Kategori arşivi: Makale

Makale türünden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

282990_430840907031217_489658065_n

ADALI BİR KIZ , ÇOK SAYIDA HASSASİYET VE ATOM BOMBASI

 

Atom bombası ,”Ağlayan  tek bir çocuktan “değerli midir veya “ Gülümsemek “kaç el bombası değerindedir ?

Değerleri biçildi ,

Akdeniz’in kumsalında  güneşlenen , kurşun yanıklı , siyanür bronzluğunda bir “Adalı Kız” ,

Güneş gözlükleri “dolar “ değerinde , değerleri maddiyat maneviyat arası …

Değerler biçildi ,

Bir dolar Akdeniz’de “su “değerinde ,elli dolar ise Akdeniz’in kimyasal savaş hali ..

Bir dolarlardan elli dolar , elli dolardan koca bir savaş.

Akdeniz’de küçük hayalleri olan “Adalı Kız “  hiç düşünmedi  gökyüzü nasıl yere çakılır diye ?

14  yaşında Hiroşima’da değildi ,14 Yaşında Alman Ordusu Polonya’ya girerken orada yoktu .

14 yaşında Saray Bosna’da tecavüz edilen ve öldürülen kızlarla hiç tanışmamıştı ,

14 yaşında Manisa’da İşkence odasında hiç olmamıştı , tanık olmamıştı işkencenin kadınlı ,erkekli kısmına .

14 yaşında Akdeniz’de güneşleniyordu ,tepede güneş ,tepesinde” SARİN GAZI “ ve  bombalar ..

14 yaşında Nazım Hikmet şiirlerini okumasını bilmeyen ancak “mavi gözlerindeki korkuyu “ bilen “Adalı Kız”  misafirdi artık ölüme .

14 yaşındaki “Adalı Kız’ın değeri biçildi dolar karşılığı ,ucuz ölümler çirkefliğinde ..

Bir el bombası 20 Dolar , Sarin Gazı Akdeniz’de oksijen niyetine , herşey dahil  fiyatına ,

Hassasiyet ile ,

“İnsani Değerlere “

ssssss

GEÇMİŞİ GEÇMİŞTE BIRAKMAK

Kuantum düşünce tekniğinden hepimizin haberi var artık.İnsanlar parayı, aşkı, işi, dostluğu birtakım meditasyonlar ile düşünce teknikleriyle elde etmeye çalışıyorlar. Bunların başında gelen bir şey var ki,onu ortadan kaldırmadan istediğimiz kadar düşünce tekniğini çalıştıralım, fayda etmiyor.

Onun adı da, kuantumcular tarafından; “Geçmişi geçmişte bırakmak” olarak tabir ediliyor. Peki, nedir bu geçmişi geçmişte bırakmak? Geçmiş’in zaten adı geçmiş. O zaten biten ve devamlılığı olmayan, bir yerde duran, bitmiş bir şeyi anlatıyor. İki dakika önceki zaman dilimine bakıp, onunda geçtiğini, onun da geçmişte kaldığını söyleyebiliyoruz. Geçmiş, adı üstünde geçmiş ama bazen sadece adı geçmiş olarak kalıyor. O kadar derin bir mevzu ki,şu âna kadar 105 sözcük sığdırdım, yine de tam anlamıyla tanımı yapılmış değil…Geçmişi geçmişte bırakmak sanıldığı kadar kolay değil. O adı gibi değil, önce bu konuda bir anlaşalım. Geçip gitmiş, geçmişte kalmış, bitmiş, ama geçmiş özgürlük ister. Onu bırakabilmek cesaret, kararlılık, azim ister.

Geçmişi geçmişte bıraktığımızda ileriyi daha rahat görürmüşüz. Düşünün, tek bir yol var. O yol sadece seçim yolu… Geriye gitmek isteyen geriye doğru bir adım atıyor, ama o bir adım öyle bir adım ki, bütün bir geleceği etkiliyor. Çünkü geçmişe doğru atılan her bir adım, geleceğe ihanet sayılıyor.

