Kategori arşivi: Mektup

Mektup türünden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

Kiti’ye


Kiti’ye:

    -Levin: Sevgili Kiti!
Ben ki, yıllardan söz kesmiş saçlarım, aynalardan alel acele kaçan yüzüm,
acemice saklanmış sevinç gözlerim.
Ben, bir ihtiyar sana koşan.
-Sen;  gençlik aynası, tutundum isminle dört bir harfinden sana.
Ben: Levin, belki sensiz, belki sevimsiz, yalnız, uzak ve koşusu bitmeyen dört bir harfine……

Seviyordum sizi; bu kadar, hepi topu bu kadar demeli “de”.
Dile dolanan nedir?
Kalbe çalınan nedir?
Yüze sürülen nedir?
Gülüşlerde koklanan nedir?
Ellerde yığılan nedir?
Parmak uçlarında üşüyen nedir?
Kiti; herşeye rağmen sensizlik…. Bitmesin..


225031_201169593254300_153856307985629_448075_3248134_n

ŞAİRE MEKTUP 1

“Unutmak mı? Delisin… ” Özdemir Asaf

Sevgili Özdemir ASAF,

unutmak delilik değildir; önce bu konuda bir anlaşalım.
unutmasak nasıl yaşardık diyor ya Nietzsche, işte çok haklı burada.
zaman herşeyin ilacı da sanırım anonim oldu artık.
velhâsıl-ı kelam, sen de unutmadan ölmeseydin iyi olurdu.
şimdi oradan bana unutsaydım sen mi yazacaktın bunları diyorsundur muhtemelen; ama ben nereden bileyim senin de benim gibi her yıl yavaş yavaş içinde bir mum sönmediğini?
bir insan sevdiğini kaybedince 40 mum yanarmış içinde ve her yıl biri sönermiş zaman içinde…
bence sen de unutmuşsundur özdemir asaf.
ağır ağır da olsa unutmuşsundur sevdiğini ve bir zaman gelmiş 40 mumun 10 tanesi bile sönmeden henüz, acın hafiflemiştir bu mısraları dizerken.

fakat delilik unuturken başlamıştır senin de içinde.

Alıştım mı yokluğuna?
Vaz mı geçiyorum, varlığından?
Tedirginim aslında,
Ya başkasını seversem?
İnan o zaman seni hayatım boyunca affetmem… derken, bir başka sevginin içinde buluvermişsindir kendini…

DUDAKLARINDA BAŞLADI HER ŞEY

Dudaklarında başladı her şey…

Oysa dalından düşmüş bir yaprağın yerdeki çaresizliğine benziyordu umutlarım, hiçbir adımım beni tamamlamaya yetmiyordu. Her şey yarımdan biraz daha eksikti.  Artılarım yorgunluk, halsizlik, suskunlukken, en gerçek arkadaşım yalnızlığımdı. Onu çok seviyordum; çünkü ben onu ne kadar bırakmak istesem de o benden asla vazgeçmiyordu. Yüreğimin elinden sıkıca tutmuş, başka avuçlardan bile saklı tutuyordu. Susuzluğumu gözyaşlarımla gideriyordum. Uykusuzluğun dibine vurduğum anlarda bile gözlerimi açık tutuyordum. Yaşanacak ne varsa bilmek, görmek ve duymak istiyordum. Oysa içten içe benimsediğim üç maymunun şahane oyunuydu. Bu oyun iki benlik oluşturmuştu. Biri herkesin gördüğü, diğeri ise yalnızca benim gördüğüm…

Herkesin gördüğü herkesçe bir iyilik perisi, laf cambazı, oyun hamuru, gücün simgesi, deliliğin iliklenmemiş gömleği, siyahla beyazın çılgın dansı, grinin vazgeçilmez sonuydu. Ya hepti ya da hiç… Sıfatı bedeni, kararları hayatıydı… Ayaklarına yakışan gitmek; yüzüne iliştirdiği sadece gülmekti… Herkesin gördüğü ‘ben’de hükümsüzdüm. Görmek istedikleri kadardım. Üzülmek hakkı yalnızca benim gördüğüme aitti…

Benim gördüğüm karanlıktı, soğuktu, acımasızdı, kendine hırçın, kendine kızgın, kendine asiydi. Güçsüzlüğü gözyaşlarıydı ve onlar hep gecelere aitti. Onlar sadece yağmur yağarken serbestti. Herkesin var olduğu dünyada koca bir kalabalığa sahip yalnızlık abidesiydi.

Nadasa bırakılmış bir ömrün vazgeçilmez bekçisiydim… Herkes için dilediklerim kendime yasaktı. Herkese yapmaktan kaçınmadıklarım, kendim için üşendiklerimdi. Yanan bir tenin buz kesen parçalarıydı ellerim… Ben hem sıcaktım hem de soğuk… Kendimle ben arasında ince bir çizgi vardı. Ne ben çiğneyip geçebildim ne de kendim… Ben bana yasaklı olup herkesindim… Ben sevilirken, kendim sessizce severdim.

Bir yaprağın son serzenişiydim. Git gide eğildim, git gide sarardım… Rüzgara boyun bükmeye bile razıydım. Ne tutunduğum bir dalım kalmıştı ne de savrulacağım yerim… Yerde her an çiğnenme riskiyle bekledim… bekledim… bekledim…

Sonra sen geldin… Dudaklarında başladı her şey… Küçük bir dokunuş… Küçücük bir buse bir rüzgar gibi bedenimi yerden kaldırıp, can verdi…

Ne ben karşı koyabiliyordum ne de kendim… Sen dokundukça sararan yerim yeşermeye başlıyordu.

