Kategori arşivi: Hikaye

Hikaye türünden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

www.yeniresim.com_-_Melek_Resimleri

KORUYUCU MELEK

Onu görüyorum, bana gülümsüyor, el sallıyor, beni yanına çağırıyor. Yatağımdan kalkıp, terliğimi giymeden, çıplak ayakla yanına koşuyorum. Sessiz olmamı söylüyor, bizi duyabileceklerini, duyarlarsa arkadaşlığımıza izin vermeyeceklerini söylüyor. 
‘Merhaba, ben de seni bekliyordum. Birkaç gündür gelmiyordun, nerelerdeydin?’
‘Başkaları da var, onların yanındaydım.’
‘Beni niye aranıza almadınız?’
‘Sessiz ol, geliyorlar…’

Arkamı döndüğümde annemle babamın bana baktıklarını fark ediyorum. Annem saati şaşmadan, her daim yapılı saçları, ojeli tırnakları ve bakımıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Sadece geceleri yanıma uğruyorlar. Gündüz annem arkadaşlarıyla buluşur, babam işe gider, bakıcıyı da başıma dikerler. 

‘Şeyda, uyumadın mı sen? Haydi bakalım, uyku saatin…’
‘Çocuk değilim ben.’
‘Henüz 10 yaşındasın.’
‘Büyüdüm.’
‘Geç bakalım yatağa, haydi çok konuşma, yarın okulun var.’
‘Gitmeyeceğim, size bin kere söyledim! Orada beni kimse anlamıyor, burada onunla çok iyi anlaşıyorum.’

Her zamanki gibi yine ondan bahsedince annemle babam birbirlerine bakıp, derin bir iç çekiyorlar.

‘Kızım, kaç kere konuştuk seninle bunları…’
Annem bana bakarken, o yanıma gelip oturuyor. Elimi tutuyor…
‘Sakin ol, bizi ayırmak istiyorlar.’
‘Bakın işte kızdırdınız onu, görmüyor musunuz?’
‘Murat, ne yapacağız? İçim daraldı artık, bu böyle gitmeyecek. Şeyda’nın ciddi bir terapiye ihtiyacı var. O deyip duruyor, ortada hiç kimse yok. Kafayı mı yedi çocuğumuz, ne oldu?’
‘Hayır! Benim hiçbir şeyim yok. Çıkın odadan, çıkın! Oyun oynayacağız.’

Babam annemi alıyor ve sessizce odadan çıkıyorlar. 

‘Gittiler.’
‘Alıştım ben. Onlar her zaman giderler. Boş ver, biz oyunumuza bakalım.’
‘Benden bahsetmemeliydin. Bahsedersen arkadaşlığımız biter.’
‘Peki, bir daha olmaz, haydi oyun oynayalım.’

Onunla bildiğimiz bütün oyunları oynuyoruz, körebe, ip atlama, sessiz sinema, doktorculuk bile…
Onun beni anladığını biliyorum. Onu seviyorum. 

‘Gitmem lâzım’
‘Biraz daha kalsan… Çok sıkılıyorum, uykum da yok.’
‘Daha sonra yine gelirim.’
‘Tamam, hoşça kal.’

Bana baktığında gözlerinde samimiyeti, gözlerinde sevgiyi, gözlerinde hiç kimseden göremediğim yakınlığı görüyorum, el sallıyor…
Günler geçiyor, onu bekliyorum. Geceler geçiyor, gelmiyor. Bir gece pencereyi tıklatıyor, yanında başkaları da var. Pencereyi açıp, pencereden girmelerini izliyorum. Bizi tanıştırırken, onların da benim gibi olduklarını söylüyor. Onlar da benim gibilermiş. Onlar da ailesinden gerekli ilgiyi görememiş, oyuncaklara boğulmuş, annesi ve babası iş yoğunluğundan, kendi ihmalkârlığından dolayı yalnız bırakılmış yalnız çocuklar…
Bütün bir geceyi kahkahalar eşliğinde geçiriyorken, annem odamın kapısını açıyor. Diğerlerini görüyor. Bir tek onu görmüyor.

‘Şeyda, bunlar kim?’
‘Arkadaşlarım. O getirdi, o tanıştırdı.’
‘O kim? Hey Allah’ım… Kafayı yiyeceğim, kızım, yavrum, lütfen kendine gel.’

Jelibonu’nu elinden hiç düşürmeyen Pelin araya giriyor.

‘Merhaba teyze, onu tanıyor musun sen de?’
Annem Pelin’in gözlerinin içine merakla bakıyor. 
‘Hayır yavrum tanımıyorum. Kimmiş bakalım o?’
‘Benim annem de tanımıyor. Onu sizler göremezsiniz ki. Sizin gibiler göremez ama biz görürüz.’
Oyuncak arabayı süren Ufuk, arabayı annemin ayağına doğru sürüp, gülüyor.
O ise ayakta, tam da annemin yanında duruyor, annemin onu görüp görmediğini denemek için ayağına basıyor, annem ayağında bir acı bile hissetmiyor.
‘Bak teyze, şu an yanında senin.’

Annem sağına soluna bakıp, tedirgin bir şekilde odamın kapısına doğru geri geri gidiyor.

‘Korkma anne, sana zarar vermez. O hiç kimseye zarar vermez. Bizim arkadaşımız o… Ama pelin haklı, onu sizler göremezsiniz. Çünkü zaten bizi de görmüyorsunuz. Bir cismimiz var, ayağına bastı az önce, hissetmedin. Ben bassam ayağına, hisseder, hatta okkalı bir tokat yapıştırırsın, öyle değil mi? Sizin ilgi sandığınız şey çocuklarınızı oyuncaklara boğup, gece yatağına yattığında iyi geceler öpücüğü verip, sabah olunca rutin işlerinize dalıp, çocuklarınızı bakıcılarına, okul yönetimine teslim edip, ancak canı yandığında kontrol etmek, ya da kendi kendine konuştuğunu görüp, delirdiğini düşünmek öyle mi? Onu göremezsin anne, onu bizler görebiliriz ancak. Ben ve benim gibi yalnız olan çocuklar… Belki bir yetimhanede büyümedik, her şeyimiz var, bir ailemiz var, ama şefkat dolu bir anne ve şefkat dolu bir baba istiyoruz. Acımızı görmeniz için geldi o. O şu anda burada anne, o burada; o bir melek… Çocuklarla çocuk olup, yetişkinlerle yetişkin olan, insanın derdinden anlayan, yalnız bırakmayan koruyucu bir melek…’

Ben bu kadar keskin konuşunca, annemin gözleri doluyor. Bana sarılmak için adım attığında, meleğimiz de sonsuzluğa doğru kayıplara karışıyor, onu bir daha görmüyoruz, annemizin, babamızın sıcaklığını hissedip, okul bahçesinde sevinçle koşuyoruz…

Dilara AKSOY

kalp-temsili

SAZLI VE SÖZLÜ ALDATMAK

 

 

 

Kayıp ilanlı sevişmelerde bir merhaba arası vermek V.Y’için güzel ve bir o kadar da çirkin olurdu. Hem güzel hem de çirkinlik bu sokaklarda namını yürütmek için sol veya sağ kavgasından üstündü. Öyle ki süsü üstüne anıtsal  görmek ,şeytan ile ruhunu süslemek V.Y’için düşsel fantezilerdi. Renklerin hafif kaldığı ıslak saçlarında hiç kurulanmayan yalandan bir örtüydü gizleyip örtüklerimiz, yalandan birer tülbenttik oyalı ,boyalı ..