İleri gitmek isteyen ileri doğru bir adım atıyor ve gelecek için zemin oluşturuyor.  Geçmişime bağlılıktan ziyade bağımlı bir insandım. “Beni bırak, artık seninle bir hukukumuz, bir işimiz kalmadı”derdi. Tutardım, yapışırdım yakasına, “Geçme, bitme, gitme” derdim. Bağlılık ile bağımlılığı karıştırmayalım. Birine sadakatle bağlanabilirsiniz. Onun için her şeyi göze alırsınız, gözünüz ondan başkasını görmez, hayatınızda en çok onun yeri olur, herkesten en özel o olur, bir başkasını düşünmek bile sizin gözünüzde ona en büyük ihanettir. Tüm kalbinizle, ruhunuzla bağlanırsınız. Ama bağımlılık başka bir şey… Bağımlıyken insan, sigaraya tutkun olur gibi,uyuşturucuyu arar gibi, onsuz nefes alamaz gibi, hayatının bir anlamı yok gibi hissediyor. Bağımlıyken insan, o olmadan hiçbir şey yapamıyor, hiçbir şeyden zevk alamıyor. Korkuyor, onun yokluğunda yok olmaktan korkuyor, kendi varlığını unutuyor. Bağlılık ile bağımlılık çok başka bir şey. İşte benim durumum da böyleydi. Geçmişe bağımlıydım ben, geçmişin hastalığını taşıyordum. Yapışmıştım yakasına, en deli dolu çağlarımı geçmişin tozunda yutuyordum. Çocukluk,sevdiğim herhangi bir insan, yaşadığım herhangi güzel bir gün… Geçmişle birlikte hayatımdan geçmiş olan insanlara da yapışıyordum, onları bırakırsam geçmiş de bitecekti çünkü, bitmesini istemiyordum. Hangimiz bazen böyle değiliz ki? Gelecek kaygısının telaşını sürmemek uğruna en mutlu olduğumuz anlara gideriz, sorumluluktan kaçmak için çocukluğumuzun bizi rüzgârda savurduğu günlere gideriz, sorumluluk yüklü bir aşkın çamurunda kirlenmemek için,geçmişteki en acısız aşkın esen yellerinde kaybolmayı yeğleriz. Hangimiz böyle değiliz ki? İtiraf eden kazanıyor.

Evet, derler ki; “Geçmişi geçmişte bırak” Sanki geçmiş bir oyuncak. Onu masaya öylece bırakıp, kapıyı çarpıp gideceksin. Ardından ağlama lüksü yok, çünkü o bir oyuncak. Canlı bir bebeği koysan öylece, yüreğinin camlı bölgesinde yaşattığın her şey çatlar bir bir, öyle değil mi? Kırılırsın,incinirsin. Geçmişi bir oyuncak bebeği masaya koyar gibi koyup, kapıyı kapatıp gideceksin öyleyse. Bakacaksın ona öylece, bağımlılıkların içinden dışarı çıkacak. Sana diyecekler ki; “Bu kadar çabuk mu gidiyorsun benden? Oysaki ne de güzel günlerimiz geçmişti seninle…” Aklını çelmeye çalışacaklar. Hastalıklı bir ruha sahip olduğunu düşüneceksin, ağlayacaksın, ezik, suçlu bir çocuğun kaderini üstleneceksin.

“Ama ben sizi bırakmak istemiyorum ki” deyip, yeniden döneceksin geçmişine. Geçmiş, hassas yüreklerin aklını çelmekte pek bir ustadır. Çünkü onlar önce kalplerini dinlerler. O da bilir bunu. Gidene yol veremez geçmişinde yaşayan insan, geçmişine bağımlılığı buna izin vermez. Çünkü yol kendisidir. Kendisinden öylece, hiçbir şey olmamış gibi, birinin gitmesine izin verebilir mi hassas bir kalp?

Şimdilerde biten aşklara bakın. Eskiden sosyal ağlar yoktu, telefonlar bile yoktu. İnsanlar ilişkilerini tek bir cümleyle bitirip,birbirlerinin gözlerinde o aşkı görmeyince vazgeçer, hayatlarına devam ederlerdi. Şimdiki vazgeçmeler bile sosyal medyanın vazgeçme lüksünü taşıyorlar. Gözlerinin içine bakamıyorsun ki, senden vazgeçip vazgeçmediğini anlayasın…

“Bitti” yazıyorsun, ama sadece yazıyorsun. İçinde kopan fırtınaları bir tek kendin biliyorsun, o yüzden gidemiyorsun. Gözlerine baksan,kendini görmesen o gözlerde, belki de yüreklice gidebilirsin. Engelliyorsun. Facebook’tan, Twitter’dan, Messenger’dan hatta ve hatta son çare olarak telefonundan bile engelliyorsun. Şimdiki aşkların, şimdiki dostlukların bitme hikâyeleri böyle… Sosyal ağlardan engellemek kolay da, her şey beyinde bitip,beyinde başlıyorsa, kuantum denen şey baki ise eğer, engelleme beyninde yapılır, sosyal ağlarda değil… Yüreğinde ve beyninde engelleyeceksin o insanı. Geçmişteki aşkların başlaması da bitmesi de yürek, sabır, mücadele istiyormuş.Eskiler belki de bu yüzden geçmişi geçmişte bırakmak konusunda daha kararlılar,onlar gerçekten gerçekleri yaşadılar çünkü hiçbir yapmacıklık yoktu. Nefreti bile gözlerinden okurlardı.

