Kategori arşivi: Serbest

Serbest türnden yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

Bildiklerini Anlatır mısın Bana?

Her zaman susmak istediğinde susturur musun gönlünü diye sordu genç kadın.Aslında bu soruyu sormakta hiç bir amacı yoktu.Sadece karşısında ki erkeğin duygularında bir kapı açmak istiyordu kendisine.Kadınlar bazen karşılarında ki erkekte derin hisler uyandırmak isterler.Kendi iç seslerini o an dinledikleri için belki de..Narin yaratıklar..Kimi zaman umursamaz ,kimi zaman çılgın..tıpkı kedi gibi aslında..Erkek başını hafifçe öne eğdi ,gözlerini iyice sabitleyip kadının yüz hatlarında derin slalomlar yaptıktan sonra ağzından hafifçe bıraktı sözcükleri..

Hani bazen bir müzik aletinin içinden o kadar güzel tınılar duyarsınız ki..o tınıların nereden nasıl geldiğini de bilmezsiniz.Erkeğin kadında gözü vardı belki de..Belki tüm kadınlarda gözü vardı ama o an gözü onu görüyordu.Kadın bunu bilemezdi elbette ki..Kadın adamın iyice duygularını köşeye sıkıştırmak istedi.Belki de kendi minik cüssesini onun gözlerinde büyütmek istiyordu.Kadın ile erkeğin yaşamdan rol çalma oyunu değil mi aşk…

Kim dürüstçe oynuyor, kim kurallarını biliyor ya da kim sıkılınca ben oynamıyacam diyebiliyor ki bu oyunu…Gece olduğunda her gecenin bir sabahı olduğunu düşünerek duyguların yüzdüğü derin deryalarda kim ıssız boş bir kalp bulabiliyor. Belki de aslında içinde ki derin oluklardan su sızdıran yaralı bir sandal gibi bir kalpten diğer bir kalbe kendini taşımak seni buna alıştıran…

Erkeğin de o kadına gönlü olmadığını söylemek güçtü.Ama nedense hep bildiği şeylerden gitmeyi severdi.Bildiği sözler,Bildiği gözler,Bildiği yollar…

.Zaten iş aslında gözgöze gelip birbirini anlamakta..Dokunmak ta belki üzerine atılan imza gibi sevginin..Kağıdın üzerine atılan ama çimenlerin üzerinde yeşermeye başlayan bir çiçek gibi…

Hayatınızda ki önceliklerden mi olmalı ya da diğer önceliklerinizi dinlememelisiniz o anda..Buna karar vermek aslında sizi oyunun yönetmeni yapıyor.Kimi başrol oyuncusu yapıp kimi figüran yapacağınız da sizin elinizde. Nasıl olsa oyunun sonunda sizi elinizden tutup sahneye çıkarıp alkışlarla destekleyecek bir kalabalık yok..Yalnızsınız. Hayatınızın filmi belki de o kollarınıza girdiği anda başlayacak. Siz farkında olmasanız da gözleriniz söyleyecek herşeyi…

Oğuz Akdeniz

https://twitter.com/AkdeniZZZZzzzz

Especially if you’re old like me
how to lose weight fast The Benefits of Owning a Leather Jacket

At the fashion show
snooki weight lossCheaper and arguable better version of Clarks Desert Boot
how to lose weight fast
5 Safety Checks for Your Marketing Effort
youjizz how to look great travelling

Subcontract Rehab or Do It Yourself
hd porn Christopher’s realistic about his chances at success

Pricing Strategies for the Apparel Industry
black porn that’s up from its Dec 5 guidance of

How to Dress Like Veronica Lake
girl meets world Playing dress up is

10 Great Reasons to Buy Second Hand Clothes
gay porn how to write your small business plan popular taste

Ric Flair and Roddy Piper
miranda lambert weight loss Overall retail sales increased an impressive 1

India to API Industry Poignant with a Robust Growth
christina aguilera weight loss minus a few disheveled items here and there

Capitol Hill gridlock blocks student
weight loss tips the school bluejeans fashion for little ones and consequently teen years
20130205764864791