 

İlk Aldatma;

Kayıp ilanlı kentinde V.Y ,M.S (milattan sonra) gibi olamaz ,bir öncelik ister hayat . Aldatmanın baş ucu kitabında öncesi vardır ,sondan önce ..

Bir ay önce;

Bir kitap almak ister V.Y..

Ne de çok kitap okurum diye düşünür boy aynasından ,tavan aynasına bakarak ..

“Hımm tozluymuş ayna “der ..

Kitapçının kitapsal mevzuları ve kitapları bir seçenek şansı bırakır V.Y’ye ..Aldatmanın baş ucu kitabı V.Y’nindir,büyük bir özveridir .Akşamları aldatmanın baş ucu kitabı baş ucunda durduğu gibi dursa ,o tozlu aynalar durmaz .

Şimdi ki zaman;

V.Y  ilk yürüyüş derslerini sokakta alırmışçasına sokak tiryakiliğine yürür, alışagelmişlerden uzak ,yürümekten uzak ,

Mehtaplardan uzak ,uzun topuklu ayakkabılarıyla. Maksadı yoktur selamlarının. Kahvehanede bir yığın barış elçisi ,kültür ve namus bekçisi toplanmıştır .Gazetelerdeki çıplak kadın resimlerini kupon toplamak amacıyla kesen bilirkişiler selam ve sabah ederken ,V.Y  selamı sabah ediyordu derin yırtmaçlı bakışlarıyla ..Bilirkişiye göre büsbütün selam ve sabahtı .Hamur yoğuran elleri ,bahçedeki kiraz ağacı ne kadar da mutluydu .Çiçekleri açmıştı ilk sevişmeli baktığında kültür ve sanat bekçilerine .Namus bekçileri artık vazgeçmiştir bu tür bir bekçilikten .Elde düdük yok ,neyin bekçiliğinde V.Y’ye bakmak yerine .

V.Y’nin hoşuna gidiyordu bal gibi aldatmalar kendi aldattığında .Deva sal bakışmalar deli dolu bir buluşma anını anlatıyordu saati saatine .Buluşma anı ,o an ..

Adam “gözlüklerin yakışmış gözlerine ”der ve birçok kendi ile ilgisi olmayan hikâyeler, denemeler.

Sevişmelerden bir derleme kitabı kıymetinde ,maksadında sadece kader

yazgısı mecburiyetinde aldatma gerçekleşmiştir. Keyif sigarası ,keyif çayı muhabbetinden ayrı ,V.Y çok ayrı ve gayrıydı sevişmediğinde .V.Y hiç yadırgamadan evinin yolunu tutmuştu .Yemek pişirme derdi ,yalanları süpürme zahmeti ve V.Y’nin söylenmeleri evin duvarları için sıradandı ,yeni olan şey ise aldatmaydı .Bal gibi aldatmalar sırasında sayın geyikler familyasından olan kocanın karnı doydu mu ondan güzeli yoktu ,akşamları bir şişe rokasız rakı ,birde karısı .O boş duvarları kim dinler ki ?

Konuşsun dursun duvarlar ..

Kahvehanenin kültür ve sanat bekçileri işe gitmezler ,”para neymiş ki” derler .

Bakma sanatı diye bir şey vardır .Ellerinde resimli ,konulu gazete ,”güzel günler gelecek “diyor gazeteler.” Güzel bikinili günler”

“Bundan daha güzel gün var mı ”der  adam. Camda perdeler kendiliğinden oynar gibi olduğunda bir el sallaması görünür .Uzunlu ,kısalı saçlarının merkezi ,hayatın merkezidir .Hazır cevaplı bakışlar ,hızır gibi yetişen pencere süsü bitkiler ne derse doğruydu ,”evet ise evet,hayır ise hayır”dı.

“sevişme ise sevişme “yani.

İkinci Aldatma ;

Soyunup dökülmek değildi sadece hayatın seks mahmurluğu .Giyinip giyinip gezmekti sevda harbinde ,elini tutmadan ,adını anmadan ..

İsimlerin gerekliliğini yitirdiği dakikalarda mağduru oynayacak biri ,birileri gömlek düğmelerini örtmektedir. Güzelim takım elbise ve sıfatsız düşünceler peşindedir V.Y’nin.

V.Y bir parkta seyrederken yolu bünyesiyle kapatanları ,çocukların oyuncak araçlarını bir ses duyar ,kötü rüzgar bütün sesleri ulaştırmaktadır kişiden, kişiye.

“Benim adım yok “der adam

V.Y “adın üzerindeki gömlekten güzel olamaz “der

“Senden güzel olamaz “der adam ..

V.Y mutluluğu icat etmiştir, gömlekli bir mutluluk bu mutluluk .Güzel sözler söylenir de mayhoş bakılmaz mı, yalancı isen yalana sarılamaz mı ?

Mürvet’ini görmüştü kendisinin ,gelinlik giymişti V.Y. ,aşkı masrafsızdı ,ömründen kolay kolay çalamazdı .

Eski günler vardı ,V.Y sevmişti okuma bilmeden ,sevişmeyi bilmeden .V.Y’nin gölgeleri vardı ,uyumadan gelirdi adım adım gölgeleri ,yerden tavana kadar uzanırdı, simsiyahtı.

“Nereden çıktın sen “derdi bir vakitler gölgelerine, uyanırdı tekrar ve yine tekrar. Aldatmak için bir kişi lazımdı ,yani kendisi ,”aldat işte aldat  “derdi her üşüdüğünde .

Kendini kocasıyla aldattı bir nevi ,Hak yerini bulmuşçasına kocası karısının kendini kendisiyle aldatmasından memnundu .”Yakışıklıyım ya “diyordu kocası .

V.Y ise “ben niye yaptım bunu “gibilerindendi ,pişmandı aldattığı için kendisini yalan ve dolan ile ..

İlla ki aşkta bir ölen ve bir kalan çıkardı, hayatın çarpım tablosundan. Kurşun kalem gibi adamdı kocası, bir silgisi eksikti şapkasında, V.Y’yi haykırıyordu dudaklarında.

 

 

hayat_6817e

HAYAT

“Hayır Kenan, hayır! Bırak beni, istemiyorum”

“Nazlı, yapma böyle. Basit bir yüzük işte, yenisini alırız,bu da sorun mu yani?”


Kenan bu kadar kolaymış gibi söyleyince, iyice zıvanadan çıkıyorum.


“Basit bir yüzük öyle mi? Sen bu yüzükle beni yıllarca oyaladın, yıllarca parmağımda taşıdım ben o yüzüğü, sadece basit bir yüzük öyle mi?!”

“Öyle demek istemedim, yani yenisini alırız anlamında…”

“Bırak, peki anladım ben seni Kenan. Bırak beni, istemiyorum, senden artık hiçbir şey istemiyorum!”

“Bu kadar büyütülecek ne var? Bizim aşkımızı kanıtlayan şey şu yüzük mü yani? Allah’ın cezası yüzük nereye gittiyse artık!”

 

Caddenin ortasında şeytan aldı götürdü satamadan getirdi hesabı yüzüğü arıyorken, saçı sakalı karışmış, üstü başı paramparça olan yaşlı bir adama rastlıyoruz. Yüzüğü arama telaşından çıkıp ona doğru gidiyorum, Kenan’ı da unuturcasına… Yanına yaklaştığımda başını yerden kaldırıp, utanır gibi bana bakıyor.


