 yılında Fevzi Dedebaba tarafından yaptırılmıştır.Çeşmenin etrafı renkli taşlarla çevrilidir.Arapça bir yazıtın bulunduğu bu çeşmede 6 çıkıntılı bir yıldız işlenmiştir.Bu bölüm Alevi inancına göre “Allah-Muhammed-Ali simgesidir.Hacı Bektaş Veli Dergahının içerisinde yer alan bir sofra dikkatimi çekti..O sofradan nice dervişler yemek yiyerek geçtiler.Anadolu’da bir iz bırakarak. Aşevi’nde şans ve nazara karşı yüksek yerlere boynuzlar yerleştirilmişti. Dergahın , içinde Hacı Bektaş Veli’nin yeşil sandukalı türbesi ve küçük bir türbe olan, Bektaşilikte ikinci pir olarak tanınan Balım Sultan türbesi vardır.Balım Sultan’ın Bektaşi tarikatının kurulmasında büyük hizmetleri olmuştur.Hacı Bektaş Veli’nin türbesi kalem işi süslemeler ve yazı motifleriyle donatılmıştır.Hacı Bektaş Veli’nin bir tablosunda,kendisinin aslanı ve ceylanı kucakladığını görürsünüz.Aslan kötülüğü, ceylan ise iyiliği temsil eder.Kapıların boyları kısadır.Bu da alçakgönüllülüğün tanımıdır..Kapının en gerisinde duran Hacı Bektaş Veli’nin postu da, buna esaslı bir örnektir. İnsanı insan olarak kabul eden, kadın erkek ayırmayan, ibadetle sosyalliği bütünleştiren ve hayatı bu denli anlamlı kılan Bektaşilik’te sevgi anlatmakla bitmez. Bunu, dergahın tonozlu büyük kapısından içeri girdiğinizden itibaren, içtiğiniz suların lezzetinden, aşevinden, büyük dervişlerin farklı anlamlar içeren tablolarından, misafir odalarından, Hacı Bektaş Veli’nin güzel sözlerinden daha nice nice güzelliklerden anlıyorsunuz..

Ihlara vadisi cennetten bir parçaydı sanki! Sadece ırmağın sesi vardı kulaklarımda.Hava buz gibi olmasına ve onca merdivene rağmen bin defa görülmeye değer başka bir tabloda Ihlara vadisi idi. Gizemli bir dünya gibiydi.Hıristiyanlar doğanın oluşturduğu bu kanyonun dik yamaçlarını oyarak, çok sayıda kiliseler ve tünellerle birbirlerine bağlanan yerleşim yerleri meydana getirmişler, buraları tehlike arz ettiğinde gizlenme yerleri olarak kullanmışlardır.Hatta ırmağın içindeki sayısız taşlar kendilerini suyun akışına o kadar kaptırmışlardı ki!onlar için ufak bir şiir yazmadan duramadım. Hepsi bambaşka renklerde, şekillerde ve anlamlarda ya sürükleniyorlardı ya da yosun tutuyorlardı. Irmağın o gürül gürül akışı, yıllandıkça değerini kaybetmemiş ağaçlar arasında çekilen resimlerin,doğaya aykırı fotograf makinelerindeki deklanşör sesi, içinize çekmeye doyamadığınız havanın nane kokusu..Tüm güzellikler o kadar dekolteydi ki, inanın hep tabiatın sunduğu o giysinin içinde kalmak istedim. Gören ne derse desin!