Kategori arşivi: Hikaye

Hikaye türünden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

BURHANETTİN NEREYE BAKIYOR?

Burhanettin Nereye Bakıyor?

 

“Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan zordur…” (Albert Einstein)

Büyük Yıkım öncesi yazmış olduğu onlarca kitabı, gazetelerdeki yazıları, televizyon programlarındaki ateşli konuşmaları ile tanınan Profesör Burhanettin Haktanır İlahiyat Fakültesi öğretim üyeliği görevini de yürütmekteydi. Kendisi müftü çocuğu olduğu için ilk dini öğretilerini babasından almış ve daha sonra görmüş olduğu eğitimler ile profesörlüğe kadar yükselmişti. Üstün hitabet gücü, konularına derinlemesine vakıf olması nedeniyle kitleleri etkiler, kendi dalında otorite olarak kabul görürdü tüm ülke genelinde, Profesör Burhanettin Haktanır.

‘Tanrı ve Evrenin Oluşumu’ isimli konferansını bitirip kapının önünde bağlı duran eşeğine doğru yürürken mutluydu. Başarılı bir konferans vermiş dinleyiciler tarafından alkışlanarak salonu terk etmişti. ‘Çok şükür kazasız belasız bir konferansım daha bitti.’

Eşeğinin ağaca bağlı yularını çözüp evine doğru yol alırken engebeli yolda yaşlı eşeği tökezleyince kendi kendine söylendi: “Bu yaşlı eşeği emekliye ayırıp kendime bir at alamadım.” Yol üstündeki fırına uğrayıp ekmek alıp eşeğine binerken az önce vermiş olduğu konferansı unutmuş aklı bir hafta sonra Dünya Araştırma Merkezi’nin açıklayacağı sonuç bildirgesine takılmıştı.

Yıl 2070. Tüm dünya ülkelerinden katılan bilim adamları yirmi yıldan beri yapmış oldukları çalışmaların sonuna gelmiş kafalarında her şey netleşmiş, bilimsel olarak her şey kanıtlanmış, çalışmanın sonucu oy birliği ile kabul edilmişti. Her dilden, her dinden, her renkten her ülkeden saygın bilim adamlarının çalışma sonuçlarının açıklanması için İstanbul kenti seçilmişti. Tüm dünya soluğunu tutmuş açıklamayı beklerken, medya mensupları İstanbul’a doluşmuş otellerde –hanlarda demek daha doğru- bir kişilik bile yer kalmamıştı. Yıllardan beri süren araştırmaların sonucu açıklanınca insanlık gibi, Profesör Burhanettin Haktanır’ın da yaşamını büyük ölçüde etkileyecekti bu sonuçlar.

İsrail, Ortadoğu’dan Avrupa’nın ortalarına taşınalı on yıl kadar olmuş. İsrail’in boşalttığı topraklara ise Avrupa’daki Müslümanlardan oluşan gruplar getirilerek yeni bir devlet kurulmuştu. Dinlerin insanlar ve devletler üzerindeki etkisi gittikçe büyümüş ve dünya iki kutuplu bir hale gelmişti. ABD’ye bağımlı İslam ülkeleri de halkların baskısı ile zamanla ABD’den kopmuş daha bağımsız hareket etmeye başlamışlardı. Zaman zaman ekonomik ve dinsel nedenlerle çıkan yerel savaşlar 2065 yılında tam bir dünya savaşına dönüşmüş ve ülkeler ellerindeki her türlü yıkıcı, öldürücü silahları kullanmaya başlamışlardı. İnsanlık cinnet geçiriyordu. Büyük savaşa ek olarak ülkeler kendi içlerinde de ayaklanmalara, suikastlara, sabotajlara muhatap oluyor ve her yer cayır cayır yanıyordu. Hiç çekinmeden atom ve hidrojen bombaları kullanıldığı gibi ABD’yi, İngiltere’yi şaşkına çeviren zülfikar bombası İslam ülkeleri tarafından kullanılarak denizaşırı her yer vuruluyordu. Dünya yanıyor ve İslam ülkelerinin başında bulunan halife VI. Ahmed-i Hassan ile karşı güçlerin başında bulunan XII. Bush savaşı önlemek yerine gittikçe artan bir hırsla karşı güçleri yok etmeye devam ediyorlardı. Teknolojik silahlar tükenmiş bilmem kaçıncı Haçlı Seferleri ve Cihad savaşları Cennet’e yolculuk için yapılmış, sonuçta ikisi de bu isteğinde başarıya ulaşmış ve iki tarafta birbirlerine yerden bir taş alıp karşı tarafa atacak halleri kalmamıştı. Yeryüzündeki tüm enerji kaynakları, rafineriler, köprüler, fabrikalar, barajlar, uçaklar, havaalanları, iletişim bağları yok edilmiş her nasılsa sağda solda kalan bazı araçlar ve gemilerde yakıtsızlıktan kullanılamaz hale gelmişlerdi. Dünya teknolojik olarak binlerce yıl geriye gitmişti. Ortada ne devletler ne sınırlar ne de bayraklar kalmıştı. Savaşta iki milyar insan ölmüş,  savaştan sonra başlayan açlık ve salgın hastalıklar bir milyar insanın daha ölümüne neden olmuştu. Savaş kendiliğinden durmuş ve hayretle herkes birbirinin yüzüne bakar olmuştu; ‘Bizler ne yaptık?’ diye. Sanki sözleşmiş gibi tüm ülkelerde halklar ayaklanmış ve tüm yöneticileri öldürmüşlerdi. Ortalarda ne Ahmed-i Hassan’lar ne Bush’lar kalmıştı. Yönetici sınıfı kalmamış insanların tümü eşit konuma gelmiş herkes başının çaresine bakar olmuştu. Ortada servet ve devlet de kalmadığı için ne polis gücüne ne de silahlı kuvvetlere gereksinme vardı tüm dünyada. Silahsız, kavgasız fakat tüm üretim araçlarından yoksun bir dünya kalmıştı insanlığa. Bu yıkımdan sadece Konya Ovası’nın altında 2050 yılında tüm dünya ülkelerinden gelen bilim adamlarının oluşturduğu altı bin kişilik bir kent kalmıştı. (Bu kente daha sonra tekrar döneceğiz.)

İnsanlık, önce ölmeyecek kadar yiyeceğe ve soğuktan ölmeyecek kadar ısıya gereksime duymuş, topraktan ve hayvanlardan anlayanlar hemen tarım ve hayvancılığa başlamışlardı. En önemli sorunlardan biri de enkaz ve ölülerdi. Ölüleri gömme olanağı olmadığı için hemen yakıyorlardı. Enkazlar temizlenirken işe yarayacak ahşap parçaları, demirler, elektrik kabloları, yanmamış kitaplar gibi işe yarayacak malzemeler ayrılıyor gerisi olduğu gibi bırakılıyordu. Enkazlarla başa çıkamayacaklarını anlayınca bazı yerleşim birimleri yerlerini değiştiriyor, doğal olarak denizden ve sulak yerlerden fazla uzaklaşmadan bunları yapıyorlardı. Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşanlar en önemli kişiler olmuşlardı. Deniz ve kara avcılığın geçerli olduğu yerler hariç dünyayı bu kesimler doyuruyordu. Ne cumhurbaşkanlığı, ne başbakanlık,  ne sanatçılık, ne profesör olmak, tarihçi olmak, edebiyatçı olmak, sporcu olmak, general olmak, politikacı olmak hiç biri ama hiç biri bir çiftçi, bir çoban, bir duvarcı ustası, bir teknisyen,  ya da bir marangoz kadar önemli değillerdi. Büyük Yıkım öncesi dünyayı yönettiğini sanan bu insanlar açlıktan ölmemek ve bir meslek sahibi olmak için bir marangozun ya da bir duvarcı ustasının yanında çıraklık yapabilmek ya da tarım işçisi olabilmek umudu ile iş arar olmuşlardı. Ne omuzlarındaki yıldızlar, ne kartvizitlerindeki unvanlar karın doyurmaya yetmiyordu. Herkes gibi onların da bir aileleri vardı ve yaşamak zorundaydılar. Meslek sahibi olanlar, yani marangozlar, duvarcı ustaları, demirciler takas yoluyla çalışıyorlar buğday, pirinç, bulgur, yumurta veya tavuk karşılığında konutların ihtiyacı olan çalışmaları yapıyor ve işlere yetişemiyorlardı. Bir yandan konutlar onarılırken, bir yandan da yeni barınaklar yapılıyordu. Tüm dünya hummalı bir çalışma içinde idi. Sürekli üretim yapılıyor, takas ve imece yoluyla insanlık bu zor dönemden bir an önce çıkış yolu arıyordu. Para geçmiyordu. İnsanlık ilk çağlara dönmüş fakat insanoğlu neler yapabileceğini yani neleri kaybettiğini biliyordu. Yaşamışlardı. Bir medeniyeti kendi elleriyle yok etmişlerdi. Elektriği, cep telefonunu, televizyonu, interneti, uzaya gitmeyi biliyorlardı beyinsel olarak ama teknik olanaklardan yoksunlardı. Doğal olarak önce yaşamayı düşünüyorlardı. Tüm dünya siyaseti, sporu, bilimi, sanatı, bırakmış karınlarını doyurmak için hummalı bir çalışma içine girmişti. Elle yapabilecekleri küçük el aletlerini yapıp üretime katmışlardı. Evler onarılıyor, tarlalar sürülüyor, hayvanlara en iyi şekilde bakılıyordu. Düşmanlıklar bitmiş eski sınırlardaki insanlar birbirlerine gidip gelmeye mallarını takas etmeye başlamışlardı. Büyük Yıkım’ın acılarını saymazsak yeryüzü en huzurlu dönemini yaşıyordu. İnsanoğlu hızla üretim yapıyor ve hayvanlar, hiç olmadığı kadar insanlardan itibar görüyordu. Hayvanlar tarihi de en huzurlu dönemini yaşıyor, beslenmek için kesimlerinin dışında el bebek gül bebek bakılıyorlardı. Emek en yüce değer olarak yerini almıştı. Çalışmayana iş de yoktu, ekmek de. Rant sözü unutulmuş, parayla para kazanma dönemi bitmişti. Uzun yıllar insanoğlu bu şekilde çalışıp düzenini kurdu. Karınlarını doyuran insanoğlu boş vakitlerinde, özellikle geceleri yerleşim birimlerinin ortak alanlarında bir araya gelip ortaklaşa eğlenmeye başlamışlardı. Sesi güzel olanlar şarkı söylüyor, fıkralar anlatılıp, danslar yapılıp, doğaçlama olarak tiyatro oyunları oynuyorlardı. Karnını doyuran insanoğlu yavaş yavaş ruhunu doyurmaya başlamıştı. Açlık yenilmiş mal birikimi, yani sermaye birikmeye başlamıştı. Artık kendi aralarında ortak sorunları için iş bölümü yapmaya sıra gelmişti. Önce sağlık ve eğitim konusundaki kişiler üretim alanından çıkarılıp geçimleri ortaklaşa sağlandı. Çocuklar için okul, sağlıkçılar için hasta evleri yapılmış ve geçimleri halk tarafından karşılanmaya başlanmıştı. Sermaye birikimi olunca insanın içinde hiç eksik olmayan bedavadan geçinme duyguları beyinlerinin alt bölümlerinden yavaş yavaş üste çıkmaya başlamıştı. Ufak ufak hırsızlıklar başlamış, zaman zamanda gasplar yapılır olmuştu. Reel üretimde fazla yetenekli olmayanlar güvenlik için ayrılıp, onlara can ve mal güvenliği emanet edilmişti. Yani insanoğlu ağır da olsa örgütleniyordu. Alt yapıdaki her değişim üst yapının kurumlarını oluşturuyor, yapacaklarını, geçirecekleri evrimlerini Büyük Yıkım’dan önceki yaşamlarından biliyorlardı.  

