Kategori arşivi: Şiirsel Anlatım

Şiire benzer anlatımla oluşturulan düz yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

deneyim

İSTENMEDİK TEKRARLAR – Armut ve İnsanlar

Ansızın – Sakince

Bir akarsuyun önce,
denize dökülmesiyle
başlar her şey,
sakince

Hayatın dengesi tersine döner
neşeyle yüzen balıklar,
ansızın
dalgalara girince.

Şelaleden helecanla çıkan
çırpınışı gibi balıkların,
her şey başlar
ansızın

Mevsimler son bulur
solan ışıkta önce,
biterken bir gün güneş
sakince.

Yaşamın kıyısına tutunur gibi tutundu larvalar nehrin ortasındaki çakıllara. Gözlerin gibiydiler uzaktan bakıldığında. Akıp giden bir nehrin ortasındaki iri çakıl taneleri; sanki her biri…

***

Bizi olgunlaştıran, ilerleyen zaman olamazdı sadece. Öyle ya armutlar olgunlaşır zaman kavramı ile. İnsanoğlu yalnız zamanın tesirinde kalsa idi tecrübe denen illet hiç uğramazdı yakın semtine.

O zaman bizi armuttan ayıran şey ne?
Armut dalında olgunlaşmayı beklerken, hiçbir şey yapmaz; bu mu?
Yoksa akıp giden zamandan, habersiz oluşu mu?
Çürüyeceğini bilmeden vakti gelince…
Aynı yaratıcı yaratmadı mı onu da?
Bizi koruyup gözettiği kadar gözetmez mi yoksa, hiçbir şeyden habersiz bekleyip duran dalındaki bir armutu?
Yaratıcı hiç yarattığına der mi: “Çürüsün gitsin, o sadece her şeyden habersiz bir armuttu.”

Demez herhalde. Biz kendi kaderimizi yaşarken armut da kaderini yaşar dalında çünkü. O akıp giden zamanın da farkındadır kim bilir? Ham iken olgunlaşmayı, çürüyüp gitmeden dalından koparılmayı ne çok istemektedir belki.

Bir armutun bile hikayesi, sadece ilerleyen zamandan ibaret değil öyleyse. Başına neler geleceğinden habersiz bir armut, dalında durduğu her güne şükreder; çürümediği ve tadına hiç bakılmadan toprağa düşmediği için.

Onun kaderi, beklemektir işte.

Armut kadar farkında mıyız peki biz ilerleyen zamanın?
Bizim kaderimizdeki bizi olgunlaştıran şey ne?
Bizim kaderimiz, sadece beklemekten ibaret değil ise olgunlaşma sürecinde, sadece tevekkül mü, sadece şükür mü?
Yoksa sallanıp dururken, yaşama telaşı ile geçirirken ilah-i mevhibe olarak sunulan hayatı; tevekkül, şükür, bunların hepsi ömrün içinde bir bütün mü?

***

Sanıyorum ki bir armutun başına gelenlerden daha çok şey yaşıyoruz bizler. Başımıza gelen olaylardan ziyade istenmedik tekrarlar ve meydana gelen hüzünlü olaylarla başa çıkmasını, onlar tekrarlandıkça öğrenişimiz bizi dize getiren …

İşte bizi armuttan ayıran en önemli hadise; tecrübelerimiz ve bu istenmedik tekrarlar.

Armut olgunlaşırken şükredip bekler. Armut’un başına gelenler sadece bir kereye mahsus yaşanmıştır. İnsanoğlu ise olgunlaşırken tecrübelenir, istenmedik tekrarlarıyla başa çıkarken, tecrübelerinden yararlanarak olgunluğunu kıdemli hale getirir.

Oysa bir armut’un, olgunluğunu kıdemli hale getirecek vakti yoktur. Vakit çok kısadır onun için. Yaratıcı zamanın içindedir ve bir armut olgunlaşırken yaratıcısının ona verdiği bu kısa süreyi en iyi şekilde değerlendirmelidir. İnsana ise dün, bugün, yarın diye kestirilip atılamayacak bir zaman sunulmuştur ömür denilen hayat yolculuğu içinde.

Bu rüyadan ibaret saydığımız dünyevi zaman kavramına, azımsanmayacak türden hikayeler sığdırılır. İnsanoğlu, dalında duran armut misali sallanırken doğumdan ölüme kadar, istenmedik tekrarların çokluğu ve onlarla baş etme yolları ile olgunlaşır.