“Geçmişi geçmişte bırakın” derler, biz bu cümleyi yanlış anlıyoruz. Geçmişi kendisinde bırakalım. O zaten geçmiş, geçmişi geçmişte bıraktıkça, geçmiş zaman diliminde yaşanan her şey geleceğe taşınma telaşı duyuyor, adeta bizden intikam alıyor. Cümleyi değiştirirsek, belki bizi anlar,bize acır, hâlimizi görür de, “Beni bende bırakın ve gidin, yolunuza devam edin”der. Haksız mıyım?

Onu onda bırakalım ve gidelim. On dedim, bu kez de sayı olarak algılamaz öyle değil mi? Durun, geçmişe seslenelim hep birlikte. Geçmişi geçmişte bırakmak konusunda sıkıntı yaşayan, bağlılık ile bağımlılık arasındaki farkı irdelemekten korkan asil sevenlere gelsin.

“Seni sende bırakmak hoşumuza gitmese bile biz artık yolumuza devam etmeliyiz. Yeniden sevmeliyiz, yeni, iyi, güzel işler yapmalıyız, daha da güzelleşmeli, kendimizin daha çok farkına varmalı, daha da olgunlaşmalıyız. Yerinde sayanlara bir bak, yerinde saymayıp yoluna devam insanlar onların hepsini geçtiler bir bir. Hayat bir yarışsa, bu yarışta en önce davranıp, geçmişi en önce bitiren kazanır. Seni sende bırakmak istemezdik ama, sen kendinde kalmalısın. Ne şimdiye gelebilirsin, ne geleceğe taşınabilirsin. Senin evin orası, sen kendinde kalmayı bildikçe, biz de rahatlıkla şu ânımızda kalabiliriz. 

Sana selam yolladılar, şu an ve gelecek sana selam yolladı. Selamları var sana. Dediler ki; bâki olan her zaman biziz.Sen bir zamanlar şu ândın, şu ân bitince geçmişe karıştın. Gelecek, tekrar gelecek. Gelecekte yeniden geçmiş olacaksın, ama kendi sınırın ne ise orada kalmalısın.”

Selam söylediler sana. Dediler ki; geçmişe bağımlı olan herkes bir gün seni bilinçle gömecek. O zaman ağlasan bile duyulmayacaksın. Dediler ki; yaşamanın kuralı buymuş, geçmiş kendi içinde kalırsa gelecek huzurlu olurmuş.

Sana selamı var anılarımın, dediler ki; “Biz sana geliyoruz,bu hikâyede gerçek olan bir şey var. O artık seni istemiyor, bizi de yolladı,tam takır kuru bakır bize bıraktığın ne varsa onları katarak, hikâyemizin kahramanı olmadan, öylece sana geliyoruz.”

Haydi bakalım, kendinize iyi bakın. Gelecek, elbet güzelliklerle gelecek. Adı üstünde gelecek…

Geçmiş güzelliklerle gidecek, adı üstünde geçmiş… Şu ân ne varsa yaşanacak, adı üstünde şu ân…

Kıymetini bildiğimiz saatlerimiz kadar, zaman dilimlerinin de kıymetini bilseydik, bırakmayı bilseydik, hiçbir şeyin esiri olmazdık.

Bırakın, onu onda bırakın. Yağmur bile yerini güneşe bırakırken, biz neden acılarımızı, sevinçlerimizi geçmişte bırakmıyoruz? Haydi pamuk eller cebe, güllerle bezeli muhteşem bir gelecek bizi bekliyor…

Dilara AKSOY

60364-3-4-3295e

Muhafazakar Türkiye’m!

Anlamıyorum doğrusu. Neden böyleyiz biz çözemedim. Kendi kurallarımızı koyarak kendimizi ve başkasını yönetmeyi seven bir türüz sanırım. Değişikliği, farkındalığı yaratmaya çalışan, değişik bir toplumuz. Kısıtlamayı, kısıtlanmayı seviyoruz. Anlamıyorum. Kendi kişisel kararlarımızı uygulamayı, dar bakışlı görüşleri seviyoruz. Açılamıyoruz bir türlü yani!

“MESLEK KURSUNA GİDİP NE YAPACAKSIN Kİ? LÜZUMU YOK!”

Şimdi bulunması zor bir örnek olmayan klasik “muhafazakar” bir koca tiplemesi seçtim size.  Evet, klasik, sade ve sıradan! Sosyalleşmeyi dini kuralları benimseyerek ayıramayan bir tipleme.  Bir meslek öğrenmenin ne zararı olabilir ki Allah aşkına? “İlim Çin’de dahi olsa onu öğrenin” demiyor mu Peygamber Efendimiz? (s.a.v)

E o zaman sizin derdiniz ne? Kısıtlayarak bu hale gelmedik mi zaten? Hiçbir şeyi alenen, her şeyiyle göremiyoruz. Sebebi, kendimizi kısıtlıyor olmamız. Hayatımızda kişisel görüşlere yer verip, onların bizi yönetmesini sağlamamız.