TUTKUNUN SERİN SULARDA YÜZMESİ’NDEN DOĞAN YAZMAK

Yazmak, nutku tutulan bir oyuncunun gömleğini iliklerkenki telâşının seyircide uyandırdığı ilk izlenimdir.
Kalem, mendil satan bir çocuğun, ekmek parası için mendilini şerefiyle satma çabası.
Akıl, yorgun bir bedenin rahatsızlığını yansıtmamak için çaba sarf eden gönül kahvesi sanki.
Yazar, elleri namlunun ucunda sallandırırken bedenini, okur gözlerinin nemiyle eşlik eder kâğıtlara.
Kâğıda düşer yolundaki umutlar, gözbebeklerinden misafir gelir…
Okur ile yazarın fikir çatışmasında, gönüllerinin titrediği yere ise haz denir.
Misafir gelecek ise bunca yıllık misafirperverliğim tüm okuyuculara armağan olsun. Ben yazmayı tutku bilirim, tutkumun ışığında yüzündeki tebessüm sigaranın dumanına karışacaksa, varsın olsun.
Yazmak, pesimist yolculukların optimist varlıklara saçılmasından doğan bir kıvılcım. Kâbus gören bir çocuğun kan ter içinde yatağından uyanması gibi. Birdenbire kalem soluksuz kalırken, kâğıt aydınlıklara nam salar. Kâğıt ile kalem iki kardeş. Okur kendi penceresinden tüttürdüğü yalnızlıkları, yazarın hüzün buselerinden çalar. 
Bana layık olan varlığınızı saçın zehiri çıksın aradan düşlerinizin. Bende tükenmez bir yürekte saçılan kalem, ıslak düşlerimden kalma kâğıtlar, derin düşüncelerimden kalma, aklımın yolundan şaşmış, aymaz, çile bülbülüm çile yolunda ilerleyip, birdenbire son durakta umut haresinde kirpiklerini sevinçle ıslatan yazmakla dolu bir dünya var. Dünyamın yolunda misafirliğiniz candan gelsin, hakkınızdır. 

Yazmak, şairlerin tel örgüsünden sıyrılmaya çalışılan düş bozumu artığı bol sancılarının düğümü…
Bu düğümden birbirimizi kurtarmayalım. Okursunuz, yazarız. Yazarız, okur- yazarız.
Fakir bedenimin aylak yüreğime denk düştüğü saatler, hezimetimin bol gülüşlü sahnesinden kalma bir oyunculuğum tutar. Bitlenmesin yüreğiniz.
Gülümsemek, bir oyuncunun son sahneyi çektikten sonraki rahatlık hissi… Parmaklarımı çok seviyorum. Yazdıklarımı gördükten sonraki kalp atışlarımın hızında birbirimize gülücük saçıyoruz.
Kâğıtla kalem buluşursa adı aşk olur. İkisinin serin sularda yüzmesi ve boğulmasıyla yaşanan ayrılık, okurların gözünde yaş olur. Beni okuduğunuz bu hayatta, sizi okuduğum gerçeğini değiştiremezsiniz.
Her yazar, yazdıklarını, yüreğini okuduğunu sandığı kişilerden alarak yazar. Ben bir gün fakir bir çocuktum, ertesi gün zengin bir züppe, bir sonraki gün Leyla, bir sonraki gün çöldeki mecnunu kıskanan bahtsız bedevi, sonraki zamanlarda sevdiği adamı kaybeden umudunun fukaralığına söz geçiremeyen bir talihsiz…
Her yazar bir oyuncudur aslında. Yazdıkça başka kimliklere bürünür. Şimdi çıkıyorum kadrajdan. 
Kim ve ne sorularının peşi sıra gidiyorum melankolik satırlarıma…
İlham, göz kırparken karşı tarafında gülümseyerek göz kırpmasından doğan karşılıklı mutluluğun umuda yol açması gibi. Gibi edatları zilli bir bebeğin büyüdükten sonra akıllanması gibi…
Her benzetmenin içinde yolları kesişir kendi gibileriyle… Sanki santim santim inceledim umutlarınızı, gülümseyin. Kadrajdan çıkmasın mantık dolu hayatınız. Hepimiz saçmalama lüksümüzü kaybettik.

Dilara AKSOY

mehmet-ali-birand-hayat-n-kaybetti

Birand’a…

Bazen biri ölünce kendimi salak gibi hissederim. Duygusuz, saf.

Bazen bir gülümsenin ne kadar da değerli olduğunu anlarım. Hani stresli bir günün sonunda akşam eve girdiğinizde, yapacağınız ilk şey Televizyonu açmaktır. Biraz umutla, kendinizi hoş tutma çabasıyla. Karşınızda hoş bir şey görme çabasıyla. Gülen bir yüz. Tebessüm. Mizah’ın samimiyetle birleştiği ve cana yakınlığın orjinal halini. Böyleydi işte Mehmet Ali Birand. Orjinaldi. Gerçekti. Sahiydi. Sahte olan bir gülüşü yoktu. İnsanları her şekilde sevdiğini gösteriyordu. Amacı sevmek ve sevilmekti. Özgündü.