Tecrübelerimizi, tekrar tekrar ısıtırız soframızda. Soframızdaki tecrübeleri lezzetli kılan, tıpkı etimizi yakan ateş misali, yemeğimize ziyadesiyle tuzlu gelen istenmedik tekrarlardır.

İstenmedik tekrarlarınızla başa çıkmayı öğrenirken, tecrübeleri doğru kullanabilmeli ve olgunlaşmanın hakkını verebilmelisiniz. Yoksa, dalında olgunlaşmayı beklerken çürüyüp gitmeyi, lezzetinin tadına varılmadan toprağa düşmeyi istemeyen bir armuttan farkınız kalmaz…

bir_tatli_huzur_1257181825

CUMA NOTLARI

Kendini bir şey sanmak Özgüven değildir diyor Cemalnur Sargut hanımefendi ve ekliyor; bu, nefse ait kibir duygusudur yalnızca. Çünkü her şey gibi Şahsiyet de Allah’a aitti, özgüven ise sağlam bir iman gücü ile mümkün kılınabilirdi. Eğer sahip olduklarımıza taparsak (benlik, bilgi, mal-mülk, evlat, aile) bizi cehenneme biraz daha yaklaştırırlar sadece, hepsi bu. Cehennem kapıcısının adı bu yüzden “Malik”dir.

Öyle ki biz ne kadar çok sahiplenirsek bu dünyada bize ait sandıklarımızı, benliğimizi, bir adım daha yaklaşıyoruz ateşe; uzaklaşırken iman gücünden, o yersiz “Malik” duygusu ile.

Cemalnur Sargut yeni alınmış arabayla gezen oğluna gece yarılarına kadar ulaşamadı. Araba yeni, oğlu hevesli, fakat acemiydi. Uyku tutmayınca gezip durmaya başladı evin içinde. Sonra bu fazla panik ve endişe halini düşündü birden, “Allah bize ne der?”

-Eğer sen koruyabileceksen O’nu ben çekiliyorum, al istediğin kadar kolla ve koru!

Bunları düşününce, evladını zaten bir koruyan olduğunu, kendi korku ve endişelerinin aslında hiçbir işe yaramayacağını farketti, duasını etti ve sakin bir şekilde bekleyerek yatağına gitti. Evlatlarınızı, malınızı, mülkünüzü, hayatınızı ne kadar korumaya ve sahiplenmeye çalışırsanız Yaradan o kadar çekilir üzerinizden.

Bize eziyet edenlere ettiğimiz beddualar da yine aynı şekilde Allah’ın işine karışmak değil midir? “Ben ona şu cezaları vermeni uygun görüyorum” demek değil midir aslında; haşa! Allah kimi ne şekilde cezalandıracağını da vaktini de bilendir. Ettiğimiz beddualar yine kötü enerji olarak bize geri dönmekten başka bir işe yaramaz. O yüzden biz zulüm edene beddua etmekle uğraşmak yerine, eziyet eden de muhakkak Allah’ın bir tecellisidir diye düşünmeliyiz; bizim yeryüzündeki bu sınavlarımızın ceremesinde. Ezilen haline, başına gelene şükretmeli, zulmü yapanı Allah’a havale, kendini ise sonsuz bir güven ile yine O’na teslim etmelidir.

Kalbin enerjisinin dünyanın enerjisinden daha fazla olduğu ispatlanmış ise bilimsel verilerle bugün, o halde yıldızınıza enerjiyi gönderen de sizsiniz. Beddua, öfke, haset, kin kalbinizdeki enerjiyi bedeninize hastalık olarak sürüklerken, affetmenin, sevmenin ve paylaşmanın yeşil enerjisi huzura eriştirmekte bizleri.  Öyleyse bu ilahi mevhibeyi neden kötü enerji yayarak mahvedelim? Demek ki bu dünyada fallar bile boşa çıkıyor; falınızın fallanması bile, sizin yıldızlarınıza, evrene gönderdiğiniz enerjiye kalıyor.

Musa bir gün Allah’a sordu:

-Ey Rabbim, bizi o kadar çok seviyorsun ve öyle severek bu dünyaya gönderiyorsun ki, neden bize bu kadar eziyet çektiriyorsun, anlamıyorum?

-Ey Musa git bahçene bir şeyler ek, dedi Yüce Yaradan o vakit Musa’ya.