2050 yılında, insanlığın oluşumundan beri insan beynini meşgul eden ilahi güçlerin kesin çözümü için her ülkeden en saygın, işinin uzmanı bilim adamları bir araya getirilerek, Konya Ovası’nın altında onlara her türlü olanak sağlanıp çalışmaları sağlanmıştı. Ovanın üstünde altı bin kişilik uzmanların aileleri ile birlikte yaşayacakları, küçük bir kent kurulmuş, bahçeli, havuzlu, villalar, Akdeniz’e inmek için helikopterler, çalışma saatleri dışında rahat edebilmeleri için her türlü alt yapı oluşturulmuştu. Ovanın altındaki çalışma birimlerine bilim adamlarının dışında girilmesi kesinlikle yasaklanmıştı. Koordinatları bilinen bu küçük kent Büyük Yıkım’da hiçbir devletin hedefi olmamış ve hiçbir zarara uğramadan yaşamalarına, çalışmalarına devam etmişlerdi. Enerji sorunu çekmeyen tek yerdi yeryüzünde. Her türlü üretim yapılabiliyordu. Büyük Yıkım’dan sonra da, her ne kadar kendi olanakları ile yaşıyor olsalar da, Konya halkı yiyecek içecek konusunda yardımını esirgememişti bu küçük kentten.

İlahi bir gücün varlığını ya da yokluğunu kanıtlamak için yapılan bu çalışmalar yüzlerce birimden oluşuyordu. Her birim kendi uzmanlık alanındaki konularla ilgilenip varmış oldukları sonuçlar belli bir havuzda toplanıp değerlendiriliyordu.

Bu çalışmalardan biri ses idi. 2000 li yılların başında dünyanın dönerken çıkardığı sesleri kaydeden insanlık bu çalışmalarını daha ileriye götürerek insanın oluşumundan beri gökyüzünün farklı katmanlarında var olan tüm sesleri toparlayabilmişti. Önce doğaya ve hayvanlara ait sesler ayıklanmış insanlara ait sesler bir havuzda toplanmıştı. Sonra bu sesleri lisanlara göre, ardından ülkelere göre, asırlara göre, yıllara göre tasnif etmiş ve çok uzun yıllar sonunda kişilere kadar inebilmişlerdi. Dinsel içerikli olmayan sesler daha sonra incelenmek üzere ayrılmış, ağırlık dini kişilere ve konulara verilmişti.

Diğer bir birim insan gen haritası üzerinde çalışmış ve evrim teorisinin halkalarını eksiksiz tamamlamışlardı. Yani karıncanın karınca gibi, kedinin kedi gibi, maymunun maymun gibi, insanın insan gibi yeryüzüne inmediği bilgilerini elde etmişlerdi.

Buna benzer tüm birimler çalışma alanlarındaki sonuçları almış ve ortak havuza bırakmışlardı. Bunun tek istisnası, buldukları ölümsüzlük sırlarını, insanlık için büyük bir felaket olacağına oy birliği ile karar vererek bu bilgileri, her türlü bulguları ile birlikte yok etmişlerdi.

Sonuç olarak, evreni, gezegenleri, dünyayı, dünya üstünde yaşayan canlıları ilahi bir gücün yaratmadığına, yaratamayacağına, zira böyle bir gücün olmadığı sonucuna varmışlardı. Dünyaya ne peygamberler ne de kitaplar yollanmıştı. Tüm bilgi ve bulgular bu sonucu doğruluyordu. İşte Dünya Araştırma Merkezinin açıklayacağı, dünyanın ve Profesör Burhanettin Haktanır’ın beklediği bu bilimsel veriler ışığı altında ortaya çıkan sonuçtu.

 

İnsanlık yavaş yavaş örgütlenerek toparlanmış, enerji kaynakları kısmen kullanır hale getirilmiş ve buna paralel olarak üretim araçları, iletişim aygıtları, küçük atölyeler, ulaşım, sağlık, eğitim gibi önceliği olan sektörler diğerlerine oranla biraz daha fazla yol almıştı. Kentlerin ana yolları birazcık düzeltilmiş, yeterli olmasa da büyük kentlerin ana caddelerine bir uçtan bir uca kadar demiryolu döşenmişti. Diğer tüm ara yollar henüz toprak ve çukurlarla dolu idi. Profesör Burhanettin Haktanır’ın eşeğinin tökezlediği yol henüz düzeltilmemiş evinin yolu idi.

Eşeğini evinin arkasındaki küçük ahıra bağlayan Burhanettin Bey, otunu ve suyunu önüne koyarak elindeki sıcacık ekmeği ile evine girdi. Küçük, basit döşenmiş, iki oda ve bir küçük salondan oluşan mütevazı bir yapıydı evi. Kapıyı açan karısı güler yüzü ile;

“Hoş geldin, bey,” diyerek karşıladı kocasını.

“Hoş bulduk Sümeyye. Nasılsın, günün nasıl geçti?”

“Nasıl olsun bey? Her zamanki gibi, biraz yemek, biraz ev işleri bir de bakıyorsun ki gün bitmiş. Sen neler yaptın, konferansın nasıl geçti?”

“Çok iyiydi. Hem kalabalıktı, hem de doyurucu bir konferans oldu.”

Sümeyye’nin hazırladığı yemeklerini kâh gelip-giden elektriğin, kâh mum ışığı altında yediler. Sümeyye sofrayı toplayıp iki bardak çay ile salona döndü.

“Haber var mı bey?”

“Dünya Araştırma Merkezi’nden mi?”

“Evet. Aklımdan bir türlü atamıyorum. Nasıl bir sonuç çıkacak diye çok merak ediyorum.”

“Aslında bende merak ediyorum ama sonuçtan hiç şüphem yok. Yüce tanrımızın varlığı bilimsel olarakta kanıtlanacak. Bakalım o zaman inanmayanlar buna ne diyecekler. Hep bilim bilim deyip duruyorlardı. Alın size işte bilim. Allah akıl fikir versin onlara ne diyeyim.”

“Evet, iyi oldu. Bu tartışmada sonuçta bitecek. Ama gene de acaba ne gibi bulgular elde ettiler diye merak etmeden duramıyorum. Kim bilir bizlerin bilmediği ne kanıtlar bulmuşlardır. Evet, evet daha iyi oldu bu çalışma. Ufkumuz biraz daha açılacak demektir. Allah her şeyin hayırlısını nasip etsin gene de. Sonuç ne zaman açıklanacak bey?”

“Çalışmaları bitmiş, raporlarının son şeklini veriyorlarmış. Haftaya bugün, yani Ramazanın ilk günü,  bir basın toplantısı ile açıklanacak. Mübarek güne gelmesinde de bir hayır vardır mutlaka.”

“Hayırlısı olsun.”

“Evet, hayırlı olacak inşallah. Namaz vakti geldi Sümeyye seccademi getirir misin?”

Karı, koca yatsı namazlarını kılıp uyudular.

Bütün haftayı dalgın olarak geçiren Burhanettin Bey, milyarda bir olasılıkla acaba ters bir sonuç çıkar mı diye kıvranıp durdu. Bunun mümkün olamayacağını, bilimin de sonuçta tanrının varlığını kanıtlayacağı ve bu tartışmanın da artık biteceği kanısına vardı. Rahatladı.

Arife akşamı uyku tutmadı Burhanettin Bey’i. Uyumadı. Sahurda karısı kalkarak yiyecek bir şeyler hazırladı. Birlikte yediler. Niyetlenip oruçlarına başladılar. Sabah namazından sonra tıraş oldu, temiz elbiselerini giydi daha fazla dayanamayarak karısı ile vedalaşıp erkenden yola çıktı.

İlk gelenlerdendi. Eşeğini toplantının yapılacağı salonun bahçesine bağlayarak içeriye girdi. Yavaş yavaş salon davetli bilim adamları ve medya mensupları ile doldu. Dışarıda da büyük bir kalabalık birikmişti. Herkes sonucu bekliyordu.

Sahnenin önünde beş kişilik üst komite otururken arkalarında 136 alt komite başkanı da yerini almış, heyecanla herkes üst komite başkanının söyleyeceği sözleri merakla bekler olmuştu. Yirmi yılı aşkın çalışmanın açıklanması yirmi dakika bile tutmamıştı. Komite başkanı Kanadalı bilim adamı önce yutkundu, tam söze başlayacakken yine yutkundu. Önündeki bardaktan bir yudum su içip söze başladı.

“Öncelikle şunu belirtmek isterim ki ben kişi olarak inanmış birisiyim. Ama burada açıklayacağım sonuç benim değil bilimin vardığı sonuçlardır. Yirmi yılı aşkın süre çalışmamızın özet sonuçları çıkışta sizlere iki cilt kitap halinde verilecektir. Ayrıntıları o kitaplarda bulacaksınız. Ben sadece burada sizlere sonucu açıklamak ile görevliyim. Evet, ne yazık ki bilim tanrıyı hiç bir aşamada ve hiç bir olguda kabul etmiyor. Yani sizleri, doğayı, evreni, yaratan bir ilahi güç yoktur. Ne gönderilen kitaplar vardır ne de peygamberler. Ne yazık ki sonuç budur, tümünüze iyi günler dilerim. Toplantımız burada bitmiştir.”

Salonda büyük bir uğultu koptu. Ağlaşanlar olduğu gibi bayılanlar da oldu. Burhanettin Bey taş kesildi. Dondu kaldı oturduğu yerde. Kendine geldiğinde salonda kimse kalmamıştı. Çıkışta, araştırmaların sonucunu açıklayan iki cilt kitabı alarak eşeğine doğru yürüdü.

Hava kararalı saatler olmuştu. Profesör Burhanettin Haktanır halen pencerenin önünde sessizce duruyor ve ilahi bir haber bekliyormuş gibi gözlerini gökyüzünden ayırmıyordu. Akşam yemeğini yemediği gibi sahura kalkan Sümeyye’nin hazırladığı sofraya da oturmadı. Gözü gökyüzünde dudakları sürekli bir şeyler mırıldanırken, beyni onu yıllar öncesine götürdü.

“Geçmiş olsun oğlum.”

“Teşekkürler baba. Nihayet bu işte bitti.”

“Abdest almış mıydın?

On yedi yaşındaki Burhanettin müftü babasının bu sorusu karşısında şaşırmıştı.

“Hayır, baba abdestli değildim.”

Babası sakalını sıvazlarken gözlerini fal taşı gibi açmıştı bu yanıt karşısında.

“Bundan sonraki hiç bir abdestin kabul olmaz o zaman. Hep eksik kalır. Hemen git ve dişlerini çıkart abdestini al ve ondan sonra tekrar taktır.”

Burhanettin, iri yarı gözü pek yiğit bir delikanlıydı. Korkusuzdu. Ama dişçiden korktuğu kadar bu dünyada hiç bir şeyden korkmazdı. Üst sol arkadaki dişleri kendini uyutamaz hale gelinceye dek dişçiden kaçmış fakat dişlerinin ağrıları dayanılmaz bir hal alınca iki hafta önce zorunlu olarak dişçiye gitmişti. Bugün de dişçisi protezlerini takıp ‘Geçmiş olsun,’ diyerek yolcu etmişti Burhanettin’i. Babasının bu sözleri ilahi bir emir gibi gelmişti genç Burhanettin’e. Yaşayacağı yılları düşünerek ürperdi, hep abdestsiz olarak gezecek, hiçbir namazı kabul edilmeyecekti. Hemen dişçiye koşarak durumu anlatmış ve dişlerini söktürüp abdestini alıp tekrar taktırmıştı protezlerini.

“Burhanettin Bey, sahur yemeği hazır sizi bekliyorum.” Sümeyye umutsuzca bir çağrı daha yapmıştı kocasına.

“Sen ye Sümeyye, ben yemeyeceğim.”

“Belki bir yanlışlık vardır bey. Allah’ın kitabı mı doğruyu söyleyecek yoksa üç beş bilim adamının fikirleri mi?”

Burhanettin yüzünü pencereden içeriye çevirerek karısının gözlerine baktı.

