Kategori arşivi: Şiirsel Anlatım

Şiire benzer anlatımla oluşturulan düz yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

sigara

RASTLARSAM KENDİME

Sanma ki rastlamam hiç kendime
Duvarlar,
Hasretinden üşüten yorganlar,
Masalsı şarkılar
Yollarımı sana çıkarsa da
Sanma ki gelemem hiç kendime

… Bak işte buradayım
En koyu hasretin de burada
Acılar da gelmişler
Perde açılıyor
Yüreğimin o derin nağmelerinde bir aşk yaşıyor.

Duyuyor musun sesi?
“Sensiz yaşamak, kendimde kaybolmak” diyor
Sevdin mi böyle hiç?
Sol yanının hazinesine gönül kuşunu kapattın mı?
Korkmuyorum artık
Sevmek,
Diken üstünde sevda nöbetlerini sonlandırmak
Sevmek,
Geceyi sevilende,
Gündüzü aşkta bulmak…

Çalma kapıyı
Fena üşüttüm
Aşk hapşırıyorum
Kapıldım
Yorgan döşek sevmekteyim
Kapat kapını sevgilim
Kıyamam ki
Korkuyorsun,
Korkmaya devam et,
Bak yoksa sen de üşüteceksin
Bir sevmek gelecek ki buram buram kokarcasına
Aşkın deli yanında tükeneceksin
Razıysan sevmek yolunda bana
Çok yaşa sevgilim!
Bir aşk hapşırdın ki yüreğime
Aman nazar değmesin!

Dilara AKSOY

174687_119118068144743_7139187_n

KALBİMDEN AYRI

Sana siyah bir düş
bıraktım aşkım

Düşünce gönlümün
acıları,

Benim için oraya
eklersin.

Sana gülmek yakışıyor
canım sevgilim

Kahkahalarında
yaşatmasan da gülüşüyle avunduğum sensin.

 

Önce kirpiklerimi
aydınlatıyor güneşin

Sonra içimin
yağmurları diniyor

Gökkuşağım oluyorsun.

Senli günleri
çoğaltamıyorum sevdiğim

Sen bana gelmiyorsun.

Zorla alamam seni aşk
tünelinden

Sonra aşk bana çok
kızar, biliyorsun.

 

Zaman sensiz de
geçmiyor

Acılarımın hücumuna
uğrarken

Aşk nefesinden
katıyor kalbime

‘Sen’ diyerek
yaşıyorum

Bahar geldi sanıyorum
ama

Yine yanılıyorum.

 

Bitmiyor hasretinin
çeyreği

Sana düşecekken
sensizlik çalıyor beni

Alın yazımız bu mu
sevgilim?

Kaderin ışığında bana
seni ezberletip

Sensiz yaşatan
hayatın bitmez gerçeği mi?

Seni bekliyorum
sonsuz bir telaşla

Adını haykırıyorum
içimden

Vuruyorsun yine can
evimden

Gel desem, gelir
misin?

Sana kalbimi bıraktım
aşkım

Bende güzel durmadı

Seni sevmek yaraştı
da

Sana yetemedim

Al sevgilim,

Feda edeceğim bir tek
kalbim vardı

Onu da al

Sana pek bir yaraştı

Seversin kendini
ikimizin yerine

Senden ayrı kalbimin
zaten bir faydası yok

Anlarsan bir gün
şayet,

Seversin kendini,
ikimizin yerine…

 

Umudum da kapıyı
çalmıyor artık bak

O kapıyı kırmaya
mecalim de gururum da kalmadı

Şunu bil ki;

Sensiz olduğum her an
kalbim bile beni yaşatamadı…

 

Dilara AKSOY

Sen

Ah sen! Benim yarım kalmış büyük hikayem,,

İyi insanların yazdığı iyi kitaplardan “ben” demenin edebe aykırı olduğunu öğrendim, ben de çareyi “sen” demekte buldum. Ben Leyla’sız çöllerde Mecnunvari hikayeler anlatan biriydim, sonra ben “ben”den vazgeçip “sen”i anlatmaya karar verdim,,

Sen bu gökkubbenin altında her kaybolduğumda “ben”i bulduğum liman, sen şeytan diye “ben”i taşladığım yegane alan, sen “ben”in bir şey ifade etmesi hali, Mana’m.
Sen benim eksik parçam, kandıkça daha çok susadığım hayat iksirim, tüm sevmelerimi temize çektiğim yaldızlı defterim. Sen benim arayışımın yakarışa dönüştüğü yıkık mabedim.

Sen, daldıkça daha çok müptelası olduğum aşk belası yüzünden pür-ateş kesildiğim vakitlerde, etrafa saçılan yalazlarımı teskin eden serin su. Sen Güneş’e doğru yok olasıya kanat çırpmaklığım geldiğinde, beni basiret ağacına bağlayan prangam. Sen, sevda namazının kazasını kılmak üzere secdedeyken akıl kuşunu koyduğum altın kafes, sen omuzlarımı çatırdatan efkardan boğulmak üzereyken aldığım nefes.