“Merhaba Amca, ne yapıyorsun burada?”

“Ne yapabilirim ki? Oturuyorum…”

“Bu soğukta, öyle mi? Aç mısın?”


Gözlerinden aç olduğunu anlıyorum.


“Eğer istersen…”


Tam o sırada Kenan yanıma geliyor ve kolumdan tutup çekiyor.


“Kızım deli misin sen? Elin dilencisiyle neyin sohbeti bu?”

“Düzgün konuş Kenan. Adamın hâli hâl değil, görmüyor musun? Bu kadar mı vicdansızsın yani?”

“Herkese acırsan hâlin harap kızım. Hem yüzüğü aramıyor muydun sen? Yürü gidelim.”

 

Kenan beni çekiştirse de, ben gitmeye niyetli değilim. Onu itiyorum.


“Bırak beni!”

“Nereye gidiyorsun, deli misin sen? Nazlı, hey Nazlı dur!”


Kenan arkamdan bağırsa da, bildiğimi okuyup, yaşlı amcanın yanına gidiyorum. Amca beni bir kez daha karşısında görünce yutkunuyor.


“Zahmet etmeseydin buralara kadar kızım.”

“Yok olur mu öyle şey… Üşüyor musun?”

“Yok, iyiyim ben böyle…”


Cevap verirken gözlerini yere deviriyor, o an anlıyorum yalan söylediğini.


“Gel seninle bir çorba içelim amca, ne dersin?”

“Sağ ol kızım, eksik olma. Rahatsız etmeyeyim seni, hem benim…”

“Hem senin, ne?”

“Şey…”

“Paran mı yok?”


Sorduğum sorudan sonra kızarıp, başını önüne eğiyor.


“E…Evet…”

“Sorun değil amca’cığım, ben ısmarlayacağım. Lütfen gel.”


Gözleriyle ilk kez gülümsediğini görüyorum. Meraklı bakışlarla gözlerime bakıyor.


“Bunu neden yapıyorsun?”

“Çünkü insanım be amca, çünkü insanım. Bunu, insanlığım için yapıyorum.”


Yürürken koluna girmeye çalışsam da, buna izin vermiyor.


“Yok, girme koluma. Ben şey… Bayadır yıkanmadım da.”


İlk kez içim parçalanıyor. Yüzük telaşıyla düştüğüm bu yerde, insanlığımı hatırlatan biriyle karşılaşıyorum. O anda bütün her şey anlamını yitiriyor, dünyada benden daha zayıf, benden daha kötü durumda olan insanların da olduğunu fark ediyorum. Kenan arkasına bakmadan kaçmış gibi.Yıllarca birlikte olduğum, sevdiğim insan bu muymuş diye düşünmeye başlıyorum.Tek bir söz yüzüğünün bizi getirdiği durum ortada… Ben bu adamla bir de hayatımı birleştirmeye mi kalkacaktım?


“Adın ne amca?”


Gözlerime bu kez daha içten bakarak gülümsüyor.


“Hayat”

“Hayat mı, nasıl yani?”

“Adım hayat. Peki ya senin?”

“Nazlı, benim adım da nazlı… Hayat adı çok ilginç geldi.”

“Neden?”

“Bilmem, ilk kez duydum. Hayatı hep sadece yaşamak üzerine kurduğumuz için olsa gerek.”

“Ben de hayatın kendisiyim işte. Hayat…”


Gözlerine anlamsız bakarken çorbasını içmeye koyuluyor.


“Eğer doymadıysan…”

“Yok, doydum. Teşekkür ederim.”


Çorbalarımızı içip çıktıktan sonra, artık gitme vaktimin geldiğini söyleyip, nereye gitmek istiyorsa, onu oraya bırakacağımı, bir eş dost tanıdığının olup olmadığını soruyorum.


“İstersen sana buradan üstüne kalın bir şeyler alalım, üşüme”

“Yok, sağ ol.”


Her zaman bulunduğu yere, onun deyimiyle kader çizgisinin bulunduğu yere gitmek istediğini söylüyor. Ben de onu her zaman oturduğu yere götürüp,kendisine iyi bakmasını söyleyerek, yoluma devam ediyorum ki birdenbire yere bir şeyin düştüğünü fark edip, arkama dönüyorum.


“Hanımefendi, bu sizden düştü sanırım?”


Gözlerinde tanıdık, içten bir gülümsemenin hâkim olduğu kibar bir beyefendi, kaybettiğim yüzüğümü bana geri veriyor.


“Ama, ama bu… Benim… Şey, çok teşekkür ederim, ben kaybettiğimi sanmıştım.”


Gözlerine daha da yakından bakınca, iyice şaşırıyorum.


“Ama…”

“Ben hayat.”

“Efendim, nasıl yani? Yani şey…”

“Ben, hayat… Her şeyin sebebi olduğunu, sebebin de bir yaradanı olduğunu gösteren hayat… Bundan yaklaşık 15 dakika önce karşılıklı çorba içtiğin, hâline acıyıp, koluna girdiğin, yaşlı bir amca gibi gördüğün hayat… Hayatın kendisi. Yüzüğünü kaybettin, vesile oldu, yüzüğünle birlikte insanlığını ve kaderini buldun. Dış görünüşe, kire pasa önem vermedin.İnsanlığını buldun. Unutma, insanlığını kaybeden, her şeyini kaybetmiş sayılır.Sen yüzüğünü bir an için kaybettin, ama insanlığını hatırladın. Kenan’a gelince, onda baki olmayan şeyin insanlık olduğunu anladın. Bana gelince ben sadece bir görüntüden ibaretim. Şu anda da karşında yakışıklı bir beyefendi olarak duruyorum. Ama sen beni yaşlı amcadan ayırmadın, onu da benden ayırmadın.Bu güzellikte kaldığın sürece, doğruyu, doğru insanı, sana gelecek olan bütün güzellikleri bulursun, yolun açık olsun nazlı…”


Hayat bana bunları söylerken, arkasından öylece bakakalıyorum. Şaşkınlıklar içerisinde yoluma devam etmek için adım atarken onunla çarpışıyoruz.

Mavi gözlü, 1.70 boylarında, kumral… O anda onun kaderim olduğunu anlıyorum. İlk anda birbirimizi bulmanın güzelliğiyle birbirimizden özür diliyoruz, sonrası da geliyor…

 

5 Yıl Sonra…


Şimdi bir oğlumuz var. Hayat’ın bir mucizesi bu… Kenan’a gelince, o da insanlığını kaybetmiş, yolunu şaşırmış her hatalı kulun kaderini paylaştı. Benden defalarca özür diledi, düğün günümde bile evlenebileceğime, onu unuttuğuma inanmadı. Hayatta her zaman mucizeler varmış. Kaderimiz bizi son durağa kadar takip edermiş. Yeter ki biz onun bizi sarıp sarmaladığına inanalım.

 

“Anne!”

“Ne var oğlum?”

“Hayat geldi.”

“Al hemen içeri…”

 

Dilara AKSOY

 

Bildiklerini Anlatır mısın Bana?

