Kategori arşivi: Serbest

Serbest türnden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

BİZ NE ZAMAN ÖLDÜK

18931Kaç gündür yazıp yazmama konusunda kararsızım. Bir yanım kalemi elime alıp, her şeyi dökmemi istiyordu, öbür yanım ise cesaret edemiyordu. O kadar karma bir dönemdeyim ki… Nereye dönsem, ıslanmış gözlerle bakışıyorum, acıya çarpıyorum. Ne kadar mutsuz herkes böyle?! Ürkütüyor bu beni… Desem de yok…

Neden yaşıyoruz biz? Neyiz? Kimiz? Neden varız allah aşkına… Duygularımız mı var? Düşünecek beyin kaldı mı ki? Hangimiz yapay gözyaşı kullanmıyoruz şimdilerde? Satır aralarında kalmıyor mu hayatlar?…

Ölümden hiç korkmazdım. Neden korkayım ki! Güçlüyüm derdim… Bunu en çok insanların ölümden korktuklarını gördüğümde söylerdim… Biri ölünce televizyonların üzerine atılan siyah örtüleri gördüğümde söylerdim. Biri öldüğünde sessizliğe bürünüldüğünde söylerdim… Herkesin üzeri kararıp, gözleri ağlamaktan kızardığında söylerdim… Sanki sesli konuşmak büyük günahmış gibi susmak zorunda kaldığımızda söylerdim. Herkes o kadar çaresiz, o denli acılı gözüktüğünde söylerdim kendime ‘ben ölümden korkmuyorum’ diye… Çocuk aklı işte… Şimdi anlıyorum… Bir ölünün ne denli yaşanmışlık olduğunu gördüğüm için korkumu korkusuzlukla bastırdığımı, şimdi anlıyorum. Çünkü şimdi hiçbirimizin gözleri ıslanmıyor kendiliğinden… Hepimiz sahte gözyaşları kullanıyoruz gözlerimizdeki kuruluk batmasın diye… Çok ağlamışlıktan değil, şiddetli duygusuzluktan… Şiddetli düşüncesizlikten göz pınarlarımız ıslanmıyor bile… Sanki içimizde atan bir şey yok… Sanki içimize beton dökmüşler… Yanı başımızda birileri ölüyor kılımız kıpırdamıyor… Her gün birileri gerçekten ölüyor… Öldürülüyor… Ecelin bedenlere yaklaşmasına gerek kalmadan birileri istiyor diye birilerinin sevdikleri ölüyor. Sonra bize onlar ölse de aslında ölmüyor diyorlar… Biz de tamam deyip, sadece sözlerle sözde üzülüyoruz. Allah günah yazmasın ama ne zaman bir şehit haberi gelse, önce nereden diye bakıyorum. Bu ayrımcılık yaptığımdan değil, kardeşim aklıma geldiğinden… Acaba onun görev yeri mi diye… Sonra kendimden utanıyorum… İçim bir deli oluyor… Sen de mi diyorum kendime öfkeyle… Dudaklarımda titrek bir mühür… Sessizlik sarıyor beni…

Televizyonların üstüne örtüler atılarak karartılmıyor ekranlar artık, başka türlü oluyor… Bir öpüşme sahnesiyle mesela… İçim bana haykırıyor ya deliriyorum o an suskunluğuma… Aslında öyle değil… Aklım almıyor… Donup kalıyorum… Anlayamıyorum… Kırk gün süren sessizliği anımsıyorum birden… Yine ürküyorum… Sanki yine o acının hissedilmesini bekliyorum… Şaka gibi acı çekelim istiyorum resmen… Delirdim mi ki ben?! Yok… Eskisi gibi his, sahici gözyaşı arıyorum sadece… Ama yok! Kimseden…
Ben anlayamıyorum. Lütfen… Lütfen söyler misiniz? Biz ne zaman öldük?!

ÖZLEM ERDEN

420301_355697671116004_45100555_n

ACI ÇEKMEYE HAZIR MISIN?

Acı çekmeye hazır mısın?

Biliyorsun ki canın çok yanacak… Başlarda güçlü olmaya çalışacaksın, dik durduğunu haykıracaksın aynalara, sana bakanlara… Sonra kahkahalar atacaksın amansızca… Herkesin tek tek gözlerinin içine bakacaksın gülerek… Ta ki dudaklardan hayret sözlerini duyana kadar… Geceleri kendinle kalmamak için misafir olacaksın hayata… Kaçacaksın kendidnen… Sesinden… Gözlerinden… Durmayacaksın, hep yorulacaksın ama hissetmeyeceksin… Güçlü olduğunu söylediklerinde duymamış gibi geçip gideceksin önlerinden… Kimse seni seninleyken göremeyecek…
Kendine söyle şimdiden… Acı giyecek, acı duyacak, acı yiyecek, acı haykıracaksın…
Sonra kendinle yüzleşeceksin… Gözlerinle… Gözyaşların sarılacak sana önce… Sımsıkı… Ellerinle dokunacaksın onlara… Hissedeceksin… Haykırışların hıçkırıklarla buluşacak… İşte o zaman kendin olacaksın… Yastığın yaşaracak kollarının arasında… Tenin titreyecek… İçini dinleyeceksin, içine girercesine…
Tepeden tırnağa acı yoklayacak seni… Alışacaksın… Her ayrılık senin ayrılığın olacak, her göz yaşı senin yanaklarından geçecek… Tek kaldığını anlayacaksın…
Sonra yağmur yağacak… Acıdan arınacaksın… Yavaş yavaş kurulanacaksın güneşle…
Durulacaksın, şen kahkahaların büyümüş olacak… Ve tabi ki sen de…
Tenine ‘hayat devam ediyor’ yapışacak… Ne giyersen giy hiçbiri onun kadar yakışmayacak…
Sen başka olacaksın. Ama sen hiç bilmeyeceksin… Sanki hep senmişçesine…
Adımların hesaplı, temkinli olacak… Kolay gülmeyecek, kolay ağlamayacaksın… Sessizliği dinleyeceksin…
Merhaba demek kolay olmayacak kendi sesine… Nefes alışların değişecek…
Bir ben seni terk ederken, bir ben girecek yüreğinden içeriye… İşte böyle! Acı acı büyümeye devam edeceksin… Kim bilir belki kendini sevmeyi böyle böyle öğrenmiş olacaksın…

ÖZLEM ERDEN

Seviyorumlarda Tüketilen Sevgiler

Öznesi gizli, eylemden oluşan tek bir cümledir “Seviyorum.”Kimi zaman dostlukla kimi zaman da aşkla çarpan kalpleri, birbirine sıkı sıkıya bağlar.