“Dünya Araştırma Merkezinin kitaplarını inceledim Sümeyye, her şey doğru görünüyor, kanıtlanmış her şey,” diyerek pencereden gökyüzüne bakmaya devam etti.

Karanlığa çalan birkaç küçük mavimsi bulutun arasından daha yukarılara bakarak iç sorguya başladı bedeni. Beyni ile aklı bir yerde, gönlü ile inançları diğer tarafta çarpışıyorlardı. Her çarpışmada beyin ve aklı galip geliyor fakat gönlü bu yenilgiyi kabul etmek istemiyordu. “Nasıl yani?” dedi, kendi kendine; “Tüm ömrümü boşa mı ziyan etmişim? Onca yazdığım kitap, televizyon programları, verdiğim dersler, konferanslar, onca yolculuklar, onca tutulan oruçlar, gidilen haclar, kılınan namazlar, yapılan dualar, yakarışlar, umreler, yetiştirdiğim öğrenciler tümü boş muymuş?” Düşecek gibi oldu. Pencerenin pervazına tutundu. “Ya yapılan din savaşları? Cihatlar, Haçlı seferleri. Aman Allah’ım! Dünyayı,  insanlığı mahvetmişiz.”

Sümeyye, yemeğini yemiş masayı toplamıştı. Demlediği çaydan iki bardak alarak kocasının yanına geldi. Burhanettin gökyüzünden beklediği ilahi mesaj gelmeyince çayını alıp divana oturdu. Bir şey konuşmadan ikişer bardak çay içtiler. Sümeyye mutfakta bardakları yıkarken pencereden o içini açan, ruhunu okşayan her sabah mutlulukla beklediği ezan sesi süzüle süzüle odaya girdi. Ezanın yardımıyla gönlü coştu. Burhanettin’in gönlü bilimi de aklı da yenmişti. Mutfaktaki karısına seslendi:

“Sümeyye, gelirken seccade mi de getirir misin?”

 

Veysel Avşar

Oran-Ankara

04 Mayıs 2009

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

pastel yeşili bluz

Pastel Yeşili Bluz

“Ama ben sana pastel yeşili demiştim.”

“Evet… Bu biraz koyu olmuş galiba.”

Nuray kocasını taklit ederek:

“Evet… Bu biraz koyu olmuş galiba. Kabahat sende değil bu bluzu değiştirme işini sana verende zaten.”

“Alay etmen için bir neden göremiyorum Nuray. Sonuçta bir iki ton farklı rengi. Beğenmediysen yarın tekrar değiştiririm. Dünyanın sonu değil ya.”

“Peki, ben bu akşam nişana ne giyeceğim Bumin?”

“Çok abarttın Nuraycığım. Gardırobun elbise dolu. Bu gecelikte idare ediver. Hem yabancı yere mi gidiyoruz? Sonuçta kuzenimin evinde aile arasında yapılacak sade bir nişan töreni.”

Nuray hırsla sehpanın üstündeki sigara paketinden bir sigara alarak sinirli bir şekilde yakarken:

“Bumin biliyorsun ben böyle şeylere önem veririm. Kendimi çok hazırlamıştım bu bluz için. Ama beceremeyeceğini düşünmeliydim. Ah şu kafam kabahat bende zaten.”

“Gardırobunu bilmeyen biri şu kapının arkasından bizi dinliyor olsa, bu kadının hiç giyeceği yok sanır. Baksana onlarca bluzun ve elbisen var. Niçin büyütüyorsun bu olayı. Hem nişanda, düğünde yeni bir şey giymemek o törene önem vermemek anlamına da gelmez ayrıca.”

Nuray gözlerin açıp, sesini yükselterek kocasını küçümser bir eda ile:

“Bana akıl vermeyi bırak. Sana kendimi hazırlamıştım diyorum bu bluza. Sen hala neler söylüyorsun.”

Bumin önce yanıt vermemeyi düşündü, sonra dayanamayıp;

“Bağırman için bir neden yok Nuray. Lütfen sakin ol biraz, yarın tekrar değiştiririm,” diyerek tartışmanın daha ileriye gitmesini önlemeye çalıştı, bluzu kutusuna yerleştirmeye çalışırken.

Nuray bitmemiş sigarasını kül tablasına atıp, Bumin’in elindeki kutuyu alarak yere fırlattı.

“İstemiyorum artık, istemiyorum. Bütün zevkim kaçtı. Yarın değiştirmeni de istemiyorum, beceriksiz adam.”

“Seni saygılı konuşmaya davet ediyorum Nuray. Terbiyesiz olmanın gereği yok.”

“Saygılı olma…”

Bağırışlara oynadığı oyuncak ayısını bırakarak salona gelen Gülden, annesinin sözünü yarıda bırakmasına neden olmuştu. Önce kutusundan fırlamış yerdeki bluza, sonra masanın altındaki kutusuna baktı, annesine doğru giderek bacaklarına sarıldı. Korku dolu gözlerle annesine bakıyordu. Oysa bağıran, sesi yükselen, annesi idi. Bumin, Gülden’i odasına götürmek için, kucaklamaya çalışınca; Nuray, ders çalışmakta olan büyük kızına seslendi:

“Dokunma çacuğa, bak zaten korkmuş. Duygu… Duyguuu…”

Annesinin seslendiğini duyan Duygu, çalıştığı ders kitaplarını bırakarak salona geldi. Önce babasına, sonra annesine baktı. Sesleri duymuştu zaten.

“Efendim anne?”

“Çabuk Gülden’i odasına götür, üstünü değiştir ve uyut.”

Duygu, babasına bakarak, dudaklarını büzüp kaşlarını havaya kaldırarak,  ‘Sana yardım edemem,’ mesajını verdi ve Gülden’i kucaklayarak salondan çıktı.

Bumin ceketini sandalyelerden birinin üstüne asıp, koltuğa oturdu. Sinirleri gerilmişti. İş yerinde yoğun bir gün geçirmiş, mesai sonrası da yoğun trafik içinde bunalmış, bluzu değiştireceği mağazaya yakın park yeri bulamayınca oldukça uzak bir yere arabasını park etmiş ve yürüyerek mağazaya gelmişti. Kalabalık mağazada tezgâhtar kızlar, Bumin’le fazla ilgilenmemiş, yeni satış yapacakları müşteriler daha cazip gelmişti. Bumin sadece; “Aynı bedenin pastel yeşili olsun,” diyebilmişti. Kızlar da o yoğunlukta kutuya farklı bir renk koyarak ambalajlayıp Bumin’in eline tutuşturmuşlardı bluzu. Kadınlar arasında bunalan Bumin de kutuyu aldığı gibi kendini dışarıya zor atmıştı.

“Beceremeyeceğini söyleseydin gene ben giderdim.”

Tartışmadan sıkılan Bumin, umursamaz bir tavırla:

“Gitseydin o zaman.”

“Biliyorsun Gülden’in anaokulunda etkinlik vardı. Öğleden sonra da işten izin alıp anneannesi ile oraya gitmiştik.”

“Nuray yeter ama. Çok uzattın. Sinirleniyorum artık.”

“Sinirlensen ne olacak. Bluzun rengimi değişecek?”

Nuray bu son sözlerini gene alaycı, gene küçümser bir tavırla söylemişti. Oturduğu koltuktan kalkan Bumin yerdeki bluzu alarak:

“Al sana daha değişik modelde bir bluz. Rengi pastel yeşili değil ama artık idare edersin,” deyip bluzu yakasından tutarak ikiye ayırdı ve Nuray’ın suratına fırlattı.

Bluzu suratında yakalayan Nuray, önce şaşırdı. Bumin ilk kez böyle bir şey yapıyordu. Nuray, avaz avaz bağırarak:

“Kaba adam, senden başka ne beklenirdi ki,”diye bağırarak sehpanın üstündeki sigara paketini, çakmağını ve portmantodaki montunu alıp sokak kapısını çarparak dışarıya çıktı.

Sonbaharın serin bir gecesiydi. Hava kararalı epeyi olmuştu. Nuray serinliği hissetmeden uzunca bir süre hızlı adımlarla yürüdü. Bir şey düşünmeden, düşünemeden yürüyordu. Sadece yürüyordu.  Ne kadar yürüdüğünü bilmeden kendini Kızılay’da Gökdelenin önünde bulmuştu. Etrafına bakındı, insanlar bir yerlere yetişmenin telaşı içinde belli hedeflerine gidiyorlardı. ‘Benim bir hedefim yok,’ diye düşündü. Canı sigara içmek istiyordu. Bir cafeye oturmak istedi. Ceplerini kontrol etti, para yoktu. Cüzdanını almamıştı. Montunun cebinde sadece Metro ve EGO’ya ait toplu taşıma kartı vardı. Gözüne Güven Park ilişti. Karşıya geçti, banklardan birine oturarak sigarasını yaktı. Halen bir şey düşünemiyordu. İkinci sigarasını bitirirken üşüdüğünü hissetti. Sağ eliyle sol kolunu, sol eliyle sağ kolunu hızlıca ovuşturup, montunun önünü kapattı. İki elini göğsünde kavuşturdu. Biraz ısınır gibi olmuştu. Çevresine bakındı. Genç bir çift karşı bankta sarmaş dolaş olmuş fısıltı halinde konuşuyorlardı. Bir başka bankta kendine çapkınca bakan ve pis pis sırıtan biri daha vardı. Rahatsız oldu.

‘Niçin buradayım. Niçin herkes gibi evimde değilim,’ diye düşündü. Üç yıl önce ölen babasını anımsadı. “Babamı istiyorum,” diye hafifçe söylendi.

‘Babamı çok özledim.’ Gözleri doldu. Tuttu kendini. İlk ve Ortaokulda iken sabahları erken kalkıp babasının yatağına giderek ona sarılmasını ve onu doya doya kokladığını anımsadı. Lisede okurken bazı zamanlar babası ile kol kola okula gittiği günleri düşündü. Babası çok yakışıklı bir adamdı. Onun kolunda okula gelmek, biraz da arkadaşlarına hava atmak çok hoşuna gidiyordu. Babasının kolunda iken ayakları yerden kesiliyor, kendini prensesler gibi hissediyordu. Erkek çocuklara da hava atmak ayrı bir keyifti Nuray için.

‘Güne de iyi başlamamıştım Muazzez sayesinde. Ama öğleden sonram güzeldi. Akşam ne oldu bana gene evin altını üstüne getirdim?’ diye düşündü.

Muazzez mesai arkadaşıydı. Odaları bitişikti. Ama oldum olası geçinemezlerdi. Nuray ne kadar güzelse, Muazzez’de o kadar çirkin ve kısa boyluydu. Muazzez Nuray’ı kıskanır ve her fırsatta açığını arardı. Son tartışmalarından sonra Nuray artık iş konusundaki zorunlu konuşmalar dışında, Muazzez’le muhatap olmama kararı almış ve bu karar onu kısmen de olsa rahatlatmıştı. Bu sabah muhasebe önünde karşılaşınca Nuray Muazzez’in geçmesi için hafif yan dönmüş fakat iki eli pantolonunun cebinde, külhanbeyi havasındaki Muazzez Nuray’a sıkı bir omuz vurarak geçmişti.  Sinirleri boşalan Nuray okkalı bir tokat atma duygusuna kapılmış olmasına karşın kendini tutmuş fakat bütün dengeleri de bozulmuştu.