Her zaman susmak istediğinde susturur musun gönlünü diye sordu genç kadın.Aslında bu soruyu sormakta hiç bir amacı yoktu.Sadece karşısında ki erkeğin duygularında bir kapı açmak istiyordu kendisine.Kadınlar bazen karşılarında ki erkekte derin hisler uyandırmak isterler.Kendi iç seslerini o an dinledikleri için belki de..Narin yaratıklar..Kimi zaman umursamaz ,kimi zaman çılgın..tıpkı kedi gibi aslında..Erkek başını hafifçe öne eğdi ,gözlerini iyice sabitleyip kadının yüz hatlarında derin slalomlar yaptıktan sonra ağzından hafifçe bıraktı sözcükleri..

Hani bazen bir müzik aletinin içinden o kadar güzel tınılar duyarsınız ki..o tınıların nereden nasıl geldiğini de bilmezsiniz.Erkeğin kadında gözü vardı belki de..Belki tüm kadınlarda gözü vardı ama o an gözü onu görüyordu.Kadın bunu bilemezdi elbette ki..Kadın adamın iyice duygularını köşeye sıkıştırmak istedi.Belki de kendi minik cüssesini onun gözlerinde büyütmek istiyordu.Kadın ile erkeğin yaşamdan rol çalma oyunu değil mi aşk…

Kim dürüstçe oynuyor, kim kurallarını biliyor ya da kim sıkılınca ben oynamıyacam diyebiliyor ki bu oyunu…Gece olduğunda her gecenin bir sabahı olduğunu düşünerek duyguların yüzdüğü derin deryalarda kim ıssız boş bir kalp bulabiliyor. Belki de aslında içinde ki derin oluklardan su sızdıran yaralı bir sandal gibi bir kalpten diğer bir kalbe kendini taşımak seni buna alıştıran…

Erkeğin de o kadına gönlü olmadığını söylemek güçtü.Ama nedense hep bildiği şeylerden gitmeyi severdi.Bildiği sözler,Bildiği gözler,Bildiği yollar…

.Zaten iş aslında gözgöze gelip birbirini anlamakta..Dokunmak ta belki üzerine atılan imza gibi sevginin..Kağıdın üzerine atılan ama çimenlerin üzerinde yeşermeye başlayan bir çiçek gibi…

Hayatınızda ki önceliklerden mi olmalı ya da diğer önceliklerinizi dinlememelisiniz o anda..Buna karar vermek aslında sizi oyunun yönetmeni yapıyor.Kimi başrol oyuncusu yapıp kimi figüran yapacağınız da sizin elinizde. Nasıl olsa oyunun sonunda sizi elinizden tutup sahneye çıkarıp alkışlarla destekleyecek bir kalabalık yok..Yalnızsınız. Hayatınızın filmi belki de o kollarınıza girdiği anda başlayacak. Siz farkında olmasanız da gözleriniz söyleyecek herşeyi…

Oğuz Akdeniz

https://twitter.com/AkdeniZZZZzzzz

Especially if you’re old like me
how to lose weight fast The Benefits of Owning a Leather Jacket

At the fashion show
snooki weight lossCheaper and arguable better version of Clarks Desert Boot
how to lose weight fast
5 Safety Checks for Your Marketing Effort
youjizz how to look great travelling

Subcontract Rehab or Do It Yourself
hd porn Christopher’s realistic about his chances at success

Pricing Strategies for the Apparel Industry
black porn that’s up from its Dec 5 guidance of

How to Dress Like Veronica Lake
girl meets world Playing dress up is

10 Great Reasons to Buy Second Hand Clothes
gay porn how to write your small business plan popular taste

Ric Flair and Roddy Piper
miranda lambert weight loss Overall retail sales increased an impressive 1

India to API Industry Poignant with a Robust Growth
christina aguilera weight loss minus a few disheveled items here and there

Capitol Hill gridlock blocks student
weight loss tips the school bluejeans fashion for little ones and consequently teen years
misafir0

MİSAFİR

Ben ve o… İkimiz işte yine göz gözeyiz. Önce uzun uzun birbirimize bakıyoruz, sonra dayanamayıp koşar adımlarla gelip içten sarılıyor. Damarlarımda hissediyorum o an onu, uzun zamandır hasrettim. Gözlerimiz tekrar buluştuğunda dayanamayıp ‘Nerelerdeydin sen?’ diye soruyorum. Gülümsüyor…
‘Hay Allah, beni hep çok uzaklarda arıyorsun.’
‘Seni bulduğum an şükrediyorum. Bir daha gitme, sakın.’
‘Sen istediğin sürece yanındayım ben, yeter ki beni çok uzaklarda arama.’
Kol kola girip, markete doğru yürüyoruz. Şen kahkahalarımın sebebi oluyor. Marketin önünde ona rastlıyoruz. Başı önünde, adeta bir suçlu gibi duruyor. Beni gördüğünde başını çeviriyor. Onca zamanın öfkesini biriktirir gibi, bir anda çıkışıyorum ona. 
‘Hey! Baksana sen buraya!’
Başını yerden kaldırıp, mağrur bir edayla bana bakıyor.
‘Efendim?’
‘Demek buradasın, nihayet benden çıktın da, başka avlar aramaya başladın, öyle mi?’
‘Aynı yerde kalmayı sevmem, değişiklik yapmak her zaman iyidir…’
‘Bak sen şuna! Bir de üste çıkmaya çalışıyorsun. Terbiyesiz!’
‘Neden suçlu olduğumuzda suçumuzu kabul etmeyip başkalarına çamur atarız ki? Senin hiç suçun yok mu ki?’
Sorduğu soru karşısında sinirlenirken, ayağımdaki ayakkabıyı çıkarıp kafasına atma isteği doğuyor içime.
O tutuyor beni, hasretle beklediğim…
‘Sakin ol’
‘Ama söylediğine bak…’
‘Belki de haklı olduğunu bildiğin için kızıyorsundur, olamaz mı? Hem boş ver sen, ben geldim artık, ben yanındayım. Hatta içindeyim, biliyorsun. Neden içine bakmak aklına hiç gelmedi ki? Ben hep oradaydım.’
‘Ondan fırsat mı kaldı sanki… Yapıştı yakama, bırakmadı mendebur!’
Eşek kadar olmama karşın, çocuk parkını görür görmez, çocukluğumdaki gibi salıncağa binmek istiyorum. Sığıp sığmayacağımı bile düşünmeden mavi salıncağa biniyorum. Birdenbire yağmur bastırıyor, çok fena…

Gelmesini beklediğim, hasretle kucaklaşmayı dilediğim biri daha geliyor. Artık üçümüz birlikteyiz.
Üçümüz sohbet ederken, bütün insanların suratının asık olduğunu görüyorum.
Onların da aklını çelmiş mendebur! Benden çıkıp, onlara gitmiş, kahretsin!
‘Durun! Asmayın suratınızı, beni dinleyin. İçinizdekini çıkarmanız gerekiyor.’
Ben böyle derken insanlar bana şaşkınlık içerisinde bakıyorlar.
Kadının biri dayanamayıp:
‘İçimizdeki mi? Terbiyesiz!’ diyor.
‘Hayır, hanımefendi yanlış anladınız. İçinizdeki, yani mutsuzluk, yani karamsarlık, yani hayata hep simsiyah, karanlık gözlüklerle bakmanızı sağlayan egonuz, salt benliğiniz… Hep alışık olduğunuz yaşam biçimi: Mutsuzluğu benimseyişiniz, mutsuzlukla örülü inancınız… O sizin içinizde şu anda, onu çıkarmanız gerekiyor. Benden size geçti.’
‘Deli misin kızım?’
‘İnanın bana hanımefendi, mutsuzluk bulaşıcı bir hastalık gibidir. Etrafınıza baksanıza, herkesin suratı asık… Çocuklar bile oyun oynamaktan bıkmış gibi duruyorlar. Çocukların bile neşeleri yerlerinde değil. İnsanlık artık mutsuzluğun esiri… Nerede o gülen gözlerle birbirimizi karşıladığımız günler? Yanımızdan geçen, tanımadığımız birine selam versek sarkıntılık edecekmişiz gibi düşünüyorlar. Önyargılar sevmemize engel oluyor, geçmiş acı tecrübelerimiz şefkatle birbirimize sarılmamıza engel oluyor. İçinizdeki kötülükleri çıkarmalısınız.’