Günümüzde artık bu cümleyi kurmak çok kolay. Bir insan bir insanı çabucak seviyor  kolay elde ettiği sevgiyi de çabucak harcayabiliyor.

Sevgiyi,insanoğlu yanlış yerlerde arıyor,yanlış yerlerde bulduğunu zannediyor,yanlış kişilerde yanlış şekillerde harcıyor.Birbirlerini sevdiklerini söyleyen kişiler sanki aralarında sözlü antlaşma yapmış gibi,çıkarlarına ters düştükleri anda antlaşmalarını fesh ediyor ve her şey bitiyor.Karşısındakinin hep kendini anlaması bekleniliyor anlamak için çaba sarf edilmiyor.Sevgi artık masum kalplerde,saf ruhlarda aranmıyor,sevgi maddede,madde içinde para da ve parayla elde edilebileceklerde aranıyor.

Sevgiyi, maneviyattan çıkarıp denklemlere dönüştürüyor acımasız insanoğlu. Kalplerde yaşamaktansa aşkı, sevgiyi beyinlerde yaşamayı tercih ediyor. Denklemlerde, bilinmeyenlere istediği değerleri veriyor, matematiksel hesaplar yapıyor,topluyor,çıkarıyor,çarpıyor,bölüyor.

Kendisi için seviyor karşısındakini bu nedenle de her haliyle onu kabul etmiyor, edemiyor. Sevdiğini zannettiği kişiye karşı duyduğu hissi bedenden ruha taşıyamıyor.Aslında şöyle bir düşünürsek bu insanların birbirlerine duyduğu hisse,sevgi demek ,gerçek sevgiyi yaşayanlara ne büyük hakaret değil mi?Ama içinde bulunduğumuz şu dünyada sevginin ne hallere düştüğünü anlatabilmem için bu güzel kelimeyi,bu his içinde kullanmak zorundayım.

Unutmadan söylüyüm bir de alternatifler dünyasında yaşayan sevgiler var.Sevdiği olduğu halde insanlar, sevebilme potansiyeli olabilecek insanları hayatında koleksiyon gibi biriktirme yapıyor.Bir bakmışsın ki,göz açıp kapatıncaya kadar hayatından o gitmiş bu gelmiş.

İnsanoğlu sevmeye değil sevilmeye aç kalmış aslında.Herkes kendini sevsin,kendini beğensin,kendi için mücadele etsin peşinde.Sevilsin de sevenler ne halde olursa olsun umrunda değil.Sevilmediğini hissettiği anda da geriye dönüş,eskileri arayış içerisine girme eyleminde.

Artık  sevgiyi kimle yaşadığının önemi kalmamış, sevgi her yerde,herkesin kalbinde yaşanır olmuş.Kişi,karşısındaki için mücade etme gereği duymuyor bu nedenle. Alternatifi çok.O olmazsa bu olur,bu da olmazsa şu olur.İnsanlar sevgi de kararsız seveni harcamakta vicdansız.İnsanların kalbi,gözü kör.Hep kendini sevmeyenlerin peşinde.Kendine değer verene,karşılık beklemeden sevene,saf kalbini açana karşı kayıtsız,duyarsız.Nasıl olsa herkes şımartmış ,herkes seviyorum demiş niye bir kişiye gönül bağlasın ki?Ama bilmez ki,o seni seviyorum diyenlerin onu niye sevdiğini.Temiz kalbi için mi yoksa eşsiz ruh güzelliği için mi? Ne için?

İşte böyle böyle tükenmek, bitmek üzere sevgi kavramı ne yazık ki. Sevgisizler için bunun bir önemi yok, ama sevgiyi para da, geçici güzelliklerde, bedenlerde,karşılıklı çıkarlarda aramayanlar için öyle değil.

Bu insanlardan istediğimiz tek şey kalpten inanmadığınızı dillerinizden dökmeyin.Sevmiyorsanız sevmiyorum deyin.Çünkü sevmiyorum diyenler değil  en çok seviyorum diyenler acıtır insanın canını.

 

Tünel

“Tanrılardan biri hazla elemi birleştirip karıştırmak istemiş, bunu başaramayınca, bari şunları kuyruklarından bağlayayım” demiş.
Sokrates

Asistanlar bir önlük verip giymem gereken odayı gösterdiler. Önlüğü giydim, karşıdaki aynada bakışlarımı fark ettim. Görüntü gözümün önünde, o ifadeyi tam olarak açıklayacak sözcüğü hala bulamıyorum.

Korku, endişe, teslimiyet, kuşku, bilinmezlik… Oysa ben bu bakışı, tedavisi sırasında babamda gördüğümde acizlik olarak algılamıştım. Yıllarca uyanıp tavana her baktığımda babamın ölümü, hastalığı, sağlıklı olduğu zamanlar değil; bu ifade vardı duvarlarda. Yıllarca ne kadar üzüldüm, nasıl acı çektim bu yüzden!

Birebir aynısı bana aynadan bakıyor. Benim içimde hiç umutsuzluk yok ki, niye aciz hissedeyim. Başından beri bu tedavi süresini belli bir geçiş dönemi olarak gördüm. Bu tartışabileceğim, kuşku duyabileceğim, “aslında başkaydı” diyebileceğim bir duygu silsilesi değil. Tastamam gerçek…

Eee! O zaman bu bakışın anlamı ne? Tüm CA’lar mı aynı duyguyla hareket ediyor. Ya da radyoterapi kimileri için iyileşmenin kimileri için de acılardan kurtulmanın arifesi mi? Sevgili babam kendisine bir türlü yakıştıramadığımız ölümü yadırgamaktan vaz mı geçmişti yoksa? Bedenini rahatsız eden sancılar arttıkça, ölüm korkusundan uzaklaşıyor mu insan? Benim içimdeki sevinç tünelin ucunun görünmesi… Ama bana bile ölümü sevimli gösteren zamanlar olmadı mı? Sonraları hatırladığımda ne kadar korkup irkilmiştim bu duygudan.

Böyle zamanlarda yalnızlığımı çok seviyorum, maskesiz halime kimse tanık olmasın. Bakıyorum da bu benim başa çıkabileceğim bir ifade! Peki, yıllardır yüreğimi sıkıştıran karabasan neydi? Bir şey yapamıyor olmanın verdiği eziklik, suçluluk duygusu mu barındırıyordu beni acıtan şey. Tahlil edemediğimiz derinliklerini çözemediğimiz duygular mı bize acı şımarıklığı yaptırıyor? “Asıl olan insanın kendisi!” Ne kadar beylik ama bir o kadar da doğru bir söz. Nasıl da doğru tanımlıyor şu andaki durumumu.