Sen baktıkça gözlerim bakışlarını yerden çekip, gözlerine değmek istiyordu.

Dudaklarında başladı her şey… Yalnızlığım bile beni istemiyor, sen diyordu. Git gide büyüyordun içimde, git gide gülüyordum.

Tenin tenimdi, senleyken soğuk bakışlarım bile yanıyordu…

Sen geldikçe, ben küllerimden yeniden doğuyordum…

Dudaklarında başladı her şey… İçim dışım birdi artık… Ne herkesin gördüğü kadardım ne de yalnızca gördüğüm kadar. Kendimi nerden toplarsam toplayayım ‘sen’ kadardım artık.

Dudaklarında başladı her şey… Dudakların dudaklarıma değdiği yerde yalnızlığım çığlık çığlığa kaçıyordu benden…

Sonbahar kışa girmeden ilk’e dönüyordu. Seninle yeniden ilkbahar oluyordu… Bir dokunuş dudaktan kalbe, bir bakış yerlerden gözlere yükseliyordu…

Senle bir ben doğuyor, bin ben ölüyordu. Şimdi sahip olduğum bensin… Şimdi sahip olduğun senim…

Ne güzel… Dudaklarında başladı her şey… Yüreğinde büyüyorum, yüreğimde yaşıyorsun…

Her gün dudaklarında açıyorum gözlerimi hayata, yüreğinde uyuyorum. İyi ki varsın AŞK! İyi ki hayatımdasın…

 

 

 

kısa

Siyah hasret

Arzuman,

Kalın çizgilerle ayrılmışız siyasi haritalarda, bazen kesik bazen daha silik oluyor çizgiler. Bilmiyorum farkında mısın bunun ve yine bilmiyorum hiç ne kadar uzak olduğumuza baktın mı herhangi bir haritadan.

Mesela fiziki haritalarda gri veya koyu gri arasında, çoğu z
aman siyah bizim mesafemiz. Gözlerin kadar, gece kadar siyah.

Daha yakınsa mesela bir köy, ondan daha büyük bir kasabaya. Çizgiler kesik, çizgiler silik ve mesafeler yakın. Ama seninle aramızda koyu ve kalın çizgiler, insanlar, siyahlar, griler ve duvarlar var aralarından geçemediğim.

Şimdi daha iyi anlıyorum, seninle yaşadığımız bu coğrafya bizi parçalıyor sevgilim. Aramızda kadastrolar var, hiç kimse yoksa bile. Büyük ölçekli bir ayrılık çizmişler bize. Kuş olsan bakamazsın, o kadar uzak ihtimal. Bize ihtimaller hep uzak. Şehrin kadar, ihtimalin kadar, -bir ihtimale bağlı kader, olmamasına bağlı keder.-

Pafta üzerine yamanmış bütün aşklarla sana doğru yürümek siyahlığı deler. Yolda yürüyen çok âşık var ama hepsi umutsuzca bakıyorlar siyaha. Siyahla inatlaşıyorum anca, sana gelemiyorum sevgilim.

İhtimalimizi gerçekleştirmem devrim niteliği taşımaz belki ama çabam toplumsal hafıza gerektirir.

Duvarlarla bölünmüş şehirleri unutmamayı gerektirir mesela. Kudüs, Berlin, Beyrut, sen, ben.

Siyaha boyanmış şehrin, gece karanlığında bulmak, devrimim.

Bunları bil diye söylüyorum Hasret’im.

Betondan hasretlere gebe bu coğrafya ve biliyorsun bizi parçalıyor sevgilim.

Kudüs’e ağlıyor hala duvarlar, kan döküyor kutsal davalar ve sen uzaklaşıyorsun. Şehrin uzaklaşıyor gözlerimde. Gözlerin ne kadar siyah olabilir Arzuman!

Gözlerin ve devrimim için aynı duayı ediyoruz, bir harf farkla. Sadece bir harf sevgilim.. Sadece bir harf arıyor bizi haritalarda. Sadece bir harf değişiyor ve uzaklaşıyor gözlerin. O harfe rağmen…

Âmin.

sen-veben

Yıllar Sonra

Çok haksızlık ettim kendime. Nedensiz çok ceza verdim. Güzel başladığım hiç bir hikâyeyi sonuna kadar mutlu yazamadım. Mutluluk fazla aptal bir kâğıt paçasına, çayda bekletilip kenarları yakılmalı. Ve kendime de aynını yaptım fazla gördüm mutluluğu. Uzağında yanıp kavrulmam gerekliymiş gibi.

Yüz bulamadım hiç senden. Hiç şımarıklık yapamadım. Yüzündeki o kocaman gülümsemenin nedeni olamadım mesela. Sırrını paylaştığın, yanında huzur bulduğun da olamadım. Uyurken yüzünü hiç göremedim ben de gözlerini kapattığın o kısa anlarla yetindim. Seninle hiç fotoğrafımız olmadı senin fotoğraflarının kıyısında köşesinde kaldım belki.

Keşke diyorum keşke uzaktan gülüşünle yetinmek zorunda kalmasaydım. Keşke tanıyabilseydim seni. Tanısaydım belki nefret ederdim ama tanıyamadım, o yüzden çok değerlisin. Elimde bir sihirli değnek olsa inan değiştirirdim seni en çok da beni.

Şimdi seni ne zaman düşünsem önce gülüşün geliyor aklıma. Sonra, sonra… Pek de bir şey gelmiyor aklıma.