Musa gider tohumlarını eker. Onları tüm sevgisi ile sular, besler, büyütür. Hasat zamanı gelmiş, biçmeye, budamaya başlamıştır Musa, sevgiyle büyüttüklerini.

Allah sorar:

-Napıyorsun Ey Musa? Neden biçiyorsun onları?

-Ey Rabbim sen öyle öğrettin bize. Önce ekeceksin, büyüteceksin ve zamanı geldiğinde de onları biçerek, budayarak, sapla samanı birbirinden ayıracaksın.

-Gördün mü Musa? Sapla samanı birbirinden ayırmak için ben de öyle yapıyorum.

Bizler nefsimizin kurbanı olmamalı, başımıza gelen haksızlıklar ve eziyetler karşısında bunun iyi bir kul olmamız için verilmiş fırsat olduğunu düşünerek şükretmeliyiz. Bireysel olarak, kendimize yapılanlara karşı hakkımızı kollarken isyan etmemeliyiz. Yine aynı şekilde dünyaya, dine, insanlığa yapılan zulümler için de sessiz kalmamalıyız.

Karşımıza çıkan her suret Allah’ın bir tecellisidir.

Adamın ayağını kedilerinden biri ısırmış, adam üzerine düşmeyerek yarası ile epey bir süre ilgilenmemiştir. Bir gün artık acıya dayanamayarak doktora gitmiş, doktor kendisine yarasının çok kötü hale geldiğini, kangrene dönüştüğünü ve ayağının kesileceğini söylemiştir. Adam boynunu büküp, çaresiz, sessiz bir şekilde evine dönmüştür. Evinde dinlendiği bir sırada kedilerinden biri, yine ayağının üzerine çıkmış ve yaralı bölgeyi yalamaya başlamıştır. Adamcağız, ayağı nasıl olsa artık kesileceği için hiç ses etmemiş, kedilerinin biri bir tarafını yalarken, öteki diğer bir tarafına çıkıp yalamaya devam etmiştir. Ertesi gün doktoruna gider, ayağı artık kesilecektir. Doktor yarasını tekrar kontrol eder ve adama şunları söyler;

-Her ne yapıyorsan yaptığına devam et, çünkü yaran iyileşmeye başlamış!
Yani adamın ayağını hasta eden de kedileri olmuştur, iyi eden de. O kediler ise yine Allah’ın tecellisidir.

Musa’ya bir ağacın içinden seslenen seste Allah’a aitti “Ben senin Rabbinim Ey Musa” diyen; bugün sana geleceğim Ey Musa deyip kapısına aç bir uyuz kedi olarak gelen de.

-Ey Rabbim, bugün hep seni bekledim. Neden gelmedin?

-Geldim Musa. Kapını açıp beslediğin, o aç, uyuz kedi mahlukatım olarak geldim…

Fakir bir adamcağız gece yarısı camiye gitmiş ve namazını kılmıştır. “Allah’ım bu vakitte herkes sevgilisine giderken ben sana geldim, benim sevgilim sensin” diyerek duasını eder ve seccadesi üzerinde uykuya dalar. O vakitlerde fukaranın evine bir hırsız girer. Aslında etrafta çalınacak hiçte değerli bir şey yoktur. Ama adı üzerinde hırsız bu, bir şey çalmadan çıkar mı? Eline ne geçerse atar çuvalına. Döner arkasını ve çıkmak ister, bakar ki ortada evin kapısı yok! Adam korkudan çuvalı hemen atar sırtından ve boşaltır eşyaları. Tam çıkacakken kapı işte ordadır. Kapıyı görünce eline alır çuvalını ve eşyaları tekrar doldurur. Çıkacağı zaman kapı yine ortada yok! Şaşkınlık içerisinde çuvalı korkuyla tekrar boşaltır lakin boşalttığı her seferde kapı oradadır. Bu olay birkaç kez tekrarlanır. Adam, çalmaması gerektiğini anlamış olduğu halde dönüp gidemez eli boş ve ne olursa olsun çıkmaya karar verir. Bu kez duvarda bir yazı belirir,

“Ey Hırsız, Seven uyumakta ama Sevilen Hep uyanıktır!”