Seans bitip arabayla geri dönerken bunları düşünüyor, yaşıyordum yeni baştan. Ölüm bir son değil aslında, babam kısmen bende yaşıyor. Neden bu kadar yorgun hissediyorum, omuzlarımda ağır bir yük var gibi… Çünkü şimdi bir anlam ifade ediyor… “Tek riskiniz hiç çocuk doğurup emzirmemiş olmanız” cümlesi.

Oysa tüm hastalığım süresince ben dünyaya çocuk getirmemiş olduğumdan mutluydum. Benim aracı olduğum bir yaşamın, genlerim nedeniyle bana eziyet gelen süreci yaşamasına sebebiyet vermediğim için…

Süreklilik önemliymiş, canım yanıyor benden devam eden bir çocuk olmadığına sanki bugün babamı taşıyor olmaktan gurur duyuyorum. Bugün tüm olanlara karşın ben kendimi affediyorum. Çocuğa üzülmek de hikaye, ben çoktan karar verdim seçmediğim hayat için üzülmemeye… Seçtiğim yaşama sahip çıkmaya.

Eve dönüp merakla bekleyen, ilgiyle maskenin arkasını görmeye çalışan anneme iyiyim deyip odama çıkıyorum. Hiç olmadığı kadar coşkuyla egzersizlerimi yapıyorum. İyileşmek istiyorum. Yaşam kalitemi bıraktığım yerden alıp daha üstlere taşıyarak iyileşmek istiyorum üstelik.
Ama o oda… aynadaki ifade… bundan sonraki seanslar…

Facebook’a giriyorum… Yaşasın Lale online! Benim bu süreçteki biricik dostum. -“Nasıl, başladı mı terapi?” diye sordu.
-Evet, yirmi dokuz seans kaldı diye yanıtladım.
Başka konulardan bahsederken sayfam çiçek yağmuruna uğradı. Tam yirmi dokuz çiçek. sevinç çığlıkları attım. Bu kız nasıl başarıyor benim kadar mutlu edilmesi zor bir insanı güldürebilmeyi… Sağol Lale!
Ondan sonraki seanslar için yirmi dokuz çiçeğim var artık. Her bir seans doktorumun yanıma gelip “Bitti.” dediğinde demetten alıp attığım bir çiçeğe dönüştü.
Seanslar ilerledikçe eksikliklerim, kırgınlıklarım, şaşkınlıklarım, öfkelerim azaldı… İyileştim… Doktorum benim tedavi ayrıcalığımdı, şansımdı bunu biliyorum.

Şimdi düşünüyorum da öyle iyileştim ki, üç dört ay arayla gittiğim kontroller bana yüklü bir angarya gelmeye başladı. Sürecin son halkasını psikiyatristle tamamlamak en başta verdiğim karardı. Bir seansta bana bu hastalığı içselleştirmemişsiniz, başkasının hastalığı gibi bahsediyorsunuz ki bu iyi bir şey, demişti. Belki de bu kontroller hastalığın benim mülkiyetimde olduğunu hissettirdiği için sevilmiyor.
Güçlü kadın olmanın, kadın erkek ilişkilerinde sıkıntı yarattığını okumuştum bir yerlerde, onaylayıcı bir biçimde gülümsetmişti bu beni.
Güçlü kadın olmanın, esas zafiyetinin hastalık durumu olduğunu düşünüyorum şimdi. Her an her yerde sorun çözücü olduğunuz dünyada problemin kendisi olarak yer almak, yardıma ihtiyacınız olması ama nasıl yardım talep edeceğinizi bilememeniz. Nasıl olsa o halleder diye kimsenin buna talepkar da olmaması. Belki de gerçek, akıllı güçlü insanlar o tanımlamayla bizi ortaya atıyorlar, sonra da biz görev misali her işi üstleniyoruz. Hayat çok zor, belirsizliklerle dolu, güçlü olmak diye bir şey yok. Ya da benim çok yardıma ihtiyacım vardı. Keşke zayıf olma lüksüm olabilseydi.

Güçlü kadınlarda böyle de erkeklerde farklı mı? Kendimden başka CA’lıyla ilgilenmedim ki hiç, ben tüm çevreme kendimi kapattım. Belki en çok da CA’lılardan uzak durdum. O zaman neden TV’nin karşısında takıldım kaldım o gün? NOUMA ilgimi çeken biri değildir. Sordukları sorular kızların bilgisizliğini, duyarsızlığını mı, yoksa kamuoyu ilgisi çekmek için rating dertlerini mi gösteriyor? Israrla üzerinde durdukları konu;

-Duyduğunuz anda ne hissettiniz,
-Hayatınız film şeridi gibi gözünüzün önünden geçti mi?
-Sevdikleriniz aklınıza geldi mi?
-İlk kim aklınıza geldi?
-Hayır hatırlamıyorum dedikçe sorular devam etti.
-İlk ne düşündünüz, ne dediniz?
-Ne düşündüm bilmiyorum ama ne dediğimi hatırlıyorum,
-Ne dediniz?
-Burada söylenmez ki!
Tekrar
-Ne dediniz?

Nouma tercümanı devreden çıkarıp Türkçe –küfür- dedi. Zaten onu söylemeye çalışıyor, ilk duyduğunda küfür etmiş.
O ve daha sonra rastladığım başka programlarda sunuculardan anladığım, toplum ya da bu olayı yaşamamış faniler diyeyim kansere şaşı bakıyor.
Hayatımız film şeridi gibi geçmiyor. Zaman zaman filmler, kitaplar, müzik parçaları, sözler hayata adapte ediliyor tabi ki! Yoksa canımız çok daha fazla sıkılır.

Sonra ne yaptı bilmiyorum Nouma, ben tahammül edemedim.
Yolda işe giderken kapattığım bahis olarak düşündüğüm hastalığı nasıl karşıladığımı değerlendirdim. Küfür bana da çok yakın geldi. Kafamda yarattığım dönemsel şeritlerdi bunlar, anları yaşatan benimle yalnızlığımı paylaşan…

“Bu tedavi sırasında bizim sizin moralinize çok ihtiyacımız var.”
Kemoterapi Onkoloğu

APTALLIK

Adaletsizliği engelleyecek gücünüzün olmadığı zamanlar olabilir. Fakat itiraz etmeyi beceremediğiniz bir zaman asla olmamalı!´
Elie Wisel

Aptallık bu ailenin her yerine işlemiş. Aptallık bile utanıyor onların kucağına düşmüş olmaktan.Sokakta yürürken evde uyurken parkta gülerken her vakit hissettiriyor kendini.Fark etmek zor değil aptalı,görmek o kadar zor değil aptallığı. Aptallık o kadar sinmiş ki bir aileye bir yol üzerinde beklemektedir her ferdini. Aptallık bir kuyudur dibi yoktur. Bazen yedi milyon yutar,gerekirse altı milyara yükselir limiti sonra yedi sonra sekiz sonra dokuz… Her doğanla büyür büyüdükçe küflenir. Bir tren garında görürsen aptalı anlarsın bekleyişinden,evinde görürsen analrsın aptalı izlediğinden,okulda görürsen aptalı tanırsın çevresindekilerden… Aptallık bulaşıcıdır,kuluçka süresi bir seçimlik. Çare… Çare çok, çare yok.

