Kategori arşivi: Hikaye

Hikaye türünden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

ÖZGÜR RUH

Bir yolun ortasında,yalnız,ümitsiz,çaresiz,kaygı dolu beklemekteydi.Ne ıssız bir yoldu bu  yol,orman yoluydu sanırım.Kim,ne zaman onu bu yolun ortasında bırakmıştı? Ruhu, korkuyla dolmuştu.Gözleri şaşkın şaşkın bakıyordu.Sanki,yeni dünyaya gelmiş bir bebeğin,etrafını anlamaya çalışır bakışları vardı,yorgun,bitkin,şişmiş gözlerinde.Ruhu bilinmezliğin verdiği kasvetli bir ruhla bir bütün olmuştu sanki.Bedeni kaybolmuşluğun verdiği sinirle,ruhundaki asiliği ortaya çıkarmıştı.Bir insanoğlu görse etrafında,dövmeye niyet etmişti onu.Etrafını incelemeye başladı hiç kıpırdamadan.Uçan kuşlardan,taşlardan,kayalıklardan,yerde minik minik gezen karıncalardan başka hiçbir canlılık belirtisi yoktu.Yoksa ölmüş müydü?Haberi mi yoktu? “Daha çok erken,daha gencim,yaşanmamışlıklarım,isteklerim var.Neden ben?” diye düşündü.Bir yandan da kendini sakinleştiriyor,polyannacılık oynuyor,pembe renkli düşüncelere dalıyor,beynini o düşüncelere şartlıyor,iç sesine adeta sağır oluyordu.Ama içi çok sıkılmıştı.Gözlerini yukarıya dikti.Aman Allahım!Bu ne güzellik,bu ne güzel parlaklık.Ömründe ilk defa güneşin böyle güzel olduğunu iliklerine kadar hissetmişti.

“Ne aptalmışım,bu zamana kadar boşuna yaşamışım.”diye düşündü.Gözleri kamaşmıştı adeta.Arkasını döndü,bir anda,ne karanlık ne bilinmez bir yol diye düşündü.Ardına bakmadan koştu,koştu,koştu.Karşısına bir kapı daha çıktı.Göz alıcı parlaklıkta,bembeyazdı.Evet.cennetti burası.Yavaşça kapıya yaklaştı.Şeffaf bir kapıydı.Bir ruh gibi içinden geçti.Göğe yükselen bir merdiven,bir de yer in dibine inen bir merdiven gördü.Önce göğe yükselen merdivenden basamakları koşarak çıktı adeta.Ama göğe çıkamadı,başladığı yere tekrar geldi. “Bir de aşağı ineyim,ne olacak ki?”dedi.Hızlıca, basamakları indi.Yerin dibine gitmiyordu,yine başladığı yerdeydi.

O anda,koşturmanın anlamsız olduğunu anladı.Her şey onun içindeydi ona dönüyordu.Sessizce,bembeyaz düz yolda ilerledi,hiçbir şey düşünmeden,planlamadan,gözlerini kapattı,kendini sonsuzluğa bıraktı.O anda,bir kuş gibi kanatlanıp,özgürce uçtuğunu anladı,hissetti ama yine de gözlerini açmadı,ruhunu tam teslimiyetle,özgür bırakmıştı.

 

05002826_k_11121724_dogruluk

Mugalata İle Doğruluk Perisi

05002826_k_11121724_dogruluk

  • Koşarak yanından uzaklaştım, zaten bundan sonrasında söyleyecekleri beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. İnanmak ile inanmamak arasındaki çelişkilerimin düğümünü çözmüştüm onu sevmeye başladığımda. O, perdeyi aralasa aralasa bizim için; umuda dair ne varsa onları bize katmak için aralardı. Sevince, sevdiği insana yakıştırdığı tek şey kılıf oluyor insanın. Parmağımda can gibi ikimize ait olduğunu hatırlatan nişan yüzüğümü adeta kafasına çalarak ayrıldım yanından. Onunla olabilmek için dünyaları isteselerdi seve seve feda ederdim. Ama benim dünyam ondan ibaretti, onu nasıl olur da başkalarına teslim ederdim? Yapamadan sevdim. O benim çocukluk hayalimdi, onunla olabilmek için aşkı sırtlayıp sevgiye dair bütün iyi temennilerimi aşka adamıştım. Bir ay sonra evlenecektik. Gözleri kahve kokulu sevgilim… Telvemde ayrılık da çıkmamıştı hâlbuki.

 

  • Koşarak yanımdan uzaklaştı. Zaten bundan sonrasında ona söyleyeceğim ne olabilirdi ki? İnsanoğlu şeytana yenilir derler ya; aslında şeytan olan da melek olan da hep yine insanoğlu. Seçimlerimizin kaderini yaşatıyoruz sevdiklerimize ve en mühimi de kendimize. Birbirimizi çocukluğumuzdan beri tanırdık, ben önceleri ona arkadaş gözüyle baksam da zamanla uzun kumral saçlarının esiri olduğumu fark etmiştim. O uzun sarı saçların sahibi ben olmalıydım, onun her şeyi ben olmalıydım, bir başkası değil. Bir anlık heves değil, bir anlık heves değilsin dedim. Artık bana inanmıyordu. İnanması için bir nedenim vardı: ona duyduğum aşk. Yine de bu yeterli gelmeyecekti. Çünkü ben ona, sevdiğim dediğim kadına yanlış yapmıştım. Sonra farklı yolların farklı vasıtaları haline geldik. O koştu, ben peşinden koşmadım. Koşsam da gururum beni kolumdan hemen tutardı. Gurur… Sevenleri ayıran gurur mu ki?

 

“Birbirlerini seviyorlardı, bunu neden yaptın?”

“İkimiz oynadık ve ben kazandım. Bilirsin, birimizden biri kazanmak zorunda. İradeli olsaydı da bana yenilmeseydi o da o zaman.”

“Bunu yapmamalıydın, sen, sen çok kötüsün.”

“Şimdi zırvalamayı kes. Kazandım mı, kazandım. Ayrıldılar mı, ayrıldılar. Zafer benim…”

“Seni öldürmem lazım.”

“Haydi, bir dene bakalım, sen beni öldürsen bile ben yeniden başka bir insanda doğarım merak etme sen.”

 

  • Bir başkasıyla evlenişini seyrediyorum. Damatlık ona o kadar yakışmış ki! Kollarında gelin çiçeği olacaktım, hiçbir zaman yüzümü soldurmayacaktı. Kahrediyor beni, hâlâ onun kokusu var üstümde. Hâlâ o sinmiş gecelerime, gündüzlerimin günaydınlı sürprizleri oluyor sesi; kulaklarımda. Onu o kadar çok özlüyorum ki… Bir başka kadın var kollarında, bir başka kadının yanında ve bir başka kadınla. Şöyle bir uğrayıp, ona mutluluklar dileyip çekip gidecektim. Tıpkı o gün yaptığım gibi. Başaramadım. Ben ona mutluluk dileyeyim derken farkında olmadan bütün mutsuzluklarımı yanıma alıp da gelmişim. Yine ona, onu son bir kez görmek için gelmişim.

 

 

 

  • Yine karşımdaydı upuzun kumral saçlarıyla. Yalnız bu kez kollarımda başka bir kadın vardı. Aradan geçen beş yıllık zaman bile unutturamamıştı bana onu, yalnız gururum el vermemişti, yapamamıştım. Hatalarımı affettirememek şöyle dursun, üstüne bir de başka bir kadınla evlenmeyi seçmiştim. Aşkta gurur olur muydu? Gurur ne kadar geçerliydi? Ben gururlu bir adam oldum da sadık bir adam olmayı hiç bilemedim. Kendimi yaralarımla dövmek için mi evleniyorum başka bir kadınla? Ya da yaram taze değil imajını mı vermeye çalışıyorum gururla?

 

“Bunu nasıl yaptın sevenlere? Nasıl oldu da Murat’ın başka bir kadınla evlenmesine göz yumdun? Sen çok ama çok kötüsün.”

“Önce ufak bir sürpriz, hayatın acı bir sürprizi gibi başladı her şey. Sonrası sonra… Bak işte, o tam da benim düşlediğim gibi şimdi başka bir kadınla. Yağmur’un adı yağmurlarda saklı değil artık, yağmur’un yağmuru onun kendi gözlerinde, bak yaş olmuş; ağlıyor… Sen doğruluksun, dürüstlüksün ve ben mugalâta… Seninle olan savaşlarımızda hep ben kazanacağım…”

 

  • Her şey dün gibi netti Yağmur’un hafızasında. Murat’la birbirlerini çok seviyorlardı, Murat onun çocukluk aşkıydı ve eninde sonunda son aşkı olarak yanında kalacaktı. Sonra bir gün Murat’ı başka bir kadının kollarında, başka bir kadının hayatında, başka bir kadının yolunda buldu. Murat ona yalan söylemişti, onu aldatmıştı. Doğruluk ile Mugalâta’nın bir savaşıydı bu. İnsanlar gururun aşkın sevginin ve sevmenin derecesini ölçemezken bir de yalanlara kapılıveriyorlardı. Capcanlı duruyordu karşısında şimdi Murat. Onu aldattığı kadının kollarında! Kendisine bunu neden yaptığını kendisi de bilmiyordu. Onu tebrik etmek için dikilmişti güya karşısına. Tebrik ile acının yönü değişmişti yine… Belki de suratına tükürecek ve acısını hafifletecekti içinde. Yapamazdı. Yapmadı.

“Seni öldürmem lazım Mugalâta. Sen, sevenleri bile ayıracak kadar kötüsün. Doğru gibi görünüp insanları, birbirlerini sevenleri kandırıyorsun. Şeytanla birlik oluyorsun ve bütün melekleri; doğrulukları yerle bir ediyorsun. Bak, seven birilerini daha ayırdın. O bir başka kadının kollarında, sevdiği kadın yalnızlığın huzurunda can çekişiyor. Seni öldürmeliyim, hemen burada şimdi!”

“Sana söyledim doğruluk perisi. Sen beni öldürsen dahi ben başka insanlarda ve başka ruhlarda yaşamaya devam edeceğim. Çünkü neden biliyor musun? Bu dünyanın düzeni böyle… Ben olmasam sen hiç olamazsın. Yalanlar riyalar yanlışlar olmasa doğruluğun kıymeti ve doğruluğun peşinde koşan doğru olan insanların kıymetleri anlaşılır mı ki?”

“Bana ahkâm kesmeyi bırak! Seni hemen burada öldüreceğim.”

 

Doğruluk perisi Mugalâta’nın tam karşısında dikilmiş silahını ateş almak üzere Mugalâta’ya doğrultmuştu. Adeta insanlığı kurtarmak üzere atılan bir adımdı bu.

“Başka insanların canını yakmana, sevenlerin birbirlerine yanlış yapmalarına göz yummana izin vermeyeceğim, gerekirse şuracıkta vuracağım seni. Son duanı et!”

Doğruluk Perisi Mugalâta’yı vurmuştu. Mugalâta yerde çırpınırken Murat sevdiği kadının yağmur gözlerinden öpemeden onu kaybetmişti. Kollarında o kadın vardı, sevdiği kadına bir anlık gafletle yanlış yaptığı o kadın. Yağmur, yağmur dolu gözlerini kaldırımların ıslaklığına razı etmişti. Silahın ateş aldığını bir tek onlar duymuşlardı:. Biri Doğruluk Perisi, diğeri ise son nefesini vermek üzere olan Mugalâta…

Mugalâta son nefesini verirken dünyaya yeniden geleceğini, başka insanları yanlışlarla yoldan çıkartacağını biliyordu. Onun işiydi bu. Onun adıydı bu. Ona bu yüzden Mugalâta derlerdi. Doğru gibi görünen yanlışların adresiydi o. Bir de gurur vardı, sevenlerin sevdiklerine gidememe bahaneleri olarak yaşayan. Doğruluk Perisi mugalâta’yı vurduğu ve öldürdüğü için ceza bile almadı, almazdı.