Biz yaratıcıyı ve yaradılanı sevenler uyusak da, gaflete düşüp zaman zaman O’ndan uzaklaşarak bildiklerimizi uygulamayasakta, O hep uyanık, bizi koruyup gözetmekte, bizim içimizde, her yerde; bizim gelmemizi beklemektedir…

Bir gün ister istemez
Karşısında olacaksın kaçtıklarının

Dua et
O gün henüz mahşer olmasın…

Cahit Zarifoğlu

Her yaptığımızın hesabını verebileceğimiz günler geçirebilmek ümidiyle…

 

DUDAKLARINDA BAŞLADI HER ŞEY

Dudaklarında başladı her şey…

Oysa dalından düşmüş bir yaprağın yerdeki çaresizliğine benziyordu umutlarım, hiçbir adımım beni tamamlamaya yetmiyordu. Her şey yarımdan biraz daha eksikti.  Artılarım yorgunluk, halsizlik, suskunlukken, en gerçek arkadaşım yalnızlığımdı. Onu çok seviyordum; çünkü ben onu ne kadar bırakmak istesem de o benden asla vazgeçmiyordu. Yüreğimin elinden sıkıca tutmuş, başka avuçlardan bile saklı tutuyordu. Susuzluğumu gözyaşlarımla gideriyordum. Uykusuzluğun dibine vurduğum anlarda bile gözlerimi açık tutuyordum. Yaşanacak ne varsa bilmek, görmek ve duymak istiyordum. Oysa içten içe benimsediğim üç maymunun şahane oyunuydu. Bu oyun iki benlik oluşturmuştu. Biri herkesin gördüğü, diğeri ise yalnızca benim gördüğüm…

Herkesin gördüğü herkesçe bir iyilik perisi, laf cambazı, oyun hamuru, gücün simgesi, deliliğin iliklenmemiş gömleği, siyahla beyazın çılgın dansı, grinin vazgeçilmez sonuydu. Ya hepti ya da hiç… Sıfatı bedeni, kararları hayatıydı… Ayaklarına yakışan gitmek; yüzüne iliştirdiği sadece gülmekti… Herkesin gördüğü ‘ben’de hükümsüzdüm. Görmek istedikleri kadardım. Üzülmek hakkı yalnızca benim gördüğüme aitti…

Benim gördüğüm karanlıktı, soğuktu, acımasızdı, kendine hırçın, kendine kızgın, kendine asiydi. Güçsüzlüğü gözyaşlarıydı ve onlar hep gecelere aitti. Onlar sadece yağmur yağarken serbestti. Herkesin var olduğu dünyada koca bir kalabalığa sahip yalnızlık abidesiydi.

Nadasa bırakılmış bir ömrün vazgeçilmez bekçisiydim… Herkes için dilediklerim kendime yasaktı. Herkese yapmaktan kaçınmadıklarım, kendim için üşendiklerimdi. Yanan bir tenin buz kesen parçalarıydı ellerim… Ben hem sıcaktım hem de soğuk… Kendimle ben arasında ince bir çizgi vardı. Ne ben çiğneyip geçebildim ne de kendim… Ben bana yasaklı olup herkesindim… Ben sevilirken, kendim sessizce severdim.

Bir yaprağın son serzenişiydim. Git gide eğildim, git gide sarardım… Rüzgara boyun bükmeye bile razıydım. Ne tutunduğum bir dalım kalmıştı ne de savrulacağım yerim… Yerde her an çiğnenme riskiyle bekledim… bekledim… bekledim…

Sonra sen geldin… Dudaklarında başladı her şey… Küçük bir dokunuş… Küçücük bir buse bir rüzgar gibi bedenimi yerden kaldırıp, can verdi…

Ne ben karşı koyabiliyordum ne de kendim… Sen dokundukça sararan yerim yeşermeye başlıyordu.

Sen baktıkça gözlerim bakışlarını yerden çekip, gözlerine değmek istiyordu.

Dudaklarında başladı her şey… Yalnızlığım bile beni istemiyor, sen diyordu. Git gide büyüyordun içimde, git gide gülüyordum.

Tenin tenimdi, senleyken soğuk bakışlarım bile yanıyordu…

Sen geldikçe, ben küllerimden yeniden doğuyordum…

Dudaklarında başladı her şey… İçim dışım birdi artık… Ne herkesin gördüğü kadardım ne de yalnızca gördüğüm kadar. Kendimi nerden toplarsam toplayayım ‘sen’ kadardım artık.