Çare yok; çaresizliğe saplanmıştır aptal.gizlenmiştir siyah bir örtünün altına.Göstermez yüzünü. Aptallık vahimdir bu yüzden çare bulmak güçtür.’yürüyelim!’ dediğinde aptala başı dik alnı açık gözleri titrek sesi yırtık cevap verir “olmaz,ıslanır değer(ler)im.” yürümek zordur aptala ,aptal yürümeyi bilmez;susmasını ve konuşmasını hatta gülmesini bilmediği gibi.

Çare çok;ayakları ıslak üstü ince ancak sokak sokak “yürüyen” çoktur.Çare çok, çaresizlik yalan olduğu için koskoca bir ada cesaret dolu cesaret yüklü adalılar.Çare çok,umut çok,yürek çok. Çare fidandır,fidan ekmektir. 1,80lik iblislere karşı direnmektir çaremiz. Çare öyle büyüktür ki kucaklar bütün yurdu kucaklar hepimizi. Bir kişi düşse o çare uğruna bin kişiye uzanır eli.

Zamansızlık

Bugün ki yazımda siz okuyucularıma dünya hayatından ve zamansızlık çelişkisinden bahsetmek istiyorum. Bu konu ile alakalı kafamı kurcalayan onlarca şey var ki, bildiklerimi sizlerle paylaşmasam olmayacaktı elbette. Sizi daha fazla meraklandırmayayım öyleyse.

Bana göre arkadaşlar dünya hayatı; dakikası dakikasına düşünülmüş, lakin iki saate sığdırılmaya çalışan, başkarakterin göçüp gittiği; geride birbirinden zıt karakterlerin rol aldığı inanılması güç bilimkurgu sinema filminin senaryosu gibidir ve olağanüstü bir şekilde karmaşıktır. Ya da bir diğer ifade ile dünya hayatı, anlamsız parçaları olan anlamlı bir bütündür. Zamanın, insanın, canlı ve cansız maddelerin varlığının ne denli büyüklükte çelişkili olduğunu bilimin katkılarıyla anlatmaya çalışacağım size.

1-) Güneş ışınları önüne hiçbir engel çıkmadan düz bir çizgide ilerleyebilseydi, Dünya’ya ulaşması sadece 2 saniye sürerdi. Ancak gün ışığı o kadar külfetli ve zikzaklı bir yol izlemek zorunda kalıyor ki, Dünya’ya ulaşması yaklaşık 30 bin yıl alıyor. Yani, bugün tepenize düşen gün ışıkları aslında Buz Çağı’ndan kalma! Zamansızlığa inanmışımdır hep ben. Bu yazdıklarımda bir nevi ispatlıyor düşüncelerimi.

Dünyada yaşadığımı biliyorum, ama var olduğuma inanmıyorum! Nedeni; eğer dünyadan yayılan bir frekans uzaya milyonlarca yıl sonra gidiyorsa, Güneşten gelen ışıklar binlerce yıl sonra dünyaya ulaşıyorsa, bu zamansızlık demektir. Öyleyse soruyorum size:

-2012′de yaşadığım bu dünyada kaç yaşındayım? Üç yüz, bin beş yüz? Öldüm mü? Yaşıyor muyum? Kafanız karıştı öyle değil mi? Lakin henüz yeni başladık.

2-) İster inanın ister inanmayın, 1GB’lik bir flash diske, bir milyon evrene yetecek bilgi sığdırılabilir.

Pekâlâ, soruyorum size; biz insanlar, diğer canlılar ve varlığını bildiğimiz melekler, dünya diyerek adlandırdığımız bu gezegenin içinde mi yaşıyoruz, yoksa sadece yüce yaratıcıya ait bilgisayarının içinde ulaşılması çok kolay olan birer dosya yığını mıyız? Burada şaşkınlıktan duraksayıp şöyle bir sayıklıyorum kendi kendime:

- Nasıl var olduğunu bilmediğin gibi, nasıl yok olacağını da bilmemek insanların hiçbir şey bilmediğini kanıtlıyor oluyorsa, o zaman ne biliyoruz?

3-) Evrenin yapısı ile fizik kanunları bir araya geldiği zaman, ortaya çıkan “quantum teorisi” evrenin bir yerlerinde geçmişin sonsuz defa tekrarlandığı bir alan olduğunu öne sürüyor.

Zamanı gezegenimize benzeterek bir küre olarak biçimlendirebiliriz. Ki böyle bir durumda bir şeyler, bir şeylere, bişeyler devredecektir. Devir dağim… Fakat ne devrediyor? 2012′de yaşadığımızı düşünüyoruz, ama gerçekten 2012′de mi yaşıyoruz? İnsanların “olmayan” zamanı kısıtlayarak, düzene sokmaya çalıştıkları bir dünyada, insanların ne zaman yaşadığını bilmesi çok zor öyle değil mi? Belki milyonlarca yıl önce yaşamışımdır. Belki de evrenin başka bir ucunda hiç hayata gelmemişimdir. Tüm bunlar, yaşadıklarımız, başımıza gelen onca tatlı, tatsız anılar hiç yaşanmamış veya bitmiş olması ihtimali tüylerimi diken diken ediyor.

4-) Ayrıca bilim bizlere aldığımız her nefesin Fatih Sultan Mehmet’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın, Atatürk’ün ve hatta milyonlarca yıl önce yaşamış olan T-Rex’in soluğundan çıkan bir atomu içerdiğini söylüyor.

Evet, bilim bunu da kanıtlıyor, kanıtlıyor fakat mantık yerleştiremiyor! Mantıksızlık şurada devreye giriyor; benim soluğum gelecekte veya geçmişte yaşayan bir insanın nefesinde ki atom oluyorsa, ben hala bir yerlerde yaşıyorum demektir! Yani demek istediğim saydığım bu insanların hayatta olabileceği ihtimali. Öyleyse tekrarlamakta fayda var; biz hangi zamanda yaşadık, gerçekten yaşadık mı, yaşıyor muyuz, zaman var mı? Unutmayın; mantıksızlık mantığın başladığı zemin kattır.