Çünkü zaten mugalâta başka bir düzende başka yanlışları yaşatmak için yeniden dünyada olacaktı. Doğruluk Perisi ve gurur da… Üçü aynı düzende olmasa insanlık var olmayı becerebilir miydi?

Gökten üç niyet düştü. Biri mugalâta, biri doğruluk perisi ve sonuncusu gurur… Kim hangisine ihtiyaç duyuyorsa onu alacaktı. Üçü hiçbir zaman yok olamazdı ama hafifletilebilirdi insanlığa kattığı acıları. İnsanoğlu doğruluğu seçmekte direnirse mugalâta kendi acısını yalnızca kendisinde sarmayı seçebilirdi belki, gurur da kendisinden bir halt olmayacağını anlayıp çeker giderdi. Anlardı ki insanlar birbirlerini sevmeye devam ettikçe daha güzeller… Anlardı ki sevdiğini sevdiğine söyleyen insanoğlu nefes aldıkça dünya hep daha güzel…

Dilara AKSOY

Bir Aşksız Kalp Hikayesi

Bir adam, bir kadın ve günlerden bir gün. Herkes için bir gün,kadın için sadece o gün. Gözlerinin gözleriyle buluştuğu an, anlardan bir an ama onun için bir ömürde sadece o an.

Beklenmedik bir günde beklenmedik bir ayrılık. Acılı,sancılı geçmek bilmez aylar.Semada  yankılanan dualar,vuslatı bekleyen bir çift göz ve kırık bir kalp.Her gün gözlerinin gözleriyle buluştuğu anı hayal edip duran bir kadın.

Ya adam?Belki de bu ayrılıktan memnun bir adam.Belki de sadece kadın için bunun adı ayrılık.

Hayat, günün birinde yine kesiştirir yollarını,aynı yerde.Kadın artık kalbinde taşıdığı tertemiz aşkını onun kalbine hediye etmek ister.Aldanır tertemiz kalbi onun süslü sözlerine ,kendi gibi bilir karşısındakini. Ağzından dökülen her sözün kalpten dudaklara ulaştığını zanneder.Hakikat öyle değildir ne yazık ki.Tanıdıkça,günler geçtikçe adam umursamazca kırar kadının kalbini binlerce kez.

O, kırık kalple  gezerken,adam pervasız,acımasız kalbiyle gezer.Kadın aşkı içinde yaşar durur adam ise başka kalplerde tüketir.Kadın, her anında onun adını kalbinden geçirirken adam onu sadece gördüğü anlarda hatırlar.Kadın üzülür,kıskanır,ağlar.Bir gün kendine sorar.Bu kadar fedakarlık niye,kimin için?Ona değer mi?O andan itibaren üzülmekten yorulan kadın her şeyi bırakır.Önce saygısı sonra sevgisi uçar gider.

Kırık kalbi anlamasa da adam zorla anlattırmıştır kalbindeki aşkın adamın aşksız kalbinde yeri olamayacağını.

353-18-ayar-altin-pirlantali-anahtar-kolye-ucu

KİLİT NOKTASI

Kederimden, çaresizliğimin acılarımı dövüşünden ne yapacağımı şaşırmış vaziyetteyim. Televizyon izliyorum, bacaklarımı sehpanın üzerine uzatıyorum, sehpa bana, ‘Ne yapıyorsun arkadaş?’ desin, bana yoldaş olsun istiyorum. Televizyondaki hiçbir program ilaç olmuyor, mutfağa gidip, küçücük mutfağın içimdeki darlığa dost olmasını diliyorum. O da yetmiyor. Sonunda esas dostumun kim olduğunu hatırlarcasına ona uzanıyorum. Tam 10 yıldır sıkıntılarımın girdabında dönme dolapla sözleştiğimizde o da bize eşlik eder. Öyle bir yakalamış ki beni, 1.80 boyumla, güçlü kuvvetli oluşumla dahi onu yenemeyecek kadar güçsüzüm ona karşı. Pencereden dışarıyı seyrediyorum, yıldızlar güneşi arkalarına almış, ‘Ne haber arkadaş?’ diyorlar. ‘Size ne!’ diyemiyorum bile. Sesim çıkmıyor, çok da güzel sesim vardı bir zamanlar. O ve onun adeta bin yıllık eşi sesimi de yanlarına katarak, ıslıkların en güzelini çalıp durdu yıllarca. Fonda yalnızlığın en güzel mevsim olduğunu söyleyen bir şarkı var. Gönlümün durağında inenler otostop çekip bambaşka bir gönülde kadehlerin en güzelini tokuşturuyorlar. 

‘Yine bize yenildi, ah zayıflık…’
‘Onu bunu bırak da, bunun gibi milyonlarca insan var. Hepsi de yenilginin babadan miras kaldığını zannediyor sanırım.’
‘Tamer! Pişt! Tamer…’

Koltuğa oturup ikisine alıcı gözle baktığımda benimle alay ediyorlar. 

‘Kesin sesinizi! Sizi dinlemek istemiyorum’
‘Bizi dinlemek istemiyorsun ama, bizimle yaşamak çok hoşuna gidiyor. Kız arkadaşının adı neydi? Gülçin miydi, Gülten miydi?’
‘Listesi bol bunun, unuttun mu? Ama hepsi kaçıp gitti.’
‘Sayenizde!’
‘Aaa… Şuna bak! İnsanoğlu suçluyken suçunu başkasına atmayı pek iyi becerir.’
‘İstemiyorum sizi, istemiyorum!’
‘Bal gibi de istiyorsun. Haydi Tamer… Haydi, dostluğumuzu pekiştirmek adına bu gece de birlikte olalım. Ne dersin?’

Bir an için susup, sadece ikisine bakıyorum. Cazip gelen fikrin ne olduğu çok açık. Yenilmek için hazırken, annem ansızın çıkageliyor duvardan.

‘Aaa… Anne!’
‘Sus! Bana anne deme, hani senin tek annen bendim?’
‘Ne demek istiyorsun? Sen… Sen…’
‘Senin tek annen bendim. Sen ise…’
‘Anne…’

Ona sarılmak için ayağa kalkarken, duvara çarpıyorum. Burnum bir anda eğriliyor sanki. Derin bir acı ve sarsıntıyla yere düşüyorum.
Onlar da kahkahalarını ihmal etmemecesine düştüğüm duruma gülüyorlar.

‘Anne…’
‘Senin tek annen bendim, peki ya şimdi?’
‘Ne demek istiyorsun anne? Sen her zaman benim annemsin, gitsen de, beni bıraksan da, bambaşka bir dünyaya, ebediyete göçsen de, sen benim anamsın.’
‘O vakit bu ne? Söyle bana! Bu ne?’

Onu eline alıyor annem… Eline alıp, arkadaşını da yere fırlatıyor.

‘Senin başka bir annen var. Kötülükleri çağıran, türlü kötülükleri yapman için sana fırsat veren, seni yalnızlığa iten, kendini, sevgiyi unutturan bir anne… Senin annen bu artık!’
‘Deme öyle yalvarırım.’

Annem’in karşısında diz çöküp, yüzüne bile bakamadan ağlıyorum. 

‘Çok yalnızım anne. Başka çarem yok’
‘Çarenin olmayışı bunlara sığınmanı gerektirir mi? Benden başkasını ana yerine koymana değer mi?’
‘O benim annem değil, o kimsenin annesi değil, ama yenildim bir kere, yenildim, kurtulamıyorum.’
‘İradesi zayıf oğlum… Sana bütün kötülükleri yaptıran, kötülüklerin anası şu içki mi yardımcı olacak? Peki bu? Tüttürüp, bir solukta içine çekip, dumanında tüttüğün bu zehir? Sigara mı?’
‘Annem… Yalnızım.’
‘Sor bakalım, neden yalnızsın? Bütün sevdiklerin seni bunlar yüzünden terk etmediler mi?’

Yanımda duran sigara paketini elime alıyor, paketin içinden bir tane sigara çıkarıyorum.

‘Çakmağını vereyim mi oğul? Ama önce sigaranı değil, beni yak.’
‘Annem…’
‘Sen kötülüklerin anasına ‘Anne’ demiş, benden sonra onu bağrına basmış, bütün sıkıntılarını onunla gidereceğine inanmışsın. Bana ‘Anne’ deme, bu kelimeye yazık!’

Tam ayağa kalkıp bir kez daha anneme sarılacakken, annem arkasına dahi bakmadan duvardan çıkıp gidiyor.
Yerde cam parçaları, içki yerde, yalnızlığım yerde, çocuk masumiyetim yerde; bir de sigaramın izmarit dolu çığlıkları… 
Onlarla yoldaşlığıma bir anda başlayıp, bir anda bitirmenin kolay olduğunu sanmıştım yıllar evvel. Bir kez başlayanın, bitirmek için uzun yollarda uzun yıllar yol alması gerekiyormuş. 
Mademki kendimi çareler denizinde boğuyorum, o vakit yaşamak da bana haramdır artık. Mutfağa gidip, ölüm yollarını dener gibi meyve bıçaklarını kontrol ediyorum. 

‘Vay! Korkak arkadaşımız gelmiş. Ne haber Tamer? Bir türlü beceremedin şu işi… Yalnız söyleyelim, biz arkadaşlar olarak bizim senin işini göremeyeceğimiz kanaatindeyiz. Bir satır falan bul bence sen’

Kahkahalarla gülüyorlarken, hepsini alıp işimi bitirmenin bana hak sayıldığını sanıyorum. Balkon kapısı beni çağırıyor.

‘Tamer kardeş, niye böyle ucuz ölüm numaralarıyla uğraşıyorsun ki? Gel bak burada 8. Katın sana bağışladığı müthiş bir manzaraya sahip bir ölüm var, gel buraya, gel, çekinme…’

Balkon kapısına doğru yönelip, kapıyı açıp, balkona çıkıyorum. Karşımda İstanbul Boğazı…
Yüksek katlı hayallerimin en derin alçaklığındayım sanki. Birdenbire İstanbul Boğazı hıçkırıklarını biriktiriyor güzelim İstanbul’un güzelim görselliğine…
‘Neden ağlıyorsun?’
‘Biz güzelsek, hatalarla ölümü çağırmak, insanların canına kıymalarına sebep olmak için güzel değiliz. Biz güzelsek, iyi insanların umutlarını biriktirdikleri bir yaşamın parçası olduğumuzu göstermek için güzeliz. Ama şimdi sen böyle yapınca, bizi bir ölüm tablosu gibi görünce…’

Balkon demiri dayanamayıp konuya giriş yapıyor:

‘Duygulanmışlar işte Tamer Kardeş… Gel bak, aşağıda bir hayat var, çabuk çık bakalım üstüme. Bu demirde ne insanlar can verdiler. Gerçi hepsinin de sebepsizdi ölümleri. Bir anlık cinnetin kurbanı olmuşlardı. Gel sen de onların arasına, bu kervana katıl, haydi gel… Seni bekliyorum, sonra senden sonrakileri, sonra en sondakileri… Bir sazan düşer elbet demir parmaklıklarımızın müebbetine…’
‘Yoo, hayır!’