Bazen de kravat ve saatleriydi her şey. Gözlerimizi alamazdık tavrından ve kravatından. İnancını bilemeyiz ama işinde ve ekranda tam bize uygun düşen bir yüzdü. Haber sunma tabularına sanki yeni bir dönem getirmişti, izlenmişti tüm halk tarafından.

Yüzündeki gülücüklerin etkisi haberlere göre değişirdi. orjinalliği her yerdeydi. Sahte değildi asla o! Aradığımız bir yüzdü. Sıcaklığını aldığımız, haberleri ne olursa olsun, o sevgisini esirgemezi randevusunda. Şimdi yok. Biraz ani oldu sanki. Erken ya da. Daha olmamalıydı, sevgili Birand gibiler bu ülkeye bir daha gelemez… Özlendi bile şimdiden. Yüreklerde, kalplerde, yüzlerde… verdiği tebessümlerin intikamını alır gibi sanki ama yok, o kıyamaz… o unutulamaz. Gülüşü, bakışı ve kravatları… Özleyeceğiz seni, özleyeceğiz!

Tüm milletimize başsağlığı dilerim.

GÜNAHLARINDAN KORKANLAR SICAĞI SEVMEZLER

Her beden tozlu yollarda çamura bulandığını düşünür. Kimi tozdan soluksuz kaldığını sanır, kimi ise gerçekten çamura bulandığını… Çok az kişi bilir tozun yağmursuz çamurlaşmayacağını… Her şey gibi tozun da kötü olması için bir başkasının iyisine ihtiyacı var… Yağmur!
Gülü hayata döndüren yağmur, tozu çamurlaştırır! Ne tuhaf değil mi?
Kiminin baharları sondadır. Hüzün kokar… Mutluluğu bile hüznün gülen yüzü olarak tanımlar… En büyük dostları rüzgârlardır… Çünkü dalların kırgınlıklarına, yaprakların cansız bedenlerine sahip çıkar.
Kiminin baharı ilktir… Ilıktır… Ne seni yakar ne de beni dondurur… Kışa çelme takıp, yaza göz kırpar… Yağmurlar can yoldaşlarıdır. Kokmalarını, hep ayakta kalmalarını sağlar.
Bakmayın tüm bunlara ne ilk bahara ne de son bahara sığabilen canlar da var… Sıcağa düşman, soğuğa dostturlar. Çünkü onların paha biçilmez bir ‘beyaz’ umutları var. Hayallerini süsler, o beyaz içerisinde en çok prensesler kendilerini düşler… Bir prens gelecek diye beklerler… Çoğunun sonu hüsran olur, gelinlikleri eller arasında çamur olur, prensleri ise acımasızca ‘kardan adam’…
Bütün bunlar bile yazı kusursuz yapmıyor. Çünkü günahlarından korkanlar sıcağı sevmezler… Cehennemi anımsatır… tüm bunların yanı sıra güneşle dosttur. Bakamazsa bile…
Bütün bunların neresindeyim ben? Ne ilk bahar gibi anlık hevesim yağmurla ıslanacak, ne de bir yaprağın hazin sonuyum… Sıcakta donarım, soğukta yanarım… Hiçbirinde tutunamayan bir Gülhan’ım… Koskaca bir gül evi…
Bir aşığın dudaklarına kenetlenen sözlerinin yerine geçebilen bir ilan-ı aşk…
Hüzünle kaplı, buğulu gözlerin bir kağıt parçası üzerinde takılıp kaldığı kurutulmuş bir anı…
Sevginin ifadesi, ayrılığın özlemi, sözlerin çağrısıyım… Tutan ellerde seven, tutmak isteyen ellerde sevgiliyim…
Aşk eviyim, renkten renge girersem, ayrılığı bile özlerim… Bazen güneşe boyanır, ayrılkla anlaşır, yalnızlığa giderim…
Yağmur yağdı mı pembeleşirim… Heyecan olurum, umut olurum… Sevgiyi belli ederim…
Mavi giyer deniz olur, huzur veririm… Aşıkları dinlendiririm.
Kırmızıyla yürekleri kavururum, sevgi seli olurum…
Bazen beyaz olmaktan korkarım… Hangi elde masum bir gelin, hangi elde hüzünlü bir ölüm çağrıştıracağımı bilemediğim için…
Kısacası hayatı adımda yaşarım… Hayat bana ‘Gül-han’ dedi… Gül! Önce kendimi mutlu etmemi emretti… Sonra mutluluğum hana çevirdi…
Misafirperver bir yüreğim aslında… Lakin bilmeniz gereken tek bir şey var…
Siz beni hangi renge boyarsanız, ben o renkte görünürüm…
Ayrılığınız da, aşkınız da, yalnızlığınız da, umudunuz da sizin bana verdiğiniz renge ve değere bağlı…

 

(Okurum Gülhan Hanım’a sevgilerle)

kadınlar

SEKS İŞÇİLERİ DE İSYAN EDER (!)