Saçmalığa bak sen! Neden kendi hayatımızı ve bir diğer kişinin hayatını umutsuz ve mutsuz hale getireyim ki? Ne cüret ve hakla? Ve hangi mantığa dayanarak? Bir kişi dil kursuna da gider, meslek kursuna da, kendini geliştirmemesi için bir nedne olduğunu düşünmüyorum. Altın bir bileziği kolunuza takıp kendimizi garantiye almanın ne sakıncası var?

O, sözde sizi koruduğu için bu tür kısıtlamalar getirdiğini söyleyen kişinin hayatınızdan çıkıp gitmeyeceği ne malum kadınlar? Kısıtlatmayın hayatınızı! Aşın şu dar görüşlü tabuları!

Yıkın şu tabuları!

207868_279079202207389_488076773_n

400 bin ton

Kaz Dağı’nın Üstü “Altın”dan Kıymetli mi?

Siyanürcü’ye göre Hayır.
Rüştü Bey’e göre Hayır
Siyanür’ü Leman gibi anlatanlara göre Hayır..

Cevap Sizce “Evet”mi , “Hayır” mı ?

400 bin ton siyanürümüz var.Doğamızı koruyoruz ,çevreciyiz cümleten..Gurur duymamız gerekir Kaz Dağları’mızda 400 bin ton siyanürümüz olduğu için.
Evet ,evet gurur duyun ,topyekün çevreciyiz, yeşilciyiz amerikan dolarının renginden dolayı ,400 bin ton siyanür hepimizin .Zeytin ağaçlarının ve eşi bulunmaz Kaz Dağları’mızın modası geçti ,altın çağı şimdi..Kaz Dağları’mızda oksijen yerine siyanürü teneffüs ederiz ,400 bin ton siyanür .Ciğerlerimiz bayram etsin ,resmi bayram ilan edelim siyanür ile ilk buluşmamızı ,ilk aşk olsun bu ,”ölüme aşık olduk , öldük” deriz..400 bin ton siyanürümüz var , Vatan’a ,Millet’e Hayırlı Olsun…

Nasreddin_Hoca

İMAMLAR DİKKAT!

Bekir Develi, oğlunu alır ve ilk kez Cuma Namazı’na götürür. Oğlu da her çocuk gibi camiyi bir eğlence yeri olarak görür ve keşfetme macerasıyla, gider gitmez ortalığı talan eder. Baba endişeli, huzursuz; fakat elinden bir şey gelmez. Çünkü çocuğunu henüz ilk getirişidir. Namaz kılmaya devam ederlerken çocuk hala tepinmekte, koşuşturmakta insanların ne yaptığı çokta umurunda olmadan yaramazlıklarına devam etmektedir.

Nihayet namaz sona ermiş, baba derin bir nefes almistir. Tam da o sırada imam efendi seslenir çocuğa; 

-Şşşt sen! 

Baba korkmuştur, “Eyvah!” der, “Yakalandık.” Çocuk Hoca’ya yaklaşırken o, evladını çok azarlayıp bağırmaması için dualar ededurur içinden. Neticede çocuğun ilk kez camiye gelişidir ve o an nasıl karşılanırsa, yaptıklarına ne tepki verilirse, kayıt edecek beynine ve bu tepki belki de onun hayatı boyunca camiye gitmekten korkmasına hatta ibadet yapmaktan soğumasına kadar varan sonuçlar doğuracak. 

Çocuk Hocanın yanına gider ürkerek başı önde. Hoca sorar; 

-Adın ne senin? 

-Güven efendim.

-Güven, sen bu camide şimdiye kadar gördüğüm en hızlı koşan çocuktun, Aferin sana! Al bakalım sana benden bir gofret… 

Hocanın bu tutumu, hem babayı hem de ilk kez bir ibadethaneye giden küçük çocuğu memnun eder. 

Öyle ya, Ne demişti Sevgili Cem Karaca, 

“İMAM TARAFINDAN CAMİDEN KOVULDUĞUMDA 7 YAŞINDAYDIM. TEKRAR GERİ DÖNMEM 70 YILIMI ALDI.” 

Bütün İmamlara Sevgiler…

search-queries

SORGULAYIŞ

Kader, geçmiş ve geleceğimizin toplamından ibarettir. Şu ânı bize veren seçimlerimizdir. Şu ân seçimlerimizin,nefes alıp verişlerimizin ve ânı yaşayışımızın bize kattıklarından ibaret. Peki kader razı olmak mı, bir vazgeçiş, bir yaşayış mıdır? Kader bize sadece fırsatları ve bulunduğumuz zaman dilimini verir. Hangi yolda yürüyeceğimiz, nerede duracağımız, o yolda iyi veya kötü kimleri seçeceğimiz tamamen bize aittir.Evimizde soda bulunmasa mutfağa gidip, buzdolabını açıp, sodayı alıp içemezdik. Öyleyse iş sodayı alanda ve sodanın olduğunu bilende bitiyor. Vesile olmak durumu çıkıyor karşımıza. Sodayı alan kişi evdeki diğer insanların da o sodayı içmesine vesile oluyor. Soda yerine maden suyu veyahut portakal suyu almayı da seçebilirdi, bu tamamen kaderin işleyişi yönündeki iradeye bağlı kılınıyor. Otururken bacağını uzatan insanla bağdaş kuran diğer insanın oturuş pozisyonlarını seçime dayandırmaları gibi…