Hiç konuşmadın ki benle, hiç fark etmedin ki beni. Yanından öylece geçerken dönüp de bakmadın ki bir kere. Ama ben ne zaman seni hayal etsem “O da beni düşünüyor mudur?” dedim. Sahi bir an olsun aklına gelmiş miyimdir, herhangi bir sebepten? Yıllar sonra görsen mesela, duraksamadan tanıyabilir misin beni? Yıllar sonra… Benim seninle geçmesini dilediğim yıllar ömrümden geçtikten sonra… Aklıma geldikçe gözlerimin daldığı bir yerlerden karşıma çıkmanı beklediğim yıllar geçtikten sonra… Onu unuttum, unutmalıyım deyip başkalarını sevdiğim yıllar geçtikten sonra… Seni hala sevdiğim için senden nefret ettiğim, nefretimden ağladığım, sana öyle uzak öyle soğuk olduğum için kendime kızdığım yıllar geçtikten sonra… Diyorum olur da ben başımı kaldırıp gözlerinin içine bakabilirsem tanıyabilir misin beni?

missisipi-kedi

Sevgili Mississippi

Bu mektubu sana çok uzaklardan yazmak isterdim
ama ‘o kadar da çok uzağa gitmeye gerek yok’ dedim kendi kedime.

20 Ekim gecesi seninle ilk karşılaşmamızın ardından tam 7 gece daha geçti. Ve o geceden bu yana -yani senden sonra- ben yine de ‘tam da buldum derken kaybettiğim şeyler’ listesine yeni bi şey yazamadım. O gece ben yapayalnız sular vadisinde yürürken, yanıma usulca sokulup ‘merhaba’ diyişini unutamıyorum. Bunu sırf, beni bir başkasına benzettiğin için mi dedin, yoksa her gece hiç tanımadığın bir erkeğe usulca sokulup ‘merhaba’ mı dersin bilemiyorum. Bilsem de ne işime yarar ki zaten. Neyse, mississippi seni çok özledim ben. O gecenin soğuğunda buz gibi bankta kucağıma tırmanıp ‘gırrr’ diye mırıldanıp kıvrılmanı çok sevmiştim. Upuzun yolları yürürken bana eşlik ettiğin için sana minnettar filan değilim. Çünkü her köpek gördüğünde bacaklarımın arasına pusup saklanman da benden faydalandığın anlamına geliyordu. Belki sen de kendini model sayıp faydalanıldığını düşünmüş olabilirsin, fotoğraf makinesini tırmalarken. Neyse bunun bi önemi yok. Ayrıca paçalarıma geçirdiğin tırnaklarının da ‘kuduz’ olmadığın sürece bir önemi yoktu. Biliyor musun, artık önemi kalmayan şeyler giderek çoğalıyor. Geriye kalanlara bakalım o halde, önemli olan birlikte, seninle yan yana ve herhangibir yolda ve herhangibir zamanda ve bir süre esenlikle yürüyebilmekti. Yanımızdan nadiren geçen akşam yemeğini tıka basa yemiş eşofmanlı yürüyüşçülerin senin için ‘ev kedisi galiba’ fısıltıları aç karnını doyurdu mu bilemiyorum ama sana dönüşte marketten ‘ego’ marka sosis almayı düşünüyordum, her ne kadar karnın doyduktan sonra beni terk edeceğini bilsem de. ve fakat seni ben de seviyordum. ama bir başkaları sevdiği için değil, bir başkası sevdiği için seviyordum. şimdi burda Yaratan ve yaratılan ilişkisindeki ‘ötürü’ durumunun, getiri götürüsünü kurcalamayalım lütfen. Şu sosisleri alıp geleyim derken, sonra birden çalılıklara girip nasıl da ortalıktan kaybolduysan, bulamadım seni. Biraz bekledim dönersin diye. Ama dönmedin. Seninle birlikte yanyana yürüdüğümüz o uzun yolu tek başıma geri döndüm. Geri dönüşler hep tek kişilik oluyor miss. Ve dönüş yolları, üzerine acılar kaydedilmeye hazır boş teyp kasetlerinin ince uzun şeritlerine benziyor. Her bir kaç adımda durup, tam da olmamız gereken yerlere bakıp o anda orada olamayışımıza mantıklı gerekçeler oldurmaya çalıştım.

‘Bunda da vardır bir hayır’ cümlesindeki ikinci da’nın üzerinde çok durdum mesela. da’nın üzerine çıkıp tepinmek istedimse de, ben uzun uzun düşünmeyi tercih ettim. iki da arasında derin bir uçurum vardı. Acaba bahsi geçen ‘hayır’ iki da arasındaki uçurumun dibinde miydi? Birinden ötekine atlayabilecek miydim? iki elimi avazım çıksın diye ağzıma götürüp bağırdım “da daya kavuşmaz insan insana kavuşuuur.” Sesimin bile bana geri dönebilecek bir yankısı yoktu. Sonra küçük d’nin tepesine oturup ayaklarımı boşlukta sallandırmaya başladım. Ve gece boyu hep seni düşündüm.

Seni o kadar çok düşündüm ki ‘Bunda da vardır bir hayır’ cümlesi, düdüğüne irkildiğim buharlı bir trene dönüştü. ‘Bu’ lokomotif oldu. Son vagona atlayıp bağlantı vidasını söktüm. Şimdi artık her şey, usulca..

acisess_mektup

Rosa’ya Mektuplar/İlk mektup

Sevgili Rosalin,

Şaşırdığının farkındayım. Ve yüzünde kaşlarını bir araya getirip soru işaretli gözlerinle sana neden böyle seslendiğimi sorguladığını görür gibiyim. Evet ben sana Rosalin diye seslenmem. Sana Rosa derim ve sana bu şekilde yalnızca ben seslenirim;  Rosa.