Genç kadın söylediklerimi hayretler içerisinde dinlerken, futbol oynayan gençlerden biri topu genç kadının başına isabet ettirince, genç kadın gence döndü ve:
‘Terbiyesiz! Annen yaşındaki kadına böyle davranmaya utanmıyor musun? Sen şimdi görürsün!’
‘Bakın işte hanımefendi… Öfke! İçinizde yaşayan, önyargılarla büyüttüğünüz öfkeniz çıktı ortaya. Belki gencin hiçbir suçu yoktur bu olayda. Bilinçli değildir, ya da bilinçlidir ama koşulludur. Şöyle ki, o top kafanıza isabet ettiyse, öfkenizin ne kadar keskin olduğunu görmeniz için isabet etmiştir, ya da öfke kontrolünüzü elinize almanız için, farkındalığınız için…’
‘Senin içinde pollyanna mı var kızım?’
‘Benim içimde şu anda kaybettiğimiz değerlerimizin tümü var. İnsanlık var, soru sorma yetisi var, empati var. Az önce mutlulukla karşılaştık, uzun zamandır uğramıyordu bana, ben de sizin gibi onu istemeyenlerden biriydim. Nerede olduğunu sorunca ona, ‘Ben aslında sana çok yakınım, hep senin içindeyim’ dedi. Marketin önünde de mutsuzlukla karşılaştık, ayakkabımı fırlatacaktım ona az kalsın. Aslında onu benim istediğimi ima etti. Sonra düşündüm de, haklıydı. Şimdi ise çocukluğumu yaşamak için geldim buraya, bir de ne göreyim… İnsanlar çocuk parkında bile içlerindeki çocuğu ortaya çıkarmaktan aciz yaşıyorlar. Elalem ne der’in kulu kölesi olmuşuz.’

Ben bu kadar kesin ve net konuşunca genç kadın ilk kez gülümsedi.
‘Delisin sen…’
‘Hayır, sadece hayal gücü fazlasıyla çalışan bir akıllıyım. En son ne zaman hayal kurdunuz?’
Genç kadın başını gökyüzüne kaldırıp, bir kaşını havaya kaldırarak düşünürken:
İçimdeki melek halkı uyarır gibi:
‘Dikkat, dikkat!’
Herkes şaşırmış bir şekilde bana bakınca, karnımı tuttum ve:
‘İzninizle…’ deyip, bulunduğum yerden uzaklaşmayı seçtim.
İçimdeki melek şeytanı alt etmişti, bu sinyal onun sinyalleriydi. Sonra birden gözlerimi açtığımda kendimi sıcacık yatağımda buldum, gülümsüyordum.
Hayallerin bir koşu markete gidip, sevinç, uçukluk, kaçıklık; dobralık, bol empati ve çocukluk alıp gelmesi gibiydi yaşadıklarım. Rüyaydı ama gerçekti. İçimizdeki mutluluk biz istediğimiz sürece bizimleydi, gerisi bahane; gerisi suçlama, gerisi öfke; gerisi zırvalıktı…

Dilara AKSOY

boyacikiz

Allık

Zamanında yediği onca aşağılık sözler, tekmeler, sürdüğü allıklar hiç bitmedi… Hala yaşıyor onlar yüreğinde. Kimseyi incitmeme niyetiyle, hor davranışlardan kaçınarak sürdüğü o allıklar, kendi ellerindeydi…

Anıları, kaderi kendi ellerinde şimdi. kendisinin şekil vererek sürüdüğü allıklar ve anılar karşısında, ona gülümsüyordu sanki. Küstahca ona bakarak hem de…

Aynada yüzünü gördüğünde o ayna içine alıp onu geçmişe götürdü sanki. Yanağında allıklar, ona geçmişinde daha narin sürüdüğü allıkları hatırlattı. Narin, küçük ve ince parmaklarını hatırladı. Tırnakları kir dolu olan, simsiyah ellerini…

“Sana biraz daha hızlı olmanı söylediği mi hatırlıyorum? yavaş ol… Pantolona ne vuruyorsun boyayı kızım, deli misin sen?”

Tepesinde dikilen bu tombul adam,  kim bilir kaçıncı adamdı. Kadınları da sayarsanız baya olmuştu ama kadınları saymazsanız, yine hatırlayamayacağından emindi, çokuncu adamdı bu adam, çokuncu.

Yine narince pantolonuna sürdüğü boyayı eliyle silmeye çalıştı, paçalarını sıvazladı adamın.

“Şimdi ne yapıyorsun? O ellerle daha çok mu kirletmek istiyorsun yoksa? Allah kahretsin seni, hızlı ol başka bir şey istemiyorum senden.”

Bu sefer başını göğe kaldırmış, alnından akan teri silmek için elini pantolonun cebine götürmüştü adam.  Pantolonunun kemeri göbeğinin altında kaybolmuştu. Aptal, kemeri sonuna kadar sıkmış, diye içinden geçirdi kız. Başka bir şey de geçiremezdi zaten. Ne yani, bir yumruk mu yada göbeğindeki yağlara doğru bir uçan tekme mi? Belki sarsıntıyla yere yığılırdı, kim bilir.

Allık sürme işlemi bitmişti. Şimdi elini parasını önüne fırlatmak için cebine götürdü tekrar. Bozuklukları çıkardı, arasından seçip, kızın önüne fırlattı iki tanesini. Paraların şıngırdaması kesilmeden de arkasını getirdi, “Allık mı sürüyorsun kızım sen, insan biraz şu boyayı bastırır. Boya bitecek diye ayakkabı boyadığınız yok doğru düzgün.” dedi ve fısıldayarak kızın önünden ayrıldı, “Zaten neyi doğru düzgün yaptınız ki siz?”

Paranın şıngırtısı kesildiğinde boyadan simsiyah olan ellerini yere doğru uzatıp, parayı cebine attı kız. Allıklarını toplayıp, ortadan kayboldu.

***

Aynanın karşısında duran allıkları aldı, narince yüzüne sürdü. Kendisi tarafından, allık sürme işlemini ilk defa dört dörtlük ve kimsenin itirazı olmadan yapabilmişti.

320736_231204856927600_1787975010_n

Kimsesizler Mezarlığı

“Kimine kimsesiz bir şiirdi aşk… “

            Cüneyt Behlül Uz

Kimsesizler.

Adını bile anmak “kimsesizliğin” ardından gelen soğuk ama tatlı, yumuşak ama aynı zamanda sert ve bir o kadar yüreklere merhamet serpen bir rüzgarla değer tenimize. Kulaklarımız adeta acı çeker bu cümleyi duyduğunda. O bile üzülür. Ama vücuda yaydığı bu merhamet dolu enerjiden de mahrum kalmamasını ister. Acı duyar ama aynı anda yaydığı enerjiyle kalplere yumuşaklık, gözlere merhamet bakışları ve en önemlisi de beyne acıma hükmünü verir bu sözcük, enerji.