Bunların kaderimizin bir cilvesi olduğunu söyleyemeyiz. Kader yalnızca seçimlerimiz için fırsatları yaratır. Bize bir ömür biçilir ama o ömrü ve yaşadıklarımızı, bize bir o kadar seçimlerimize bırakır. Ne zaman, hangi gün, hangi tarihte öleceğimiz bellidir. Ama ne şekilde öleceğimiz bir o kadar bizim seçimlerimize dayalıdır. İntihar ederek ölen insanla eceli gelip de ölen insan aynı olabilir mi? İntihar eden kişi intihar edeceğini bilerek mi yaşadı hayatı boyunca? Bir anlık gaflete kapılarak şeytanın esiri olup yanlış yolu seçti, peki imanı kuvvetli olsaydı yapar mıydı?
İşte burada ölümü bile ne şekilde seçtiğimizin derin bir örneği yatıyor. İmanımızı kuvvetlendirerek yaşamayı seçsek, yanlışlardan uzak dursak, intihar eden insan sayısı çoğalmayacak. Okuduğumuz okuldan sevdiğimiz, evlendiğimiz insanlara kadar her şeyi ve herkesi biz seçiyoruz. Kader bize bütünü değil, yarımı veriyor, onu irademizle tamamlayan, seçimlerimizle perçinleyen bizleriz. Tüm gün yalınayak sokakta tek başıma yürümeyi seçebilirim, bu bir seçim olur, şu ânın seçimi… Dün yaşadıklarımız ve yarın yaşayacaklarımız ise sonun başlangıcı gibi bugünümüzde doğru seçimler yapmak için bir fırsat sunar. Dün yaptığımız yanlışlar olmasa bugünkü tecrübelerimiz olmayacaktı, bugünkü tecrübelerimiz olmasa yarınki başarılarımız da olmaz. Hata tecrübeyi, tecrübe başarıyı arttırır. Şu ân kurduğum cümleleri seçmeyip kısa cümleler kuruyor olsaydım da kaderle ilgili düşüncelerim değişmezdi. Şu ân oturduğum yerden
kalkıp başka bir odaya gitmeyi düşünüyorum, başım ağrıdığı için ilaç almayı düşünüyorum. Başımın ağrısının bir sebebi var elbet, o sebebi ortadan kaldırmak için o iradeyi kullanıp ilaç almak ve iyileşmek ise benim seçimim. Hayatımız
yalnızca kaderden ibaret değildir. Seçimler, kurallar, kanunlardan da ibarettir. Bugün yaşamayı seçtiklerimi dün yaşadıklarımdan dolayı değiştirebilirim. Kısmet dediğimiz şey önümüze çıkan fırsatları değerlendirebilme yetimize bağlıdır. Sarıdan vazgeçip, beyaza gidiyorsam bu sarının bana iyi gelmediğini gördüğüm içindir. Kader bilinmeyeni verir, seçimlere dönen kader bir zaman sonra hayatımızın tamamı olmaya başlar. 15 dakika sonra ne olacağını bilmiyorum. Sadece kapının çalacağını, en sevdiğim diziyi izleyeceğimi tahmin ediyorum. Şu ân saate bakma gibi bir düşüncem yoktu, aniden gelişti ve saate baktım. Peki, sizce bu kaderimin bir parçası mı, yoksa geçmişten kalma rutin bir seçim mi?

Dilara AKSOY

Kürtler onlar için bir teferruattır!

Kim için mi?

Lafı hiç eğip bükmeden söyleyelim!

Elbette MHP ve onun Genel Başkanı Devlet Bahçeli için!

CHP’nin bile beklenmedik bir refleksle hükümete sunduğu, ‘Terörün sonlandırılması ve Kürtlerin mağduriyetlerinin giderilmesi’ gibi önemli bir öneri paketi karşısında kılları bile kıpırdamadı.

Aksine pakete destek vermeyeceklerini ve bunun kendileri için yok hükmünde olduğunu da ilan ettiler.

Onların nazarında, Kürtlerin hiç bir sorunu yok ve memleketteki Kürtler güllük gülistanlık içinde bir hayat yaşıyor.

Hatta bir adım daha ileri gidip, şunu dahi söyleyebiliyorlar ‘memlekette Kürt yoktur ve bu bayrak altında yaşayan herkes Türk’tür’

Hoş MHP gibi milliyetçi bir yapıdan aksini beklemekte zaten hata olur.

