Kategori arşivi: Serbest

Serbest türnden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

France - "Twilight" - Photo Call in Paris

Gece Yarısı Seni Yazsam

Merhaba Robert;

16 yaşında genç bir yazar olsam. Saat şöyle gece yarısı olsa. Geceleri yazsam sadece. Sonra bir karakter yaratmak istesem; erkek bir karakter.

Gece yarısı yazılmış bir karakter… Gecenin bir parçası olsa… Şöyle bütün kızların aşık olacağı türden.

Karakterim 16 yaşında genç bir kızın defterinde olsa. Ondan bahsetse sürekli genç kız. Odasındaki duvarları kaplasa resmi … Sırasında karalasa karakterimin ismini. 16 yaşındaki bir yazarın karakterini yine 16 yaşındaki bir kız okusa. Adına akrostişler yapsa. Rüyasında görebilmek için geceleri Tanrı’ya el açsa genç kız.

Ama benim karakterim farklı olsun diğer bütün karakterlerden. Romanı elimize alıp okuduğumuzda hepimizin aklında farklı belirir karakterler. Benimkin de öyle olmamalı. Benim karakterim bütün akıllarda aynı olmalı! İşte… Bu ayrıntı önemli.

Vücudu ne çok kaslı ne de pasif olmalı. Orta kareli bir şey olmalı. Ayakları 43 numara olsun karakterimin.

Önce saçlarından başlamalıyım: benim için en önemli ayrıntılardan bir tanesi. Eylül ayında denizden gelen rüzgârın gazabına uğramış olmalı. Rüzgârla savaşsın saçları… Saçlarının dağınıklığının tek sorumlusu da Deniz ve Rüzgâr olmalı… Saçlarının bir tutamı alnına düşsün. Bu onu daha da farklı kılar.

Saçları rengini güneşten almalı; ama bu tam bir sarı olmamalı. Biraz bronza kaçmalı. Bir kitabın sayfaları gibi olmalı. Her teli birbirinden farklı olsun değişen her bir kitap sayfası gibi…

Gözleri… Gözleri yeşil olmalı çünkü yeşil murat demektir. Sevgisini içinde saklayabilmeli. Karşısındaki okuyucu onu görmese bile o okuyucusunu büyüleyebilmeli gözleriyle. Okuyucu onun gözlerindeki çekim kuvvetine inanmalı… Onu öyle bir anlatmalıyım ki…

Okuyucu her yeşili gördüğünde benim karakterimi aklına getirmeli. Onun yeşil gözlerini. Gözleriyle âşık etmeli kendine…

Dudakları… Dudaklarının üst kıvrımını ince ince işleyip anlatmalıyım. Okuyucu her detayına kadar bilmeli.

Ve gülüşü… Gülüşü yaramaz bir çocuğun haince her an yaramazlık yapabilirmiş gülümsemesi gibi olmalı… Çarpık gülüşlü olsun benim karakterim.

Ve yüzü… en ince detaylar burada saklı olmalı. Yüzü bir kitabın önsözü gibi olsun istiyorum.

Yüz hatlarını kendi ellerimle özenle işlemeliyim en ince detayına kadar… Özenle teker teker… Göz bebeklerinden saçlarının hareketine kadar ayrı ayrı işlemeliyim…

Alnındaki çizgiyi unutmamalıyım. Ha bir de kaşlarını. Kaşlarını her yukarı kaldırdığında alnındaki çizgi belli olmalı.

Bir yazar olsam, 16 yaşında olsam. Sadece geceleri yazsam. Bir karakter yaratsam herkes ona âşık olsa. Ama o benim karakterim olsa. Onu ben yaratsam. Herkesin aklında bir kişi olsa. Benim karakterim olsa. Adı Robert olsa. Sen olsan!

Merhaba Robert… İşte 16 yaşında bir kızın defterinde böyle anlatılıyorsun. Bana bir mektup yaz dediler ben de sana yazılacak en iyi mektubun benim defterimdeki Robert’ın nasıl biri olduğunu yazmak olduğunu düşündüm. Benim defterimdeki Robert Pattinson la tanıştın işte.

Gerçeğiyle ne zaman tanışırım bilemiyorum. Duygularımı inş anlatabilmişimdir. Bu sana kaçıncı yazışım bilmiyorum ama mektubun son hali işte… Umarım ilerde bu kızın defteriyle tanışırsın Robert.

İşte Robert Pattinson… Benim aklımdaki Robert Pattinson bu!

Her şey gönlünce olsun…

o-benim-babam

Benim Babam

Bugün 20 Eylül 2010. Öğrencilikteki 15. yılımın ilk günü. Öğrencilikten öğretmenliğe giden ikinci yılın başlangıcı.
Bugüne kadar belki yüzlerce kez cevapladığım bir soruyu bugün bana kimse sormadı. Sabahtan beri bir şeylerin eksikliğini hissediyor ama bir türlü bulamıyordum az öncesine kadar. Yeni gelen öğrencilere abuk sabuk sorular sorduğumu fark ettiğimde o eksikliği de buldum. Nerelisin, bölümün ne, sizin oradan burası kaç saat…? Bana ne tüm bunlardan derken bir gereksizi daha ekleyiverdim; baban ne iş yapıyor? Hani çocuk kandıran çizgi filmlerde aklına bir fikir gelen kahramanın tepesinde bir ampul parlar ya sanki benimkinde de öyle bir şey oldu. Eksiklik buydu; baban ne iş yapıyor?