Dünya hayatını dakikası dakikasına düşünülmüş bir sinema filmine benzettiğimi söylemiştim. Film bittiğinde nasıl yerini vizyondakilere bırakıyorsa, bizde yerimizi bizden sonrakilere bırakacağız, ama anlayamıyorum; ben bu sözleri yazarken burada mıyım, burada mıydım? Ayağımı toprağa bastığım, toprağı gördüğüm, dokunduğumu sandığım bu ne hödüğü belirsiz dünya hakikaten birer yokluk mu?

Eğer sözlerimde bir mantık, bir doğruluk payı arıyorsanız aramayı hemen bırakın ve kendinizi sorgulayın. Ben, ben miyim? Burada mıyım?

zonguldak_sahil_marti

HATIRA

Elime yüzüğünü verip, beni caddenin ortasında öylece bırakıp gitmişti. 5 yıllık flörtten sonra, bir yıldır nişanlıydık. Nedensiz, bahanelerin arasına bile konması imkânsız bir şekilde beni öylece bırakıp gitmişti Faruk. Üniversite yıllarından bu yana yaşamış olduğumuz aşkın varını yok’unu alıp da, beni onsuz bırakıp da gitmişti. Bacaklarım beni taşımaz olmuştu, eve zar zor gidebileceğimi anlayıp, yavaş adımlarla yürüyordum. Sonunda iki saatte evime ulaşmıştım. Kapıyı açıp, içeri girdiğimde artık bu yalnızlık yüküne dayanamayacağımı anlayıp yere çömelip hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
‘Kızım, Esra? Sen mi geldin yavrum?’

Anneannem 58 yaşındaydı, romatizması vardı, buna rağmen hiç üşenmeyip yerinden kalkıp, yavaş adımlarla yanıma geldi. Gözyaşlarımı silmeye çalışırken, beni o hâlde yakaladı.

‘Yavrum, ne oldu?’
Ailemi 18 yaşındayken kaybetmiştim ve anneannemle birlikte yaşıyorduk. O benim her şeyimdi.
‘Bir şey yok anneanne. İyiyim ben…’
‘Yoo, iyi değilsin. Ne oldu, neden ağlıyorsun? Gel bakayım buraya.’

Koluma girip beni salona götürmeye çalışıyor. 

‘Biricik torunumu üzen şeyin ne olduğunu öğrenmezsem olur mu hiç? Kim ağlattı seni esra? Söyle kızım, söyle yavrum… Faruk’la mı bir sorun oldu?’

Anneannem Faruk’un adını ağzına alınca dayanamayıp bu kez daha yüksek sesle, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum.

‘Biz…’
‘Dur, tamam sakin ol çocuğum. Kavga mı ettiniz?’
‘Ayrıldık anneanne, yani o benden ayrıldı.’
‘Neden?’

Anneannem gözyaşlarımı siliyor. Hayatımın en büyük teselli ikramiyesi gibi…
‘Yurtdışına gidecekmiş, ben kabul etmeyince fikirlerimizin uyuşmadığını, bu şekilde yapamayacağını söyledi. Lafımı bitirmeme müsaade bile etmeden yüzüğü elime tutuşturdu, her şey bitti…’

Anneannem ile aramızda önce derin bir sessizlik oluyor. Ağrıyan bacaklarını tutuyor, başı önünde, sonra başını kaldırıp buğulu gözlerime bakıyor.

‘Canın çok yanıyor, değil mi?’
‘Bu da soru mu anneanne?’
‘Yanacak tabi ki kızım. Çok yanacak, ölür gibi hissedeceksin. Boşluğun sessizliği oturacak içine, yatıya gelen yüzsüz bir misafir gibi hissedeceksin. Gitmesi için yalvaracaksın, ama gitmeyecek.’
Anneannem üniversite mezunu, yıllarca Türkçe öğretmenliği yapmış. Emekli olduktan sonra da öğretmenliğini benim üzerimden bir meslek hâline getirdi, 29 yaşındayım, hâlâ bir öğretmenin öğrencisine akıl vermesi hâlini yaşıyor.

‘Anneanne…’
‘Dur kızım, lafımı bitirmeme izin ver. Şimdi bu acının, bu hayal kırıklığının, bu ayrılığın sen ölünceye dek seninle birlikte yaşayacağını sanıyorsun, öyle değil mi? Peki o zaman, sana hiç bilmediğin bir hikâye anlatacağım, sabırla dinleyeceksin ama, anlaştık mı?’
‘Ne hikâyesi? Hiçbir şey anlamıyorum.’

Yaramaz bir çocuk edasıyla burnumu çekip, rimelimin akmasına insafsızca izin veren gözlerimin nemini silmeye devam ediyorum.