Geri çekilip, kendimi evden dışarı atıyorum. Leş sokakların leş kokulu insafsızlıklarına bırakıyorum kendimi… Kapıyı kilitlemeden, bir kilit dahi vurmadan… 
Market her zamanki gibi gecenin sessizliğinin kapalı efsanesi… Bu market açıldığında çocukluğumun tipitip sakızları gelir aklıma. Havada ısmarlanmış bir ayaz var, gönlüme vuruyor, derin bir nefes çekiyorum. Öylece üşütmecesine… Bir taksi çağırsam, binsem taksiye, gitsem hiç bilmediğim yerlere… Ya da en büyük kurtuluş, taksinin önüne atlamak…
Bu sessizlik ve ıssızlıkta yüzü gözü kir içinde, üstü başı paramparça bir çocuk geçiyor yanımdan. Bu erkek çocuğu saçlarındaki bite rağmen kaşınmayı unutmuş gibi. Elinde selpak mendili ile yanında hayat mücadelesi, bir alana bir bedava misali…
Gözlerimin içine bakarak, ‘Ben de okumak isterdim be ağabey, babamın üç kuruşluk maaşı, anamın çile dolu yanı, kardeşlerimin ekmek bekleyen yaşlı gözleri okumama müsaade etmedi’ diyor sanki. 

‘Ne işin var bakalım bu saatte dışarıda senin?’

Nefesimdeki içki ve sigara kokusunu almış gibi, bir adım geriye çekiliyor ya da belki de kendi kokusunu gizlemenin yolunun bu olduğunu sanıyor.

‘Mendil alır mısın ağabey?’
‘Bu saatte dolaşma buralarda, okulun yok mu senin?’
‘Var ağabey, olmaz olur mu? Hayat mektebini bitirmiş insanız neticede. Senin ne işin var burada?’
Gözleri yemyeşilmiş, karanlık ve yüzündeki kir gözlerinin güzelliğini kapatmış gibi…

‘Adın ne senin ufaklık?’
‘Tamer’
‘Tamer mi? Vay! Adaşız demek… Benim de adım Tamer’
‘Memnun oldum ağabey’

Kaldırıma oturmasını söylerken ben, yaşının henüz sekiz olduğunu, okula yalnızca bir sene gittiğini, babasının okuldan onu aldığını ve artık okuyamadığını, arkadaşlarını, okulunu, derslerini çok özlediğini anlatıyor. 

‘Doktor olmak isterdim be ağabey… Sen ne iş yaparsın?’
‘Ben… Doktordum.’
‘Haydi!’
‘Eee peki şimdi çalışmıyor musun?’
‘Hayır, bıraktım mesleği’
‘Neden be ağabey… Ben olmak isterdim…’
‘Ben de istemiştim, senin yaşındayken.’
‘Doktor oldun, çocukluğundaki hayaline ‘Merhaba’ dedin, ama bıraktın, öyle mi?’
‘Haydi tamer, durma bu saatte, bu soğukta; buralarda.’
‘Ben üşümem ağabey. Üşümeye öyle çok alıştım ki, donmak nedir diye sorsalar, yanmak derim herhalde. Donmayı, üşümeyi öyle çok benimsedim ki; yanmak nedir bilmem, bana sorsalar donmak, yanmak derim ağabey…’

Gözlerimden bir damla yaş düşüyor kaldırıma. Siyah beyaz, Beşiktaş’ı anımsatan, renk cümbüşünün masalsı kahramanlığında arkadaşımız olan bir kedi yaklaşıyor yanımıza.
Kaldırımdaki gözyaşımı su sanıyor zavallım… 

‘Hey! Dur bakalım… Titriyorsun kedicik’
Kucağıma alıp okşadığımda şefkate hasret olduğu gözlerinden anlaşılıyor, gözlerini yumup, kedi olmanın haklı gururunu taşıyor.
Bir kedi olsaydım, ya da mendil satan Tamer olsaydım? 

‘Aklından ne geçirdiğini biliyorum ağabey… Bizim talihimizi yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu merak ediyorsun. Merak etme… Ben okulu gönlümdeki tahtadan, canımın acısındaki sıralardan hatırlıyorum artık. Merak etme sakın… Yaşamak sana güzel be ağabey, doktor olmuşsun, aylak aylak burada gezmenin ne yeri, ne de zamanı… Git! Kurtar hayatları…’
‘Mendil alacaktım Tamer senden. Nereye?’
‘Ben sana satacağımı sattım ağabey. Mendilimi almasan da olur. Haydi, kal sağlıcakla…’

Tamer, gecenin karanlığında sokak ışıklarını ararcasına hızla yürüyüp giderken, kucağımdaki kedicik başını kaldırıp bana bakıyor.

‘Arkadaşım olur musun?’

Sorum karşısında sanki mutluluğun zirvesine ulaşmış gibi patilerini elime değdiriyor. 

‘Artık benim arkadaşım yalnızca sen olur musun? İçkinin, sigaranın mahvettiği şu derbeder hayatımı iyileştiren sen olur musun?’

Ben sorularımı sordukça kedicik kucağımdan atlayıp kaldırımda yanıma sokuluyor daha çok.
‘Evet’ini aldım kedicik… Sana bu gecenin anısına bir isim vermeliyim o zaman. Kilit… Senin adın kilit olsun. Bütün kapıları açan umut dolu bir rüzgardan bana geldiğin için… Allah Tamer ve Tamer gibi nice hayatların sahiplerinin de yardımcısı olsun. İntihar etmek mi? Gönlümüzden atlamışız, sevmeyi unutmuşuz, kötülükleri dost sanmışız; biz zaten ötenaziye kurban gitmişiz. Delilik… Haydi gel, evimize gidelim kilit…’

Kilit’in kucağımda içki ve sigaranın kokusunu şefkat dolu baba kokusu sanıp gözlerini kapattığı bu anlarda mutluluk da peşimizden geliyor. Evime girip kapıyı arkamdan kapattığımda aslında bu kapının hiç kapanmadığını, gücün benim elimde olduğunu anlıyorum. 
Ben doktorum. Hayat doktorluğunun diplomasını alamamış, bundan çakmış olsam da, ruhların bedenden çıkmadığı ana kadar birilerine umut olan bir doktorum. Kilit’in babası, Tamer’in adaşı, yaşayamadığı geleceği… Ben sözünü tutmayı amaç edinmiş bir insanım. Kilit’in babası, açılan kapıların kilit noktası… Ben, savrulmuş hayatların sebepsiz yere yok oluşlarının seyircisi olmaktan bıkmış, hiçbir şeyin çaresiz olmadığını, çaresiz insanın çarenin kendisi olduğunu görmüş; gerçeğe uzanmış bir misafirim. Yolculuğum bitinceye dek yaşam mücadelemden vazgeçmeyeceğim…

Dilâra AKSOY 

zonguldak_sahil_marti

HATIRA

Elime yüzüğünü verip, beni caddenin ortasında öylece bırakıp gitmişti. 5 yıllık flörtten sonra, bir yıldır nişanlıydık. Nedensiz, bahanelerin arasına bile konması imkânsız bir şekilde beni öylece bırakıp gitmişti Faruk. Üniversite yıllarından bu yana yaşamış olduğumuz aşkın varını yok’unu alıp da, beni onsuz bırakıp da gitmişti. Bacaklarım beni taşımaz olmuştu, eve zar zor gidebileceğimi anlayıp, yavaş adımlarla yürüyordum. Sonunda iki saatte evime ulaşmıştım. Kapıyı açıp, içeri girdiğimde artık bu yalnızlık yüküne dayanamayacağımı anlayıp yere çömelip hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
‘Kızım, Esra? Sen mi geldin yavrum?’

Anneannem 58 yaşındaydı, romatizması vardı, buna rağmen hiç üşenmeyip yerinden kalkıp, yavaş adımlarla yanıma geldi. Gözyaşlarımı silmeye çalışırken, beni o hâlde yakaladı.

‘Yavrum, ne oldu?’
Ailemi 18 yaşındayken kaybetmiştim ve anneannemle birlikte yaşıyorduk. O benim her şeyimdi.
‘Bir şey yok anneanne. İyiyim ben…’
‘Yoo, iyi değilsin. Ne oldu, neden ağlıyorsun? Gel bakayım buraya.’

Koluma girip beni salona götürmeye çalışıyor. 

‘Biricik torunumu üzen şeyin ne olduğunu öğrenmezsem olur mu hiç? Kim ağlattı seni esra? Söyle kızım, söyle yavrum… Faruk’la mı bir sorun oldu?’

Anneannem Faruk’un adını ağzına alınca dayanamayıp bu kez daha yüksek sesle, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.

‘Biz…’
‘Dur, tamam sakin ol çocuğum. Kavga mı ettiniz?’
‘Ayrıldık anneanne, yani o benden ayrıldı.’
‘Neden?’

Anneannem gözyaşlarımı siliyor. Hayatımın en büyük teselli ikramiyesi gibi…
‘Yurtdışına gidecekmiş, ben kabul etmeyince fikirlerimizin uyuşmadığını, bu şekilde yapamayacağını söyledi. Lafımı bitirmeme müsaade bile etmeden yüzüğü elime tutuşturdu, her şey bitti…’

Anneannem ile aramızda önce derin bir sessizlik oluyor. Ağrıyan bacaklarını tutuyor, başı önünde, sonra başını kaldırıp buğulu gözlerime bakıyor.

‘Canın çok yanıyor, değil mi?’
‘Bu da soru mu anneanne?’
‘Yanacak tabi ki kızım. Çok yanacak, ölür gibi hissedeceksin. Boşluğun sessizliği oturacak içine, yatıya gelen yüzsüz bir misafir gibi hissedeceksin. Gitmesi için yalvaracaksın, ama gitmeyecek.’
Anneannem üniversite mezunu, yıllarca Türkçe öğretmenliği yapmış. Emekli olduktan sonra da öğretmenliğini benim üzerimden bir meslek hâline getirdi, 29 yaşındayım, hâlâ bir öğretmenin öğrencisine akıl vermesi hâlini yaşıyor.

‘Anneanne…’
‘Dur kızım, lafımı bitirmeme izin ver. Şimdi bu acının, bu hayal kırıklığının, bu ayrılığın sen ölünceye dek seninle birlikte yaşayacağını sanıyorsun, öyle değil mi? Peki o zaman, sana hiç bilmediğin bir hikâye anlatacağım, sabırla dinleyeceksin ama, anlaştık mı?’
‘Ne hikâyesi? Hiçbir şey anlamıyorum.’

Yaramaz bir çocuk edasıyla burnumu çekip, rimelimin akmasına insafsızca izin veren gözlerimin nemini silmeye devam ediyorum.