Yıllarca her yeni öğretmen sordu bunu bana ta ki bugüne kadar. Bugün kimse sormadı ve ben hiç beklemediğim hatta daha önce dikkat dahi etmediğim bir şekilde eksikliğini hissettim bunun. İlkokulda ezberlemiştim cevabı:
Benim babam fabrikada işçi öğretmenim.

Bugün gelenek bozulsun istemedim ve bu soruyu kendi kendime sordum. Cevap değişmemişti:
Benim babam hala işçi öğretmenim.

Sonra tekrar düşündüm ne fabrikası ne işçisi kimi kandırıyorsun sen? Dedim. Benim babam babaydı baba. Beni ve kardeşlerimi okutabilmek için ne iş olsa yapan, bizi kırmamak için kendi kırılan, aç yatan açıkta kalan ama bunların hiçbirini bize hissettirmeyen aslan yürekli bir babaydı. Benim babamdı o benim.

Sonra soruyu bir daha sordum. Şimdi o bir marangozdu bense önünde bir kütük ve benden emekli olmadan önce son bir eser çıkarmak istiyordu. Son ve unutulmaz bir eser. Elindeki en güzel malzemeleri hazırladı. Olmayanları buldu, getirtti ve beni yonttu. Ne kadar istediği gibi oldum bilinmez ama beni onun öpülesi elleri bu hale getirdi. Ben onunum. Ben O’yum.

Sonra soruyu bir daha sordum. Bu sefer babam öğretmen olmuş bizi eğitiyordu. Bir öğretmenin ilk öğrencilerindeki heyecanı babam bizle yaşıyordu.

Bir daha sordum. Arkadaş oldu, derdimizi dinledi. Anlat dedi anlat ki bir derman arayalım derdine dedi
Bir daha sordum. Bizzat özel korumam oldu. Her türlü tehlikede kendini siper etti. Korudu, kolladı.
Bir daha sordum.
Bir daha. Bir daha. Bir daha.

Her seferinde babamın bizim için ne fedakârlıklar yaptığının farkına vardım.

En son sorduğumda aldığım cevap en güzeliydi.
Benim babam baba öğretmenim.

koyugri8co5

Yitik Aşk

 

Hatırı sayılır tarçın kokulu gecelerin rengi vardı teninde. Ellerinde ise kırmızı güllerin izleri. Yitik bir aşk bakışlarında tuzla buz olmuş sanki. Bense, mahrem aşkların içinde kaybolan mahcup sevgililerden sadece biri. Gülüşümde gelincik tarlalarındaki sevişmelerimizin mutluluğu olmalıydı. Bilinmeyen bir yerlerde , defnedilmiş duygularımın keşfine çıkmış olan kum saati kalbimle, seni tekrar gördüğüm o tatlı anın dehşetinde. Bir kadın ağlıyor aynada. Kül rengi saçlarında, yaşanmış gül kokulu aşkın hasreti ve kirpiklerinin arasında kaybolmuş birkaç damla gözyaşı ile.Yüzündeki derin çizgilerin her biri büyülü bir ufuktu, acıyla yoğrulmuş. İçindeki ses, avaz avaz bağırıyordu bitiremediği aşk’ı. Ne aşk’lar tükenmişti zamanla, ne aşıklar! Onun aşk’ı hala uçurtmalar uçuruyordu engin yüreğinde. Bir kadın ağlıyor aynada. Yapayalnız yüreğinde, hazin bir aşkın öyküsü. Uzaklarda bir sevgili unutamadığı. Sevmek, sevilmek ne güzel bir şeydi ! Hele sıcacık renkler ve ışıklarla süslenmiş aşkın içinde insanın kendisini gerçekten bir kadın gibi hissetmesi. Göklere yükselerek dans etmek.Dans ederken delice sevdiğini düşünmek.Ne yazık ki! Duygularının doruğa ulaştığı anda onsuzluğa alışmak. Canı yanar ya insanın! Onun çok ötesinde birşey. Hayatı sensizlikle bitirdiğim noktada, hala virgüller var ellerimde kavuşmak adına. Kırılan düşlerimin her biri saklı, çözülemeyen bulmaca karelerinde. Aşkı başka aşklarda yaşamak anlamsız geliyor bana.Tedbirsiz yakalanır ya insan, sağnak bir yağmura işte aşk-a da öyle yakalanmalı. Sonra sırılsıklam kalmalı. Bir kadın ağlıyor aynada.Gözlerinden yaşlar yuvarlanıyor, bir bahar akşamı kadar serin dudaklarına. Aşk; her zaman, yarım kalan, zamansız, yitik sevdalarda.. AŞK’tır.