‘Seneler öncesine gideceğiz birlikte. Sana o zamanlar 17 yaşında olan, liseyi bitirmiş, üniversite sınavına hazırlanan içine kapanık Ayşe’nin hikâyesini anlatacağım.’
‘Ayşe? Yani…’
‘Evet, benim hikâyem kızım. Anneannenin hikâyesi… 17 yaşında, liseyi yeni bitirmiş, evde anneme yardım eden, sosyal bir çevreye pek de sahip olmayan bir genç kızdım. Bu nedenle erkek arkadaşım da olmamıştı hiç. Evden dışarı adımımı atmazdım pek, bakkala gider, alışverişimi yapar, tekrar eve dönerdim. Zaten tek gayem de üniversite sınavını kazanıp, bir yol tutturmaktı. Yakın arkadaşım Dilan İzmir’e taşınınca onunla mektuplaşmaya başlamıştık, yalnızlığımı bir nebze olsun hafifletiyordu. Kapı çalınır çalınmaz mektup alma sevinciyle açardım kapıyı, yine böyle bir günde heyecanla kapıyı açtım. Karşımda duran adam benden büyüktü, postacıydı. Postacı değişmiş ve her zaman gelen yaşlı amcanın yerine benden en fazla beş yaş büyük olan postacı gelmeye başlamıştı. Esmer, 1.80 boylarında, siyah saçlı, kahverengi gözlü bir gençti. Görür görmez hoşlanmıştım ondan. O yaşa kadar hiç flörtü olmamış bir genç kız için büyülenilecek bir durumdu bu. Mektubu elime tutuşturduğunda gözlerinde kaybolduğumu hissederdim. Dilan’a bile mektubumda ondan bahseder olmuştum, postacıyla konuşmalarımız sadece ‘Merhaba, iyi günler, teşekkürler’ ile bitiyordu. O bile yetiyordu ses tonunda konaklamam için, müzik dinlemiyordum sonra, başka kimseyle konuşmuyordum sesini unutmamak için. Mektuplarımı getiren postacıya âşık olmuştum. Yolda görse tanımayacağı biriydim belki de. Önceleri Dilan’dan mektup geliyor diye heyecanlanır, kapıyı o heyecanla açardım, artık durum değişmişti, onu göreceğim için heyecanlanıyor, aynanın karşısına geçip süsleniyor, her gün bir ümit bekliyordum. Bakkal’a bile rahmetli erkek kardeşimi gönderir olmuştum. Evden çıkmıyordum, mektupları kapıya bırakıp gidecek, kapıyı çalmayacak diye çok korkuyordum. Adı Mesuttu. Tam 6 ay boyunca kapımı aşındırdı diyebilirim. Dilan, mektuplarında bir bahaneyle bile olsa onunla konuşmam gerektiğini söylüyordu, parmağına bakmıştım, yüzük yoktu, demek ki evli ya da nişanlı değildi. Derslerimi de askıya almaya başlamıştım, kendimce ona şiirler yazıyor, denizleri anımsatmasa bile kahveyi anımsatan kahverengi gözlerini anlatıyordum. Bir gün, ‘Yine mektubunuz var, Ayşe Hanım’ deyip, gülümsedi. Dilan’a mektuplarını geciktirmemesi, hemen cevap vermesi için yalvarıyordum mektuplarımda, sırf Mesut’u görebilmek için… Dilan nişanlanmıştı, bu kafayla gidersem sadece kapıma gelen postacıyla göz temasında bulunacağımı, bu yüzden de evde kalacağımı söylüyordu. O kadar güzel dişleri vardı ki, bence gülmek onun kadar başka hiç kimseye yakışmıyordu. Cennet’i anımsatıyordu gülüşü, bu dünyada, o dakikalarda cenneti yaşıyordum.
Bembeyazdı. Ona hayran hayran baktığımı anlayacak, hislerimi fark edecek diye ödüm kopuyordu. Bir sabah, sabahın altısında kapı çaldı, şaşırmıştım, kim olabilirdi ki sabahın o saatinde? Uykulu gözlerle kapıyı açtığımda kimseyi göremedim, kapının önünde bir zarf duruyordu. Zarfın üzerinde ise sadece adım yazılıydı, merakla mektubu açtım. 
‘Yarın 11′de sahilde buluşabilir miyiz boncuk göz?’ yazmıştı, altındaki isim kalbimin ağzımdan çıkmasına sebepti. O yazmıştı, Mesut… Önce biri dalga geçiyor sandım, etrafı kolaçan ettim, ama sonra inanmak galip geldi, işime geleni yaptım ben de, inandım. Sahil, evimizin tam karşısıydı, tanıdık birileri tarafından görünmek bile korkutmuyordu. Gittim, saat tam 11′de… Bekledim, tam 6 aydır kahve içmiyordum, sanki içtiğim o kahveler onun o kahverengi gözlerini yok edecekmiş gibi geliyordu. Kahveyi çok severdim hâlbuki, gözlerinden içmek gibi geliyordu. Ağzıma bile koymuyordum, o benim sigara tiryakiliğim, kahveye susamışlığımdı. Hayatımda yapmadığım bir şeyi yapıp, sigara içmeye başlamıştım. Derdimi dokuyordum ciğerlerime… Bekledim kahve gözlümü, bekledim, gelmedi. Hayal kırıklığımı da yanıma alarak eve koştum. Bir hafta sonra kapı çaldı, uçarcasına koştum kapıya. Karşımda bir adam vardı, evet… Lâkin o değildi, başka bir adamdı. Elinde mektuplar duruyor ve şaşkınlığıma yanıt verircesine şaşkın şaşkın gözlerime bakıyordu. Dayanamayıp sordum, ‘Sizden önce gelen bir postacı vardı, ona ne oldu?’ ‘O arkadaş vefat etti’ dedi. Vefat’ın sonundaki ‘T’yi kaldırıp, ‘Vefa’ olsun istedim, ‘O arkadaş vefa etti, vefalı biriydi, o arkadaş vefayı borç bildi’ desin istedim. Duyduklarım doğruydu, evden buraya gelirken bir araba çarpmış ve o dakikada can vermiş. O gün yemeden içmeden kesildim, içmediğim kahveye başladım sonra, falıma baktım, telvem bile kahverengiydi. Bir sürü kahverengi biriktirdim ondan sonra, kahverengi eşarp, kahverengi çanta, kahverengi yatak örtüsü, kahverengi elbiseler, kahverengi bir yalnızlık…
Dilan’a yazdığım mektuplar da sadece arkadaşımdan gelen yalnızlığı hafifletici mektuplardı. Kapıyı heyecanla açmıyor, hatta bazen erkek kardeşimin açmasını istiyordum. Hıçkıra hıçkıra ağlamayı bile çok görmüştüm kendime, annem ne olduğunu sorar, hâlime acır, üzülür, tesellisinden arta kalanları bana emanet ederdi yanında ağlarsam. Üniversite sınavını kazandım, Boğaziçi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği… Derslerime asılmıştım yokluğunda, bir de bunu yapmış, bunu başarmıştım. Baktığım her yerde onu görüyordum, ama hayatım değişmişti. Yeni arkadaşlar, dostlar biriktirmiş, içine kapanık hâlimden sosyal bir insan hâline gelmiştim. Sonra dedenle tanıştık. Telvemden vazgeçip, kahverengiyi onda gördüm, kahverengiyi onda sevdim, onu sevdim. Yakup beni dünyanın en mutlu kadını hâline getirdi, zamanla o acım hafifledi. O platonik aşkımı kalbime gömdüm, o gün buluşabilseydik neler olurdu, hayatımızda ne değişirdi, bunu da düşündüm. Ama sonuna ‘Kısmet değilmiş’i de ekledim. Kısmet değilmiş… Dilan da evlendi, teknoloji ilerleyince mektubun yerini telefonlar aldı, sonra birbirimizi ziyaret etmeye başladık. ‘Mesut musun?’ diye sorduğunda, ‘Mesudum’ demeyi öğrendim. Ama Mesut’la değil, kendi içimdeki mutluluğun parıltısıyla Mesuttum. Demem o ki benim güzel; boncuk gözlü kızım… Canın yanacak. Çok yanacak. Unutamayacağını sanacaksın. Ne acılar ekledim ben o platonik aşkımın üzerine, dedenin vefatı, annenin, babanın, erkek kardeşimin, annemin, babamın…
Yaşadığımız müddetçe mutluluklarla sınandığımız kadar acılarla da sınanıyoruz. Kimleri kaybettim de kendimi buldum. Olgunlaştım, büyüdüm, anneanne oldum baksana… Senin gibi güzel bir torunum var. İnsan en çok gençlikteki hayal kırıklıklarına bakıp da üzülür. Çok gençsin. Henüz gençsin. Kalbin parçalanıyor gibi hissediyorsun, öyle değil mi?