Öğleden sonra izinliydi. Gülden’in anaokulunda çocukların çeşitli gösterileri olacaktı. Eve uğradı. Annesi hazırlanmış onu bekliyordu. Tertemiz giyinmiş başörtüsünün önünden apak saçlarını alnına düşürmüş kızını bekler bulmuştu annesini. Anne kız evlerine yakın olan okula yürüyerek gelmiş ve salonda oturup gösterinin başlamasını beklemeye başlamışlardı. Tanıdık birkaç aile ile selamlaşıp hal hatır sormuşlardı. Gösterinin başlamasına az bir süre kala salona giren iki türbanlı kadın gözleri ile oturacak yer ararken, annesi onları görmüş ve el işareti ile yanlarının boş olduğunu göstererek türbanlı kadınları yanlarına davet etmişti. Nuray annesinin bu davranışına çok şaşırmıştı. Zira evde türban konusu her açıldığında sinirlenir ve ‘Ne oldu kadınlarımıza. Namusumuz, ya da dindarlığımız bir bez parçası ile mi ölçülecek. Utanmasam bu yaşta sokak ortasında başımı açacağım,’derdi. Kadınlar teşekkür ederek annesinin gösterdiği yere oturduğunda, Nuray kendisinin yapamayacağını düşündüğü davranışı, annesinin büyük bir olgunluk içinde yaptığını görünce hem çok sevinmiş hem de annesine hayran kalmıştı. Kadınlar oturunca annesi hal hatır sormuş, herkes hangi çocuk için geldiğini söylemiş ve bu konuşma içinde annesi yavaşça elini uzatarak çene altındaki fiyongu çözmüş, ensesine düşürdüğü başörtüsünün iki ucunu iki omzundan göğsüne doğru sarkıtmış ve o güzelim kar beyazı saçları ortaya çıkmıştı. Annesi kendi üslubunca yanında oturanlara, onları kırmadan bir ders vermek istemişti. Bu soylu davranışı da Nuray’ı oldukça memnun etmişti.

Üşüdü. Çevreye baktı, insanlar yavaş yavaş azalıyordu. Kendine yılışık yılışık bakan kişinin yanındaki banka gelmiş olduğunu fark etti. Birazdan yanına geleceğini ya da konuşmaya başlayacağını hissetti. Üşümesini unutup hemen kalktı ve süratle parkı terk ederken, cüzdanını almadan evden çıktığı için kendine kızdı. Ceplerini tekrar kontrol etti. Bir kahve parası bulsa çok sevinecekti. Yoktu. Metroya inen yürüyen merdivenlerin önüne gelmişti. ‘Evet, en iyisi metro hem ısınırım, hem de insanlar içinde olurum,’ diye düşündü. Metro ve EGO kartlarını hiç bu kadar sevmemişti. En umutsuz anında işe yaramıştı. Turnikeden geçip metroya bindi. ‘Ne tuhaf,’ dedi, ‘parktaki yılışıktan kaçtım, metrodaki insanlara sığındım. Demek ki, organize olmayan çoğunluktan, niyeti belli bir kişi daha tehlikeli görülebiliyor.’ Boş koltuklardan birine oturdu. Vagonlar kısa sürede doldu ve hareket etti metro. Metroya binmek iyi gelmişti Nuray’a. Hem ısınmış, hem kendini daha güvende hissetmişti. ‘Son durağa kadar gider, tekrar geri dönerim,’ diye planını yaptı. Her boydan, her renkten, her yaştan insanlar vardı. Kimi kendisi gibi yalnız, kimileri çift, kimilerinin acelesi varmış gibi, kimileri gamsız, günün yorgunluğu ile bir an önce evlerine ulaşmaya çalışıyorlardı. ‘Ben de evimi terk ettim,’ diye aklından geçirdi. ‘Niçin zaman zaman gel gitleri yaşıyorum. Mutlu bir yuvam var oysa. Benim yerimde milyonlarca kadın olmak isterdi. Sağlıklı iki kızım, gerçekten anlayışlı, becerikli bir eşim var. Eşimin de benim de iyi işlerimiz var.  Şunun şurasında emekliliğime kaç yıl kalmış ki zaten. Ondan sonra ister bir süre daha çalış, ister emekli ol.’

Metalik bir kadın sesi “SIHHIYE” diye seslendi.

İnenler, binenler oldu Sıhhıye’de.

‘Adamı çıldırttım ya. O sakin adam ne hale geldi. Hem erkekler ara renkleri bilmezler ki, hem bilseler yanlışlık yapma şansı vermeyecek miyiz onlara? Başka giyecek elbisen mi yoktu baloya mı gidiyordun? Nihayet aile içi bir küçük tören. Onlara da çok ayıp oldu. Kim bilir Bumin ne zor durumda kalmıştır. Belki şimdi telefon bile açmışlardır. Ne söyledi acaba?’

“ULUS”

Yanındaki genç inince kendi yaşlarında bir kadın oturdu Nuray’ın yanına. Konuşmak ister gibiydi ama Nuray oralı olmadı.

‘Ben aslında, insanları küçümseyen biri değilim. Üyesi olduğum derneklerle köylere gider köy çalışmaları da yaparım ama şimdi kimseyle konuşacak halim yok. Evimi alt üst edip kendimi sokaklara atmışım. Şimdi de oturup kimse ile çene çalamam, içimden gelmiyor.’

“ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ”

‘Keşke bu kadının yerinde babam olsaydı. El ele tutuşurduk. Niye bu kadar çok özlüyorum babamı? Erkeklerden yana çok şanslıyım aslında. Babam, eşim beni el üstünde tuttular. Erkek tanıdıklarımda hep iyi ve saygılılar bana karşı. Hatta en iyi arkadaşlarım erkeklerden. Ama zaman zaman neden bunalıyorum? Neden insanlara karşı duvarlarımı örüyorum? Bana yaklaşmalarına, dünyama girmelerine izin vermiyorum? Nedir bu çelişkilerim? Korunma içgüdüsü mü başka bir şey mi çözemiyorum. İnsanın sürekli kendini koruma güdüsüyle bir ömür geçer mi?’

“AKKÖPRÜ”

Duraklar ilerledikçe inenler daha çok, binenler daha azdı. Akköprü de şamatacı bir grup genç bindi metroya. Şakalaşmaları içerde de devam ediyordu. Biraz da abartılı ve insanları rahatsız edecek düzeye gelince birkaç kişi ikaz etti gençleri. Kendilerine biraz çeki düzen vereceklerine karşı tepkide bulununca tartışma büyüdü ve yumruklaşmaya başladılar. Nuray korktu. Tam önünde oluyordu kavga. Yanındaki kadın arkaya kaçtı. Nuray kaçamamıştı. Her an kavganın ortasında kalabilirdi. Arkadan gür bir ses:

“Durun polis,” diye bağırınca kavgacılar durdu. Kimliğini göstererek gelen sivil bir polis kavgayı ayırdı ve gençleri azarladı. Kimse şikâyetçi olmayınca, vagon büyük bir sessizlik içinde bir sonraki durağa girdi.

“İVEDİK”

Polis kavgacıların aynı durakta inmesini önlemek için “Arkadan gelen metroyla devam edin,” diyerek gençlerin bir tarafını indirdi. ‘Bazen polisin davranışından nefret etsek de bu tür davranışlarına insan saygı duyuyor, keşke hep böyle olsalar,’ diye düşündü Nuray.

‘Evde neler oldu acaba? Ben böyle metrolarda sürterken. Kim bilir Bumin ne kadar üzgündür. Delirttim adamı yaa… Kendimi nasıl affettireceğim. Merak da etmişlerdir şimdi. Parasız pulsuz kadın kendini dışarıya attı.’

“YENİMAHALLE”

‘Acaba erkek olsaydım daha mı mutlu olurdum? Zaman zaman bunu çok düşünmüşümdür. Ama başım da beladan çıkmazdı, bunu da biliyorum. Neden bu kadar aykırıyım? Kendimi ifade edemiyor muyum? İşimde başarılıyım, sosyal faaliyetlerde hep beni ararlar, çalışmama karşın ev kadınlığım da iyidir, anneliğim de. Ama zaman zaman bu gel gitleri neden yaşıyorum?

“DEMETEVLER”

Bumin’le alışverişe çıkmaları aklına gelince Nuray ilk kez gülümsedi. Her seferinde bir daha birlikte alışverişe çıkmayacağı konusunda karar alsa da zaman zaman birlikte çıkmak zorunda kalıyorlardı. Bumin’in en sevmediği tarafıydı bu.

“Sen gir mağazaya” derdi, “dışarıda seni bekliyorum. Biliyorsun sıkılırım ben.” Nuray gene gülümsedi.

‘Canım ya. Her mağazadan çıkışımda da olmazdı. Beklerdim onu. Bir süre sonra gelirdi. İkinci, üçüncü mağazalarda da aynı şey olurdu. Her seferinde de bir daha seninle alışverişe çıkmayacağım dememe karşın gene de çıkardık alışverişe. Offf… Evimi özledim. Bu metro biraz daha hızlı gidemez mi?’

“HASTANE”

Etrafına bakındı. Yolcu sayısı oldukça azalmıştı. Dönüp polise baktı, yoktu. ‘İnmiş demek ki, son durağa gitmeden burada insem, karşıdan gelen metroya binsem,’ diye düşündü. Sonra vazgeçti bu düşüncesinden. ‘Burası daha güvenli,’ diye karar verdi. Hastane durağında inenlerin çoğunun yüzü asıktı. Elleri boş değildi. Bu saatte hastaneye mi gidiyorlardı?

‘Yaşam böyle bir şey işte. Evde gereksiz bir sorun çıkarmasaydım, şimdi nişan töreninde eğleniyorduk, bu insanlar hastaneye malzeme taşırlarken.’

Nuray, hastane durağında inenleri, hastanede yatanları, evinin durumunu, kendi konumunu karmaşık duygular içinde düşünürken, kendisini ve vagonda bulunan herkesi kahkahalarla güldüren anonsu işitti. Durak isimlerini bildiren metalik kadın sesini bu kez canlı konuşan tok bir erkek sesi almıştı.

“Mümtaz Abi, sen burada ineceksin, yengeye selam ve geçmiş olsun.”

“MACUNKÖY”

Duygu babasına yaptığı işareti görmediği mi sanıyor. Ama ne yapabilirdi ki kızcağaz? Araya girip benim gazabımı da üstüne çekmek istemedi. O, o hallerimde ne kadar tutarsız, mantıksız olduğumu bilir. Aferin kızıma. Nerede nasıl davranacağını biliyor. Ben ne kadar babası ile alışverişe çıkmayı sevmiyorsam, Duygu da babası ile çıkmaya bayılıyor, geçliğimdeki gibi. İyi de okuyor. Hiç üzmedi bizi. Ailede galiba arıza benim. Neyse ki kızım da eşim de bu tür hallerimi bildiklerinden çabuk atlatıyorum.’

“OSTİM

‘Ufffff… bu yolculuk çok uzadı. Artık evimde olmak istiyorum. Kaç durak kaldı acaba? Buralara hiç gelmemiştim.’

Hemen hemen kimse kalmamıştı vagonda. Uyuklayan bir genç, elleri poşet dolu bir çift, bir de ara sıra gözünün iliştiği ve hep düşünen yaşlı bir kadın vardı vagonda.

‘Ama bu gece delirttim Bumin’i. Hiç böyle olmamıştı. Aslanım benim, erkeğim. Senin gönlünü almak boynuma borç olsun. Deli bir geceye hazırlan. Ama gecemizi de rezil ettim. Nişana da yetişme şansımız yok artık. Bumin’le, Duygu’nun gönlünü alırım da Gülden’e ne demeli. Nasılda korktu tatlım ya. Gene de gelip bana sarıldı. Kim bilir neler düşündü, ruhunda nasıl izler bıraktım. Yuh olsun bana ya. Durup dururken neler yaptım. Pastel yeşili değilmiş… Hıh… Olmazsa olmasın. Batsın pasteli de yeşili de bluzu da. Eşimden, kızlarımdan çok mu önemliydi?’

“BATIKENT SON DURAK”

Elleri poşet dolu çift ve yaşlı kadın indiler. Yaşlı kadın isteksiz indi. Nuray’ın önüne geldiğinde durdu. Gözlerine baktı, sanki bir şey söyleyecek gibi oldu, hüzünlü, çaresiz bir bakışı vardı. Yavaşça başını öne eğip metrodan indi. Uyuklayan gençte gözünü hafifçe aralayıp durağa bakıp, tekrar uyuklamaya geçti. Geri dönüş başlamıştı.