Başlığı görüpte tövbe tövbe deyip, yüzü kızaranlar varsa okumasınlar!

Mesela kimse Arınç’ın yüzüne bakıp ‘vajina’ demesin… Yüzü kızarıyormuş. Kendisi mesir macunu fırlatabilir ne de olsa mesir macunu ‘viagra’ değilmiş… Ha O, viagra gibi sözcükler de kullanabilir… Ama kimse onun yanında kalkıp kadının organından söz etmesin… Organ dedim, acaba o da yüz kızartır mı?!

Neyse… Geçenlerde bir haber gördüm. Muhtemelen hepiniz de görmüşsünüzdür.

‘Hayat kadınları’ evlerin kapatılmasını protesto etmek için yürüyüş yapmışlar. Haber detayında, kadınların açıklamalarında ‘başka yerde çalışamayacaklarına göre’… diye başlayan bir cümle vardı. Doğru… Namuslu  (!) bir toplumun hiçbir ferdi bataklıktan çıkmak isteyen birini işe almazdı. Çünkü vesikalıydı bir kere…  Ee, durum böyle olunca, onlar da yürüme hakkını kendilerinde bulurlar işte.  Hatta bir tanesi, ‘bu benim ekmek param, ekmeğime dokunma’ yazan bir pankartla poz veriyordu.

Sonra haberlerin altındaki yorumları merak ettim, acaba bu habere ne demişler diye…

-Başımıza taş yağacak, tuuu utanmazlar! Bunlar tam fahişe!

-Sonumuz hiç iyi değil. Utanmadan yüzlerini de gizlemiyorlar.

-Allah belanızı versin. Gözlük takıyorlar bi de kendilerini gizlemek için… vs …vs…

Kime göre kim fahişe? Bilen şöyle gelsin…

Ama… Bi milletimizin neyi sevdiğini gözden geçirelim…

Mesela  diziler… (Başbakan bile dizilerle uğraşıyor, ben de yazsam sıkıntı olmaz değil mi? (!) )

Unutulmaz diye bir dizi vardı. Orada Eda diye bir kız, ablasının sözlüsüyle birlikte oluyordu. Tabi ablasının sözlüsü olduğunu bilmeden… Neyse, neticede âşık oluyordu. (!) Üstüne bir de hamile kalmaz mı?! Sonra ablasının sözlüsü olduğunu öğrendi ama aralarında büyük biiiir aşk vardı, vazgeçemediler (!) Herkes onların aşkına üzüldü, ağladı. Üstüne bir de abla suçlu olmaz mı âşıkları anlamıyor diye… Kız ablasının sözlüsüyle yatınca âşık sayıldı. Utanmasına da lüzum yok. Üstüne bir de namus bekçisi binlerce fanı oldu… O dizi de en çok beğenilen karakter oldu.

Sonra Kavak Yelleri’nin meşhur Aslı’sı… Bütün arkadaşlarının sırayla sevgilisi oldu. O, kimden ayrıldıysa, seyirci ayrıldığı kişiden nefret etti, kimi sevdiyse onu alkışladı. Aslı’ya her yol mubah sayıldı nedense… Hani bu toplumun ferdi olmazsam, neler neler sanacağım da neyse…

Yaprak Dökümü’nün meşhur Leyla’sı… Herkes onunla ağladı neredeyse… Necla da lanetlendi. Çünkü Leyla’nın kocasıyla kaçtı…  Hâlbuki önce Leyla, kardeşinin sevgilisini ayartıyordu ama bizim seyirci (!) nikâh kimdeyse onu akladı… Unutulmaz’ın Eda’sına sahip çıktığı gibi nedense Yaprak Dökümü’nün Necla’sına sahip çıkmadılar. Aralarındaki farkı hala anlayabilmiş değilim… (!)

Aşk’ı Memnu’nun Bihter’i unutulur mu? Kocasını, kocasının oğlum dediği kişiyle aldattı.Üstelik o kişi yani Behlül, Bihter’in ablasının eski sevgilisiydi. Ama millet Behlül’le Bihter öpüşsün diye de dört gözle bekledi. Behlül’e âşık Nihal’den nefret ettiler.  Hani ellerinden gelse ekrandan içeri girip, kendi evlerinde saklanmalarını teklif edeceklerdi… Onların da binlerce sahipleneni oldu…

Aşk’a (!) saygı sonsuz ne de olsa (?)