Sen, zaman geçtikçe gözüme daha boş ve zahiri görünen yeryüzünü katlanılabilir ve gerçek kılan, sen hüzünlerimin şaşaalı koleksiyonunu yaptığım camekan. Sen yola çıkarken ayaklarıma geçirdiğim demirden ayakkabılarm, yol azığım, sen dizlerimin bağının çözülüşü, tükenip yarım kalmışlığım. Sen mutluluk senfonimde tüm kompozisyonun gelip düğümlendiği tek notam. Sen benim şafak atmadan hemen önceki geceden de kara, kapkara sevdam!

Sen sıradanlığım. Sen utangaçlığım, korkaklığım. Sen sıradışılığım, arsızlığım, zıvanadan çıkmışlığım.

Sen her cenkte en önde atılmayı marifet bellemiş Yeniçeri’nin göğüs kafesine saplanmış ok, sen kulağıma ölüm sayhaları çalınırken yaşama döndüğüm ışıklı kapım, kendi sapladığı oku kendi çıkaran anlaşılmaz efsunlarla dolu şifacım.

Sen, “ben”i satın almaya servetimin yetmediği köle pazarı, varımı yoğumu tarumar eden çöl rüzgarı! Sen, ağlayan neyin üflediği hicaz makamı,,Papatyaya konan arının anlamı, tüm sıkıntıları dindiren sabah rüzgarı,,

Sen hatalar denizindeki pırıltı, bayağılık yığınları içindeki zerafet,,Sen yorgun ve ölgün sahillerime vuran dalgaların taşıdığı sükunet,,Siyahımda beyazım, beyazımda siyahım, aptallığımda aklım, çaresizliğimde çıkış kapım,,Sen öfkemde serinkanlılığım, sağlığımda göğsüme saplanan ağrım, kararsızlığımda kararım,,

Sen kaderin tecellisi, derdiyle sabrı, keyfiyle kahrı art arda intikal eden,,Sen varlığını duyumsayıp yokluğuna hayıflandığım, sen, yanıbaşımda olup da yolları gözlenen,,

Sen,,Ah sen!

Sen benim başı ümitsiz, sonu belirsiz, hüzünlü hikayem,,

 

the_tree_by_tistelmark-d4cjccg

Meryem

Yalandır yanan, yılandır kanan ve yalnız hep insan

Mesela sen şimdi konuşsan, kim bilir, bazı şeyler devinir ve rüzgar yön değiştirir.
Çokça süreya kokan bir şiir devşirilir eğreti dillerle, siyah biraz dağılır belki diye.
Beceriksiz çocuklar sevişmekten çok dövüşmeyi bilir ama bazı şeyler değişebilir.
Tutulan o eller senin mi, ya da hava diye solunan kokun diner mi?
Oysa ne kadar gerçek mesela; diz kapakların, yürüdüğün yol, baktığın dehliz.
Adı bilinmesin, bu aramızda duran şey bizi ayırıyor.
Ne kadar yakınsa o kadar uzak, duyum bize el verir mi?
Mesihini bekleyen yolu gözleyebilir mi, kokunu rüzgarlar getirir mi ötesinde her şeyin.
Var oluşuna yandı dünya, lal oldu adem, yandı ve atıldı.
Yanmaya ve yine yanmaya, kanmaya ve kandırılmaya.
Gözlerinden başka bir gerçek, boşluktan başka bir şey yok.
Eğer sensen yalan, eğer sensen yanan buna göre bir yol yok.
Sen meryem olursan bana göre bir rol yok*

deneyim

İSTENMEDİK TEKRARLAR – Armut ve İnsanlar

Ansızın – Sakince

Bir akarsuyun önce,
denize dökülmesiyle
başlar her şey,
sakince

Hayatın dengesi tersine döner
neşeyle yüzen balıklar,
ansızın
dalgalara girince.

Şelaleden helecanla çıkan
çırpınışı gibi balıkların,
her şey başlar
ansızın

Mevsimler son bulur
solan ışıkta önce,
biterken bir gün güneş
sakince.

Yaşamın kıyısına tutunur gibi tutundu larvalar nehrin ortasındaki çakıllara. Gözlerin gibiydiler uzaktan bakıldığında. Akıp giden bir nehrin ortasındaki iri çakıl taneleri; sanki her biri…

***

Bizi olgunlaştıran, ilerleyen zaman olamazdı sadece. Öyle ya armutlar olgunlaşır zaman kavramı ile. İnsanoğlu yalnız zamanın tesirinde kalsa idi tecrübe denen illet hiç uğramazdı yakın semtine.