Esra ellerimi öpüp, hıçkırıklarını biriktirmeye devam ediyor.

‘Anneanne… Canım çok yanıyor.’
‘Yanacak. Bir aleve dönüşeceksin sen de zamanla. Unutmak isteyeceksin, unutamadıkça kendini unutacak, kendine kahredeceksin. Ama geçecek prensesim. Geçecek güzelim… Bak, yağmur yağıyor. Güneş de açacak elbet, bir gün yeniden seveceksin, evleneceksin. Şimdi acını yaşa, elbette bu senin hakkın. Ama hayata devam et. Çünkü o da edecek. Seni burada kahredip, perişan eden adam da hayatına devam edecek. Hayatın kanunu bu… Yollar ayrı olunca, vasıtalar aynı olsa bile fayda etmez. Sen başka istikamete gidersin, o başka… Haydi git, elini yüzünü yıka.’
‘Anneanne, seni çok seviyorum, çok ama çok…’
‘Ben de seni canım kızım, ben de seni çok seviyorum.’

Esra elini yüzünü yıkamaya gittiğinde yorgun bacaklarıma aldırmadan pencerenin kenarına geçiyor, dışarıyı seyrediyorum. Karşımda sahil, uçuşan martılar, yağmurun denizle fısıltısı, el ele tutuşan sevgililer, çocuklar, anneler, babalar, gençler… Martılarla birlikte gözleri kahveli yâr, o postacı el sallıyor bana, ‘Yarın 11′de buluşabilir miyiz boncuk göz?’ diyor. ‘Yarın olsun, yarınlar gelsin, söz’ diyorum. Gençlik bir kere gelir, bu fırsatı kaçırırsam içim rahat eder mi? ‘Geleceğim postacı, geleceğim gözleri kahveli yâr, mektuplarımı almak olmasa da işin ucunda, geleceğim’ diyorum. ‘Söz…’

Dilara AKSOY

Diğerleri Gibi Değildi…

Diğerleri gibi değildi. Yeniden yaşasa bile hayatı asla asal çarpanlarına ayırmazdı. Olduğu gibi kabul ederdi küçük ayacıklarını sığdırdığı eskimiş, çamurlu terliklerinde. Terliklerinden taşan topukları gibi bir yerlerden taşmak isterdi. Yüzünün güldüğüne inanmak, yaşamak ve yüzüne yabancılaşmak. Sevilmek isteyen bir kadının bütün notaları vardı içindeki müzikte. Ve hangi his hangi notayı basıyorsa çıkan sesten ürküp kaçmıştı sevgilileri.

Binlerce roman okumuştu aşk hakkında..Binlerce şiir dinlemişti. En son yetiştiği filmin karanlığında ilk bulduğu koltuğa oturduğu gibi sevgililerini seçmişti.

Yanıltmıştı onu hayat. Hani kazığını yediğin anda kendinde farkettiğin o ilk duygu var ya..Koymadan bir yerlere hislerini üzerini örtüverir gece. Boşverdi bir süre..Aşkın kendisine gelmesini bekleyecekti. Biliyordu belki de seven bir kalbin asla yalnız kalmayacağını…

Kendisini hayal etti bir erkeğin kollarında. Ona sarıldığını ve boylu boyunca iliklerine kadar yapıştığını. Çiğnediği cikletin damağına yapıştığı her an kendisinden asla kopamayacak bir sevgili düşledi.

Uzun boylu, güzel, ve içli bir kadındı. Masalsı duygular bağışlamıştı ona Tanrı. Gözlerini açan o ateş o kül değilmiydi onu sevgiye susatan. Belki de içinde esmeyen rüzgarların önüne dikiliveren hakim tepelere çıkamıyor, sevenlerin hikayelerinden medet umuyordu.

Kitapların kapaklarına bakıp içini açmaya üşenen müşterileri bekleyen bir satıcı gibiydi. Elinde ki kitabın üzerinde özgürlüğü yazıyordu. Ya içinde..? Bırak sende o kitabın sayfalarını sonuna kadar..Bir gün birer ikişer açıldığını göreceksin sonunda ya. Oku içinden gelen en yüksek sesle senin sana anlattıklarını. Belki bir gün sende yazmak zorunda kalırsın anladıklarını…

Oğuz Akdeniz

she didn’t feel like sharing family secrets
cartoon porn Save bucks With Diaper Coupons

which is equivalent to a size 10 or 12
miranda lambert weight lossLatest Fashion Trends and Gussi
how to lose weight fast
How To Invest With Fashion Trends
porno it is seen as a popular fashion accessory

Boost your fashion statement with online shopping
free gay porn are considered suggestions

Comparing coach outlet stores with coach outlet online
black porn piloted by a human

Vintage Fashion Icon Grace Kelly
gay porn In 18th century England

The Best Anti Snoring Devices
quick weight loss They aren really something you run a race in

Favorite fashion picks of the week
snooki weight loss Fashion game apps are taking over

Lauren Bush Wedding Mixes Fashion and Politics for Labor Day
miranda lambert weight loss is made of glow in the dark materials

Current Sandal Trends From Around the World
weight loss tips which starts at the shoulder
green_eyes-15841

YEŞİL GÖZLÜ KIZ

Merhaba yeşil gözlü kız!

Parıl parıl parlayan saçların omuzlarında

Gözlerindeki yaş bulutlarda

Söyle niçin ağlarsın?

 

Dokundu mu sana, seni terk edenler?

Kayıp giden bir yıldızın kaderini mi paylaştılar severken?

“Gittiler”

Öylece, tek bir eylemin içine hüzün katıp,

“Gittiler”

 

Ağlama güzel gözlü kız!

Pencerede adın yazıyor

Yalnızlıkla yazmışsın

Büyük harflerle

Nefesin kuvvetliymiş

“Hoh” demişsin, o da yardım etmiş.

Adını yazmışsın

Yalnızsın diye üzülme

Kim yalnızlığını kalabalıkla örtmüş ki?

 

Gülümse güzel kız!