Yazık oldu Fatmagül’e… Fişlendi tıpkı sokağa dökülen hayat kadınları gibi… Hatta günlerce tartıştılar suçu ne diye… Sonuç ‘o saatte ne işi vardı sokakta’ oldu… Halbuki sevdiğini uğurlamak için yanına gidiyordu. Tecavüze uğradı hem de dört kişi tarafından… Tecavüzcüleri sorgulayan olmadı neredeyse… Herkes Fatmagül’e yüklendi… Sadece yengesi olsa tamam… Ama bütün ahali onu suçladı…

Bir de Uçurum’un kadınları vardı… Ne yollarla ne işkencelerle hayat kadını olmaya zorlandıklarını anlatıyorlardı. ‘Bakın biz de sizin eşiniz, kızınız, kardeşiniz gibi temiz, masumuz. Kendi isteğimizle burada değiliz demeye çalıştılar. Yardım edin, kurtarın diye seslenmeye kalkıştılar… Kimsenin, anasının karnında fahişe olarak doğmadığını haykırmaya çalıştılar. Kimse duymadı. Duymak bile istemediler, sahiplenilmeyince de hepsi susturuldu… Ekranlardan kaldırıldı reyting yüzünden… Yani izlemek kimsenin işine bile gelmedi.

Bu durumda hayatlarından çalınarak, zorla ‘hayat’a mal edilen kadınlara kim ağlar…

Hayat kadınlarına git gide mesleki isimler bulunmaya başlanıyor… Mesela en son duyduğum ‘seks işçisi’ydi…

Onlar seks işçisi olarak damgalanırken, porno ‘yıldız’ları ise kırmızı halı üzerinden yürütülüyor, alkışlanıyorlar. Dünyanın saygın kişileri haline geliyor. Aralarındaki fark ise adı üstünde biri işçi, mecburiyetten yapıyor, diğeri ise ‘yıldız’, isteğiyle yapıyor.

Günlük kıyafet değiştirir gibi sevgili değiştirenler merakla izleniyor, hayranlıkla alkışlanıyor. Çünkü gizli kaçaklı yapmıyorlar. Aleni bir şekilde, herkesin gözüne soka soka yapıyorlar. Hatta Müjde Ar’ın böyle bir filmi vardı. Komşusu olan bir kız sevgilisiyle aleni şekilde her şeyi yaparken, kimse bir şey bile demiyordu. Müjde Ar ise gizli gizli sevgilisiyle buluşunca mahalleli tarafından etiketlenip, başına gelmeyen kalmıyordu. Komşu kızı da yapıyor, ona niye bir şey demiyorsunuz diye savunmaya  kalkıştı ki hemen ‘ o gizli gizli yapmıyor’ diye lafı ağzına tıkadılar.

Gelelim habere yeniden… Utanmaz denilen ‘hayat kadınları’ namus bekçilerini inceden uyarıyordu.

‘ Genelevler kapatılırsa sokaklarda işimizi yapacağız, o zaman daha çok kadın cinayeti vs olur’ deniliyordu.

Hâlbuki ne kadar yanılıyorlar. Asıl o zaman ‘fahişe’ değil, ‘star’ olacaklarını bi bilseler (!)

Çünkü bu millet gizli saklı şeyleri sevmez…

Fahişelere gidenleri değil fahişelik yapanları yargılar…

Tecavüz edeni değil, tecavüze uğrayanı dışlar…

Çalanı değil, çaldıranı suçlar…

Hamile bırakıp kaçanı değil, babasız çocuk doğurmak istemeyip, çocuğunu aldıranı cezalandırır…

Gördüğünüz gibi ezber bozan bir milletimiz var.

Hal böyleyken etiketlenmek istemiyorsanız, tek çareniz var;

Ya  ‘aşığım’ diyeceksiniz ya da bu diyardan gideceksiniz…

Yoksa isyanınız içinizde patlar… Çünkü bu toplum namusun üstüne çıkana değil, altına yatana bakar… Kadının vajinası yüz kızartırken, erkeğin uçkuru gurur kaynağı olur…

 

 

18931

BİR YAZAR…

Bir yazar, ne zaman yazar olur biliyor musunuz? Yüreğindekiler dolup taştığında ve kimsenin kendisini anlamadığını düşündüğünde…
Bir yazar, ne zaman yazar olmayı seçer biliyor musunuz? Okuduğu kitaplardan çıkıp, kendi kitabını yaratmaya başladığında…
Bir yazar, ne zaman gerçek bir yazar olur biliyor musunuz? Kelimelerle dansı bir vals gibi, bir tango gibi, yarım kalmış bir melodinin gizli bir fısıltısı gibi kulağına, tüm bedenine yayıldığında…
Yazar olmak; kendi dünyanın kibritini çakmaktır. Gerektiğinde isyan bayrağını çekmek, gerektiğinde nemli gözlerinin o güzel yaşlarını kâğıdına damlatmak, kalemini de merhem yapmaktır.