Dudaklarında başladı her şey… Dudakların dudaklarıma değdiği yerde yalnızlığım çığlık çığlığa kaçıyordu benden…

Sonbahar kışa girmeden ilk’e dönüyordu. Seninle yeniden ilkbahar oluyordu… Bir dokunuş dudaktan kalbe, bir bakış yerlerden gözlere yükseliyordu…

Senle bir ben doğuyor, bin ben ölüyordu. Şimdi sahip olduğum bensin… Şimdi sahip olduğun senim…

Ne güzel… Dudaklarında başladı her şey… Yüreğinde büyüyorum, yüreğimde yaşıyorsun…

Her gün dudaklarında açıyorum gözlerimi hayata, yüreğinde uyuyorum. İyi ki varsın AŞK! İyi ki hayatımdasın…

 

 

 

londra-gunlugu

Londra Günlüğü

Sisli ve soğuk bir Londra sabahı… Burası “Melekler Şehri” değil!
Kargaşa ve gürültü dolu caddelerden geçiyorum… Eski kahverengi evler bin bir türlü hayatlara sahip çıkıyor… Her evde başka bir sinema, her neonlarla parlayan dükkanlarda seyirlik tiyatrolar oynuyor…
Burası “Melekler Şehri” değil!
Sonsuz bir izdüşüm var… Burası onlara benzemiyor… Kayıp hayatlar ve bir kola şişesinde iki pipet gibi duran aşklar yaşanıyor… Soysuz ve asaletten yorgun bedenler metrolara doluşmuş… Sıkışan ruhlar arasında koltuk numaramı arıyorum! Her “morning” tebessümünün ardında, sizi baştan aşağıya süzen bakışlar görüyorum…
Burası “Melekler Şehri” değil!
Sevimsiz ve izole edilemeyen bir havası var… Eskimiş kaldırımlarda yürürken, onlarca insan size çarpıyor ve her biri omzunuzu yere geçirmek için adeta yarışıyor… Ait olmadığın bir yere “cuk” diye oturma fikri bir süre sonra “tutku” haline geliyor…
Evet, burası “Melekler Şehri” değil!
Hiç melek görmedim… Ama… Yine de yaşanılabiliyor!

-madimak-oteli-

!!! MADIMAK !!!

Allahü  Ekber sesleriyle inliyordu Madımak,

Takvimler geri gitmişti,

Aynı böyle bir şeydi karanlık çağda yaşamak.

 

Bir ateş yandı,

Yürekler yandı,

Madımak’ta insanlık diri diri yandı.

 

Takvimler geri gitmişti,

Aynı böyle bir şeydi karanlık çağda yaşamak, yaşatmak.

Allahü  Ekber sesleriyle inliyordu Madımak,

 

Madımak ise o yer ve şairsek,

Korkmuyorsak, ateşler içinde de güle biliyorsak,

Adımız biliniyorsa, dışarıda bağıra bağıra haykırılıyorsa

Ve gece ise cellâdımız dışarıdakiler değil de Azrail ise,

Canımız burada teslim olsun yüce Allah’ a.

 

Allahü  Ekber sesleriyle inliyordu Madımak,

Bilmezlerdi, Müslümanlık değildi canı bedenden ayırmak.

 

Oyunlar oynuyordu çocuklar taşla, ateşle,

Kadınlar yani emektar, doğurgan kadınlarımız kocalarını Müslüman sanıyordu,

Övünüyordu infilak eden yüreklerle,

 

Sivas yanıyordu,

Ateş Madımak’ ı sarıyordu,

 

Allahü  Ekber sesleriyle inliyordu Madımak,

Bilmezlerdi, Müslümanlık değildi ölüm diye bağırıp ateşler yakmak.

 

Yanıyordu şiirleri eğip başını izlemekle yetiniyordu,

Eli kolu bağlıydı bir vakitler kitapları yasaklanıp meydanlarda yakılıyordu,

Saçı tutuşmuştu yanmadan önce bedeni,

Ölüm arkadaşlarıyla tekrarladılar yeminlerini,

Böyle bir veda yaşarttı gözlerini.

 

Korku misali,

Milyonların yüzüne atılmış bir tokat misali ,

Uyku misali gözlerini kapattı,

İnsanoğlu sessizliği o an yarattı ..

KADİR   BAYATA

 

(yangın yeri  sayfa 150 _ 151)

 

atomic bomb ever used

Ne zaman şair olsam Hiroşima’da bir çocuk olurum.