Onların nazarında, memleketin huzursuzluğa sürüklenmesindeki en büyük etken Kürtlerdir ve bu yüzden varlıkları sorgulanmalıdır.

Sorgulamalıdırlar ki, kendi varlık nedenlerini koruyabilsin ve hep var olmaya devam edebilsinler.

Hatta ‘aman Kürtler yaşamasın’ a kadar gider onların derdi.

Çünkü ‘en iyi Kürt ölü Kürt’tür ‘ onlar için. Bu yüzden PKK’nın varlığı bu damar için ayrı bir öneme sahiptir.

Kürtler, Türkiye’de yaşayan tüm etnik kökene ait kimliklerle barış içinde yaşadıkça, onlar kaybolacak ve siyaset arenasından silinip gidecekler.

Yani; Milliyetçi damara göre, ‘Kürtler tarafından memlekete bulaşan huzursuzluk’ giderilirse, varlık nedenleri ortadan kalkacak ve aşırı uç milliyetçilikleri sönük kalacak.

Korku ve endişe biraz da bundandır.

Bu yüzden milliyetçi akıma gönül veren seçmenler, oylarını verecek bir sebep bulamayacağından, MHP’yi siyaset arenasından alaşağı edebilecek ve başta Oktay Vural olmak üzere önde gelen bazı isimler, her fırsatta mecliste sergiledikleri ‘mutfak siyasetini’ yapamayacaklar.

Ne yazık ki Kürtlerin yaşam hakları karşısında, onların siyasi yaşam hakları daha değerlidir.

Pragmatik reel politikada Kürtlerin Oy’ları söz konusu olduğunda, ana unsurdan sayılırken, hak ve talepleri söz konusu olduğunda ‘kirli bilinçalti’larla geri plana itilerek basit ve önemsiz bir teferruat olarak görülebilmektedirler.

Ancak bu dar düşünce, zaman algısı karsısında hızla çürüyor ve tek taraflı yaşam çabası yerini, daha özgürlükçü, daha insani ve daha barışçıl bir zemine bırakıyor.

bir_tatli_huzur_1257181825

CUMA NOTLARI

Kendini bir şey sanmak Özgüven değildir diyor Cemalnur Sargut hanımefendi ve ekliyor; bu, nefse ait kibir duygusudur yalnızca. Çünkü her şey gibi Şahsiyet de Allah’a aitti, özgüven ise sağlam bir iman gücü ile mümkün kılınabilirdi. Eğer sahip olduklarımıza taparsak (benlik, bilgi, mal-mülk, evlat, aile) bizi cehenneme biraz daha yaklaştırırlar sadece, hepsi bu. Cehennem kapıcısının adı bu yüzden “Malik”dir.

Öyle ki biz ne kadar çok sahiplenirsek bu dünyada bize ait sandıklarımızı, benliğimizi, bir adım daha yaklaşıyoruz ateşe; uzaklaşırken iman gücünden, o yersiz “Malik” duygusu ile.

Cemalnur Sargut yeni alınmış arabayla gezen oğluna gece yarılarına kadar ulaşamadı. Araba yeni, oğlu hevesli, fakat acemiydi. Uyku tutmayınca gezip durmaya başladı evin içinde. Sonra bu fazla panik ve endişe halini düşündü birden, “Allah bize ne der?”

-Eğer sen koruyabileceksen O’nu ben çekiliyorum, al istediğin kadar kolla ve koru!

Bunları düşününce, evladını zaten bir koruyan olduğunu, kendi korku ve endişelerinin aslında hiçbir işe yaramayacağını farketti, duasını etti ve sakin bir şekilde bekleyerek yatağına gitti. Evlatlarınızı, malınızı, mülkünüzü, hayatınızı ne kadar korumaya ve sahiplenmeye çalışırsanız Yaradan o kadar çekilir üzerinizden.

Bize eziyet edenlere ettiğimiz beddualar da yine aynı şekilde Allah’ın işine karışmak değil midir? “Ben ona şu cezaları vermeni uygun görüyorum” demek değil midir aslında; haşa! Allah kimi ne şekilde cezalandıracağını da vaktini de bilendir. Ettiğimiz beddualar yine kötü enerji olarak bize geri dönmekten başka bir işe yaramaz. O yüzden biz zulüm edene beddua etmekle uğraşmak yerine, eziyet eden de muhakkak Allah’ın bir tecellisidir diye düşünmeliyiz; bizim yeryüzündeki bu sınavlarımızın ceremesinde. Ezilen haline, başına gelene şükretmeli, zulmü yapanı Allah’a havale, kendini ise sonsuz bir güven ile yine O’na teslim etmelidir.