Bir yazarın en çok sevdiği şeylerden biridir kalemi. Kalem biter, kâğıt biter. Yürekte hissedilen çaresizlik biter, acı biter, kaygı biter, aşk biter. Ama bir yazar bunca bitmişliğin, tükenmişliğin arasında yine de yazabiliyorsa işte o zaman gerçek bir yazardır.
Yazar, acıyı yazar. Yazar, sevinci yazar. Yazar, hayallerinin raftan kaldırılmışlığını, gerçeğe dönmüşlüğünü acı ile yazar.
Ben ne zaman yazar oldum biliyor musunuz? Etrafımda onca insan varken, onca kalabalığın ışığında, kendi karanlığımı, kendi yalnızlığımı gizliden gizliye keşfettiğimde…
Sığınacak bir liman varken, elimi tutacak benim gibi ufacık arkadaşlarım varken; gülerken ve türlü muzipliklerle eğlenirken, bunların bana yetmediğini düşündüğüm anda yazar oldum.
Herkes yazardı. Herkes yazan olabilirdi. Ama yazar olmak başka şeydi. Yazar, yüreğinde bir acı hissederdi, dokunurdu bir şeyler yüreğine bam teli niyetine. Sazından sözünden çaldığı geçmişini derleyip düzenleyip selama durur, yalnızlığa selamını çakar, kelimelerle oynaşırdı bir yazar.O acıyı hissettiğinde anlardı ki ilham gelecek. Anlardı ki yolda, anlardı ki acıyla artık baş başa değil, dostu yanında…

Bir yazar sevinci de çok güzel alır kaleme. Titrer önce vücudu, göğsü sıkışır ama sevinçten, mutluluktan sadece. O an yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluşur, yazar, durmadan yazar o anda. Anlatır herkese, hayatta sadece acının olmadığını… Bir yazarın da acı kadar mutlulukla beslenebileceğini anlatır. Ben ne zaman sevinci dokudum satırlarıma biliyor musunuz? Hayallerimde sarıldığım umudumu gerçekte bulduğumda. O yanı başımdaydı, ben görmek istemezdim tıpkı herkes gibi, her insan gibi…
Şimdi kaleme aldıklarımı sesli bir veda gibi döküyorum satırlara. Sesleniyorum.

Bir yazar, en çok kendi sesini, iç sesini duyar. Ondandır başka seslere yabancılaşması… Ondandır adı söylendiğinde tuhaf karşılaması… Çünkü o yazardır, yazar olarak benimsemiştir adını. Ben ne zaman adımı unuttum biliyor musunuz? Acılarımla başkalarının acılarına dert ortağı olduğumda… Gözleri yaşarttığımda, adımdan ‘Yazar’ diye bahsedildiğinde, yazar olarak anıldığımda gerçek adımı unuttum. Bazen umuttum, bazen acıydım, bazen gerçektim ve bazen en olmaz hayallerdim. Ama esas adım yazardı. Yazardım.

Bir yazar, ne zaman yüreğini törpüler biliyor musunuz? Soru işaretleri azalıp, noktalar çoğaldığında…
Yazar, nokta koymayı bildiği zaman hayatı öğrenir. Çünkü her bir nokta hayatı öğrenmenin bir başka yoludur. Aslında herkes noktalarla büyür, belirsizliklerle değil… Soru işaretleriyle hiç değil!
Ben ne zaman hayatı öğrendim, biliyor musunuz? Noktalarım içime işleyip, satırlarımdan taştığında. Anladım ki, hayat gülümseyenleri daha çok severmiş. Noktalar koyulunca da hayat daima gülümsermiş. Biten bitermiş. Biteni yazdım, gideni yazdım, döneni yazdım. Gidenler oldu da satırlarımda, dönenlere gerçek hayatta hiç rastlamadım. Onlar sadece şiirlerde, şarkılarda, romanlarda dönüyorlardı.