Sana mektuplar yazmaya kara verdim Rosa. Mektuplar, mektuplar, mektuplar Rosa. Ve bir yerden başlamalı anlatmaya , konuya girmeli diyerek, sende bana ait olan ilk şey olan adınla, adının hikayesi ile anlatmaya başlamak istedim anlatmaya, adını seçtim. Rosalin. Bence Dilinde: Rosa.

Önce adının hikayesinden anlatmaya başlamak istedim. Madem seni anlatacağım, madem bizi anlatacağım, en baştan başlıyorum işte; adından.

Şiddetli soğukların bastırdığı aralık ayının ikinci haftası, gülerden salı, takvim on birini göstermekteydi ayın. En az, yumruk yapınca ortaya çıkan parmak kemiklerini soğuktan kızartıp çatlatan şiddetli soğuk kadar şiddetli bir mide ağrısı ile uyanmıştım o gün. (Ki mide ağrısını kimsenin bilmesini istemem; çünkü ölmeden defalarca öldürür adamı.) Bir süre yorganı başıma çekip cenin pozisyonunda, ellerim midemde yattım. Bir adam, bir ağrı, bir yatak ve o adamı annesinin karnındaki hale kadar küçülten şiddetli ağrının büyüklüğü. Mideme ellerimle kuvvetli bir şekilde bastırdım ki; ağrıyan yerin üzerine elle bastırınca ağrının şiddetinin o anlık azaldığı doğru bir eylem olurdu benim için. Bir süre öylece kaldı. Sessizlikten bile sessiz olsun ve şu ölümcül mide ağrısı bir an evvel geçsin, hiç olmazsa bir dirhem hafiflesin diye dua ettim.

Salı iş günüydü ve benim bir işim vardı gitmek zorunda olduğum. Ağrımı belleğimden silmeye çalışıp yerimden doğrulmaya ve işe gitmek için hazırlanmaya karar verdim. Kalktım elimi-yüzümü yıkadım, önce aç karnına içilmesi gereken mide ilacımdan bir tane içtim; iyi gelmesini ümit ederek, sonra üzerimi değiştirdim. Sonra kapıyı kilitleyip evden çıktım. Apartmanın merdivenlerinden inerken sessiz ve gürültüsüz olmaya özen gösterdim; henüz uyuyanlar olabileceğinin bilinci ile. Apartman kapısından dışarıya çıktığımda öncelikle yüzümü ve ellerimi hapsine alan keskin soğukla karşılaştım. Ve sonrasında tüm vücudumu kendine mahpus edecekti, ben üşüyen bir adamdım zira. Montumun yakasını kaldırıp boynumu ve ensemi örtme çalışırken, aklıma herhangi bir filmde bu sahnenin geçtiği (ki birçok filmde geçer bu sahne) geldi. Kendimi sahnenin aktörü yapıp daha bir özenle gerçekleştirdim yakamı soğuğa kaldırma eylemimi ve otobüs durağına doğru yürümeye başladım. Otobüs durağına doğru yürürken nitekim kural bozulmadı ve soğuk çok geçmeden işlemeye başladı iç işlerime kadar. Mide ağrım da can acıtıcı olmaya başladı. Bir an evvel kendimi hastaneye atıp işimin başına geçmek istiyordum. (Evet doktorum ben.) Hastalarımla bir an evvel vücudumun ve bilhassa ruhumun ısınmasını arzu ediyordum.

Otobüs durağına ulaştığımda sen çokta oradaydın  ve saniye aşırı evet saniye aşırı saatine bakıp, bir yere geç kalmış ya da geç kalmış olabilecek olmanın verdiği ruh hali ile yerinde duramıyordun. Kırmızı palton gün gibi aklımda asılı hala.

Gelen birinin olduğunu anlayıp (ki o bendim) gözlerini nihayet saatinle otobüsün gelecek olduğu yoldan mekik okumaktan alıp bana baktın. Zaman gözlerinde dondu. Şimdi gözlerine girmiyorum onlar başka bir mektuba. Sımsıcak bir gülümseme ile karşılaştı yüzüm yüzünde. Evet bana gülümsemiştin ve benim o an ne midem ne de zemheri soğuk dimağımdaydı. Sade gözlerinden gülüşüne giden yolu defalarca gidip geliyordum.

O an tutulmuştum sana. Gözlerini gördüğüm ana yüreğim harlandı benim, işte o ana tutuldum sana gözlerinden. Evet erken falan da değildi bunu söylemek için. Son derece nettim duygularımda. Gülümsemene karşılık verebilmeme şaşırırım hala. O tutulma anından sonra nasıl bir şeyler yapabildim diye. Gülümseştikten sonra günaydınlaştık ve bir anda kendimi seninle sohbet ederken buldum. Tutuksuz, serbest, rahat ve bir o kadarda lezzetli bir sohbete girişmiştik.

Otobüs hala ortada yoktu ve artık ben de geç kalmaya başlamıştım. Hayatımın en güzel geç kalmasıydı bu. Beni sana sabahın erken saatinde getiren bir geç kalma. Seni tanımıştım, önce gözlerini elbet. Geç kalmışım umurumda mı? Kovulsam ‘Asıl ben istifa ediyorum’ derdim. O dereceydi yani durumum.

Konuşmamızda ayrı yöne giden otobüsleri beklediğimiz geçmişti. Aynı durakta ayrı otobüsleri beklemek bile yetti bana.

Yalnızca senin de işe gittiğini biliyordum. Bir de gözlerime düşen gözlerinin ne kadar güzel olduğunu. Ne iş yaptığını sormadım. He bir de telaşlanınca da pek bir güzel oluyordun.