Vagona yeni binenler oldu. Sıra evlerinden çıkanlara gelmişti. Kentin merkezine doğru her durakta insanlar vagonu doldurdu. Daha temiz, daha bakımlı idiler binenler. Belli ki bir şekilde eğlenmeye gidiyorlardı.

Yolcuların bir kısmı Ulus’ta inerken geriye kalanların tümü Kızılay da indiler. Herkes değişik yönlere dağıldı. Geceyi yaşayacaklardı. Nuray inip çıkışa doğru ilerlerken gözü indiği vagondaki gence takıldı. Halen uyukluyordu.

Yürümeyi düşünmedi, biran önce evine ulaşmak istiyordu. Otobüs durağına geldi. İlk gelen otobüs paralı olduğu için binemedi. ‘Ne hallere düştüm. Cebimde bir buçuk lira dahi yok,’ diyerek tekrar kendine kızdı. İkinci gelen otobüs kartlıydı, bindi ve evinin sokak başında indi.

Perdeleri çekilmemiş zemin katın salonu dışarıdan görünüyordu.  Pencereye yaklaşıp içeriye baktı. Bumin ile Duygu konuşmadan oturuyorlardı. İçinde bir şeylerin kaydığını, hiç olmadığı kadar büyük bir ızdırap duyduğunu hissetti. Önce kapının zilini çalmaya yeltendiyse de vazgeçip geri döndü gülerek camı tıklattı.

veysel Avşar

Oran-Ankara

25 temmuz 2008

istanbul

İstanbulun Çocukları…

Anılarımız hayatın kilometre taşları. Bizimle birlikte çocukluğumuzdan itibaren depolanan, her fırsatta kendini hatırlatan birer mihenk taşı. Benim öykümde tıpkı anlattıklarım gibi yıllar öncesine dayanıyor. Dilerseniz biraz fısıl dayım sizlere.
Yıllar öncesinde vapurlara binmekten korkardım. Gözüme fazlasıyla büyük ve güvensiz gelirdi. Yanımda büyüklerim olmasına rağmen vapura bindiğimde kendimi bir ceviz kabuğunda gibi hisseder vapurun rotasını dikkatle takip etmeye başlar ve kendimi yolculuğa verirdim. Belki hayatım boyunca karşıma bir daha hiç çıkmayacak amcalar, teyzeler vapurların o eski yıpranmış merdivenlerinden tutun bütün boşluklarında kendilerine bir yer edinmeye çalışırlardı.

Yolculuk boyunca onları dikkatle izlerdim. Kimisi ellerindeki buruşmuş , ikiye katlanmış gazeteleri özensizce okur, kimisi etrafındakileri keser, kimisi de denizle baş başa sohbete dalardı. Bazen ellerime bir gazete de ben alır okuyormuş gibi yapar ama onların gazetelerine gözlerimle uzanmaya çalışırdım. Komik. Ama bunu yaparken göz göze geldiğimde gözlerime cilalanan o muzip gülümseme, onlardan alabildiğim küçük bir elektrik beni fazlasıyla mutlu ederdi. Yine vapurun alt katlarından birine babamın elini bırakıp aniden inmiştim. Vapuru boylu boyunca dolaşıyor, gördüğüm martılara selam veriyor ve büyüklerin bacaklarından yeni bir şeyler yakalayabilme heyecanı ile dolaşıyordum. O dolaşmamın bende bıraktığı etki eskimiş vapurların nasıl da zamana ve denizin hoyratça dibine vurduğu dalgalara dayanmasıydı. Bir dümenin ucunda bütün bir gemi gideceği limana kadar sanki banyo yapan balıklar gibi suya batıyor ve çıkıyor ama hedefinden şaşmıyordu. Nihayet yukarı cıktım . Babam her zamanki gibi bana çay söylemiş ama o çayı soğutmama izin vermişti.

Soğumuş, şekerleri, tabağına yapışmış çaydan bir damla adlim ve bıraktım. Vapurun kaloriferleri çalışmıyordu. Boyuma cuk oturan paltomun içine daha da girmeye çalıştım. Vapur karaya yaklaştığında iskele yanaşmadan kendisini birer atletizmci gibi denizden bırakanları izledim. Kimilerinin ayakları öylesine ustaca yere basıyordu ki sanki uzmanlaşmışlardı. Bende nihayet yaklaşık 10 dakika sonra tahta kenarları paslı demirden oluşan birbirine geçmeli bir iskeleden ilk adımımı attım. o kadar kalabalık bir şehir beni bekliyordu ki anlatamam. Sokak satıcılarının sesleri birbirine karışmış, vasıtalar hızla birbirini geçmeye çalışıyorlardı. Biz Gülhane’nin kenarından denizi seyretmek ve sandviç yemek istiyorduk. Bunu daha önce bir kez yapmış ve çok hoşumuza gitmişti. Benden yaşça büyük 1-2 akrabam da bizle birlikteydi. yavaşça sohbet ederek yola koyulduk.

O sırada eski İstanbul’dan hatıra kalmış yaşlı dolmuşlar siyahın üzerine sarı baskılarıyla trafikte sema ediyorlardı. Yolun ortasında duran trafik polisi bile zaman zaman onları kontrol etmekte zorlanıyordu. Biz vasıtaya binmek yerine yolu yürümek niyetindeydik. Öylesine kapalı ama güneşi sanki bilerek içerisinden insanlarin üzerine hamur gibi bırakan yüksekçe bulutlar vardı tepemizde. . Ben o güneşi gördüğümde kamaşan gözlerime inat ısrarla bakıyordum yükseklere. Yolda birbiri ardına sıralanmış dükkanlar içinden çıkan iş bekleyen esnaf’lar, dükkanlara girmeye korktuğunu belli eden parasız müşteriler ve renkli vitrin camlarının hepsine ayrı bir şevk ile bakan gözlerim hiç yorulmuyordu. O sırada burnuma güzel bir koku geldi. Taze et döneri. .

O kadar çok severdim ki döner yemeyi. Gözlerimi o sır, sıra burgu, burgu aşağıya inen dönerden alamadım. Kokusu da zaten beni uzunca bir süre takip etti. Denizi gören çam ağaçlarının arasından yolumuza devam ettik. Bazı ağaçlar sanki birbirine sokulmuşçasına bitişik nizam da duruyorlardı. Yaşamak bir ağaç gibi özgür ve bir orman gibi kardeşçesine. . Tabi ki o zamanlar ne bu cümleyi ne de anlamını biliyordum. Ancak kahverenginin üzerine çizdiğim her yeşil bana ağacı her mavi denizi hatırlatıyordu. Biliyordum ki tabiatın notaları yeşil , portresi ise mavi üzerineydi. Ve bu müzik evreni dolaşıyor , insanların kulağına tabiat ana’nın lirik ezgilerini bırakıyordu. Ağaçlara dokundum. Koştum büyük bir özgüvenle, parmaklarımla avuçladım bütün reçinelerini. . Kokularına karıştım denize doğru kendini koy veren rüzgarın ardından. Ben seviyordum yeşili güneşi ve doğayı…

Islak çimenler ayaklarımın altında yürüyen merdivenler gibi kayıyor kendimi tutabilmek için ellerimle yerden destek alıyordum. Üzerimi biraz kirletmiştim. Ama olsun bu doğanın, yeşilin rengi değimliydi. . Varsın olsun masmavi denizlere kendini bırakan küçük bir teknenin boyalarına bulaşan yosunlar gibi izi kaslındı bende. .
Ben o büyük kocaman ucu bucağı belli olmayan yolda büyük bir aşkla koşuyordum. Nihayet arkamda babam beni izliyor bana yetişmek için hızla adımlarını bırakıyordu. O sırada duyduğum güvercin sesleri. . aralarına karışan küçük kumruların sessizce süzülüşleri. . O kadar güzel bir ahengi vardı ki o ormanın. . bazen çamların kahverengi kalın çöplerinin içinden büyük bir parça alıp bırakıyordum henüz büyümemiş küçük ellerimin arasından. . Denizi gören bir yere nihayet ulaştık. . Serdik altımıza eski gazeteleri. . Karşımızda Galata Kulesi, kuleli, Sarayburnu, Eminönü. Tanrım nasıl yaratmış böyle bir güzelliği.

Biliyor musunuz İstanbul uyuyan güzel, İstanbul sevdasını anlatan şairler için kız kulesinden bir fotoğraf, Altımızda süzülen, sürekli korna çalan trenlerinin bile bir neşesi var. . Gördüğüm o manzara beni büyülemişti. Uzunca bir süre galata köprüsüne baktım. Üzerin den geçen arabalar ve insanlar hiç durmuyordu. Öyle canlı bir köprüydü ki insanları karınca büyüklüğünde görmeme rağmen gözlerimi ayıramıyordum. Ve babam sandviçlerimizi almıştı. Sandviçimden aldığım her ısırıkta İstanbul’un farklı bir noktasına bakıyordum. Dilimde ki lezzet ile gözlerimde ki lezzet birbirine benziyordu. Hayatımda aldığım bu ender tadı unutacak mıydım acaba, yoksa onu yıllar sonra hatırlayıp insanlara mı anlatıcaktım? Geçen gemiler birbirlerine reverans eden çiftler gibi yol veriyorlardı nazikçe. Haydarpaşa, martılar, bizden dökülen kırıntıları toplayan küçük orman kuşları. . Hepsini içine almıştı bu kahpe Bizans’ın asil evladı.

Ben sandviçin tadı gibi, bacaklarımın dinlendiği o an gibi, yüzümden sana ulaşan bir gülücük gibi seni unutmayacağım. Saçlarımın ilk kez taranışı gibi, temiz bayramlıklarımla, ilk el öpüşüm gibi, senden bana kalacak ilk öpüş gibi seni unutmayacağım İstanbul. .

Dönüşte yine benzer bir vapura binmiştik. Hava kararmıştı ama bu sefer ayaklarıma dokunan yorgunluk ve mutluluk beni koltuğumda bırakmıştı. Kimselere de bakmıyordum. Kimsenin gazetesine de . Sadece önümde duran bir bardak çayın içine bakıyordum. İstanbul yıllarca demlense lezzetine lezzet katan bir tat gibi duruyordu arkamda. Ben karşı kıyıya geçerken yaşadıklarımı düşünmekten başka bir şey yapmıyordum. Bir masal dinlemiştim, bir rüya görmüştüm, ve bir anıyı daha saklamıştım bütün anılarımı koyduğum ceketimin iç cebine.

Oğuz Akdeniz

an Internet retailer for brand name outdoor gear
porno The Benefits of Wearing Women’s Sneakers

When rice is done
cartoon pornTypes of Stylish Hats for the Winter Season
how to lose weight fast
Gucci Sukey Medium Boston Bag Gucci Sukey Medium Tote
porno In the early part of the decade

How to Start a Fashion Design Business
black porn leather boots with flames

Marisa Miller to Wear Victoria Secrets New Diamond Bra photo
cartoon porn zuoan fashion’s president takes up q3 2013 result

Is ‘denim on denim’ a fashion faux pas
how to lose weight fast It’s accessible online

Is the Dollar Too Big to Fail
quick weight loss marketplace messages of the expensive vacation event and as well as fulfilling looking business

How to Wear a Maxi Dress
snooki weight loss You may just find something that can be your trademark

LOGO Instant Chic airs live from Fashion Week on QVC
christina aguilera weight loss teenagers as part of okazaki , japan

JC Penney’s big one day sale is today
weight loss tips the fall season practices
asmakilit_kuyu

Ebva Kuyularından Çöllere

El değmemiş hayallerin ortasında kalmış bir karasevda
beni kendime getirmeye yetmiyor. Sallantıda kalan gülüşlerim ise artık hiç
uğramıyorlar yanıma. Artık ne eteklerime sevinç dökebiliyorum nede düşlerimi
kitap aralarında saklayabiliyorum. İçimden göçmen kuşlar göçüyor. Ne yağmur
engelleyebiliyor bunu nede yağmuru içinde barındırmak istemeyen vefasız kardan
bulutlar. Yağmur düşünce sevinçten mi yoksa pişmanlıktan mı o hırçın sesi
çıkarırlar. Damlacıkları meleklere teslim ettikleri için simsiyah oldu kardan
bulutlar. Yaralı bulut, kırık Ay…ve bulut yerini Ay’a verip saklanmak için can
atıyor. Ve sıra Ay’da …

 

Ay gitsin sen kal bu gece.