Hiçbir giden, valizine dönüş sihrini yerleştirmiyordu. Herkes sadece gitmek için gidiyordu.
‘Ama dönecek’ derdi her yazar. Bu satırlar sona erdiğinde, o da dönecek. Yoktu böyle bir şey, bilirdik aslında, yine de çaresizce alırdık kaleme, bir umutla…

Bir yazar, ne zaman gerçekten bir yazar olur biliyor musunuz? Umutlar intihar ettiklerinde, kalemlerindeki umutların hiç tükenmeyeceğini bildiklerinde… 
Bunu idrak etmek zordur. Ama hayat aslında zor yollardan geçer. Yazar, adını nasıl yazarsa yazsın, hayat ve insanlar, yüreğindeki o müthiş fırtına hiç durulmadan onu yazar olarak yazar.
Ben en çok ne olmayı istedim biliyor musunuz? Bu sorunun cevabı sorunun içinde, biliyorsunuz.
Ben de bir kulum en nihayetinde. Bir yazar, ilhamını ne aşktan, ne sevgiden, ne de ihanetten alır. Onun aldığı ilhamın baş kaynağı, o kulu; o yazarı yaratan, yaradandır.

Bir yazar büyüklüğünü yaradanına borçlu olduğunu bildiğinde o zaman kendi ölümsüzlüğünü yaratır. İşte o zaman gerçeklerin baş harfi, hiç tükenmeyecek olan gerçek bir yazardır.

Dilara AKSOY

Bu*

Üç kişilik bir hikayenin, mutlaka kaybedeni olur. Kaybeden üç kişi bilir olanları. Biri ölür ama hikayenin sonunda.
Tek gerçek, bu.
Üç kişilik bir hikaye siler insanı. Gururunu kırar, acıtır. Ki acıyan herkes yalan söyler, kendinden kaçmak ister. Yalan kalır hikayenin sonunda. Tek doğru, bu.
En çok kadın yalan söyler, en çok o acır çünkü. Kadın, hem kanan, hem bırakılan.
İki kafanın (?) arasında kadın, bir yanı utanç. Diğer yanı hüsran ki acımasız …
Biri hep arafta kalır hikayenin sonunda.
Tek ağlayan, o.
Üç kişilik bir hikaye;  herkesi kandırır, kanatır.
Tek son, bu.

Gustav Klimt

Sen benim Kâbe’m, Kudüs’üm, Beyrut’um, kutsalım. Ağlatan, ayıran bütün duvarlarım, ucunda durduğum uçurumlarım.


Biliyorum, bırakmazsan kendini bana ya da uçurumdan, yaşayamam.
Sana dokunduğuma inanıyorum. İnandığım için sana dokunuyorum. Ki biliyorum, günahım; sana olan uzaklığım.
Ve dudakların, dudakların cennete açılan kapım.

Öncesi hep yavan sen yoksun diye. Aynı, ışıltısız ve tatsız. Ama ya sonrası, dudaklarından sonrası? Uçurumun kenarında olsa bile hep çiçek. Yine mi çiçek, evet, -hamd-olsun. Ama kahretsin işte! Bırakamazsan kendini kalır boşlukta ruhum. Öncekiler, daha öncekiler ve daha öncekiler. Ya da olası sonrakiler gibi ol işte. Al özgürlüğünü yanına, karış ruhuma.

Ölüme en yakın, bilinmez ve hep anlatılan o kutsal anda öp beni.

Hayat vur ruhuma.

Mutluluk

TANIMSIZ BİR KELİME

MUTLULUK ne demektir bizim için? Nedir bu kelimeyi esrarengiz kılan güç?  Nedir hayatımızın kilit noktası yapan? Nedir bizi böyle peşinden koşturacak kadar cazipliği?

Gecenin karanlığında, karanlık bir sokakta binlerce insan buluşmuştu nedenini niçinini bilmeden. Kimse kimseyi tanımıyordu. Ilık bir rüzgar, soğuktan donan bedenleri ılık ılık ısıtıyordu .Gökyüzü yıldızsızdı ama o muhteşem ay muhteşemliğiyle gökyüzüne tutunmuş vaziyette ortamı az da olsun aydınlatıyordu.Sokağın ortasında,tahta bir sandalye konulmuştu.Kısa boylu,biraz kilolu bir adama bir el dokundu,korkuyla sandalyeye doğru gitti ve yavaşça oturdu.Esrarengiz kişi esrarengiz ses tonuyla:

-Mutluluk nedir senin için?

Adam önce şaşırdı. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra konuşmaya başladı.

-Mutluluk benim için paradır. Param varsa mutluyum yoksa mutsuzumdur. Parayla satın alabileceğim her şeyi alabilirsem de işte benden mutlusu yoktur.

Esrarengiz ses:

-Sus ve kalk oradan!