‘Seneler öncesine gideceğiz birlikte. Sana o zamanlar 17 yaşında olan, liseyi bitirmiş, üniversite sınavına hazırlanan içine kapanık Ayşe’nin hikâyesini anlatacağım.’
‘Ayşe? Yani…’
‘Evet, benim hikâyem kızım. Anneannenin hikâyesi… 17 yaşında, liseyi yeni bitirmiş, evde anneme yardım eden, sosyal bir çevreye pek de sahip olmayan bir genç kızdım. Bu nedenle erkek arkadaşım da olmamıştı hiç. Evden dışarı adımımı atmazdım pek, bakkala gider, alışverişimi yapar, tekrar eve dönerdim. Zaten tek gayem de üniversite sınavını kazanıp, bir yol tutturmaktı. Yakın arkadaşım Dilan İzmir’e taşınınca onunla mektuplaşmaya başlamıştık, yalnızlığımı bir nebze olsun hafifletiyordu. Kapı çalınır çalınmaz mektup alma sevinciyle açardım kapıyı, yine böyle bir günde heyecanla kapıyı açtım. Karşımda duran adam benden büyüktü, postacıydı. Postacı değişmiş ve her zaman gelen yaşlı amcanın yerine benden en fazla beş yaş büyük olan postacı gelmeye başlamıştı. Esmer, 1.80 boylarında, siyah saçlı, kahverengi gözlü bir gençti. Görür görmez hoşlanmıştım ondan. O yaşa kadar hiç flörtü olmamış bir genç kız için büyülenilecek bir durumdu bu. Mektubu elime tutuşturduğunda gözlerinde kaybolduğumu hissederdim. Dilan’a bile mektubumda ondan bahseder olmuştum, postacıyla konuşmalarımız sadece ‘Merhaba, iyi günler, teşekkürler’ ile bitiyordu. O bile yetiyordu ses tonunda konaklamam için, müzik dinlemiyordum sonra, başka kimseyle konuşmuyordum sesini unutmamak için. Mektuplarımı getiren postacıya âşık olmuştum. Yolda görse tanımayacağı biriydim belki de. Önceleri Dilan’dan mektup geliyor diye heyecanlanır, kapıyı o heyecanla açardım, artık durum değişmişti, onu göreceğim için heyecanlanıyor, aynanın karşısına geçip süsleniyor, her gün bir ümit bekliyordum. Bakkal’a bile rahmetli erkek kardeşimi gönderir olmuştum. Evden çıkmıyordum, mektupları kapıya bırakıp gidecek, kapıyı çalmayacak diye çok korkuyordum. Adı Mesuttu. Tam 6 ay boyunca kapımı aşındırdı diyebilirim. Dilan, mektuplarında bir bahaneyle bile olsa onunla konuşmam gerektiğini söylüyordu, parmağına bakmıştım, yüzük yoktu, demek ki evli ya da nişanlı değildi. Derslerimi de askıya almaya başlamıştım, kendimce ona şiirler yazıyor, denizleri anımsatmasa bile kahveyi anımsatan kahverengi gözlerini anlatıyordum. Bir gün, ‘Yine mektubunuz var, Ayşe Hanım’ deyip, gülümsedi. Dilan’a mektuplarını geciktirmemesi, hemen cevap vermesi için yalvarıyordum mektuplarımda, sırf Mesut’u görebilmek için… Dilan nişanlanmıştı, bu kafayla gidersem sadece kapıma gelen postacıyla göz temasında bulunacağımı, bu yüzden de evde kalacağımı söylüyordu. O kadar güzel dişleri vardı ki, bence gülmek onun kadar başka hiç kimseye yakışmıyordu. Cennet’i anımsatıyordu gülüşü, bu dünyada, o dakikalarda cenneti yaşıyordum.
Bembeyazdı. Ona hayran hayran baktığımı anlayacak, hislerimi fark edecek diye ödüm kopuyordu. Bir sabah, sabahın altısında kapı çaldı, şaşırmıştım, kim olabilirdi ki sabahın o saatinde? Uykulu gözlerle kapıyı açtığımda kimseyi göremedim, kapının önünde bir zarf duruyordu. Zarfın üzerinde ise sadece adım yazılıydı, merakla mektubu açtım. 
‘Yarın 11′de sahilde buluşabilir miyiz boncuk göz?’ yazmıştı, altındaki isim kalbimin ağzımdan çıkmasına sebepti. O yazmıştı, Mesut… Önce biri dalga geçiyor sandım, etrafı kolaçan ettim, ama sonra inanmak galip geldi, işime geleni yaptım ben de, inandım. Sahil, evimizin tam karşısıydı, tanıdık birileri tarafından görünmek bile korkutmuyordu. Gittim, saat tam 11′de… Bekledim, tam 6 aydır kahve içmiyordum, sanki içtiğim o kahveler onun o kahverengi gözlerini yok edecekmiş gibi geliyordu. Kahveyi çok severdim hâlbuki, gözlerinden içmek gibi geliyordu. Ağzıma bile koymuyordum, o benim sigara tiryakiliğim, kahveye susamışlığımdı. Hayatımda yapmadığım bir şeyi yapıp, sigara içmeye başlamıştım. Derdimi dokuyordum ciğerlerime… Bekledim kahve gözlümü, bekledim, gelmedi. Hayal kırıklığımı da yanıma alarak eve koştum. Bir hafta sonra kapı çaldı, uçarcasına koştum kapıya. Karşımda bir adam vardı, evet… Lâkin o değildi, başka bir adamdı. Elinde mektuplar duruyor ve şaşkınlığıma yanıt verircesine şaşkın şaşkın gözlerime bakıyordu. Dayanamayıp sordum, ‘Sizden önce gelen bir postacı vardı, ona ne oldu?’ ‘O arkadaş vefat etti’ dedi. Vefat’ın sonundaki ‘T’yi kaldırıp, ‘Vefa’ olsun istedim, ‘O arkadaş vefa etti, vefalı biriydi, o arkadaş vefayı borç bildi’ desin istedim. Duyduklarım doğruydu, evden buraya gelirken bir araba çarpmış ve o dakikada can vermiş. O gün yemeden içmeden kesildim, içmediğim kahveye başladım sonra, falıma baktım, telvem bile kahverengiydi. Bir sürü kahverengi biriktirdim ondan sonra, kahverengi eşarp, kahverengi çanta, kahverengi yatak örtüsü, kahverengi elbiseler, kahverengi bir yalnızlık…
Dilan’a yazdığım mektuplar da sadece arkadaşımdan gelen yalnızlığı hafifletici mektuplardı. Kapıyı heyecanla açmıyor, hatta bazen erkek kardeşimin açmasını istiyordum. Hıçkıra hıçkıra ağlamayı bile çok görmüştüm kendime, annem ne olduğunu sorar, hâlime acır, üzülür, tesellisinden arta kalanları bana emanet ederdi yanında ağlarsam. Üniversite sınavını kazandım, Boğaziçi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği… Derslerime asılmıştım yokluğunda, bir de bunu yapmış, bunu başarmıştım. Baktığım her yerde onu görüyordum, ama hayatım değişmişti. Yeni arkadaşlar, dostlar biriktirmiş, içine kapanık hâlimden sosyal bir insan hâline gelmiştim. Sonra dedenle tanıştık. Telvemden vazgeçip, kahverengiyi onda gördüm, kahverengiyi onda sevdim, onu sevdim. Yakup beni dünyanın en mutlu kadını hâline getirdi, zamanla o acım hafifledi. O platonik aşkımı kalbime gömdüm, o gün buluşabilseydik neler olurdu, hayatımızda ne değişirdi, bunu da düşündüm. Ama sonuna ‘Kısmet değilmiş’i de ekledim. Kısmet değilmiş… Dilan da evlendi, teknoloji ilerleyince mektubun yerini telefonlar aldı, sonra birbirimizi ziyaret etmeye başladık. ‘Mesut musun?’ diye sorduğunda, ‘Mesudum’ demeyi öğrendim. Ama Mesut’la değil, kendi içimdeki mutluluğun parıltısıyla Mesuttum. Demem o ki benim güzel; boncuk gözlü kızım… Canın yanacak. Çok yanacak. Unutamayacağını sanacaksın. Ne acılar ekledim ben o platonik aşkımın üzerine, dedenin vefatı, annenin, babanın, erkek kardeşimin, annemin, babamın…
Yaşadığımız müddetçe mutluluklarla sınandığımız kadar acılarla da sınanıyoruz. Kimleri kaybettim de kendimi buldum. Olgunlaştım, büyüdüm, anneanne oldum baksana… Senin gibi güzel bir torunum var. İnsan en çok gençlikteki hayal kırıklıklarına bakıp da üzülür. Çok gençsin. Henüz gençsin. Kalbin parçalanıyor gibi hissediyorsun, öyle değil mi?

Esra ellerimi öpüp, hıçkırıklarını biriktirmeye devam ediyor.

‘Anneanne… Canım çok yanıyor.’
‘Yanacak. Bir aleve dönüşeceksin sen de zamanla. Unutmak isteyeceksin, unutamadıkça kendini unutacak, kendine kahredeceksin. Ama geçecek prensesim. Geçecek güzelim… Bak, yağmur yağıyor. Güneş de açacak elbet, bir gün yeniden seveceksin, evleneceksin. Şimdi acını yaşa, elbette bu senin hakkın. Ama hayata devam et. Çünkü o da edecek. Seni burada kahredip, perişan eden adam da hayatına devam edecek. Hayatın kanunu bu… Yollar ayrı olunca, vasıtalar aynı olsa bile fayda etmez. Sen başka istikamete gidersin, o başka… Haydi git, elini yüzünü yıka.’
‘Anneanne, seni çok seviyorum, çok ama çok…’
‘Ben de seni canım kızım, ben de seni çok seviyorum.’

Esra elini yüzünü yıkamaya gittiğinde yorgun bacaklarıma aldırmadan pencerenin kenarına geçiyor, dışarıyı seyrediyorum. Karşımda sahil, uçuşan martılar, yağmurun denizle fısıltısı, el ele tutuşan sevgililer, çocuklar, anneler, babalar, gençler… Martılarla birlikte gözleri kahveli yâr, o postacı el sallıyor bana, ‘Yarın 11′de buluşabilir miyiz boncuk göz?’ diyor. ‘Yarın olsun, yarınlar gelsin, söz’ diyorum. Gençlik bir kere gelir, bu fırsatı kaçırırsam içim rahat eder mi? ‘Geleceğim postacı, geleceğim gözleri kahveli yâr, mektuplarımı almak olmasa da işin ucunda, geleceğim’ diyorum. ‘Söz…’

Dilara AKSOY

9-9631

SAFİR

Her zamanki yerinde, tren raylarına yakın duruyor, batmakta olan güneşi seyrediyor. Gözlerinde çözemediğim derin bir anlam var, dokunsam ağlayacak gibi, bembeyaz saçları adeta sakalına karışmış, üstünde sanki bin yıldır çıkarmadığı eski kıyafetler var, ayakları çıplak, taşlara basa basa öylece duruyor. Taşlar sanki ayaklarıyla kardeş gibi, canı acımıyor, ses çıkarmıyor, ya da alışmış böylesi bir acıya… Ayaklarının acısı bir yana, sanki yüreğinde bir yumru gibi oturup kalan acılar var. Herkes yanına yanaşmaya çekinirdi, kimseyle konuşmaz, çocuklar oyun oynadıkları zaman sessizce bir köşeye çekilir, hafiften gülümseyerek onları seyrederdi. Bir gün çocuklar bilyelerini kaybetmişlerdi de, onun cebinden çıkmıştı. Çocuklar ondan daha çok korkmuş, bir daha onun bulunduğu yerde oyun oynamamışlardı.

‘Zeki Ağabey, çözebildin mi bu adamın esrarını?’
‘Çeşitli rivayetler var hakkında ama, ben de bir şey anlayamadım. Daha önce İzmir’de yaşadığı, İzmir’den İstanbul’a geldiği söyleniyor. Bir de çok zenginmiş, öyle diyorlar.’
‘Zengin ise bu paspal hâli ne be ağabey?’
‘Orası ayrı bir merak konusu zaten… Banklarda yatıyormuş.’
‘Allah Allah… Ben bir gidip konuşacağım ağabey, çok merak ediyorum, iki sene oldu.’
‘Dur oğlum, maazallah delidir falan, bir şey yapar sana, otur yerine.’
‘Yok ağabey, ben dayanamıyorum, konuşacağım.’