Kalbin enerjisinin dünyanın enerjisinden daha fazla olduğu ispatlanmış ise bilimsel verilerle bugün, o halde yıldızınıza enerjiyi gönderen de sizsiniz. Beddua, öfke, haset, kin kalbinizdeki enerjiyi bedeninize hastalık olarak sürüklerken, affetmenin, sevmenin ve paylaşmanın yeşil enerjisi huzura eriştirmekte bizleri.  Öyleyse bu ilahi mevhibeyi neden kötü enerji yayarak mahvedelim? Demek ki bu dünyada fallar bile boşa çıkıyor; falınızın fallanması bile, sizin yıldızlarınıza, evrene gönderdiğiniz enerjiye kalıyor.

Musa bir gün Allah’a sordu:

-Ey Rabbim, bizi o kadar çok seviyorsun ve öyle severek bu dünyaya gönderiyorsun ki, neden bize bu kadar eziyet çektiriyorsun, anlamıyorum?

-Ey Musa git bahçene bir şeyler ek, dedi Yüce Yaradan o vakit Musa’ya.

Musa gider tohumlarını eker. Onları tüm sevgisi ile sular, besler, büyütür. Hasat zamanı gelmiş, biçmeye, budamaya başlamıştır Musa, sevgiyle büyüttüklerini.

Allah sorar:

-Napıyorsun Ey Musa? Neden biçiyorsun onları?

-Ey Rabbim sen öyle öğrettin bize. Önce ekeceksin, büyüteceksin ve zamanı geldiğinde de onları biçerek, budayarak, sapla samanı birbirinden ayıracaksın.

-Gördün mü Musa? Sapla samanı birbirinden ayırmak için ben de öyle yapıyorum.

Bizler nefsimizin kurbanı olmamalı, başımıza gelen haksızlıklar ve eziyetler karşısında bunun iyi bir kul olmamız için verilmiş fırsat olduğunu düşünerek şükretmeliyiz. Bireysel olarak, kendimize yapılanlara karşı hakkımızı kollarken isyan etmemeliyiz. Yine aynı şekilde dünyaya, dine, insanlığa yapılan zulümler için de sessiz kalmamalıyız.

Karşımıza çıkan her suret Allah’ın bir tecellisidir.

Adamın ayağını kedilerinden biri ısırmış, adam üzerine düşmeyerek yarası ile epey bir süre ilgilenmemiştir. Bir gün artık acıya dayanamayarak doktora gitmiş, doktor kendisine yarasının çok kötü hale geldiğini, kangrene dönüştüğünü ve ayağının kesileceğini söylemiştir. Adam boynunu büküp, çaresiz, sessiz bir şekilde evine dönmüştür. Evinde dinlendiği bir sırada kedilerinden biri, yine ayağının üzerine çıkmış ve yaralı bölgeyi yalamaya başlamıştır. Adamcağız, ayağı nasıl olsa artık kesileceği için hiç ses etmemiş, kedilerinin biri bir tarafını yalarken, öteki diğer bir tarafına çıkıp yalamaya devam etmiştir. Ertesi gün doktoruna gider, ayağı artık kesilecektir. Doktor yarasını tekrar kontrol eder ve adama şunları söyler;

-Her ne yapıyorsan yaptığına devam et, çünkü yaran iyileşmeye başlamış!
Yani adamın ayağını hasta eden de kedileri olmuştur, iyi eden de. O kediler ise yine Allah’ın tecellisidir.

Musa’ya bir ağacın içinden seslenen seste Allah’a aitti “Ben senin Rabbinim Ey Musa” diyen; bugün sana geleceğim Ey Musa deyip kapısına aç bir uyuz kedi olarak gelen de.

-Ey Rabbim, bugün hep seni bekledim. Neden gelmedin?

-Geldim Musa. Kapını açıp beslediğin, o aç, uyuz kedi mahlukatım olarak geldim…

Fakir bir adamcağız gece yarısı camiye gitmiş ve namazını kılmıştır. “Allah’ım bu vakitte herkes sevgilisine giderken ben sana geldim, benim sevgilim sensin” diyerek duasını eder ve seccadesi üzerinde uykuya dalar. O vakitlerde fukaranın evine bir hırsız girer. Aslında etrafta çalınacak hiçte değerli bir şey yoktur. Ama adı üzerinde hırsız bu, bir şey çalmadan çıkar mı? Eline ne geçerse atar çuvalına. Döner arkasını ve çıkmak ister, bakar ki ortada evin kapısı yok! Adam korkudan çuvalı hemen atar sırtından ve boşaltır eşyaları. Tam çıkacakken kapı işte ordadır. Kapıyı görünce eline alır çuvalını ve eşyaları tekrar doldurur. Çıkacağı zaman kapı yine ortada yok! Şaşkınlık içerisinde çuvalı korkuyla tekrar boşaltır lakin boşalttığı her seferde kapı oradadır. Bu olay birkaç kez tekrarlanır. Adam, çalmaması gerektiğini anlamış olduğu halde dönüp gidemez eli boş ve ne olursa olsun çıkmaya karar verir. Bu kez duvarda bir yazı belirir,

“Ey Hırsız, Seven uyumakta ama Sevilen Hep uyanıktır!”