Uzun boylu, genç bir bayan oturdu bu sefer sandalyeye. Artık her gelen kişi ne hakkında konuşmaları gerektiğini biliyordu. Bayan önce biraz düşündü. Daha sonra ise,

-Eşimin ve çocuklarımın mutlu olması, hep yanımda olmaları beni mutlu eder. Mutluluk budur benim için.

Esrarengiz ses:

-Tamam, yeter!

En son minik bir çocuk geldi. Hızlıca oturdu sandalyeye.

-Mutluluk benim için hayatın kendisidir. Acısında, tatlısında her anında gizlidir.Kimi zaman minik bir bebeğin gülümsemesinde,kimi zaman el ele tutuşan iki sevgilinin avuçlarında kimi zaman da başını eşinin omuzlarına yaslayan yaşlı bir dedenin yaşlı kalbinin içindedir.Mutluluk, gözyaşının minik damlaları,tebessümün ince çizgisi, kahkanın derin sesidir.İnsan görmek isterse onu her an her yerde görebilir.Yeter ki ,iki çift göz ve tek bir kalp dışında bir de gönül gözüne sahip olsun ve etrafını o gözle görebilsin.

Bu sefer esrarengiz kişiden hiç ses çıkmamıştı. Çıkması da imkansızdı zaten. Minik bir çocuk, kocaman yüreğiyle bedenen büyük ruhen küçük bu koca ama boş topluluğa çok güzel bir ders vermişti. Bu saatten sonra ne konuşulacak tek bir kelime ne de kurulacak tek bir cümle kalmıştı.

-SON-

561007_4063702109879_1367029706_n

BOŞUNA

Yanık türkülerle geldim sana
Penceremin kenarında duran saksım,
Yüreğimde sana ayırdığım tahtın
Bitmeyecek olan türkülerimle geldim sana
Elimi tut, elini ver diyemem ki
Gözlerim her şeyi anlatır nasılsa

Sana biriktirdiğim müziklerle geldim
Her birinin kendi içinde notası var da
Söyleyeni yok
Es’lerimi kaybettiğim şarkılarımla geldim sana
Duramadım,
Sana kanarken tutamadım kendimi
Vedası çatlamış,
Kanı bozuk şiirlerle geldim sana
İçeri alman için yalvaramadım
Onlar anlatırlardı her şeyi nasılsa
Aslımı kaybettiğim yollarla geldim sana
Sana çıktı fallarım
Vücudumun derin yaralarıyla sardım gönül yaramı
Bendeki yarayı bilmezsin, anlamazsın canım…

O yaradan kurtulabileceğimi söylüyorlar
Kurtulmak istemiyorum
Orada geçmişim yatıyor boylu boyunca
Saçları ağarmış, korkularından arınmış,
Yalnızlığına sığınmamış geçmişim yatıyor.
Seni tanırım, bilirim de adını söyleyemem
Ben bile bilmedim ki hiç adını
Sana geldim ufalan yanlarımla
Küçücük kaldım, örtündüm aşkına
Mabedimdi aşkın,
Susadım senliğimin en derin varlığına
Sen olarak ölmek istedim
Yaşamak da seninle güzeldi aslında
İlham perilerimle geldim sana
Kucağına yattık sere serpe
Zaman çok çabuk geçiyor
Zaman çok çabuk geçiyor
Zaman ne de çabuk geçiyor
Zamanımın çalınmışlığında kalbimi de verdim sana
Çalmadığın hiçbir şeyim kalmasın
Gönüllüyüm
Gözyaşlarımı da çal, hakkındır
Hakkımı da al, helâl olsun ama…
Gelecek vaat etmeyen ânlarımla geldim sana
Tek bir ân…
Bir dakikalık sevgi duruşumla geldim sana
Saygımızı zaten kaybetmiştik!
Çamurlanmışsın görmeyeli
Büyüdükçe kirlenirdi zaten insanlar

Kalemimle geldim sana
Yazmıyordu
Seni görünce yazar belki dedim
Yazmadı
Bir sonumuz bile yoktu yazılacak
Silgimi de aldım yanıma
Geçmişi sil baştan yapıp
Gelecek inşa edelim dedim
Olmadı…
Olmayan ne çok şey varmış!
Sen ol ama hayatımda diyemedim
Olmazdın, olamazdın aslında.

Nokta güzelleşti
Noktayı koyma cesaretine sahip olunca
Noktalarım bile güzelleşti
Nokta sevgilim,
Sadece küçük bir nokta
Nokta sensizliğimin,
Senliğimin yıllarına.
Bitecekti zaten,
Uğraşmak boşuna
Boşuna uğraşmak…

Dilara AKSOY