Ona doğru, kalbim adeta küt küt atarcasına yürüyorum. Yaklaştığımı anlayınca gün batımıyla aşklarına limon sıkmışım gibi başını önüne eğiyor.

‘Merhaba’

Başını yerden kaldırıp, o derin, manalı gözleriyle gözlerimin içine bakıyor. Ürküyorum.

‘Şey…’

Cümlemi bitirmeme fırsat bile vermeden yavaş adımlarla arkasına bile bakmadan yürüyüp gidiyor.

‘Hey! Bana baksana sen! Bey amca, sana diyorum, yahu insan bir dönüp de arkasına bakar. Deli misin nesin, anlamadım ki…’

Birden arkasına dönünce irkiliyorum. Cebinden bir kâğıt çıkarıyor ve kâğıdı yere atıp, gidiyor.
Meraklanıp kâğıdı yerden alıyorum. Kâğıdı açıp baktığımda ise boş olduğunu, üzerinde en ufak bir notun bile bulunmadığını görüyorum.

‘Dalga mı geçiyorsun bizimle be! Allah’ın delisi!’
‘Ne oldu İsmail?’
‘Hakkı Ağabey, deli bu adam, deli… Ne konuşuyor, ne dinliyor… Zeki Ağabey’e de söyledim, ben bu adamın esrarını çözeceğim. Baksana şu kâğıda, yere attı, içinde bir not var sandım, boş, bomboş. Hiçbir şey yok.’

Hakkı Ağabey kahkaha atıp, kâğıdı evirip çeviriyor.

‘Baksana oğlum, burada bir not var işte.’
‘Hani, nerede?’

Kâğıdı elinden kapıp bakmaya çalışınca, Hakkı Ağabey kahkahalarla gülmeye devam ediyor.

‘Ne safsın be oğlum…’
‘Bu adamın esrarını çözeceğim ben, içime dert oldu.’
‘Bırak, uğraşma elin garibiyle. Kim bilir ne derdi var…’
‘Hepimizin derdi yok mu ağabey? Hepimiz bir şeylerin peşinde, bir şeylerin arkasında, bir şeylerin yanında ve bir şeylerin acısında değil miyiz? Bu dünyada tek kalmanın zorluklarını en iyi ben bilirim. Erkek kardeşimi de kaybettikten sonra bir müddet kendime gelemedim, biliyorsun. Okusaydım, iyi yerlere gelseydim, belki de yalnızlık çekmezdim bu kadar, ama sen de biliyorsun, paranın gözü çıksın!’
‘İsyan etme oğlum. Hepimizin derdi var.’
‘Doğru… Mahalleli olarak bana sahip çıkmasaydınız ne yapardım bilmem… Adı neymiş?’
‘Kimin adı neymiş?’
‘Delinin…’
‘Safir diyorlar.’
‘Safir mi, ne alaka?’
‘Ne bileyim oğlum. Safiri çok mu seviyormuş, neymiş, öyle bir şey herhâlde. Yarım yamalak biliyorum ben de. Konuşursa eğer, git kendin sor.’
‘Haydi kalın sağlıcakla, ben bir şunun peşinden gideyim bakayım…’
‘Oğlum, dayak yiyeceksin en sonunda, uğraşma.’
‘Çok merak ettim.’

Mahalleyi boydan boya geziyor, onu arıyorum. En sonunda köhne bir evin önünde, kaldırımda tek başına oturduğunu, elinde yine bir kâğıt ve kalem olduğunu görüyorum.

‘Safir!’

Dönüp bakmıyor.

‘Hey! Safir misin nesin, bey amca yemedik seni, bir baksana şuraya.’

İstifini bozmadan, sadece başını kaldırıp, yine o manalı gözleriyle bana bakıyor. Siyah gözlerinde derin bir keder saklı, o anda fark ediyorum sol kaşının üstündeki izi…

‘Ne istiyorsun?’

‘Aaa konuştun, konuştun!’
Konuştuğunu görünce şaşkınlıkla karışık bir sevinçle yanına gidiyorum.

‘Kimsin, neyin nesisin sen?’

Elindeki kâğıda baktığımda kâğıdın yine boş olduğunu görüyorum.

‘Neden bu kadar merak ediyorsun?’
‘Sadece ben değil, herkes merak ediyor. Bir derdin varsa söyle, bizim burada herkes birbirine sahip çıkar, hepimiz birbirimizin derdiyle ilgileniriz.’
‘Benim derdimin dermanı yok oğlum, haydi bak işine.’
‘Nereden biliyorsun? Anlatmadan bilemezsin.’
Ayağa kalkıyor ve elindeki kâğıdı yere atıp, arkasına bakmadan yine yol alıyor.
‘Dur! Dur! Lütfen…’

Arkasından koşuyorum, birdenbire o kadar hızlı yürüyor ki, nefes nefese kalıyorum. Sonunda yetişemeyeceğimi anlayıp, pes ediyorum. Peşinden gitmekten vazgeçip, kâğıdı almak için geri dönüyorum belki bir şeyler yazmıştır diye düşünerek…
Kâğıdın üzerinde sadece çizilmiş iki göz olduğunu görüp, bir kez daha şaşırıyorum. 
Ertesi sabah kahvedeki arkadaşlara onunla konuştuğumu anlatsam da, hiçbiri bana inanmıyor. Çizmiş olduğu gözleri gösteriyorum, bunun da bir anlam ifade etmediğini söyleyip, benimle dalga geçiyorlar. İş bu noktalara kadar gelince mahallede adı ‘Safir’ olarak bilinen adamın esrarını daha çok merak ediyor, çözmeyi adeta bir görev ediniyorum.
Tren raylarının üstünde yürüyor, çıplak ayakla, elleri cebinde, başı önünde sadece yürüyor.

‘Hey! Dur, ne yapıyorsun sen? Ezileceksin.’

Karşıdan gelen treni görüp koşar adımlarla onu yakalıyor ve kenara çekiyorum.

‘Aklını peynir ekmekle mi yedin sen, ölmek mi istiyorsun?’

Elini cebine sokup, cebinden bir kâğıt daha çıkarıyor.

‘Aman dur bey amca, gözünü seveyim bu da boş çıkmasın. Arkadaşlarım benimle alay etmeye başladılar senin yüzünden, seninle konuştuğuma bile inanmıyorlar. Deli desem değilsin, akıllı desem, hiç değilsin. Söyle, sen kimsin?’

Bu kez kâğıdı yere atmayıp, elime tutuşturuyor. Kâğıdın üzerinde gözlerle birlikte artık net bir biçimde çizilmiş iki yüz var. 

‘Kim bunlar?’

Resmin ikincisine baktığımda yüzlerden birinin ona ait olduğunu fark ediyorum. Kopkoyu, siyah, derin, kederli gözler…

‘Bu… Bu sensin, değil mi? Peki yanındaki kim?’

Gözlerime daha anlamlı, dikkatle bakıyor. Sakalını ovuşturup, gözlerini iki kez kırpıştırıp, yine hiçbir şey söylemeden gidiyor.

‘Hey Allah’ım yarabbim, çattık belaya… Amca, sayende beni deli sanıp kapatacaklar. Ne olur yani böyle bilmece gibi davranmasan…’

Bütün bir gece resimlerin esrarını çözmeye çalışıyor, elimde kâğıtlarla öylece pencereden dışarı bakıyorum. Kendi yüzünün yanı sıra çizmiş olduğu diğer yüz, bir bayanın yüzü… Simsiyah saçları var, uzun bir elbisesi ve elinde çantası… Bu kadar güzel resim yapan birinin deli olmadığına bir kez daha kanaat getiriyorum. Sonunda dayanamayıp her zaman bulunduğu yere gitmeye karar veriyorum.
Gittiğimde gördüğüm manzara ise beni şaşkına çeviriyor. Orada, çimenlerin üzerinde oturmuş, başını ellerinin arasına almış, hıçkırıklarla ağlıyor. Yavaşça yanına yaklaşıyorum, ürkütmemeye çalışarak…

‘Amca…’

Beni görünce gözyaşlarını elleriyle siliyor, yanına oturunca ayaklarındaki nasırları fark ediyorum. Elleri kir içinde, sanki bin yıldır yıkanmamış gibi… 

‘Lütfen, anlat. Ne derdin var?’

Cebinden bir not daha çıkaracakken, ellerini tutuyorum.

‘Hayır, bunu yapma. Konuş benimle. Notla olacak iş değil bu.’

Başını öne eğip, dudakları titreyerek sessizce ağlıyor bu sefer.

‘Neden… Benimle neden bu kadar ilgileniyorsun?’
‘İki senedir buradasın. Hiçbirimizle konuşmuyorsun, sürekli buradasın, gün batımını seyre dalıyor, sanki birini bekliyormuşsun gibi uzaklara dalıyorsun. Merak ediyorum hâliyle, sen olsan merak etmez misin? İlk başta deli sanmıştım seni, ama değilsin. Hatta belki bizden bile daha akıllısın. Nedir bu muamma? Derdini söylemeyen derman bulamaz, lütfen anlat. Anlat ki, sana yardımcı olayım, söz veriyorum, sen istemediğin müddetçe hiç kimseye anlatmayacağım.’
‘Şu ağacı görüyor musun?’
‘Evet… Bu, bir çınar ağacı…’
‘Ben sandığınızdan çok uzun zamandan beridir buradayım. Gençliğim burada geçti benim.’
‘Eee peki neden burada hiç kimse seni tanımıyor?’
‘Sen olsan saçı sakalı birbirine karışmış, pasaklı bir ihtiyarı gençliğinde görmüş olsan, şimdiki hâliyle çıkarabilir, tanıyabilir misin?’

Bu kez ben başımı önüme eğip, sessizlikle cevap veriyorum.

‘Ne olmuş peki bu çınar ağacına?’

Gözleri tekrar doluyor. 

‘Bu çınar ağacı var ya… Bu lanet olası çınar ağacı!’
‘Evet?’
İyice meraklanıp, bir yandan ona, bir yandan da Çınar Ağacı’na bakıyorum.
‘O…’

Anlatamayıp, bir kez daha hıçkırıklara boğuluyor ve biraz önce vermek istediği, benim almadığım kâğıdı elime tutuşturup, kalkıyor.

‘Dur, gitme! Anlatacaktın.’
‘Cevap orada. İyi bak, göreceksin.’

Kâğıda bakınca gözlerime inanamıyorum. Kâğıtta karşımda duran çınar ağacı ve çınar ağacına kendini asan bir kadın var. Bir önceki resimde gördüğüm siyah saçlı kadın… Kaç dakika kâğıda baktığımı, ne kadar zamanın geçtiğini bilmiyorum, adeta geçen zaman beynimi uyuşturuyor. Doğan güneşle birlikte anlıyorum çok zamanın geçtiğini…

‘İsmail, oğlum ne yapıyorsun burada bu saatte?’

Kâğıdı cebime koyup, yerimden kalkıyorum.

‘Hiç… Oturuyorum Hakkı Ağabey.’
‘Bu saatte? Oğlum delirdin mi? Bizim delinin yerini sen aldın galiba.’
‘Bu sabah göremedim onu buralarda. Sen gördün mü?’
‘Yok. Ben de görmedim hiç. Hayırdır?’
‘Yok bir şey, ama ona ulaşmam lâzım. Nerede kaldığını biliyor musun?’
‘Bizde kalıyor, hatta dün gece tavla oynadık karşılıklı. Oğlum deli misin sen? İki kelam etmeyen adamın nerede kaldığını nereden bileyim ben? En son banklarda yatıyordu, bilmiyor musun?
‘Ona ulaşmam lâzım.’