Ve bir otobüs geliyordu. Seninkinin olmaması için nasıl dua ettiğimi bilemezsin. Benimki gelmiş olsaydı zaten binmeyecektim. Gözlerini bırakıp gider miydim hiç? Gidebilir miydim? Sahi yapar mıydım? Hayır!

Biraz daha yaklaşınca gelen otobüs numarası belli oldu ve bu seni gidiş hazırlığına soktu. Oysa ne dua etmiştim!

İyi günler diyerek otobüse doğru ilerledin, yüzünde yine o aynı mükemmel gülümseme. İşte o an kaçıp kurtuluverdi ağzımdan o soru, sen tam ilk adımını atmışken otobüsün ‘binilir’ kapısına.

-Adınız?

Biraz yüksek sesle sordum bu soruyu olması gereken şekli ile, duyurma çabası ile. Bilinçsizce sıyrılıvermişti dilimden bu soru; öyle ulu orta, öyle pat diye. Bir gün bu sorunun hikayemizin baş kahramanı olacağını nereden bilebilirdim ki adının?

Başını bana doğru çevirdin. Henüz ikinci adımını atmadan, gülümseyeduran yüzünle dudaklarından yalnızca ‘Rosa…’ kısmını duyabildim adının. Önündeki arabanın ani fren yapmasına isyan eden şoförün kornasına alabildiğine basması engelledi adının son hecesini duymamı. Belki de hecelerini. Dilimde son hece ya da hecelerini duymadığımı vurgulayan bir ifade ile soru ünlemi katarak sordum: ‘Rosa…?’ İkinci adımını atmayı tamamladıktan sonra otobüse tekrar dönüp yineledin adını. Bu kez o şoför ki bulsam kendisini alnından öperdim bırakmıştı kornaya basmayı. Rosalin. Önce yüreğime sonra aklıma deli gibi kazıdım adını Rosalin. Birkaç kez tekrarladım.  Ama her nedense ilk duyduğum şeklini daha çok sevdim isminin; Rosa.

O şoför o frene o tepkiyi gösteri o kornayı çalmasaydı , belki de sana hiç Rosa demeyecektim.

İşte böyleydi sevgili Rosa. O anlar, ilk karşılaşmamız, havanın nasıl olduğu,, takvimin hangi zamanı gösterdiği, kırmızı palton hep aklımda her daim. Ve yüreğimin aynı köşesinde serili sereserpe.

Ve sende bana ait olan ilk şey: adın, hala Rosa şekli ile baki sevgili Rosa. Rosasın ama yalnızca bana.

Adının hikayesi, bize giriş bölümü hikayemizin, böyleydi Rosa. Bilirsin hikayesi olan şeyleri severim.

Şimdilik bu kadar Rosa. Artık uyumam lazım. Yarın erken kalkacağım. İş var malum. Belki yine birlikte geç kalırız belli mi olur.

Gelecek mektupta görüşmek üzere sevgili Rosa.

Gülüşünün baki kalması dileğiyle…

Aşk ile…

Ramiro.

 

20090919143714825

Anadolu’da Bayram…

Bizim bayramlarımız vardı:
Kurdeleli şekerlerin altında yatan sıcacık çikolatalarımızla birlikte.
Yaşlı amcaların, teyzelerin kırışmış ellerinin yanı sıra,
İçlerinde çarpan kusursuz kalbler vardı.
Öyle sıradan değildi bizim bayramlarımız;
lâkin bu kadar da katahor hiç değildi.

Tatile gitmezdik, bundan önceki bayramlarda.
Denizi bol bir memleketi, ailemize hiç tercih etmemiştik.
Ufak bir yakınma dahi olmazdı gidemedik tatile diye;
Çünkü memleketimiz vardı:
Sıradan, basit, yeşilliklerle dolu…
Belki de ufak bir dağın arkasına saklanmıştı;
Ama çocukluğumuzun, gençliğimizin hatırası saklanmıştı o dağın en ufak yerine!

Hava sıcak olmazdı bazan…
Mesela soğuk bir kış günü sıcacık bir ezandan sonra;
erkenden ayaklanırdı ev ahalisi…
Mahalleyi dolduran ve babasıyla gıcır gıcır elbiselerini giyen çocukların sesi,
tahta pervazlardan ve pencerelerden içeriye doğru süzülürdü.
Bu bayram daha çok onların gibiydi ama çok iyi biliyorduk ki
bu bayram hepimizindi.

Bir ay süren Ramazan’ın gidişinin hüznü buruk bir tebessüm gibi yanaklarımızda;
kalbimizde dururken, etrafta koşuşturan annemizin sesiyle irkilirdik.
Sıcacık çay büyüklerimizin gittiği bayram namazında hemen sonrasına hazır olmalıydı.
Koskoca bir çaydanlığın hangar gibi altına suyu doldururduk önce;
Çayı koyarken yadırgardım oruçlu muyum değil miyim diye;
ama aile şerafının sofra sofra öbeklendiğini gördüğüm vakit;
Oruç olmadığımı, Ramazan’ın bittiğini kabullenirdim.