Biz yaratıcıyı ve yaradılanı sevenler uyusak da, gaflete düşüp zaman zaman O’ndan uzaklaşarak bildiklerimizi uygulamayasakta, O hep uyanık, bizi koruyup gözetmekte, bizim içimizde, her yerde; bizim gelmemizi beklemektedir…

Bir gün ister istemez
Karşısında olacaksın kaçtıklarının

Dua et
O gün henüz mahşer olmasın…

Cahit Zarifoğlu

Her yaptığımızın hesabını verebileceğimiz günler geçirebilmek ümidiyle…

 

sony-tablet-birazoku-big

Neden bir Tablet bilgisayara sahip olmalısınız?

Tabletler cep telefonlarından büyük ama dizüstü bilgisayarlardan küçük olan ve her ikisinde de kullanılabilir olan özellikler sağlayan elektronik cihazlardır. Tabletler piyasadaki en küçük, en hafif ve en taşınabilir bilgisayar olma özelliğindeler. Belki de merak ediyorsunuzdur acaba bu süper aleti almaya değer mi diye. İşte bu makale size neden bir tablet almanız gerektiğini ve nedenlerini açıklamaktadır.

1. İnternet ve Mail

Bu elektronik cihaz kullanıcıya 3G ya da Wi-Fi yoluyla internete bağlanmasına olanak sağlar ayrıca mail alabilir veya yollayabilirsiniz üstelik internette çok rahat gezinebilirsiniz. Dokunmatik ekranı bu deneyimi yaşamayı daha keyifli bir hale getirmeye yardımcı olabilir, teknolojik gelişmelerinde bu tür ekranların kullanımını daha sezgisel bir hale getirdiği düşünülürse kullanıcıların alışması pekte zaman almayacak gibi.

2. Verimliliği Yükseltir

Eğer makale üreten ya da okuyansanız, bu modaya uygun ve şık alet sizin için daha da arzu edici olabilir. Sadece güçlü bir cihaz almak değil ayrıca bilgi işlem uygulamalarını da (Office vb.) çalıştırabilecek bir tablet almanız çok önemli.

3. Çevrimiçi kitaplarınızı kolaylıkla okuyabilirsiniz.

Resmi çeken: blogeee.net, http://www.flickr.com/photos/13815526@N02/6100530771/

Eğer bir tabletiniz varsa en çok sevdiğiniz kitabı okumak için bilgisayar önünde saatlerce oturmak zorunda kalmayacaksınız. Bu cihazların birçok elektronik kitap formatlarıyla uyumlu olduğunu fark edeceksiniz ve tabletinizin yüksek çözünürlük ve kalitesi ile kullanıcıya güneş ışığında bile rahat bir okuma imkânı sunduğunu göreceksiniz. Hareket halinde olanlar için bu özellik cihazı daha da değerli kılar.

4.  Ek Çoklu Ortam (Multimedia) Özelliklerinin tadını çıkar.
Tabletlerin içerisinde genellikle televizyon, video oynatıcısı, radyo ve müzik oynatıcısı yazılımları kurulu bir şekilde gelir. Ancak, medya akışı ya da yayını sırasında iyi bir internet bağlantınızın olduğundan emin olun. Bu tür eğlence özellikleri ile bu cihazın sürekli tadını çıkarabileceğinizden emin olabilirsiniz.

5.  Sosyal Ortamlara en kısa ve daha hızlı yoldan erişim.

Bir sosyal medya meraklısı mısınız? Bu yüksek puanlı cihazla, sosyal ağ sitelerine kolaylıkla erişebilirsiniz. Sosyal hayatınıza hitap edebilen bir sürü uygulama sizin için tasarlanmıştır. Sosyal ağlar arasındaki Facebook ve Twitter’ınıza anlık ileti gönderebilir ayrıca resim ve video yükleyebilirsiniz.

Resmi çeken: blogeee.net, http://www.flickr.com/photos/13815526@N02/6101075164/


6. Video ve Film transfer etmek çocuk oyuncağı!

Tabletler, kullanıcısına kişisel videolarını, filmlerini ve diğer dosyalarını ev eğlence sistemiyle kolayca paylaşmasına olanak sağlar.

7. Film ve Müzik indirmek.

Birçok internet sitesindeki müzik ve film marketlerine üye  olabilir,  seçiminize göre dosya indirebilir ve onları müsait zamanlarınızda izleyebilirsiniz. Bunu yapabilmek için sadece Wi-Fi ve 3G bağlantısına  ihtiyacınız olacaktır.

Umut ediyoruz ki simdi bir tablete sahip olmanın faydaları hakkında daha iyi fikirlere sahipsinizdir.

- Bu bir tanıtım makalesidir -