Koşar adımlarla mahallede onu arıyorum. Oyun oynayan çocuklara soruyorum, hiç kimse de nerede olduğunu bilmiyor. 

‘Koşun, buraya gelin!’

Hakkı Ağabey’in kız kardeşi Sude imdat çığlıkları atınca, telaşlanıp sesin olduğu yöne doğru koşuyor, Sude’nin yanına gidiyorum.
Gördüğüm manzara ise korkunç… 

‘Şu… Şuna baksana.’

Kaldırımda boylu boyunca yatan kişinin Safir olduğunu görünce yüreğime bir hançer saplanıyor sanki. Bir türlü esrarını çözemediğim, tam da çözdüğümü düşündüğüm anda kaybettiğim bu adam, ona karşı şefkatlerin en büyüğünü hissetmeme neden oluyor.
Elinde bir sürü kâğıt var bu sefer. Yanına yaklaştığımda gözünden bir damla yaş aktığını fark ediyorum.

‘Yaşıyor, ölmemiş!’
‘Al bunları evlat, bulmak istediğin her şey bu kâğıtlarda.’
‘Dayan, ne olur…’
‘Benim dayanacak gücüm kalmadı. Sen iyi bir çocuksun, hep iyi kal.’

Bana gülümseyip, gözlerini sonsuzluğa kapatıyor.

‘Kendisini arabanın önüne attı. Var mı böyle bir şey? Çarpan kişi de kaçtı gitti, hey Allah’ım ne insanlar var…’
‘Tamam sude, sen sakin ol. Haber ver bizimkilere, ben geleceğim daha sonra.’

Kâğıtları alıp, kimseye daha fazla görünmeden Çınar Ağacı’nın yanına gidiyor, adeta saklanırcasına kâğıtta yazılanları okumaya başlıyorum.

‘Bu kez bir resimle değil, cümlelerle çıkıyorum karşına evlat. İstanbul’da başlayıp, İzmir’de devam eden ve sonrasında yine İstanbul’da noktalanan hayatımı anlatacağım sana bu satırlarda. Bana buralarda Safir derler. Nedenini merak ediyorsan, Çınar Ağacı’nın bulunduğu yerde, toprağın altına gömdüğüm Safir’e bakman yeterli… Herkes Safir’i çok sevdiğime dair, sırf bu yüzden bana bu ismin takıldığını düşünür, birçokları duydukları, ya da kendi uydurdukları kadarıyla kısacık hâlini bilirler hikâyenin. Ortada bir safir vardır ama, bu safir nedir, kimdir, neyin nesidir? Neden safirdir? Onu, yani toprağın altına gömdüğüm safir yüzüğü hayatımda tek sevdiğim kadına almıştım. Ondan değerli olamazdı elbet, hem değer dediğin şey nedir ki? Evlenecektik. İkimiz de buralıydık, burada birlikte büyüdük. Birbirimizi deliler gibi seviyorduk. Çınar Ağacı’na adımızı yazar, birbirimizi görmediğimiz anlarımızı yaşamdan saymazdık. Asker’e gidecektim, o da beni bekleyecekti. Nitekim gittim, döndüğümde acı bir haberle sarsıldım. Ağabey’i onu evlendirmek istiyordu, bir başkasıyla… Çok zenginlerdi. Bizim de durumumuz kötü değildi ya, ama Ağabey’i benden daha zengin birini bulmuştu ona. Adını ne sen sor, ne ben söyleyeyim… Benim adımı da öğrenmene gerek yok, sen de herkes gibi sadece Safir de gitsin. Kaçalım dedim, bana kaç dedim, kaçtı da… Ağabey’i buldu bizi, çekip aldı onu elimden. Evlenemeden kaybettim. Sonra düğün günü çaresizce Çınar Ağacı’nın önüne gelirken, kendisini asmakta olduğunu gördüm. Koşup onu kurtarmak istedim, buna aramıza giren tren mani oldu. Aramıza ağabey’i girdiği gibi, tren de almıştı onu elimden, bana son bir bakışı vardı ki, onu hayatım boyunca unutmadım. Gün batımıydı, vedalaşır gibiydi, ‘Yapma’ diyemedim, mani olamadım, kader yolları ayırdı bizi. Duramadım buralarda ondan sonra, kendimi unutturmak istedim, İzmir’e gittim, yıllarca orada kaldım, hiç evlenmedim, gözümü ne zaman yumsam, onun yeşil gözlerindeki vedayı görürdüm. Hiçbir veda bu kadar acı verici olamaz. Ben sevdiğimin ölümünü çaresizce izledim, atmalıyım dedim kendimi, bizi ayıran tren beni ezmeli, ben de onun yanına gitmeliyim… Bana bir not bırakmıştı ölmeden önce, vasiyet eder gibi… ‘Sen yaşamalısın, çünkü yaşadığın müddetçe beni unutmayacağını biliyorum. Ben de olsaydım, seni asla unutmazdım. Yaşa ki, beni de, aşkımızı da yaşat’ diyordu. İzmir’de de yapamadım, yıllarca buraların hasreti, en önemlisi sevdiğimin hasretiyle yanıp tutuştum. En sonunda da dayanamadım, döndüm buraya. Kendimi unutmuştum aslında, ben artık herkesin bildiği deli safirdim. Taş kesilmiştim. Her gün, gün batımında gelir, onun hayaliyle vedalaşırım. Dayanamadım acısındaki o tatlı yokluğuna… Yokluğu bile o kadar anlamlı, o kadar tatlıydı ki, dayanamadım hayalinden uzak yaşamaya… Ama artık yanına gitmek istiyorum, artık onun yanında olmak istiyorum. Sen iyi bir çocuksun. Şayet bir gün olur da seversen, sakın sevdiğinin ellerinin arasından kayıp gitmesine izin verme. Onunla öleceğini bilsen bile bırakma. Bir hayal, bir yokluk, bir kayboluş geliyor ki sonra, sorma… Hangi akıllı böylesine deli sever ki? Hayatımı ve beni merak ettiğin için ölmeden önce bunları yazıyorum sana. Bir de, bir gün birini bu kadar çok seversen, benim yaptığım hataları yapma diye… Onu çok uzaklara, en bilinmezlere götürebilirdim, yolumuzda ölüm olsa yine de benimle gelirdi, biliyorum. Yapamadım, sonra da senelerce bunun ızdırabını yaşadım. Yaşa evlat, doğru bildiklerinle yaşa, varsın sana deli desinler. 1938 yılıydı onu kaybettiğimde, takvime bakmaktan hep çekinirim de bugün mahalledeki çocuklardan biri arkadaşına annesiyle babasının 1957 yılında evliliklerinin 15. Yılını dolduracağını, bir ay kaldığını söylüyordu. Demek ki yıl olmuş 1956 ve 18 sene geçmiş. Safir artık bir 18 yılı daha sevdiği olmadan geçiremez. Takvimlerden nefret ederek, daha fazla susarak, daha fazla yanarak yaşayamaz. Ötenaziydi yıllar yılı yaşadığım… Seversen şayet, bırakma çocuk. Bırakma ki, adın güneş olsun, sevgi olsun, aşk olsun; ama acı olmasın. Şimdi gidiyorum, ben mutluyum, artık sevdiğime kavuşuyorum. Kimsesizce, unutulmuşçasına gidiyorum. Sev, sev ki; mecnun desinler, çöllere düşmüş de yanmış desinler, ama sevmiş desinler. Sev ki bulmuş da kaybetmiş demesinler. Sevmiş de, severek ölmüş desinler. Severek ölüyorum ben de… Sövene armağanım olsun, nefreti güzellik sanana armağanım olsun. Bir isteğim var, beni ağacımızın yanına gömün. Onu kaybettiğim yerde kendimi bulmak istiyorum.’

Mektubu bitirdikten sonra hıçkırıklarıma ‘Dur’ diyemediğimi fark ediyorum. Yanaklarım ve mektuplar sırılsıklam. Sanki yağmur yağıyor kâğıtların üzerine, gözlerimden süzülen yağmurlar… Ellerim titreye titreye katlıyorum mektupları, Çınar Ağacına dokunuyorum. Ağaçta, kalbin içinde baş harfleri yazıyor. K ve A. Herhâlde bunlar da Kerem’le Aslı’nın kaderini paylaşan bir başka Kerem’le Aslı’ydı diye düşünüyorum.
Toprağın altını kazıyıp, sonunda safir’i buluyorum, masmavi, parıldıyor. Yıllanmış bir şarap gibi öylece duruyor. Bu yüzüğü sevdiğine takamamak, bu yüzüğün kaderini yaşamak ve bir safir taşına dönüp, bir safir olarak anılmak… Seviyor olsaydım böyle severdim, seviyor olsaydım belki deli derlerdi, deli safir… Ama böyle severdim ben de, sevemediğim için o kadar içerliyorum ki şimdi. Böylesi bir aşkın şahidiyim. Güle güle Deli Safir, güle güle aşkıyla sonsuzluğun sonunda kendini ve sevdiğini bulan, mecnuna dost, deli safir…

Dilara AKSOY

8f4e68ff62c84bbc4b400a38a709a020_1325426788

KİBİR

‘Şunları görüyor musun? Nasıl da kahkahalarla gülüp, yemek yiyorlar.’
‘Evet… Hepsi böyle. Yalnız, içlerinde mutsuz olanlar da var.’‘Keşke onlar gibi olsaydık biz de. O vakit istediğimiz her şeyi yapardık.’

Denize karşı oturuyorlardı. Birdenbire Cengiz, oflayıp poflayarak elindeki gazeteyi masaya vurdu.
‘Ne oldu Cengiz?’
‘Bir şey yok Aysel, bir şey yok. Ye yemeğini sen.’
‘Ne oldu diyorum?’
‘Bir şey yok be kadın! Yemeğini yesene sen…’
‘Hep annenin yüzünden bu hâldeyiz, biliyorsun değil mi?’
‘Her suçu da anneme atarsın zaten. Ne biçim bir kadınsın be! Kendi hatalarını göremiyorsun bir türlü.’
‘Bazen seninle evli olduğum için, hatta insan olup, seninle şu masaya oturduğum için bile kendimden utanıyorum.

Onlar da can kulağıyla masanın kenarına yaklaşmış, bağırıp çağrışan çifti merakla dinliyorlardı.
‘Demek öyle! Asıl ben insanlığımdan ve sana değer verip seninle birlikte olduğumdan dolayı utanıyorum.’
Cengiz, Aysel’e tokat atacakken, birdenbire kıyamet koparcasına ortalık talan oldu. Her şeyin normale dönmesi için, masa örtülerinin uçuşması, masaların havaya kalkması, garsonların ve şeflerin kendilerini dışarı atmaları, müşterilerin ise çığlıklarla bir o yana bir bu yana kaçışmaları gerekti. Onlar da ne olduğunu anlayamamışlardı, birdenbire kendilerini Cengiz ile Aysel’in oturduğu yerde buldular.

‘Aaa! Ama ne oldu bize?’
‘Sen… Sen ne hâle gelmişsin böyle?’
Olduklarından daha büyüklerdi artık.
‘Sen kendi hâline bak. Sanırım Allah duamızı kabul etti.’