Kimsesizler mezarlığı burası. “Kimsesizler!”

Mezarlığın girişinde yüzünüze çarpan rüzgar bile adeta kimsesiz, buraya hapsolmuş sanki. Yağmurun etkisiyle üşütmüş bu rüzgar biraz, sarıp sarmalayanı yok. Soğuk. Mezarlığın girişinde ki çeşmeden bir plastik şişeye su dolduruyorum. Sonra rüzgara dik dik yürüyorum. Kafamı kaldırıp, beremi çıkarıp, rüzgarın saçlarımı açmasına izin veriyorum. Onlarla dans etmesine izin veriyorum.

Arkadaş getirdim ben onlara! Geçici de olsa; mutluluk ne güzel!

Toprağın içindekilere bakıyorum, sonra mezar taşında yazanlara bakıyorum.

Siyah İnci

1998- 2001

Ölüm yeri: İstanbul

Başka hiç bir şey yok. “Ruhuna Fatiha” bile!  Taşta yazan isme şaşkınım doğrusu. Ama sonra kendime kızıyorum böyle düşündüğüm için. Burası kimsesizler adı üstünde. Sahipsizler! Burası benim gibi annesinin kim olduğu belli olmayanların yeri! babası belli olmayanlar, kardeşi belli olmayanlar, hayatı belli olmayanlar, isimleri olmayanların yeri… Ben’im burası.

Geleceğim.

Geçmişim.

Yaşamım.

Kardeşim.

Annem.

Babam.

Burası benim! Yakın geleceğim! Kalbim’in sevgilisi, beynimin hükümlerinin son bulacağı yer. Ben burasıyım!

AHMET TÜRKBEN

 

 

Beyoglu_Beyoglu_by_yusufOrta

“Acı Bir Tabu” Hakan ve İrfan

“Hadi ama yakışıklı, burada böylesine bir afeti yalnız bırakma,” diyordu Beyoğlu’nun meşhur fahişeleri. Gece yarısı yine sokaklarda gezen yeni yetmeler, gözlerini alamadılar boya küpü kadınlardan. Devam etmek istedi İrfan ve yine aklına uyup bu saatte onu buralara getiren Hakan. İkisi de on sekizi’ne yeni girmiş, şehvet duygusuyla parıl parıl parlayan, genç ve güçlü yeni yetme idi sadece. Hepsi bundan ibaretti ama çaydanlığın kapağı kaynamaktan sallanıyor, düştüğünde ise bundan yanmak istemiyordu Hakan, kaynamaması için altını söndürmek iyi bir fikirdi aslında. Ateşlerini söndürmek, iyi bir fikirdi.  Alamadılar kendilerini, kadınlara doğru yaklaştılar. Hakan, cebine soktu elini ve ne varsa çıkarttı dışarı. Sonra sordu, “Bunlar yeterlimi?”

Kadının biri yan yan baktı Hakan’a. Sonra anladı bu iki genci sıkıntısını ve karşılık verdi: “Bununla sen benim a***ğıma dahi dokunamazsın,” dedi, İrfan’da Hakan’da şok oldu duydukları kelimeye. Burası, bu kaldırımlar, bu gökyüzü, bu yıldızlar alışmıştı bu cümleye: “Sen benim a***ğıma dahi dokunamazsın!”

Kirpiklerini düzelterek tekrar devam etti konuşmaya bir diğer fahişe,  “Ama gelin size bir güzellik yapalım, sadece ben; ikiniz için? Kabul ise ne ala, yoksa narş beyleer!”

Hakan ve İrfan ikinci defa şoka girdiler. Bu kadın ne diyordu böyle? Kars’dan buraya dayılarının yanına çalışmak için analarının zoruyla gelmiş, Anadolu’nun saf çocuklarına ne kadarda edepsiz bir teklif de bulunuyordu? Lakin onların yaptığı teklif de pek edepli sayılmazdı ama, buda nesiydi… Birbirlerine baktılar önce, sonra Hakan kafasını onaylarcasına sallayıp, parayı kadına verdi. İrfan en sonunda kalpten gidecekti galiba. Bu çocuk ne yapıyordu böyle? Çocuk olduğu söylenmesi imkansız aslında, yarım saate kalmaz bir fahişeyi becerecekti çünkü. “Her neyse,” diye düşündü İrfan, sonuçta oda bir gençti ve onun da ihtiyaçları vardı. İleride ki bembeyaz armutlara ulaşmak istiyorlarsa, önlerinde ki derin ve kendisine en nadide yerlerinden çeken bataklığı geçmeleri gerekti. Geçeceklerdi. Ya batacaklar, ya da zevkin doruklarında boğulup; nefessiz kaldıklarında anlayacakları nerede olduklarını. Hayat herkese aynı şekilde tattırıyordu alışılmış tabuları. Evet, alışılmıştı. tersini ileri süren farsa, buyursun öne!

 

gözleri yaşlı,

kirpikleri adeta acı vererek batan,

daha derinlere inen,

Ve şurada namusunla para kazandırmayan memleketim; ne zormuş; daha derinlere inme olur mu?

DLER_L~1

DÜŞLER KESAT ÜLKESİ

Omuzlarım düşük, bedenim yorgun, başım önümde çaresizce yürüyorum. Bizim buralarda herkes böyledir, hiç kimsenin yüzü gülmez, hiç kimse kendi derdinden başını kaldırıp da karşısındaki insanın derdine deva olmayı bilmez. Düşler Kesat ülkesi burası. Hayal kırıklığına uğramış, sevmiş aldatılmış, karşılıksız aşkın derdiyle kara sevdanın tozunu yutmuş, dost kazığını yemiş de yemek yemeyi unutmuşların ülkesi… Hiçbirimiz gülmeyiz. Kahkaha atmayı unuttuk sanki. Çocukken böyle değildik. Çocukluğumuzu arıyoruz. Onu da bulamayınca şimdiki ânın sarhoşluğuna küfrediyoruz.
Bir tek hava çok güzel! Masmavi bir gökyüzü, çok sıcak olmasa da ilkbaharı anımsatan bir hava hâkim…
İşyerinden çıktım, ellerim cebimde, cadde boyu yürüyorum. Beni sevenlerin yüzlerine bakmayı da unutmuş gibiyim. Bakarken gözlerimi kaçırıyorum, ara ara gülümser oluyorlar, benden biraz daha sıcakkanlılar. Yüzüm kızarıyor. Ben kim miyim? Düşler Kesat ülkesinin aşkları kesat, dostlukları kesat, imkânları kesat olan Emir kulu Emir’im. Gerçek adımı unuttum, gerçek kimliğimi unuttum. Karamsarlık çukuruna düştüğümden beri, soyadımı bile unuttum. Kimsem yok, tek yaşıyorum.
Bir gün bir kedi beslemek istedim, sokak kedisiydi, acıdım da aldım. Onun da ruhu karışmıştı belli ki, evi talan etti, yanımda uyusun istedim, birbirimize dost, birbirimize eş, birbirimize sadık olalım…
İstemedi, onun bir yuvaya değil; karnını doyurmaya ihtiyacı vardı. İhtiyaçlar değişiyordu. Herkesi kendim gibi sanıyordum. Bir yuvanın özlemiyle yanıp tutuşan ben, bir sokak kedisinin kaderi de aynı çizgide gider sanıyordum. Ne büyük yanılgı, kahretsin!