Ezanın ardından yerleştirilen masalar ve peşi sıra sürüklenip gelen aile büyükleri;
bayram için hazırlardı artık.
Mis gibi havanın, ardından yumuşak bir kızıllıkta güneş ışıldar dururdu;
Tahta pervazlarının hemen arkasında duran tertemiz camlardan…

Yemekler yenir; çaylar yudumlanır;
Bu sırada memleketine yeni gelmiş;
fakülte yollarında dirsek çürütmüş olanlar varsa;
onların gözleri teğlenirdi.
“Sen yiyemiyorsun oralarda” derdi yaşlı anneler;
çift sarılı kocaman haşlanmış yumurtayı önlerine koyarken.
O sırada evin Reisi kaldırırdı kaşlarını önündeki sıcacık;
kâh susamlı kâh sade, tırnaklanmış pideyi elleriyle bölüştürürken.
“Piden bitmiş” derdi uzaklardan gelen oğluna/kızına;
önünde yığılı duran pideyi görmezden gelerek…

Kaşık, çatal sesleriyle bölünürken zihinlerimiz:
dışarıdan gelen cart kırmızı ayakkabılarıyla, minik kurdeleleriyle;
ve de ellerinde tuttuğu bezden çantasıyla minik kızlar;
kâh sivri burunlu, kâh normal tipli kunduralarla,
ortadan ikiye ayrılmış ve güzelce -biryantinlenmiş gibi görünen- limonlanan saçlarıyla;
eğer şehirden gelmişlerse Anadolu’nun doğallığına aykırı -ve emanetmiş gibi- iliştirilen kravatlarla;
kapılara dayananan çocuklarla bölünürdü.
Bayramınız baaaarek olsun“ diyen çocukların sıcacık tebessümleri güneşin kızıllığıyla bir olur;
evimizin en diplerine kadar sokulurdu.

Babamın cebinden çıkardığı desteden para verişini seyrederdik;
Kâh eski anılarımız canlanırdı zihnimizde; kâh boşluğun içinde bocalarken bulurduk kendimizi…
Ama bilirdik ki bir zamanlar o takunyaların ya da cart kırmızı önden cırtcırtlı ayakkabının içinde bizler vardık;
ve o zamanların bayramı; ne bu zamana benzeyecekti;
ne de başka günlere…

“Hey gidi o eski bayramlar” diyenlere ithaf olunur. Gerçekten de nerede o eski bayramlar? (Burnumuzdaki Sümükle Anadoluluyuz yazımın ikinci kısmı.)

anneanneme

Anneanneme…

 

Anneannem;

Küçük bir kızken şimdi olduğumdan daha farklı düşünürdüm. Bazı şeylerin bizim dışımızda herkesin başına geleceğini düşünürdüm. Bizim ailemize hiçbir şey olmazdı. Bizim ailemizden biri ölemezdi, değil mi? Hayır, bu imkansızdı ! Sende bir şey söylesene anneanne… Söylesene ölümün bizim ailemizden birini alıp götüremeyeceğini!

Anneanne konuşsana! Konuş anneanne! Sana diyorum!

Gecenin bir yarısında arka arkaya gelen telefonların hiçbirine inanmadım ben.  Üstelik Ankara’ya gelirken hiç ağlamadım. Neden ağlayayım ki? Değil mi anneanne, ölüm bizden birini alamaz. Daha binaya adımımı attığım an yukardan gelen ağlayışları duymama rağmen inanmadım. Hatta bana inanmayacaksın ama evdeki o kadar kişiyi görmeme, erkekler ağlamaz demelerine rağmen gözyaşlarını tutamayanları gördüğümde bile inanmadım. Neredesin anneanne hadi çık dışarı!

Senin içerde bir yatakta yattığını ve bunca gözyaşının bundan olduğunu biliyordum. Neden kaşlarını çatıyorsun ki? İnanmadım işte! Sen hastaydın ve biraz sonra seni görecektim. Yapma, anneanne… Hemen söylemesinler, ne olur… Biraz daha bu hayalle avunayım.

Bana veda etmeden “Elveda,” bile demeden nereye gittin böyle? Buralarda bir yerde olduğunu biliyorum. Hadi, daha fazla dayanamayacağım; çık dışarı! Sen kızmaz mıydın? Sana veda etmeden, çekip gitmeme… Şimdi ben de sana kızgınım. Beni bu kadar çabuk bıraktığın için sana, seninle hiçbir şey paylaşamadan gittiğin için kendime kızgınım!

Bizi böyle bırakıp gidemezsin. Odalardaki kokun bile daha gitmeden ruhun bizi terk edemez. Herkesin zihninde varlığın bu kadar netken gidemezsin!

Sana mektuplar yazdım ölümünden sonra. Altına da “Melekler bunu sana okuyacak,”diye not düştüm. Merak ediyorum… Melekler sana hiç onları okudu mu? Oysa ben hep yatmadan önce yazar yastığımın altına saklardım. Böylelikle ben uyurken melekler onları yastığımın altından alıp sana okuyacak ve sonra tekrar geri getireceklerdir. Biliyorum sana saçma gelecek ama ben bazen o mektupların yastığımın altına bir daha hiç gelmemesi için dua ederdim. Çünkü o zaman gerçekten sana ulaştıklarından emin olabilirdim.

Ölümünden sonra kimileri kokunun daha uçmadığı kazakları alırken kimileri eşarplarını aldı. Senden bir şey taşımak istedikleri için. Bana kalan tek şey ise “ismim” oldu. Emin ol bu ismi gururla taşıyorum, anneanne.

Seni Seviyorum. Sana hiç söylemeye fırsat bulamadım bunu… ama işte şimdi söylüyorum! Seni Seviyorum ve özlüyorum. Bu oyun çok uzadı… Hadi saklandığın yerden bir an önce çık da yaşanmamışlıkları yaşamaya başlayalım.

Melekler ben yanına gelene kadar sana eşlik etsin…

Torunun…

 

sehit-selam-kemer

Vatan Sağolsun!