Sezen Aksu sevinsin

Haydi Gülümse…

Kanepeler bile yerlerinden şikâyetçiler

Sen niçin yönünü değiştirmezsin?

Bak yeşil gözlü kız!

Hayat orada

Bu pencerenin ardında

Adam öldürüyorlar

Tecavüz ediyorlar

Kan davası

Başlık parası

Sevda yarası derken

Bir de adına “Hayat” diyorlar

Korkma, yaşaman gerek bu!

Sevmek, nefret etmek, zalime “Sus” demek

Zalim anlar mı ki senin dilinden?

Olsun, sen yine de “Sus” de

Kin güdenler “Kin güderler” derler

Onlar kendi taş kalplerinin yumuşamadığına yanıp,

Pas atıp, günahlarını bu şekilde örterler

Aldırma be güzel kız!

Tabancan dürüstlüğün

Mermin namusun olsun

Bak!

Hayat orada,

Bu pencerenin ardında!

 

Kardeş kardeşe düşman

Çocuk anaya zalim

Eller birbirine düşman…

Olsun, şimdi atla bakalım balkondan

Acı çekmiş insana fayda etmez yara almak

Ölmek için değil;

Doğmak için atla!

Merhaba yeşil gözlü kız!

Gözlerinde gözyaşların var

Otur da sileyim

Sana benden başkası yakın olamaz

Korkma, yaşa benimle!

Adam öldürüyorlar

Hak yiyorlar

Dil uzatıyorlar

Bir de fukaraysan, bittin!

“Paran kadar konuş” diyorlar

İnsanlık konuşsun, dinle bir önce

Yok, dinlemiyorlar.

Kulakları sağır,

Kindar,

Gözleri dönmüş insanlar

Kör kalpler…

Hoş geldin yeşil gözlü kız!

Hayat da bu işte

Otur yamacıma

Çaldıkların, söylediklerin değil mi bütün bunlar?

Korkma, alışırsın

Nefretle tanıştıkça,

Kendini unuttukça,

Korkma, elbet alışırsın

 

Gül bakalım güzel kız!

Hayat’a hoş geldin

Yorganın da eskimiş

Bebeklik yorganın

At onu

Üstüne örtecek bir şefkat

Yalnızlığına “Git” diyecek birini bulursun

Dikkat et,

Nefret olmasın

Adı,

Nefret olmasın.

Etsen neye yarar?

Nasır tutmuş kalplerin arasındasın, farkında mısın?

Korkma yeşil gözlü kız!

Çukura bata bata ezilmemeyi öğrenir insan

Ağlama, ağlama ki,

Kimse seni güçsüz sanmasın.

 

Dilara AKSOY

Bildiklerini Anlatır mısın Bana?

Her zaman susmak istediğinde susturur musun gönlünü diye sordu genç kadın.Aslında bu soruyu sormakta hiç bir amacı yoktu.Sadece karşısında ki erkeğin duygularında bir kapı açmak istiyordu kendisine.Kadınlar bazen karşılarında ki erkekte derin hisler uyandırmak isterler.Kendi iç seslerini o an dinledikleri için belki de..Narin yaratıklar..Kimi zaman umursamaz ,kimi zaman çılgın..tıpkı kedi gibi aslında..Erkek başını hafifçe öne eğdi ,gözlerini iyice sabitleyip kadının yüz hatlarında derin slalomlar yaptıktan sonra ağzından hafifçe bıraktı sözcükleri..

Hani bazen bir müzik aletinin içinden o kadar güzel tınılar duyarsınız ki..o tınıların nereden nasıl geldiğini de bilmezsiniz.Erkeğin kadında gözü vardı belki de..Belki tüm kadınlarda gözü vardı ama o an gözü onu görüyordu.Kadın bunu bilemezdi elbette ki..Kadın adamın iyice duygularını köşeye sıkıştırmak istedi.Belki de kendi minik cüssesini onun gözlerinde büyütmek istiyordu.Kadın ile erkeğin yaşamdan rol çalma oyunu değil mi aşk…

Kim dürüstçe oynuyor, kim kurallarını biliyor ya da kim sıkılınca ben oynamıyacam diyebiliyor ki bu oyunu…Gece olduğunda her gecenin bir sabahı olduğunu düşünerek duyguların yüzdüğü derin deryalarda kim ıssız boş bir kalp bulabiliyor. Belki de aslında içinde ki derin oluklardan su sızdıran yaralı bir sandal gibi bir kalpten diğer bir kalbe kendini taşımak seni buna alıştıran…

Erkeğin de o kadına gönlü olmadığını söylemek güçtü.Ama nedense hep bildiği şeylerden gitmeyi severdi.Bildiği sözler,Bildiği gözler,Bildiği yollar…

.Zaten iş aslında gözgöze gelip birbirini anlamakta..Dokunmak ta belki üzerine atılan imza gibi sevginin..Kağıdın üzerine atılan ama çimenlerin üzerinde yeşermeye başlayan bir çiçek gibi…

Hayatınızda ki önceliklerden mi olmalı ya da diğer önceliklerinizi dinlememelisiniz o anda..Buna karar vermek aslında sizi oyunun yönetmeni yapıyor.Kimi başrol oyuncusu yapıp kimi figüran yapacağınız da sizin elinizde. Nasıl olsa oyunun sonunda sizi elinizden tutup sahneye çıkarıp alkışlarla destekleyecek bir kalabalık yok..Yalnızsınız. Hayatınızın filmi belki de o kollarınıza girdiği anda başlayacak. Siz farkında olmasanız da gözleriniz söyleyecek herşeyi…

Oğuz Akdeniz

https://twitter.com/AkdeniZZZZzzzz

Especially if you’re old like me
how to lose weight fast The Benefits of Owning a Leather Jacket

At the fashion show
snooki weight lossCheaper and arguable better version of Clarks Desert Boot
how to lose weight fast
5 Safety Checks for Your Marketing Effort
youjizz how to look great travelling

Subcontract Rehab or Do It Yourself
hd porn Christopher’s realistic about his chances at success

Pricing Strategies for the Apparel Industry
black porn that’s up from its Dec 5 guidance of

How to Dress Like Veronica Lake
girl meets world Playing dress up is

10 Great Reasons to Buy Second Hand Clothes
gay porn how to write your small business plan popular taste

Ric Flair and Roddy Piper
miranda lambert weight loss Overall retail sales increased an impressive 1

India to API Industry Poignant with a Robust Growth
christina aguilera weight loss minus a few disheveled items here and there

Capitol Hill gridlock blocks student
weight loss tips the school bluejeans fashion for little ones and consequently teen years