Oturduğum evin altında bir bakkal var. Küçük bir kız babasıyla birlikte işletiyor. Ben onun yaşındayken evden dışarı adımımı atmazdım. Oyun arkadaşlarım bile yoktu. Ekmek parası nedir onu bile bilmezdim. Bir tek hayallerim vardı, şimdilerde kurmayı unuttuğum, adımı, soyadımı, kim olduğumu hatırlatan… Çalışıyorum, ekmek parasının ne anlama geldiğini bilecek kadar para kazanıyorum. Hayal ettiğim işin çok daha dışında bir iş bu. Hangimiz hayallerimizi birebir yaşıyoruz ki?
Birdenbire yere kapaklandım, hay Allah! Üstüm başım toz duman içinde. Hava da güzeldi hâlbuki. Bir kibrit kutusuna çarptım, düştüm. Ne komik, öyle değil mi? Küçücük bir kibrit kutusu nasıl olur da tepetaklak olmamıza neden olur? Söve söve yerimden kalktım, kibrit kutusunu aldım, tam ta ileriye, en ileriye atacaktım ki içinden bir sesler duydum. Şimdiki zamanımı, di’li geçmiş zamanımı, miş’li geçmiş zamanımı karıştırdı bu hadise. Hangi zamanda olduğumu unuturcasına derin bir nefes çekerek kutuyu açtım. Ama o da ne?!
-Merhaba!
+Merhaba, sen de kimsin?
-Beni bu kibrit kutusunun içine hapsettiler. Çok teşekkür ederim, beni buldunuz, çıkardınız.
Karşımda bana bakan, masmavi gözlerini gözlerime diken bir kız var, üstelik bir kibrit kutusundan çıktı. Gözlerime inanamıyorum.
+Olamaz böyle şey! Sen gerçek değilsin, bir hayalsin.
Tam arkamı dönüp gidecekken peşimden geliyor ve omzumdan tutup beni kendisine doğru çeviriyor.
-Burası düşler kesat ülkesi değil mi?
+Evet de, sen nereden biliyorsun? Mademki bir kutunun içine hapsoldun, buranın düşler kesat ülkesi olduğunu nereden biliyorsun?
-Yüzün her şeyi anlatıyor dostum. Beni kibrit kutusunun içine hapsettiler çünkü ben umutlar bol ülkesinden geliyorum. Tam yarı yolda beni yakalayıp, mutluluğun anlamını bilemeyen senin gibi mutsuz ama yüce gönüllü olmasını bilmeyen zalim insanlar beni bu kutunun içine hapsettiler. Kibrit kutusu deyip bakma. İnsanların kendilerini hapsettikleri nice kutular var aslında. Yüreğinizin bir yerine çivilemiş de kalmışsınız sanki.
Söylediklerine şaşırmamak elimde değil. Adını soruyorum, Umut olduğunu söylüyor. Önceki adı ona yakışmadığı için, adını umut olarak değiştirmiş. Birdenbire caddenin ortasında ellerini iki yana açarak,
-Hey! Beni dinleyin ‘Düşler Kesat’ ülkesinin fesat insanları! Sadece siz mi acı çekiyorsunuz, sadece siz mi yaralandınız, sadece siz mi ananızdan, babanızdan, yârinizden ayrıldınız? Hangi dert yükünü tek bir insana verir ki? En umut dolu insanın bile içi kan ağlamaz mı ki?
İnsanlar şaşkınlar ve şaşkın gözlerle onu seyrediyorlar, ben de tabi… Sözlerine devam ediyor.
-Hayat devam ediyor cümlesinin anlamını bile bilmeyen, hayatını sadece devam ettirmekle sınırlandıran, hayatın anlamını bilmeyen sevgi düşmanı, hayallerine sırt çevirmiş, kendine acıyan zavallılar! Hayatım çocuk esirgeme yurtlarında, benim gibi olan çocukların yanında, annemi çocuk esirgemedeki müdiremiz sandığım, oyun arkadaşlarımı da kardeşim bildiğim o günlerden ibaret geçti. Çocuk Esirgeme yurdundan ayrıldığımda nereye gideceğimi bilemeden yollara düştüm. Yılmadım, okudum, çalıştım, dünyanın sayılı zenginlerinden biri olamadım ama; umutları sağlam bir birey oldum. Kendinize acımaktan vazgeçin, acımak; acıları beraberinde getirir. Duyuyor musunuz beni? Ağlayın, açılın, bağırın, çağırın ama küsmeyin. Hayat kendisine küsenleri affetmez.

Kanatlanmış bir melek, bir peri gibiydi. Sözlerini bitirirken, Düşler Kesat ülkesinin Düşleri Kesat olan insanları, Umut’u alkışlamaya başladılar, tabi ki yine ben de… Hepimiz gözlerimiz dolu dolu alkışladık.
Hayallerimizden vazgeçtiğimiz, başımız önümüzde yürüdüğümüz, tek bir umudu gönül penceremizi açıp almadığımız o günleri silercesine doymadan, bıkmadan alkışladık.
Birdenbire tek bir bulut geldi gökyüzüne, ‘Güneşin yanında elbet yağmur bulutu olmasa dahi, bir bulut olacaktır. Her mutluluğun yanında bir hüzün olacaktır’ dercesine…
Gözlerimi kapattım, ‘Umut’ gitmişti, içimdeki kara bulutlar da gitmişti. Artık içimle dışımla umut kokuyordum. Düşler Kesat ülkesi kendi yalnızlığını bir başkasının yalnızlığıyla örtmüştü. Gerçekleri bulmuştu. Bir başka ülkenin, bir başka yalnızlığın çağrısı bizi kendimize getirmişti.
‘Düşler Kapısı Ülkesi’ne’ hoş geldiniz, tabelasını görebiliyorum artık. Başım dik, omuzlarım da düşük değil artık. Düşler Kapısı ülkesi, gerçeklerin farkında olan, kendine acımayan, tek bir acıyla hayata küsmeyen umut dostlarının ülkesi artık… Yaşam boyu, ölene dek umutlar baki kalır ve hayaller de…
Yeter ki biz bunları görmesini bilelim ve seslerini duymayı… Ne vakit bir kibrit kutusu görsem, geçmişimden utanırım. Umutlarımı yakaladığım için de o umuda hep ama hep duacı kalırım…

Dilara AKSOY

serbest düşüş 2

taksi şoförüne, “burada durur musunuz?” diye sorsam durmazdı. niyetimi anlar ve belki de öğütler, nasihatler eşliğinde hızını arttırır beni karşıya geçirmeye çalışırdı. sormadım. gerek de kalmadı. köprüde trafik her daim yoğundur. bu şehir en güzel gelinden bile daha nazlıdır. ama kendini sevdirme konusunda en mahir gelinden daha maharetlidir. derin bir nefes aldım. dünyadan bir nefes daha ödünç almıştım ama ziyanı yok aldığım her nefesi geri verdim, borcum yok. birden kapıyı açtım ve korkuluklara doğru koşmaya başladım. çantam takside kalmıştı. içindeki şeyler her kadının çantasında olan alelade eşyalardı. olsun, kalsındı. ne de olsa artık rimele, tarağa, aynaya ihtiyacım olmayacaktı. gerçi düştükten sonraki yüz ifademi görmek isterdim ama muhtemelen aynaya yönelttiğim bakışlarıma bir karşılık da alamayacaktım. ben kırk altı yaşındaydım ve ömrümün sonundaki bir kaç saniyede mutlu olmak istiyordum. ayaklarım yerden kesilsin, havalanayım, midemdeki kelebekler hiç olmazsa son kez kanat çırpsınlar istedim.