Sandalyede diledikleri gibi arkalarına yaslanarak otururlarken Cengiz ile Aysel’i gördüler. 
‘Aaa! Olamaz! Şunlara bak!’
Aysel ile Cengiz de bu hâllerine inanamıyorlardı, yer değiştirmişlerdi. İnsanlıklarına sövdükleri için şimdi bir karıncaya dönüşmüşlerdi. Yerlerinde oturup, daha biraz önce insanlara imrenerek bakan karıncalar ise Aysel ile Cengiz gibi insan olmuşlardı.
Aysel ağlıyor, ‘Şimdi ne yapacağız? Bizi ezecekler, ayaklarının altında ezecekler, bir karıncaya dönüştük’ diyerek dövünüyordu.
Cengiz’in ağzını bıçak açmıyordu. Hızlı adımlarla gelen garsonu görünce Aysel’i kenara itip, ‘Kaç!’ diye bağırmakla yetirdi, kaçmasalardı ezileceklerdi.
İnsana dönüşmüş olan karıncalar, Aysel ile Cengiz’i hayretle seyrediyor, yanlarına çömelip, onları anladıklarını belirtmek istiyorlardı.
Aysel hıçkırıklarla ağlamaya devam ediyordu. ‘Allah’ım biz ne günah işledik de, böyle oldu?’
Cengiz, Aysel’in yanına iyice yaklaşarak: ‘Sanırım en büyük günahı işledik, insan olduğumuz için utandık, insanlığımıza isyan ettik. Allah bizi affetsin’ dedi.
Yeryüzündeki en kıymetli canlılar olmalarına rağmen, düşünebiliyorken, konuşabiliyorken, sevebiliyorken, okuyabiliyorken, yazabiliyorken, nimetlerin en güzeline sahipken insan oldukları için isyan etmişlerdi. Karıncalar şimdi bir an için de olsa insan oldukları için dua ediyorlardı Allah’a.
Onlar karınca oldukları için isyan etmemiş, sadece insanoğlu’na imrenerek bakmışlardı. 
Karınca, kararınca rol değişimi yaşanmıştı. Bir karınca, kararınca, özünden kopup, imrendiği insanlardan biri olmuştu. Bir insan, yeryüzündeki en kıymetli canlıyken, canlıların en üstünüyken, Allah’ın yarattığına karşı gelerek isyan bardağını kaldırmıştı. 
Cengiz, korkuyla karışık bir pişmanlık ifadesiyle: ‘Allah’ım beni, eşimi, bizi affet. Sana karşı geldik’ diye dua ediyor, etrafındaki insanlara sanki insanlığını bin yıldır kaybetmişçesine hasretle bakıyordu.
Birdenbire bir sarsıntı daha oldu ve pencerenin üstünde şu yazıyordu:
‘Kibirlenme ey insanoğlu! Senden büyük Allah var.’

Dilara AKSOY

Diğerleri Gibi Değildi…

Diğerleri gibi değildi. Yeniden yaşasa bile hayatı asla asal çarpanlarına ayırmazdı. Olduğu gibi kabul ederdi küçük ayacıklarını sığdırdığı eskimiş, çamurlu terliklerinde. Terliklerinden taşan topukları gibi bir yerlerden taşmak isterdi. Yüzünün güldüğüne inanmak, yaşamak ve yüzüne yabancılaşmak. Sevilmek isteyen bir kadının bütün notaları vardı içindeki müzikte. Ve hangi his hangi notayı basıyorsa çıkan sesten ürküp kaçmıştı sevgilileri.

Binlerce roman okumuştu aşk hakkında..Binlerce şiir dinlemişti. En son yetiştiği filmin karanlığında ilk bulduğu koltuğa oturduğu gibi sevgililerini seçmişti.

Yanıltmıştı onu hayat. Hani kazığını yediğin anda kendinde farkettiğin o ilk duygu var ya..Koymadan bir yerlere hislerini üzerini örtüverir gece. Boşverdi bir süre..Aşkın kendisine gelmesini bekleyecekti. Biliyordu belki de seven bir kalbin asla yalnız kalmayacağını…

Kendisini hayal etti bir erkeğin kollarında. Ona sarıldığını ve boylu boyunca iliklerine kadar yapıştığını. Çiğnediği cikletin damağına yapıştığı her an kendisinden asla kopamayacak bir sevgili düşledi.

Uzun boylu, güzel, ve içli bir kadındı. Masalsı duygular bağışlamıştı ona Tanrı. Gözlerini açan o ateş o kül değilmiydi onu sevgiye susatan. Belki de içinde esmeyen rüzgarların önüne dikiliveren hakim tepelere çıkamıyor, sevenlerin hikayelerinden medet umuyordu.

Kitapların kapaklarına bakıp içini açmaya üşenen müşterileri bekleyen bir satıcı gibiydi. Elinde ki kitabın üzerinde özgürlüğü yazıyordu. Ya içinde..? Bırak sende o kitabın sayfalarını sonuna kadar..Bir gün birer ikişer açıldığını göreceksin sonunda ya. Oku içinden gelen en yüksek sesle senin sana anlattıklarını. Belki bir gün sende yazmak zorunda kalırsın anladıklarını…

Oğuz Akdeniz

she didn’t feel like sharing family secrets
cartoon porn Save bucks With Diaper Coupons

which is equivalent to a size 10 or 12
miranda lambert weight lossLatest Fashion Trends and Gussi
how to lose weight fast
How To Invest With Fashion Trends
porno it is seen as a popular fashion accessory

Boost your fashion statement with online shopping
free gay porn are considered suggestions

Comparing coach outlet stores with coach outlet online
black porn piloted by a human

Vintage Fashion Icon Grace Kelly
gay porn In 18th century England

The Best Anti Snoring Devices
quick weight loss They aren really something you run a race in

Favorite fashion picks of the week
snooki weight loss Fashion game apps are taking over

Lauren Bush Wedding Mixes Fashion and Politics for Labor Day
miranda lambert weight loss is made of glow in the dark materials

Current Sandal Trends From Around the World
weight loss tips which starts at the shoulder
meyhane1

Naci’nin Yeri

Naci’nin Yeri

Meyhanelerden hoşlandığı pek söylenmez aslında. Kokusunu severdi ama tadını asla beğenmemişti. Yakup, meyhaneleri sevmediği gibi, İstanbul’un Ermenileri tarafından kurulan ve işletilen meyhaneleri daha da sevmezdi, düşman kesilmişti adeta. Ona göre o işletmelere buradaki Türk meyhanelerine zararlıydı. İşi kapan genelde onlar oluyordu. Sevilen taraf yani…

Kokusu muazzamdı meyhanelerin ama tadı berbattı, hoşlanmazdı pek fazla.

Fazla içen biri olmadığı için, girip çıktığı mekanlara da önem vermezdi. Bu sefer Beyoğlu’nda bir meyhaneye giriyordu ama bu ilk değil. Daha önceden bir ker gelmişliği var yani. Bu mekan buraların meşhuruymuş. Çevreden duyduğuna göre bu işletmenin sahibi ve çalışanı Naci, namını salmış baya!

Uğrak vermezdi meyhanelere pek fazla. Ama bu sefer doğaçlama olarak kendini burada buldu sanki. Gelmek zorunda hissetti kendini. Hakkı olarak bildi buraya gelmeyi.

Naci, her zamanki yerinde önünde ki müşterileriyle ilgileniyordu. Kafasında her zaman eksik etmediği Meksika şapkası, ara sıra taktığı gözlükleri olurdu. Ama bu sefer gözlük yoktu. Şapka ise muazzamdı. Farklı bir yenilik getirmişti sanki meyhanelere, o yüzden tercih edeni de fazlaydı. Ermeni meyhanelerine rakip hatta onların üstadı sayılırdı. Naci’nin mekânının bir de özelliği vardı, birine bu mekanda telefon geldiğinde, kişi o telefonu açıp “Naci’deyim,” dediğinde eğer o arayan kişi hayatı boyunca içki içmemişse, içten içe içi alkol dolu bardakları birbirine çarptırıp çıkan o tok sesi duymayı ister. Ve aynı anda da az rakı, çok şarap içmeyi ister. Şimdi aklınızdan “neden az rakı, çok şarap içmek istesin” diye bir soru sormuşsunuzdur muhakkak. Hemen söyleyeyim, Naci’nin yanındaki o güzel tayfası şaraptan başka bir şey içmez. E, sizde muhabbet ortamına girmek istiyorsanız o kadınlarla, şarap içmek zorundasınız. Hem de en pahalısından ki; Naci’ye faydanız dokunsun.

Dediğim gibi, burası Meksika görünümlü bir Türk meyhanesi, sizin içtiğiniz şarap ama sohbet ettiğiniz kadının ki şarap mı orası meçhuldür burada. Onca şarap içer ama sarhoş olmaz, hesabı size kitler ve vişne suyu içtiğini belli etmemek için sohbeti koyulaştırır.

“Odaya çıkmaya var mısın şekerim?”

Sizde doğal olarak “varım” dersiniz ve bir-iki saate kalmaz bir fahişenin sizi ne kadar da uyanıkça düdüklediğini anlamış olursunuz. Naci’nin yerine, Türk meyhanesine hoş geldiniz o halde! Burada düdüklediğinizi zannedip düdüklenmeye “merhaba” deyin!

Naci’nin hemen arkasındaki raflarda parlayan çoğu şişe şarap markasına ait. Şarapta çeşit çok yani. Bu adamın tek çeşit içkiden nasıl bu kadar para kazanır anlamış değil hiç kimse ama tabii tam anlamıyla tek içki sattığı söylenemez. Birada satar yani yada rakı. Ama sadece satar, kendisine sorun bir bakalım “Bira kaldı mı Naci?” diye.

Evet, “kaldı mı,” ekini mutlaka ekleyin aksi takdirde hayal kırıklığına uğrarsınız. Ve sonra da Naci’nin yanında çalışan, aynı zaman da güzel düdükleyen kadınları tarafından dalgaya.

“Kalmamış mı canım? Ben sana bulurum, gel buraya şeker!”

Sıkıntıların sıkıntısı

Yakup, sıkıntıları olan biri değildir normalde. Derdi, kederi olmayan, kendi halinde, zevkine ve hazzına düşkün, yaşamdaki amacı bilmeyen ama kendisine bir amaç belirleyen bir tip. Kendisine özgün bir amaç belirlemiş. Dert sahibi olmamak! Maddiyat olarak sıkıntı çekmiyor ama maneviyat olarak, kısaca ruhsuz! Sıkıntı saymıyor bunu da. Dert sahibi yada. Öyle bir şeye sahip değil yani. Ruhunu beslediği amacı kendisi belirliyor, maddiyata önem veriyor, maneviyata ise hazzın doruklarına çıkarak değer kattığını sanıyor, bu yaptığını doğru buluyor kendince.

Amacına, yaşamına ve maneviyatına kendisi karar veriyor.

Muazzam mı? Yoksa acınacak bir hâl mi? Anlamsız mı? Anlamsızın anlam aramayıp, anlamlı olmaya çalışması mı? Yakup, zengin mi, fakir mi gerçekten de? Amacı var mı gerçekten, ruhunu besleyebiliyor mu acaba? Orijinal ruhunu! Olmayan sıkıntılarına sıkıntı mı yaratıyor yoksa?

Meyhanelerden hoşlanmaz pek ama camilerden hoşlanır. Müslümandır nede olsa! Bir meyhaneye girdiğinde, camiye girdiği kadar göz emeğinde bulunmaz. Ama camiye girdiğinde o duvardaki işlemeler, gözlerinde harcadığı emeği ortaya seriyor. Bakışlarını keskinleştirip, detayları inceleyerek. Mihrap ve kürsüden de alamazdı gözlerini. Her gittiği farklı camii de, gezdiği farklı  mekanda.