 

Ayın ondördünde
Aşk..

 

Ay’da kalsın..
Sende kal…

 

 

Cüzlenmiş hayallerimi ebva kuyularına sarkıtarak
sarkaçlardan hüzünleri çıkarıyorum bütünlemek için hayallerimi. Yeryüzüne düşen
ilk yağmura krizantem ,  toprak ve çöl …
ve Adem nasıl telaşlandıysa öyle telaşlanıyorum parçalarımı bütünlerken.
Beceremiyorum…..

 

Yeryüzüne düşen ilk yağmur damlası yüreğimi daha da
derinden yağmalıyor. Adem sevinmişti ; matemleniyorum. Çöl çamur olmuştu bir
damla ile; bataklığa dönüyor beynim. Güneş nereye kaçmış? Gökte miydi , yerde
mi? Kurutsun beynimi.!! Güneş kim için inmiş gökteki
tahtından?

 

Güneş gitmiş yalnız söz kalmış. .

 

Evvel ahire söz…

 

Evvel ahir söz. ..

 

Ayraçlar dahi ayıramasın sözlerimi. Bir solukta bittim,
bir solukta bitsin sözlerim. Kimseye emanet edemediğimiz düşlerimizi bi’lâl’ler
sahiplensin. Sözlerde düşlerde şimdi bi’lâl’lere emanet. Ceplerimde
biriktirdiğim sitemler ise Râhe’yeRâhe saklar onu kaldırımdaki
çelimsiz taşlar altında. Sitemleri yerin altına tıkıştırmanın zamanı geldi. Ve
zamanı geldi sözleri aydınlatmanın. Bunuda beceremiyorum! Kirli önlüklerle
parlatılan elmalar gibi kirli yazılarımla parlatamıyorum sözlerimi. Bende
Selem’lileri anmaya başlayıp kırık olan hayallerime yenilerini ekleyerek
rüzgarları da melodi yapıp kendime anlatıyorum. Hayallerim yine kendi içinde
birer ayna olmaktan öteye geçemiyor. Mürmür böceğinin kanatlarından daha ince
olan hayatım düzeltmeye el yetiremediğim kırıklıklarla taşmaya devam ediyor..
bir ‘nun’ misali…

 

 

Lâl-Rahe(esma hatipoğlu)
kuflu-kelimeler

Küflü Kelimeler

Artık planlarımı hayattan gizli yapıyorum.
Sanki, hayat işini gücünü bırakmış planlarımı bozmak için bir şeyler yapma
peşinde. Ya da sanki yavaş yavaş ölüyor muyum ne? Aslında hayallerim için risk
almayı bıraktığım an anladım yavaş yavaş öldüğümü.

Ne diyor şair:
“Çingene benleri, ne dersiniz, pembe olmalıydı değil mi? Ama dünyada hiçbir şey
olması gerektiği gibi olmuyor ki.”
Doğru demiş şairim.. (!)

Aslında
bir şey itiraf etmem gerekirse hayallerim için risk almayı bıraktığım an kendimi
yarım kalmış bir şiir gibi hissettim. Sanki o riskler şiirimi tamamlıyormuş da.
…. Bir söz verdim kendime. Sonra büyük hayallerimi küçük yazılara sığdıramaz
oldum. Bir de fark ettim ki o da ne ! hayallerimin son ödeme tarihi geçmiş..
Hislerime tercüman olması için yine bir şiire başvuruyorum..
Ne diyor şair :
“bilmezdim şarkıların bu kadar ..
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
…”

Doğru demiş şairim .(!)

… vee basit bir düşüş senfonisi yaşıyor
gibiyim. Dışarıda yağmur var ve hayallerimi kendimden gizlemek için güzel bir
gün..
Bazen ölümlerden kendime uçurtmalar yapsam diye düşünüyorum.. peki kaç
hayal kırıklığı eder bir düş. Ya daaa bir düş için kaç hayal kırıklığı
vermeliyim. Hayallerimi buna göre pazarlamayı düşünüyorum çünkü. Mesela gitsem
komşuya, çalsam zilini :” bir fincan “düş” alabilir miyim sizden? “ desem
..Sonra suçlu bir çocuk gibi sesimi titreterek başımı öne eğsem : “şeey mümkünse
hayal kırıklığı olmayanından olsun. Bende kalmamış da. “ desem. Bir fincan “düş”

Düşlerimin “düş”ünden…

O sıra iri gözlerimden kan gibi ılık yaşlar
boşalırken elimi elimin üstüne koysam .. Bir dost eli gibi (!)… Her şey değişse
kendiliğinden. Kana kana sonsuza kadar yine risk alma cesaretim olsa. Yine
hayallerimle olsam .. (!)

Hayallerimi kutuya kaldırdım.

Yağmur yağınca boğulur karıncalar …

 

O kadar çare’s”iz”im. !!

onbeşşubatikibinonbir
Lal – Rahe ( Esma Hatipoğlu )

Vampir SÖZÜ !

 

VAMPİR  SÖZÜ!

Geçenlerde Kral Tv de bir program izledim. Keremcem konuktu. Sıra Keremcem’in hayranlarıyla canlı yayında telefon görüşmelerine geldi. Tabi bende bu arada içimden keşke orada şuan Robert Pattinson otursaydı diye geçiriyorum.

Kız ilk önce sunucuyla konuştu tabi ki. Normal bir sesle. Sanki normal günlük konuşma içinde gibi. Buraya kadar her şey çok normaldi. Sonra sunucunun ‘’Keremcem karşında. Söz sende.’’demesiyle kız resmen ciyaklamaya başladı. İşte ‘’Keremcem seni çok seviyorum.’’, ‘’Şarkılarını çok beğeniyorum’’, gibi sözler… En sonunda da ‘’Beni ara’’ demesi yok muydu beni benden alıp götürdü. Bu sırada ben ve kız kardeşim kızın haline gülmekten ölüyoruz tabi…

Kız bir kere heyecandan ses tonuna dikkat edemiyor. Sesi kulağımı aşırı derecede rahatsız edecek kadar tırmalıyor. Yanlış yaptığının farkında bile değil kız. Sesine hakim olsa, güzelce Keremcemle konuşsa, ona sormak istediklerini sorsa ne kadar da güzel olur. Sonra içimden geçirdim. Kendimi kızın yerine koydum. ‘’Empati’’yani… Hani bir reklamda söyledikleri gibi. Her neyse konuyu saptırmayım. Şimdi karşımda Robert Pattinson olsa… Acaba bende onun gibi mi yapardım? Yani ciyaklamaktan bahsediyorum. Onunla bir telefonda konuşma fırsatı geçirsem olur olmaz şeyler söyleyip, kendimi üstüne bir de rezil eder miydim?  Yoksa tam tersine adam akıllı davranıp, sormak istediklerimi sorup, söylemek istediklerimi söyleyip teşekkür mü ederdim? Bilinmez… Ama ilk seçeneği yapmayacağım kesin.

İşte böyle… Merak ediyorum da… Her neyse boşverin. Ah! Bir saniye telefon çalıyor. Bana biraz izin verin. Hemen döneceğim…

….

-‘’Alo?’’

-‘’Sesiniz gelmiyor. Alo?’’

-‘’Dalga mı geçiyorsunuz benimle?’’

-‘’Alo.’’dedi karşı telefondaki kadifemsi ses. Kadifemsi ses?

-‘’Evet?’’ sesim çatladı. Her neyse bugünlerde gördüğüm hayallerden biridir.

-‘’Merhaba.’’dedi canlı bir ses. Bir saniye… Ben bu sesi bir yerden tanıyorum.

-‘’Sesin tanıdık; ama çıkaramadım. Kimsin?’’

-‘’Beni çağırdığını duydum.’’dedi o kadifemsi ses. Of… Yapma ama her sese şunu söyleme.

Ama o ses normal bir ses değil ki… Yazımın başına dönmeliyim. Kimse kapatacağım yüzüne artık.

-‘’Bak her kimsen ne istediğini söyle. Şuan bu hafta için yetiştirmem gereken bir yazı var. Yani anlayacağın meşgulüm. Oyun oynama benimle.’’ Biraz sert konuşmanın kimseye bir zararı olmazdı değil mi?

-‘’Çok kabasın.’’dedi karşımdaki ses.

Evet oydu. Ama ben şuan uyumuyordum değil mi? Yani rüyada değildim? Biraz düşündüm. Birkaç dakika önce oturmuş haftalık yazımı yetiştirmeye çalışıyordum. Hatta şu ‘’ciyaklayan kız’’dan bahsediyorum. Güldüm. Aklıma her geldikçe de güleceğim sanırım.

-‘’Evet, bana sormak istediğin veya söylemek istediğin ne var?’’Dalga mı geçiyordu? Bu telefon sapığı olabilir mi? Büyük bir olasılıkla olabilir. Hiç şaşmam doğrusu. Şimdi telefonu kapatacaktım ve yazıma geri dönecektim.

-‘’Üzgünüm. Seninle uğraşmaktan daha mühim işlerim var.’’diyip telefonu kapattım. Zafer benimdi.

….

Evet ben tekrar geldim. Önemli bir şey değil. Bilirsiniz telefon sapıklarını. Önce normal bir kişiyle konuşur gibi konuşurlar, sonra ad, soyad vs. gibi şeyleri öğrenip sürekli rahatsız ederler. Hatta bazıları işi telefonda romantik müzikler dinletmeye kadar vardırabiliyorlar. Her neyse, nere kalmıştık? Hatırladım! Robert Pattinson’da. Zaten benim yazılarımda… Boşluğu siz tamamlayabilirsiniz…

Ah! Telefon çalıyor tekrar. Artık bir kere aradı ya bir daha susmaz. Neyse bensiz biraz daha durabilir misiniz? 1 dk içinde tekrar burada olacağım.

-‘’Bak, her kimsen…’’ sustum. Bu konuşmanın sonu pek hayrı alamet olmayacak gibi görünüyordu…

-‘’Önce şunu kesinleştirelim. Sen kimsin? Yani adın?’’ Telefonun karşısında güldüğünü duydum.

-‘’Aslında anlayamamış olduğuna şaşırdım ve telefonu yüzüme kapatmana sinirlendiğimi de unutmayalım.’’ Güldü ‘’Rob-‘’

-‘’Ayy Bir saniye. Sen osun. Sen Robert Pattinson’sun!’’ diye sözünü kestim. O anda kafama bir şey ‘’dank’’ etti. ‘’Ciyaklıyor’’dum.

-‘’Evet.’’ Kıkırdadı. ‘’Benimle konuşmak istediği.-‘’

-‘’Dur. Off…’’ ne diyeceğimi, nasıl konuşacağımı bilemiyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Ellerim ve ayaklarım ahenk içinde hareket ediyorlardı. Doğrusu bu titreşimli uyumları beni şaşırtmıştı. Meğer isteyince ne kadar da uyumlu olabiliyorlarmış.

-‘’Bak ben senin bir numaralı hayranınım. Seni çok seviyorum…’’ Of… Ne oluyor sana böyle? Konuşurken biraz daha mantıklı olamaz mısın? ‘’Ciyaklıyor’’sun Sen! Bir tarafım böyle söylüyordu. Diğer tarafım ise ‘’Çenesini kapatmasını!’’ söylüyordu.

-‘’Fazla vaktim yok.’’ Özür diler gibi söylemişti bunu.