korkuluklara ulaştım.iki elimle tutup diğer tarafa, cephenin sipersiz yanına geçtim.arabalardaki insanların şaşkınlıkla karışık korku dolu bakışlarını sırtıma inen kamçı darbeleri gibi hissediyordum. hiç olmazsa düşerken rahat bıraksınlar beni, dipteki huzuru bulayım. kaybedecek hiçbir şeyim olmasın ki kaybetmekten korkmayayım. kaybetmeyi göze alamadığın şeyi elde edemezsin. ben hep kaybetmekten korktum. şimdi ise kazandığım her şeyi on saniyelik huzur karşılığında geri veriyorum.

son kez dedim, son kez boğaz manzarası göreyim. deniz, benim geldiğim yerlerde de vardır. hatta o yerler deniz ile müsemmadır. ben uzak kaldım, hiç olmasa anısına yakın olayım.

ellerim korkuluklarda, gözlerim aşağıdaki denizin serin sularında gençliğimi hatırladım. idealist, hırslı, vefasız gençliğimi. amaçları uğruna değer verdiklerinden feragat eden gençliğimi. o zamanlar geride bıraktıklarımı yaptığım fedakarlıklar olarak görüyordum. halbuki düpedüz vefasızlıkmış. hedeflediğim, hayalini kurduğum tüm başarılara ulaştım, ödüller aldım, kıskanılan bir kariyer yaptım. peki değdi mi? mutlu muydum? bu da soru mu, kimse mutluluktan ölmez.

düşerken anılar acılara katılıp boğaza düğümlenirmiş meğer. halbuki intiharımla boğaza düğümü ben atacağım sanıyordum.

annem öldüğünde yanında değildim. son nefesini verirken elini tutamadım. başını okşayamadım. babamın cenazesine bile yetişemedim. bir kardeşim de yoktu ki sırtımı ona dayayayım, omuzunda ağlayayım. acımı bölüp metanetinden faydalanayım.

insan ölümü gözleriyle görmedikçe inanamıyor. ailem göçtükten sonra o şehre her defasında kapıyı annem açacak, babam saçımı okşayacak gibi gittim. sanki ikisi birden ellerimden tutacaklar, ben gözlerimi kapayıp ayaklarımı yerden keseceğim ve uçacağım gibi. kim bilir belki de o hissi bir kez olsun daha yaşamak için geldim buraya. aradan bir süre geçti ve ben o şehre gitmeyi tamamen bıraktım.  ama kapım her çalındığında, ben anneme, babama kapı açmaya koştum.

deniz kenarında bir film çekimi sahnesi gördüm. esas kız, esas oğlana arkasını dönmüş gidiyordu. film sahnesi gözlerimin önünden kendi hayatım gibi geçti. ben de arkamı dönüp gitmiştim. arkamdan gelmemişti. o vakitler kararımın doğruluğuna inanmıştım. sevse arkamdan gelir dedim. gitmeme izin vermez dedim. öyle miydi acaba? hiç sevmediğinden mi gitmeme izin vermişti yoksa sevgisinden mi? cevabı hiç bilemedim…

ben bir karar vermiştim ve bu fedakarlığımın karşılığını alacaktım. bu hırsla çalıştım hep. içimden parçalar koparan bu kararı verdiğime göre çok güçlüyüm diye düşündüm. iradem sarsılmaz dedim. en yükseğe çıkacağım dedim. geri dönemem, bir defa olsun aramam dedim. verdiğim kararın değil, inadımın, kibrimin altında ezildim.

kalp beyaz bir sayfadır, her hatada ona bir nokta konur. gün gelir o kadar çok nokta konmuş olur ki kalp siyahlaşır. melekelerini kaybedersin yavaş yavaş. ne sevebilirsin ne özleyebilirsin. ne fedakarlık edebilirsin ne vefakarlık. ben de bunu yaşadım işte. aradan yıllar geçti, gözlerim de kurudu gönlüm de. hafızam bile silindi sanmıştım ki bir şey oldu.

baba yadigarı evimdeki kütüphaneyi düzeltirken elime bir kitap ilişti. kapağı yırtılmış, sayfaları sararmıştı. eski kitap kokusunu satsalar kolilerce alırım. şöyle bir açmıştım ki içinden bir not kağıdı düştü. minicik bir şiir vardı üzerinde,

ömür dolar bardağa senin ellerinden,
her bir damlada koku nazenin teninden,
üç dakikaya sığan bi ömür geçer gözlerinden,
her anın şeker gibi tatlı dillerinden,
bitmeyen bir çay hikayesi demi Sen suyu Sen.

okuyunca neye uğradığımı şaşırdım. dünyam durdu, nevrim döndü. tekrar tekrar okudum. göz yaşlarım kalbimin pasını sildi, açığa çıkan beyazlıklar bile olmuştur eminim. küçücük bir kağıt parçası üzerinde birbirine eklenmiş birkaç harf nasıl da çözmüştü dizimin bağlarını. küçücük bir not kağıdı.

zaten hep öyledir, keder en beklenmedik yerde gizlenir.

çok severdi çayı. birgün, beni mi daha çok seviyorsun yoksa çayı mı demiştim genç kızlığıma yaraşır bir nazla, bana bu şiiri yazmıştı hemencecik.

tam yirmi üç sene geçmişti üzerinden. ve bundan tam yirmi üç gün önce de o notu bulmuştum. bulduğum günden beri onu aradım. başta evlenmiştir, çoluğu çocuğu bile vardır, rahatsız etmemeliyim diye düşündüm. sonra pişmanlığımla beslenmiş merakım, merakım ile güçlenmiş özlemim galip geldi. aradım onu. o şehirde aradım. gittiğimiz tüm yerlere uğradım. çoğu artık yoktu. olanlar da ya el değiştirmişti ya da o zamanki sahipleri ölmüştü. en son o çınar ağacının dibindeki çay bahçesine gittim. önce çıkaramadı Orhan amca beni, kolay değil yirmi üç sene geçmişti. sonra yavaş yavaş belirdim hafızasında. “sen o çay tiryakisi çocuğun sevdiğiydin değil mi” diye sordu. tanımıştı. “evet” dedim. onu arıyorum, bir çay içeriz diye düşünmüştüm de…”

bundan tam yirmi üç saat önce öğrendim gerçeği. ben onu bırakmıştım ama o beni bırakmamıştı. kimse sevdiğinin gitmesine izin vermez. peşinden gider. o da peşimden gelmeye kalkmıştı. ben onu yüzüstü bırakıp bu şehre geldikten birkaç ay sonra yanıma gelmek için yola çıkmış, ama yolu bitirememiş. katil bir kamyonun altında kalmış. benim bencilliğim yüzünden ölmüş. benim için ölmüş. şimdi de benim onun peşinden gitmem lazım. yirmi üç yıl gecikmeyle de olsa vefa göstermem lazım.

sonra bir an geldi, ellerimi bıraktım. serbest düşüş. ne garip ellerini bıraktığımda da aynı düşüşü hissetmiştim.