Sizce Yakup sadece “Müslümanım” diyenlerden miydi?  Yoksa “Müslümanım” diyebilmeyi gösteren cesaretlilerden mi? Ya da ayyaş bir iyilik perisi olmaya özenen Müslümanlardan mı? Ama Yakup kendini fazla cesaretli görmezdi. Pısırık, içine kapanık, dostu az olan, parası çok olan, iç huzurundan emin olmayan ama kendinden de şüphe duymayan birisi! Amacı var ve onu uyguluyordu sonuçta! Kendisinin kendisi için yarattığı amaç; zararsız olmak! O yüzden de kendisini sorgulamaya pek gerek duymazdı. O sadece pısırık ve zararsız bir şarapçı Müslümandı! Dinin gerektiklerine inanan ama yerine getirmeyen, özgür olan ama sapkınlığı sevmeyen, inançları olan ama uygulamayan…

Yakup, böyle bir uçurumun eşiğindeydi. Ama ona göre o uçurum değil, papatyalar bahçesindeydi!

Meyhanelerden hoşlanmadığını kendine inandırmaya çalışan, camilerden hoşnut olan ve şarabına düşkün biri!

Doğruluk ve yanlışı ayıramayan, amaç ve özgürlüğü ayıramayan, inanmayı ve uygulamayı birbirinden ayıramayan, sapkınlığı ve aşırı hazza düşkün olmayı çok farklı bulan biri.

Aşırı hazza düşkünlüğün devamında neyi götüreceğini bilemeyen, annesiyle yaşamını sürdürmeye çalışan biri. Yatalak annesiyle. Hazzın doruklarına çıktı her gece, başka bir kadınla olmanın verdiği mutluluk mu yoksa amacını uyguluyor olması mı ona mutluluk veriyor kendisi de emin değildi.

Sapkınlığı sevmeyen, zevkin fazlasını seven.

Şarapçılarla sohbet edip her gün başka bir kadınla yatmayı öğrenip, bunu sapkınlık olarak görmeyip, hazzın doruklarına çıkmak olarak gören biri. Hazzın doruklarına çıkmayı ne olarak görüyor bu acaba? Başka bir kadınla sevişmek mi? Öpüşmek mi? Ya da her gün, her gece birbirlerine abanmaları mı? Belki de hepsi.

Sürtükler!

Yakup, doğruluğu ve özgürlüğün sınırını bulamayan, yatalak annesine bakan ve ondan kalan mirası Naci’de yiyen, “amacı olan” biri… Yaşam tarzı bu. Ama uçurumun eşiğinden kurtulmanın yollarını aramaya çalışan biri belki de. İnsan durduk yere camiye gitmez çünkü. Son zamanlarda aradığı çareyi orada bulma ümidiyle gidiyordu belki de. “Belki de” değil, onun için gidiyordu bas baya! Yakup sıkıntılarına sıkıntısını yaratmıştı ama şimdi kurtulmaya çalışıyordu bas baya! Ümitsizliğe düşmüyor, uçurumun eşiğinden kurtulmanın yollarını arıyordu, ayağı kayarsa lâkin tutunacak bir dal misali. O dalı ekiyordu, artık atlamamak gibi bir şansı yoktu, tek şansı tutunacak bir dal.

Kısa ve öz bir hayat! Yakup’un hayatı bunlardan ibaret, tabii arkasını bırakmayan, soluk soluğa kalmış kederleri dışında!

Bu arada, Yakup işinde aylak olmayan biridir, yanlış anlamayın Yakup’la beni, evine helalinden ekmek getirir yani. Harcadığı yerler meçhul tabii. Aldığı paranın helal, harcadığı yerlerin haram olduğunu bilmediği için, yanlış anlamayın onu! Namusuyla para kazandığının kendisi de farkında değil de…

anne-baba-sevgisi-e1294981061890

ZEYNEP

‘Koş koş koş! Zeynep!’
‘Yakalayamaz ki, yakalayamaz ki!’
‘Yakalarım, dur kaçma!’

Zeynep, kırmızı mini eteği, beyaz çorabı, kırmızı pabuçlu ayakkabısı, iki yandan örülmüş saçlarıyla diğer oyun arkadaşlarından her zaman daha farklı görünüyordu. Mahallenin en sessiz, sakin çocuğu oydu aslında. Annesi terziydi, babası ise çalıştığı fabrikadan atıldıktan sonra kendisini içkiye, kumara vermiş, kahvelerden çıkmaz olmuştu. Zeynep okul çıkışı mahalledeki arkadaşlarıyla bir araya gelir, türlü oyunlarla yalnızlığını doldurmaya çalışırdı, evin tek çocuğuydu. Annesi çalışmasına rağmen Zeynep’ten ilgisini esirgememeye çalışır, babasının varla yok arası, bir görünüp, bir kayboluşunu, kızının bir kez olsun saçını okşamayışını telafi etmeye çalışırdı. 8 yaşındaydı Zeynep… Ama sanki 80 yıl yaşamışçasına olgundu, ela gözlerine baktınız mı anlardınız o gözlerdeki şefkat eksikliğini, babasına sarılamamanın acısını, bir kez olsun yanaklarından öpememenin acısını okurdunuz gözlerinden.

‘Nihal, ama hep oyunbozanlık ediyorsun sen! Oynamayacağım bak bir daha seninle…’
‘Aman be Zeynep, babam geldi!’

Nihal elinde hediye paketi olan babasına koşup sarılınca Zeynep sessizce kaldırıma oturdu.
En sevdiği şarkıydı, ‘Bana Bir Masal Anlat Baba’ Babasından bir kez olsun masal dinleyememiş bir kız çocuğu olarak, rüyalarında bile şarkıyı dinler, babasının saçlarını okşamasına izin verirdi. Babasına söyleyememişti, şarkıyı da onun gibi çok sevdiğini…
Nihal’in babası Nihal’in saçlarını okşayıp öperken, Zeynep’in de sağ gözünden bir damla yaş geldi.

‘Ben gidiyorum Nihal’
‘Aman gidersen git, hep mızıkçılık ediyorsun zaten.’

Arkasına bakamadı bir daha, eve doğru yavaş adımlarla yürüdü. Bakkal’a gidip, şeker aldı, elinde şekeri, ayağında kırmızı pabuçları, gözlerinde ise yaşlar…

‘Zeynep, kızım neyin var?’

Bakkal Hüseyin Efendi bile babasından daha ilgiliydi. 

‘Bir şey yok bakkal amca.’
Dudakları titriyordu Zeynep’in, elindeki şekeri yere düşünce bu kez tutamadı kendisini, hıçkırıklarla ağlamaya başladı.

‘Ağlama kızım, bir şey olmaz, al bak, bu şeker de benden olsun’
‘Sağ ol bakkal amca, istemem.’
‘Ağlama çocuğum, annene haber vereyim mi? Rıza Abin götürsün seni annenin yanına, olmaz mı?’
‘Yok, istemem. Eve gideceğim ben, giderim, sağ ol bakkal amca.’

Bakkal Hüseyin Efendi’ye sarılıp, yanaklarından öptü ve ‘Babam…’ dedi birden.
Hüseyin Efendi şaşırmıştı, sesini çıkarmadı, yanaklarından öptü Zeynep’in, ‘Yavrum’ diyerek…
Bakkaldan çıkıp, eve doğru giderken, kahvede babasını gördü. Arkadaşlarıyla okey oynuyordu.
Gözyaşlarını silip, babasının yanına gitti. 

‘Ne oldu, neden geldin buraya?’
‘Seni özledim Baba’
‘Hay Allah! Burası sana göre bir yer değil, git, ayağımın altına almayayım şimdi seni. Ananın yanına git’
‘Seni özledim Baba.’
‘Tövbe estağfurullah… Kızım plağın mı takıldı? Eve git, ananın yanına git, asabımı bozma benim.’
Zeynep aldırmadı babasının söylediklerine, daha çok yaklaştı babasına.
‘Seni özledim Baba, çok özledim. Bana bir kere sarılsana…’
‘Tövbe yarabbim, çocuğum, git, bak elimden bir kaza çıkacak.’
‘Bırak Mehmet, kalsın çocuk, belki o da okey oynamak ister.’

Arkadaşları kahkahalarla gülüyorken kızgınlıktan deliye dönmüştü Mehmet. Zeynep’i kolundan tutup, zorla dışarı çıkardı.

‘Bana bak, ayağımın altına almayayım şimdi seni, git ananın yanına! Arkadaşlarıma rezil ettin beni be!’

Zeynep hıçkırıklarla ağlamaya başladı, koşar adımlarla uzaklaştı, gözü hiçbir şeyi görmüyordu.
Çığlıklar, insanların kalabalık bir hâlde toplanması, top oynayan çocukların bile toplarını bir köşeye bırakıp, o yöne koşması, kahvedekileri bile ayağa kaldırmıştı.
Araba çarpmıştı Zeynep’e, babası da koştu hemen, olayın ne olduğunu bile anlamadan…
Kanlar içinde yatıyordu, bütün insanlar silikleşmişti gözünde, babasını gördü yine…

‘Baba!’
‘Zeynep! Zeynep! Affet beni kızım, ambulans, ambulans çağırın!’
‘Annem’e onu çok sevdiğimi söyle baba.’
‘Yoo, hayır, buna müsaade etmem, yavrum çocuğum.’
Mehmet, kanlar içinde yatan kızını kucağına almıştı.
‘Beni ilk defa kucağına aldın baba.’
Gözleri yaşlı hâlde gülümsüyordu Zeynep babasına…
‘Kızım, yavrum, iyileşeceksin.’
‘Annem’e söyle, sana hiç kızmasın. Ben kızmıyorum. Sadece şunu istiyorum senden…’
‘Dur kızım, kendini yorma sakın. Dur, yetiştireceğiz seni hastaneye.’

Ne yapacağını bilmez hâlde taksi durağına doğru koşuyordu Mehmet.

‘Bana bir masal anlat baba… Bana bir masal anlat, çocukların sevgiyle büyüdüğü bir masal olsun bu. Bana bir masal anlat, uykum geldi, üşüyorum.’
‘Kızım, yavrum…’

Mehmet hıçkırıklarla ağlıyordu.

‘Seni çok seviyorum Baba. Tıpkı bu şarkıyı çok sevdiğim gibi, duyuyor musun? ‘Bana bir masal anlat baba, anlatırken tut elimi, uykuya dalıp gitsem bile, bırakıp gitme sakın beni…’

Zeynep gözlerini sonsuzluğa yummuştu. Mehmet ise hıçkırıklarla ağlıyor, kendisine lanet okuyordu. 
Bir daha kahveye uğramadı, bir daha kumar oynamadı, evinden dışarı adım atmadı Mehmet.
Evin içinde Zeynep’in hayalini gördü, ona sarılıp, kulağına fısıldayıp, ‘Bana bir masal anlat Baba’ diyordu. Bütün masalları öğrenmişti Mehmet, Zeynep’in hayaline anlatıyordu hep, eşi de boşamıştı onu bu olaydan sonra, çocuğunun kaybına dayanamayıp memleketine ailesinin yanına dönmüştü.
Saçlarını okşuyordu kızının Mehmet, yoldan gelen geçen mahalleli pencereden Mehmet’i görünce delirdiğini düşünüyorlardı. Yastığa sarılmış, yastığı seviyordu, kaybının, vicdan azabının yorganını bulamazken, üstüne örtecek şefkat dolu bir yorgan bulamazken yastığı seviyordu Mehmet, gidenin yerine pofuduk bir yastığa masal anlatıyordu Mehmet…

Dilara AKSOY