-‘’Üzgünüm, ama ben şuan ne diyeceğimi bilemiyorum. Bu biraz anlaşılmaz bir durum benim için.’’ Acaba yalvarsam benimle bütün gün telefonda konuşur muydu? Cevap tartışılmaz. Tabi ki ‘’Hayır!’’

Sessizlik oldu.

-‘’Acaba-‘’ aniden telefon kapandı. Ne oluyor ya? Telefon meşgul tonunda çalmaya başlamıştı. Ama bir saniye. Ben daha onunla konuşamamıştım bile. Daha hiç bir şey söyleyememiştim. Ama onu geri arayabilirdim değil mi? Ah! Olamaz. Özel numara!

Başımı iki yana salladım ve  yazımın başına oturdum. Elime geçen bir fırsat ve… Her neyse… Artık Keremcemle kızın arasında geçen konuşmayı anlayabiliyorum. O an mantığınız değil duygularınız ele geçiriyor sizi. Acımasızca… Canice… Hiç hak etmediğiniz bir biçimde. Bir daha hiç kimseyi eleştirmeyi düşünmüyorum. ‘’Düşünmüyorum’’ lafı az kalır ‘’Eleştirmeyeceğim.’’ Vampir sözü!

ANKARİA

 

Vampires_by_thehiddensapphire

Lanet

Linda Anlatıyor

Hayatım çok kötü gidiyor. Bütün aksilikler beni buluyor ve üstüne üstlük doğaüstü varlıklarla karşılaşıyorum. Bundan daha kötüsü ne olabilir? Evet, size soruyorum. Bundan daha kötüsü ne olabilir? Cevabını bilmiyor musunuz? O zaman size söyleyeyim:
LANET!
Pek çoğunuzun inanmadığını söylediği ama aslında inandığı şey. Bütün hayatım bir anda karardı ve ben artık insan değilim.
Sizlerden çok özür dilerim ama buna mecburum. Sizi de lanetlemeliyim ki, varlığımı sürdürebileyim.
Hiçbir şey ama hiçbir şey, sizin ve benim için aynı olmayacak o andan itibaren…

Eserin Tüm Hakkı Ceren Oktay’a aittir. Yazardan izinsiz bir şekilde [Ç]alınıp kullanılamaz. Kullananlar, yasal işleme tabii tutulacaktır!

***

1

Linda

Yaz ve sıcak. Bu iki şey ile yeniden karşılaşmak çok güzel. Şu an evimdeyim ve Mike  ile buluşmak için hazırlanıyorum. O, benim tanıdığım en mükemmel varlık. İyi ki doğdu, iyi ki de var. Onun bir sırrı var ve bu sırrı sadece ben biliyorum. Kimse bilmemeli. Eğer öğrenirlerse veya bu sır ile karşılaşırlarsa hiç kuşkum yok ki, akıl sağlıklarını kaçırdıklarından şüphe ederler. Eee durum böyle olunca, bunun olmasını istemiyoruz tabii.
Üstüme onun en çok sevdiği tişörtümü geçirdikten sonra, aynadaki görüntüme son kez baktım. Saçlarımı her zamanki gibi tepemde toplamış ve dağınık topuzmuşçasına bir şekil vermeye çalışmıştım. Makyaja ihtiyacım yoktu. Beni böyle sevmişti, böyle sevmeye de devam edecekti. Daha en isteyebilirdim ki?
Odamdan çıkıp hızla merdivenleri indiğim sırada büyükannem Doraty, kafasını uzatıp baktı bana. Mutfaktaydı ve kahvaltıyı hazırlıyordu.
“Bir şeyler yemeyecek misin?”
Başımı hızla salladım ve hemen ayakkabımı giymek üzere kapının önüne ilerledim. Kapı kolunu hızla çekip açtıktan sonra, önümde duran converslere sıkıntıyla bakıp derin bir iç geçirdim. Baya eskimişlerdi ama hala giymekten vazgeçemiyordum bunları. Bana annemden kalan son hediyeydi.
“Mike ile atıştırırım büyükanne. Keyfine bak.”
“Keyfime bakarım bakmasına ama eve çok geç kalmasan iyi edersin.”
Kafam karışmıştı.
“Neden?”
“Büyükbaban Chris’i hastaneye ziyarete gideceğiz. Unuttun mu?”
Ah! Doğru ya bir de bu vardı. Tamamen unutmuşum. Mike’ı bu aralar o kadar çok düşünüyorum ki, unuttuğum şeyler eskisine göre oldukça fazla. Kendimi bir an önce toparlamalıyım. Bu böyle gitmemeli.
Ayakkabılarımı giydikten sonra, “Pekala. Geç kalmayacağım,” deyip kapıyı arkamdan kapattım. Merdivenleri üçer basamak atlayarak indikten sonra en sonunda apartmandan çıkmayı başarabildim. Kendimi Mike ile tanışmadan önce hep lüks villa gibi evlerde oturan biri olarak hayal ederdim. Ama işte ben, bir apartman dairesinde yaşıyorum ve bu halimden de çok memnunum. Apartmanların suyu mu çıktı sanki? Zengin evleri de ne oluyorsa?
Birkaç adım atıp yolu geçtiğimde, aniden karşıma çıkan Mike, ürkmeme ve daha da kötüsü dengemi kaybedip düşmeme sebep oldu. Karşımda kıkır kıkır gülerken, bense hiç komik bulmamıştım bunu. Hep böyle yapardı. Ne zaman kafam dalgın olsa bunu okur, sonra da pat karşımda!
“Gülme Mike! Bu hiç komik değil!”
“Evet, sevgilim, komik değil,” derken yüz ifadesini biraz daha toplamayı başarmış ve gülmeyi kesmişti. Elimden tutup beni kaldırdı. Üstümdeki tozları silkeledikten sonra, ters ters baktım yüzüne.
Doğaüstü bir varlık olduğun için kendini bir halt sanıyorsun değil mi? Doğaüstü varlık olman keyfi olarak insanları korkutabileceğin anlamına asla gelmez!
“Ben halimden memnunum. Hem, arada sırada yaptığım bu şakalardan kime, ne zarar gelebilir ki?”
“Az kalsın bileğimi kıracaktım şapşal!”
Bir şey söylemedi. Zaten, söylese şaşırdım
Ellerimi sıkıca tuttuğunda, vücudumdaki kanın yüzüme doğru hücum ettiğini hissettim. Teni, o kadar sıcaktı ki, vücudumu alev alev yakıyordu.
Birkaç dakika sessizce yürüdük. Bu süre zarfında, vücudum sıcaklığa alışmıştı. Göz ucuyla sürekli bana bakıp durduğu sırada onu durdurdum ve elimi elinden çektim. Şimdi, sormaması gereken bir şeyi soracaktı ve ne tepki alacağını gayet iyi biliyordu.
“Hadi sor. Sonuçta, can sıkmakta ustasın.”
“Yapma Linda. Her şeyi bu kadar zorlaştırmak zorunda mısın?”
“Ben mi zorlaştırıyorum? Afedersiniz beyefendi, farkında bile değilim.”
Onu arkamda bırakıp hızlı adımlarla yürümeye devam ettim. O ise sadece birkaç adımda aramızda mesafeyi aşmayı başarmıştı. Beni kolumdan sıkıca yakalayıp kendisine çekti. Ben de refleks olarak onu ittim. Sanki, vücudunu kıpırdatabilirmişim gibi.
“Kızdığın zaman daha güzel görünüyorsun!”
“Kendini affettirebileceğini mi sanıyorsun?”
“Elbette. Hatta affedildim bile.”
“Hiç de değil.”
İnadımın önüne geçmem, biraz zordur. Dik kafalıyımdır ve kızarsam öfkem kolay kolay soğumaz. Yani son zamanlarda böyleydi aslında. Mike ile tanıştığım anda itibaren bırakın surat asmayı, küsemiyordum bile.
“Evet öyle.”
Bana en etkileyici bakışıyla bakmaya başladığında, içimde en ufak bir öfke belirtisi kalmadığına yemin edebilirim. O kadar masum ki. Beni kırmanın ve üzülmemin onu ne kadar üzdüğü gözlerinden hemen okunabiliyor.
Direnmeyi bıraktığımda, gözlerimi yavaşça devirdim ve tam o sırada önümüzden hızla bir şey geçip bizi birbirimizden ayırdı. O kadar ani olmuştu ki ayrılığımız, daha ne olduğunu anlayamamıştım bile.
“Mike? Mike neredesin?”
Çevreme baktığımda her şey durmuş gibiydi. Hızla giden arabalar, sanki zamanda yolculuk edermişçesine bir hızda gidermiş gibi görünüyordu. İnsanların ruhtan farkı yoktu. Bu da neydi böyle?
“Linda! Linda! Dayan geliyorum.”
Yüz metre ötemde duran Mike’ı gördüğümde içimde bir şeyler kıpırdandı. İyi anlamda değil elbette. Kötü anlamda. Sağ kaşının üzeri tamamen açılmıştı ve kan akmaya devam ediyordu. Boğazına yapışmış olan şey her neyse, onu bırakacak gibi görünmüyordu.
Benim kollarımı arkamda toplamış olan şeyi görmek için başımı çevirmek istedim ama buna izin vermedi. Suratıma aldığım tokat, o kadar yakıcı olmuştu ki, acıdan inlemeden yapamamıştım. Bu Mike’ı daha da kızdırdı.
“Ona dokunma sakın!”
Varlık ya da artık her ne denebilirse karşıma geçip üzerimdeki kıyafeti yırtıp boynumu ve göğüslerimin bir kısmını açığa çıkardığında bunca zamana kadar aldığım eğitimimi kullanmam gerektiğini düşündüm. Bu kadarı gerçekten ama gerçekten ileri gittiklerini gösteriyordu.
Hızla, bacağımı kaldırıp alt tarafına tekme patlatacağım sırada birden gözümün önünde kayboldu. Bacağım, boşlukta sallanırken yere indirme fırsatı bulamadan boynumdaki yakıcı acıyı hissettim. Bu şey boynumu ısırmıştı!
“Kahretsin!”
Söyleyebildiğim tek şey bu olmuştu. Kurtulmak için debelenmeye devam ediyor fakat bir sonuç alamıyordum. Dişleri daha derinlere dalarken atar damarımın bulunduğu kısım neredeyse parçalanmıştı ve bir daha iyileşemeyecek bir hal almıştı. Ölebilirdim birkaç saniye içerisinde. Tabii, bu şey sonrasında dönüşüm gibi bir şey mümkünse durum değişirdi.
Varlık, beni bırakıp yere doğru fırlattığında acıdan dolayı gözlerimi birbirine sıkıca bastırdım ve gözyaşlarımın akmasına izin verdim. Elimi boynuma götürüp kan akışımı yavaşlatmak istesem de bunun işe yaramayacağını gayet iyi biliyordum.
“Linda Beckinsale. Lanetlilerin Kraliçesi.”
Ne zırvalıyordu bu varlık? Ne demekti Lanetliler Kraliçesi? Ben kimsenin kraliçesi değildim ve kraliçe olmak gibi bir niyetim yoktu.
Bakabildiğim kadar öfkeli bir şekilde baktım gözlerine. Varlığın göz rengini daha o an fark ettim. Kan kırmızısıydı. Tıpkı kanla beslenen vampirler gibi. Boyu, bir doksanlarındaydı. Neredeyse iki metreye yakın! Dev mi desem yoksa başka bir şekilde mi tarif etsem bu durumu? Karar vermek güç.
Boynumdaki kan, çoktan durmuştu ve ben bunu şimdi fark etmiştim. Elimi boynumdan yavaşça çektiğimde üzerindeki kanın kurumuş olduğunu gördüm. Tekrardan boynuma götürdüğümde bu durum doğrulandı.
Yerden destek alıp ayağa kalktığımda pis bir bakış attım varlığa.
“Sen de nesin böyle?”
“Efendim, ben sizin bundan böyle hizmetkârınızım. Adım Penkov. Penkov  Ulusov.”
Bacaklarını yavaşça büküp önümde saygı ile eğildiğinde kendimi birkaç adım geri çektim. Bütün bunlar bir oyun olabilirdi. Koca bir yalan. Gördüklerim belki de benim eserimdi. Bir akıl hastasıydım. Bütün her şeyi üretiyor, kendime zarar veriyor ve sonra da başkaları yapmış gibi davranıyordum.
“Akıl hastası değilsiniz. Bütün bunlar gerçek.”
İleride kırmızının neredeyse her tonlarından meydana gelmiş birisi belirdi ve bakışlarım otomatikman olarak oraya kaydı. Karşımdaki kişi, en az yirmi sekiz yaşında olmalıydı. Ben ise on sekiz yaşındaydım. Yetişkinliğe iki ay önce adım atmış bir genç.
“Efendim,” dedi varlık ayağa kalkarken. “İsteğinizi gerçekleştirdim. O artık bizlerden biri.”
“Harika. Ödülünü alacaksın.”
Başıma bir de ödül mü konmuştu? Çok hoş.
Varlık, başını eğip kenara çekilirken o kişi bana doğru ilerlemeye devam ediyordu. Tam önüme geldiği sırada yüzüne bakmak istemedim ve başımı yere eğdim hızla. Sebebini bilmem ama sanki ona bakarsam çok kötü şeyler olacakmış gibi geliyordu.
Elini uzatıp çenemi tuttu ve başımı gözlerini görmemi sağlayacak şekilde yukarı kaldırdı. Gözlerinin akının olması gerektiği yer simsiyahtı. Gözünün olması gerektiği yerden ise altın sarısı bir ışık fışkırıyordu. Işık fışkırıyordu diyorum, inanabiliyor musunuz? Bu bir delilik. Kimsenin gözlerinden ışık fışkırmaz ve kimsenin gözlerinin akı simsiyah olmaz.
“Nihayet karşınızdayım Leydim. Nihayet beklediğim gün geldi ve artık benim Kraliçem oldunuz.”
Konuşmasında Fransız aksanı seçmiştim. Onlar ancak bu şekilde konuşabilirlerdi.
“Daha önce de söylemedim mi? Ben… kimsenin… kraliçesi… değilim!”
Umarım daha açıklayıcı olabilmişimdir. Bu şey sadece kekelememden anlayacaksa onu da yaptım. Bakalım devamında neler gelecek başıma.
“Gel Penkov. Kraliçemize Hakinap Sarayı’na kadar eşlik et.”
Penkov, koluma girdiği sırada daha önce hiç bağırmadığım kadar bağırdım ve kolumu tutan kolu gevşediği sırada fırsattan istifade edip koşmaya başladım. O kadar hızlı koşuyordum ki, kendime şaşmıştım adeta. Okuldaki antrenmanda en sonuncu olan ben, şimdi kesinlikle hepsini açık ara farkla geçmiş olmalıydım. Sanki, o zaman karşıma çıksaydınız ne olurdu!
Başımı çevirip Mike’ı görmek istediğimde takılan ayağım yüzünden az kalsın yere kapaklanıyordum. Düşmeden önce beni yakalamayı başarak Penkov, bedenimi doğrulttu ve bir daha kaçmama fırsat bırakmayacak şekilde bedenimi sarıp gökyüzüne havalandı. Birden beliren deliğin içinden geçerken korkuyla gözlerimi kapattım ve sonrasında neler olacağını merak ederek beklemeye başladım…