Bir insan neden yazar ki? Ya da bir yazar, klavyenin başına oturduğunda niçin alır başını gider cümleler? Aslında dökmek istediklerimiz midir ki bunlar böylesine istemsiz bir şekilde yazarken. Ya da rahatlıyor muyuz? Bilmiyorum… Lakin şu sıralar rahat olamadığımı burada açıkça yazmassam olmayacak. Rahat değilim. Yazsam da bitmiyor bu rahatsızlığım; yazdıklarımı tek bir sinirle yırtıp atsamda tükenmiyor kalbimdeki sızı.

“Allah yolunda öldürenlere ‘ölüler’ demeyin. Aksine onlar diridirler;
Ancak siz onları fark edemiyorsunuz.”
(el-Bakara, 2/154)

Aylardan Nisan. Yıllardan 2011. Dünya da haber bültenleri bu günü o muhteşem icatlarla, insanoğlunun yaşadığı müreffeh hayatla, uzaya gönderilen füzelerle, Mars’taki hayat araştırmalarında kat edilen yollarla ve bölünen, paramparça olan atomlarla anıyordu. Evet, günler öylesine güzel öylesine muştuluydular ki İlkbahar’ın o enfes havası tüm ülkede hissedilir düzeydeydi. Keza, bu hissedilirlik Kayseri’de daha farklıydı. Erciyes’in yaylalarından gelen o mis gibi hava zerrecikleri önce meydanın kasvetli egzoz dumanlarına ardından insanların bu sebepten dumanaltı olan kafalarına işliyordu. İsli havanın berrak havaya inatlı sürtüşmesinden her daim zaferle dönen berrak hava güneşin önünü açmış; ışıl ışıl bir gök kubbe ile insanlara hizmette en kadirşinas kıyağını geçiyordu.

Böyleydi Kayseri’de tek bir gün. Böylesine muhteşem, çekişmeler ve iyinin mutlak derecede galip geldiği bir gündü 1 Nisan 2011. Nisan ayının ıpılık havası, Erciyesin mis kokan yaylası ve Kayserili hanımlarının elinden çıkan o enfes zerafet minik Kayseri Mantı Dolması… Bir insanın mutlu olabileceği herşey mevcuttu bu günlerde. İnsanın o yenilmez, tükenmez egosunu tatmin eden her şey…

O günü farklı kılan pek bir şey yoktu aslında. Daha sonra hüsranla, üzüntüyle ve acıyla sonuçlanacak şeyler bile o gün için oldukça olağandı. Keza Medrese’nin az ilerisinde oturdukları sıvası dökülmüş, pervazlarından akan suların izi insan suratındaki izden daha derin olan ve bu güne kadar hiç bir acıyla haldeş olmayan o evde 1 Nisa 2011 günü olağanüstü bir sevinç ve çalgıcıların söylediği şarkıyla halay çeken koca bir ahali vardı. Evin su çizgilerinin bulunduğu pervazından hemen aşağısına sarkıtılan koskoca Türk bayrağı ise o sevincin, mutluluğun ve bunun yanında söylenen şarkıların nedenini anlatıyordu.

Askere uğurlanıyordu bir can. Anadolunun göbeğinden belki şarkın en ücra mevkisine, belki de garbın en güzel memleketine. Herşey kısmetti Anadolular için. Keza kısmetten öte ne bir adım ileriye; ne de bir adım geriye gidilebilinirdi. Doğruydu. Eğer o gün o şartlar altında garbta askerliğini yapan ilk oğluna nazaran belki şarka düşecekti diğer oğlu. Kısmetti bu, işi hiç mi hiç belli olmazdı. Ama oradaki oynayan ahalinin hiç mi hiç umrunda değildi Garb veya Şark. Onlar asker savuşturuyorlardı; onlar yeri gelirse Vatan’a kurban olacak bir oğlan yolluyorlardı. Bundan daha büyük bir gurur olabilir miydi, Anadoluda? Olamazdı tabi ya! Garb’ta onların, Şark’ta, Kuzey’de, Güney’de. Tüm ülke burada yaşayan, soluk alıp veren ahalinin değil miydi? Tabi ya! Tüm ülke onlarındı ve elbette onların olacaktı. Bunun için bir çok Mehmet ölmüş, bir çok Ahmet can vermiş; cephanede taşıyalım, yemek, su götürelim diye bir çok Elif, Ayşe, Fatma’lar can vermişti. Bir daha Mehmet bu vatan için ölse çok muydu? Değildi, keza biz tüm toprakları kanıyla sulamış bir millettik.

Ana Fatma, Baba Hüseyin alayın en başındaydı ve bir köşede yaşlılığın verdiği yorgunlukla oturakalmışlardı. Oynayanları izliyor; bir yandan da kınalı kuzusu Mehmet’e bakıyordu. Belki Çanakkale’de savaşa uğurlayan ana gibi başına kına yakamamıştı oğlunun. Belki de “Gidesin evlad, seni vatana kurban eyledim. Çarpışasın, alnının akıyla  eğer Rabbim kısmet eylerse şehid düşesin” diyemedi. Ama gönlü Çanakkale’ye oğlunu yollayan analarla bir atıyor; onlarla bir söylüyordu.

Hüseyin’de aynı duyguyla sadece oturuyordu, bir ayağı kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin bir köşesine. Onun da kalbi yaşıtlarının ve daha da gençlerin çarpıştığı Çanakkale’yle bir atıyordu. Keza bu savaş tüm milletin gururu, öfkesi, ferasetiydi. Bu savaş ki, bir millete ne olduğunu gösterendi. Bu savaşki yorgunluğun, ümitsizliğin ve kahatorluğun yerini diriliğe, ümide ve çözüme bıraktığı bir mucizeydi. Öyle ki onca ailenin, onca askerin her daim hayat düsturuydu Çanakkale.