Ne zaman şair olsam Hiroşimada bir çocuk olurum , atom bombaları düşer amerikan yapımı ,amerikan usulü barış düşer gökten al kanımı içmek için ,

Ne zaman şair olsam içimde ki o çocuk ve ben uzanırım  çiçeksiz , yeşermekten habersiz o toprağa  ölmek için ,

 

Al   kanımı içmek için bu yol zor yol ..amerikan usulü atom bombası ve donanması barış için ,

Ne zaman şair olsam mürekkebim kan dolar ,ellerim yok olmuştur o an ..

Hiroşimada bir çocuk ağlayamaz al kanında ki yasından ,

 

Ne zaman şair olsam evde olamam ,bekleyenim olmaz ,sevenim olmaz ,olamaz.

Ne zaman şair olsam kalemim yüreğim kadar kanamaz , kanayamaz.

 

Ne zaman şair olsam içimde ki bu yalnızlık küfreder,

Ne yazık ki Hiroşimada o çocuk , ben ve on binler öldüler ..

Kadir Bayata

dunya-ay

Biz Dünyayı kurtarmaya geldik onlarca sefer , Onlarca şuursuz kişi ,

Biz Dünyayı kurtarmaya geldik onlarca sefer ,

Onlarca şuursuz kişi ,

Şiirler söyleyip ,avuç dolusu şiiir satacaktık

Su gibi ,ekmek gibi ,

Biz bu işi başaracaktık ,

Biz Dünyayı kurtarmaya geldik onlarca sefer ,

Onlarca şuursuz kişi ,

Göç mevsimi başlaman biz göç edecektik ,

Göçmen kuş misali biz bulutlara ,

Biz hep yaz geçen mevsime gidecektik ,

Biz Dünyayı kurtarmaya geldik onlarca sefer ,

Onlarca şuursuz kişi ,

KADİR   BAYATA

yagmurtuana_point_of_imagination

DÜŞ BOZUMU

Düş bozumu art niyeti çürük hayallerimi,
Kirpik uçlarında sallandırıyorum.
Gölgeni şifa niyetine örseledim hiçliğime,
Şimdi gidiyorum,
Sarardığın mavi sevda süzülüşlerine beni de ekle!
Ağladım mı yoksa?
Evet, ağlıyorum.

Bağrından kopup geldim illetli zoraki aşk oyunumdan
Bir düştüm, iki kalktım sırf paslı gururumdan!
İğneleme aşkı,
Şahit yaz beni,
Ayrılığımızın ölüşlerine…

Gidersen,
Sevda ezsin yüreğini,
O tertemiz gönül kuşlarının öpüşlerinde…
Âşık mıyım yoksa?
Hayır, sevmiyorum.
Derdim yırtıldı hazan yapraklarımın sayfalarında
Noktalarımı virgüllerimi bulamıyorum.
Derdini anlat ekose muratlarının sürgünlerine…

Deseni ayardan kaçtı,
Hezimeti benden ayrı kopar fırtınalı sevişlerinin,
Gidiyor muyum yoksa?
Evet, gidiyorum.
Mektup yaz pembeli bahar düşlerime…

Dilara AKSOY

Bazı yarınlar

ve olaylar gelişir
biri önce biri sonra
bir önce,
bir sonra,
ardının ardına,
sırayla,
aynı anda
ama gelişir
olacak olan işini bilir
önce ve sonra diye ayılır
zaman,
insan,
sen,
yine sen
öncesiz ve sonrasız olan bir o asl…
neyse,
konumuz o değil
onun konusu ben değilim
zaten isimsiz mektuplar
hava muhalefeti nedeni ile
kansız ölüm iktidarsız
bazı diller vesile acılara

ve acılar gelişir
büyür
yüzbinlere,
dahaçokbinlere dağılır
farklı dillerde,
farklı tenlere
bazı eller bırakılmamak içindir,
yaşam adına
eller önayak yarınlara,
ümitler hep yarına
yarın hiç olmasa sözlüklerde
sen terli,
ben kirli
biliyorsun
aslında yarınlar ölmek içindir

ve ağzım bozuk
çatal diller
acı dokunur mu tenlere
bazı kelimeler susmak içindir
acının karşısında
mahmurlaşmış hisler
iç organlara çarpar,
durur,
tekrar vurur
hepsine sebep

ve hep aynı ses
aynı dilde,
aynı tenden,
aynı boş salonda,
bütün köşelere çarpar
son için geri gelir kulağına
“gidiyorum bu*”