elmali-pasta

Elmalı Pasta

Çocukluğundan beri ilçenin en çok sevdiği yeriydi Gül Bahçesi. Evlenip ilçenin diğer ucuna taşınmasına kadar çocukluğu ve genç kızlığı Gül Bahçesi’nde geçmişti Kübra’nın. Gül Bahçesi yıllar içinde yap-satçıların giremediği tek yer olmuştu ilçede. Tek veya iki katlı evlerin ön, yan, arka bahçeleri tamamen gülfidanları ile dolu idi. Her boydan her renkten gül ağaçları, Gül Bahçesi’ni oluşturan üç sokağı, her geçen gün çirkinleşen ilçenin, en güzel yeri olarak korumuştu.

Evden çıkarken son bir kez girişteki boy aynasında kendini inceledi. Göğüs çatallarını gösteren kırmızı V yaka bluzu, diz üstü siyah eteği, ucu kemerin ikinci halkasına takılmamış sarkan siyah kemeri ve sivri burunlu siyah topuklu ayakkabısı ile kendini çok şık buldu. Kapıdan çıkmak üzere iken dönüp kendini bir kez daha inceledi. Bluzunun kendisini sokakta rahatsız edeceğini düşünerek değişti. Gri, bebe yakalı tişörtünü giydi. Bu kez de eteğini yakıştıramadı tişörtüne. Onu da çıkarıp kot pantolonunu giydi. Topuklu ayakkabısını da düz lastik ayakkabı ile değiştirince, bugün ilk kıyafetini çok istemesine karşın, yeni kıyafeti ile dışarıda daha rahat edeceğini düşündü. Koridora başını uzatarak arka taraftaki odaya seslendi:

“Esin, ben çıkıyorum.”

“Tamam, anne.”

“Anneannene de uğrayacağım biraz.”

“Tamam, anneee.”

“Biraz gecikirsem merak etme kızım.”

“Tamam, anneeeee.”

Kapıyı çekerek Gül Bahçesi’ndeki baba evine doğru yürüdü Kübra.

Bahçe kapısından girmeden uzun uzun doğup büyüdüğü evi, son dönemini yaşayan gülleri izlerken pencereden kızını gören Kevser Hanım üst kattan aşağıya inerek kızını karşıladı.

“Hoş geldin Kübra.”

“Hoş bulduk anne nasılsın?”

“Yeter eve baktığın gel içeriye. İyiyim kızım, gündür geçiyor işte. Sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim,” derken Kevser Hanıma sarılarak birlikte içeriye girdiler anne-kız.

“Babam yok mu?”

“Öğle yemeğinden sonra biraz yürüyeyim, biraz da kahveye uğrar gelirim, diyerek çıktı. Kızlar nasıl, damat ne yapıyor?”

“Esin evde ders çalışıyor. Mahmut da malum işte…”

“Market işi de ne zormuş. Ne cumartesisi var ne pazarı ne tatili. Allah yardımcısı olsun. Esra’dan haber var mı?”

“Esra şu saatlerde otobüse binmek üzere. Üç, üç bucuk saat sonra burada olur.”

“Aaa… Bu ne biçim üniversite daha okul başlayalı iki hafta bile olmadı. Bir şey mi oldu? Ne diye geliyor Esra?”

“Bir şey olduğu yok anne? Fakültelerinde uluslararası bir seminer varmış, çarşamba gününe kadar dersleri yokmuş o da bunu fırsat bilip yurtta kalacağına üç günlüğüne buraya geliyor. Biz de özlemiştik zaten iyi oldu gelmesi.”

“Aman, bir şey oldu diye korktum. İyi iyi gelsin, ben de özlemiştim. Bakalım üniversiteli olmak yaramış mı torunuma. Aman da aman… Torunum üniversiteli olmuş da izne geliyor. Ne mutlu bize. Darısı Esin’in başına.”

“Yemeklerimi özlemiş, bir sürü sipariş verdi. Onları yapacağım.”

“Daha başlamadın mı ancak yetiştirirsin.”

“Rıfkı Usta’nın elmalı pastasından da istedi. Onu almaya çıktım. Bu arada biraz da yürümüş yapmış olurum diye düşündüm. Sana da bir uğrayıp öyle gideyim dedim.”

“İyi ettin kızım. Sen dün de Rıfkı’dan pasta almamış mıydın?”

“Dün günüm vardı anne biliyorsun. Evde bir şeyler yapmaya üşendim. Rıfkı’nın pastanesinden bir şeyler alıverdim. Kolayıma geldi.”

Kevser Hanım bir an düşündü. Omuzlarına düşmüş tülbendini tekrar başına atarak kısık gözlerle Kübra’ya baktı.

“Kübra.”

“Efendim, anne.”

“İki gün üst üste aynı dükkâna gitmen doğru mu sence? Görenler ne der?”

Kübra gözlerini annesine dikerek;

“Anne Rıfkı diyorum Rıfkı. Bizim Sırık Rıfkı. İlkokul birden lise sona kadar birlikte okuduğum Sırık Rıfkı. Kim ne diyecek ki? Hem iki gün değil de beş gün üst üste gitsem ne olacak ki?”

“Bilmem, laf söz olur diye düşündüm”

Sınıfın en şakacı öğrencisi olan Rıfkı, liseyi bitirdikten sonra üniversite için İstanbul’a gitmiş ama sağda solda sürtmekten okulunu yarım bırakarak askerlik görevini aradan çıkararak, ilçesine dönüp baba mesleği olan pastacılığa başlamıştı. Evlenip üç çocuk sahibi olan Rıfkı, şakaları ile esnafın en çok sevdiği kişilerden biri idi. Kübra ile kardeş gibi büyümüş ve birkaç kez de Kübra’nın dayaklarını yemişti öğrencilik yıllarında.

Kübra annesinden çıktığında Gül Bahçesi’nin üç sokağını zikzaklar yaparak gezmiş ve çarşıya ulaştığında annesinin uyarısı aklına gelmişti. ‘Bilmem, laf söz olur diye düşündüm.’ Pastanenin bulunduğu caddeye girdiğinde tüm esnafın kendine baktığı hissine kapıldı. Sanki herkes işini bırakmış kendine bakıyormuş duygusu Kübra’nın ayaklarının karışmasına neden oldu. Normal yürüyemiyordu. Bir kadın iki gün üst üste neden aynı dükkâna gidemez görüşünün mantığını anlamaya çalıştı, anlayamadı. Anlayamadı ama ayakları kontrolü dışında yalpalayarak yoluna devam ediyordu. Dün kalabalık olan müşterilerinden Rıfkı ile konuşamamış sadece selamlaşabilmişlerdi. Vitrinden içeriye baktığında Sırık Rıfkı’nın arkası dönük olarak tezgâhın diğer tarafındaki çalışanına bir şeyler anlattığını gördü. Pasta evi tenha idi. İçeriye girip siparişinin hazırlanmasına kadar Rıfkı ile birer çay içip okul günlerini, arkadaşlarını, hocalarını, Rıfkı’yı nasıl dövdüğünü, eşlerini, çocuklarını konuşmak, camekânın önünde sigarasını içerken –kapalı mekânlarda sigara yasağına daha iki yıl var- caddeden gelip geçenleri izlemek istedi. Bitişik dükkândaki ayakkabıcı ile göz göze gelince tüm çarşının kendini gözlediği hissine tekrar kapıldı. Başını çevirdi. Bu kez kasabın çırağı ile göz göze geldi. Tüm ilçenin kendini gözlediğine karar verdi. Omuzlarında kaldıramayacağı kadar bir yük oluşmuştu. Rıfkı kendini görmeden hemen vitrinin önünden ayrılmaya karar vererek, hızla iki sokak arkadaki eşinin marketine kendini zor attı. Kübra’yı gören Mahmut eşini sevecenlikle kucakladı, oturttu çalışanlarına çay getirmelerini söyledi.

“Hayrola, Kübra nefes nefese kalmışsın.”

“Evden çıktığımdan beri yürüyorum. Anneme uğradım, Gül Bahçesi’ni gezdim. Sabah sen çıktıktan sonra Esra aradı, okullarında seminer varmış, üç günlüğüne buraya geliyor.  Yemek siparişi verdi.”

“Bak buna sevindim, özlemiştim Esra’yı. Eee, sen burada ne arıyorsun evde eksik malzemen mi vardı? Telefon açsan yollardım.”

“Yoo, evde her şeyim var. Esra Rıfkı’nın elmalı pastasından da istemişti. İki sokak daha yürümeye üşendim, çocuklardan birini yollar mısın Mahmut? Rıfkı’nın oradan bir elmalı pasta alıversin. Ben de bir yorgunluk çayı içeyim.”                                          20 Ekim 2009 / Oran-Ankara