Gelin Elif ve kucağında ki yavrucağızı Mahmut. Elif dimdik bir vaziyette büründüğü beyaz şalının altında balası Mahmut’a gülümsüyordu. İkisi de bembeyaz giyinmişlerdi. İkisi de gidileceğin, gideceğin ve varılacağın bilincinde gibiydiler. Elif, dimdikti. Belki bundan beş ay sonraki gibi ötresiz, esresizdi. Tek cezm vardı yanında o da kocası biriciği Mahmut’un gideceği vakit kırılmıştı. Keza Elif ile mim’i yani Mehmet’in baş harfini birleştiren bu cezmdi. Beş ay aşklarının birleştiricisi habercisi oldu bu cezm. Beş ay… Her çatışmada ufak bir sarsıntıya girse de hala dimdik olan Elif’in inadına ikisinin başındaki yerini korudu cezm.

Mahmut, Muhammed (s.a.v)’in Türkçesiydi. Onun bilincindeydi küçük bala Mahmut. O yüzden babası askere gittiğinde herşeyin bilincindeymişçesine uyuyordu anasının rahat kucağında. Bilmem görüyormudur; lakin Mahmut diyince aklımda Uhud’un o sancılı zamanları geliverir. Şehidlerin arslanı Hz. Hamza geliverir. Bir kör mızrakla o arslanın nasıl yere serildiği; Bir Habeşli Vahşi tarafından kalbinin nasıl söküldüğü; Bir efendi kadın tarafından nasıl dişlendiği gelir. Daha sonra her ikisinin de nasıl dine, doğru yola geldiğini anımsayı veririm. Belki Hamza orada şehit edilmeseydi; belki de Hind orada onun kalbini dişleyip tükürmeseydi doğru yolu bulamayacaktı. Belki de aşk hiç bir zaman o ketum kalplerinde, elemden başka bir şey bilemeyen gözlerinde ve kem gözlerinde kendini göstermeyecekti.

* * *

Şimdi aylardan Ağustos, Günlerden 2′si. Yıllardansa hala 2011. Dünya haber bültenleri cenevreyi, Evrendeki olayları, Atomun çekirdeğine indiklerini yazarken Türkiye başlıklarını değiştirmemiş; “PKK ÇATIŞMASINDA 2 ER ŞEHİT.” Haber öylesine ketum, öylesine teşhire bağlıydı ki, basıma yetiştirmekte acele eden gazetecinin tüm duygularını içinde barındırıyordu.

Ateş, dünya manşetleriyle bir olmuş, Marsta yaşayan bir adamın meşalesinden, parçalanan uranyumun hırsından, gönderilen füzelerin ateşinden korlamıştı alevini ve bir As. İz. tarafından babaocağına doğru yol alıyordu.

As. İz. kapıyı istemese de çalar. Bu sefer kapı çalma sırası beş ay önce dökülen sıvaların yerini şimdi al rengin aldığı ve yine beş ay önce kâh kırıldım kâh kırılacam diyen sandalyenin kırılmış parçalarının kapı önünde beklediği evdi. Kapıyı vurdu As. İz. Demir kapı önce yavaş, eri gördükçe hızla aralandı. Arkada beliren tecrübenin ve acının yoğrulduğu çizgilerin belirginleştiği bir yüzdü. Ana yüzüydü, kapının ardından görülen. Öpülesi elleriyle aralamıştı kapıyı. Her daim duanın sel olup fışkırdığı; şelale olup çağladığı dudakları şimdi bükülmüştü.

“Hayrola evlad? Bir şey mi oldu?”

Ast. İz. dilinden sadece dört kelime döküldü.

“Başınız sağ olsun, Ana!”

Fatma Ananın yüreğine düşmüştü gayrı bir kor. Evlat acısıyla da yüzleşmişti ya daha da derinleşirdi yüreğindeki acı, yüzündeki çizgiler. O öpülesi eller soluklaşır, vücudu dengesizleşirdi gayri. Bu koskoca dünyada ağyar bir vaziyette kalırdı. Kapının oraya yığılırken Er tuttu onu. O sırada dudaklarından dökülen üç kelime vardı. Mehmet’in kokusuna benziyen vücudun kollarındayken:

“Vatan Sağolsun, Evlad!”

Hemen arkadan beliren Elif, Kucağına düştüğü anasını görecek, tepesinde kahpe bir kurşunla parçalanan cezm’in parçalarıyla oda yere düşüverecekti. Mahmut’sa herşeyden habersiz bir şekilde rüyasına gelen babasının o sıcak tebessümüne karşılık ufak bir gülücük saçacaktı yattığı beşiğinden. Belki onun gönlünden dökülen sözcüklerde babaannesininkiyle aynıydı:

“Vatan Sağolsun!”

Buydu bizim çilekeş analarımızın feryatları. Ve yine buydu beni rahatsız, biçare eden duygu. Belki bu son paragrafı bile yazarken titreyen ellerim, ağlayan gönlümle size hitap etmeye çalışırken bir yerde yine çatışma oluyor. Belki de yine çatışma olacak ve yine bir şehid evladın acısı çilekeş bir evin çatısına yıldırım gibi düşecekti. Ama her zaman dilimizde ve gönlümüzde olan tek şeyi söylemek istiyorum size: VATAN SAĞOLSUN!

SIRRIN VE TEKMİLLİĞİN DEMİNE HÛ!