O zaman bizi armuttan ayıran şey ne?
Armut dalında olgunlaşmayı beklerken, hiçbir şey yapmaz; bu mu?
Yoksa akıp giden zamandan, habersiz oluşu mu?
Çürüyeceğini bilmeden vakti gelince…
Aynı yaratıcı yaratmadı mı onu da?
Bizi koruyup gözettiği kadar gözetmez mi yoksa, hiçbir şeyden habersiz bekleyip duran dalındaki bir armutu?
Yaratıcı hiç yarattığına der mi: “Çürüsün gitsin, o sadece her şeyden habersiz bir armuttu.”

Demez herhalde. Biz kendi kaderimizi yaşarken armut da kaderini yaşar dalında çünkü. O akıp giden zamanın da farkındadır kim bilir? Ham iken olgunlaşmayı, çürüyüp gitmeden dalından koparılmayı ne çok istemektedir belki.

Bir armutun bile hikayesi, sadece ilerleyen zamandan ibaret değil öyleyse. Başına neler geleceğinden habersiz bir armut, dalında durduğu her güne şükreder; çürümediği ve tadına hiç bakılmadan toprağa düşmediği için.

Onun kaderi, beklemektir işte.

Armut kadar farkında mıyız peki biz ilerleyen zamanın?
Bizim kaderimizdeki bizi olgunlaştıran şey ne?
Bizim kaderimiz, sadece beklemekten ibaret değil ise olgunlaşma sürecinde, sadece tevekkül mü, sadece şükür mü?
Yoksa sallanıp dururken, yaşama telaşı ile geçirirken ilah-i mevhibe olarak sunulan hayatı; tevekkül, şükür, bunların hepsi ömrün içinde bir bütün mü?

***

Sanıyorum ki bir armutun başına gelenlerden daha çok şey yaşıyoruz bizler. Başımıza gelen olaylardan ziyade istenmedik tekrarlar ve meydana gelen hüzünlü olaylarla başa çıkmasını, onlar tekrarlandıkça öğrenişimiz bizi dize getiren …

İşte bizi armuttan ayıran en önemli hadise; tecrübelerimiz ve bu istenmedik tekrarlar.

Armut olgunlaşırken şükredip bekler. Armut’un başına gelenler sadece bir kereye mahsus yaşanmıştır. İnsanoğlu ise olgunlaşırken tecrübelenir, istenmedik tekrarlarıyla başa çıkarken, tecrübelerinden yararlanarak olgunluğunu kıdemli hale getirir.

Oysa bir armut’un, olgunluğunu kıdemli hale getirecek vakti yoktur. Vakit çok kısadır onun için. Yaratıcı zamanın içindedir ve bir armut olgunlaşırken yaratıcısının ona verdiği bu kısa süreyi en iyi şekilde değerlendirmelidir. İnsana ise dün, bugün, yarın diye kestirilip atılamayacak bir zaman sunulmuştur ömür denilen hayat yolculuğu içinde.

Bu rüyadan ibaret saydığımız dünyevi zaman kavramına, azımsanmayacak türden hikayeler sığdırılır. İnsanoğlu, dalında duran armut misali sallanırken doğumdan ölüme kadar, istenmedik tekrarların çokluğu ve onlarla baş etme yolları ile olgunlaşır.

Tecrübelerimizi, tekrar tekrar ısıtırız soframızda. Soframızdaki tecrübeleri lezzetli kılan, tıpkı etimizi yakan ateş misali, yemeğimize ziyadesiyle tuzlu gelen istenmedik tekrarlardır.

İstenmedik tekrarlarınızla başa çıkmayı öğrenirken, tecrübeleri doğru kullanabilmeli ve olgunlaşmanın hakkını verebilmelisiniz. Yoksa, dalında olgunlaşmayı beklerken çürüyüp gitmeyi, lezzetinin tadına varılmadan toprağa düşmeyi istemeyen bir armuttan farkınız kalmaz…

bir_tatli_huzur_1257181825

CUMA NOTLARI

Kendini bir şey sanmak Özgüven değildir diyor Cemalnur Sargut hanımefendi ve ekliyor; bu, nefse ait kibir duygusudur yalnızca. Çünkü her şey gibi Şahsiyet de Allah’a aitti, özgüven ise sağlam bir iman gücü ile mümkün kılınabilirdi. Eğer sahip olduklarımıza taparsak (benlik, bilgi, mal-mülk, evlat, aile) bizi cehenneme biraz daha yaklaştırırlar sadece, hepsi bu. Cehennem kapıcısının adı bu yüzden “Malik”dir.

Öyle ki biz ne kadar çok sahiplenirsek bu dünyada bize ait sandıklarımızı, benliğimizi, bir adım daha yaklaşıyoruz ateşe; uzaklaşırken iman gücünden, o yersiz “Malik” duygusu ile.

Cemalnur Sargut yeni alınmış arabayla gezen oğluna gece yarılarına kadar ulaşamadı. Araba yeni, oğlu hevesli, fakat acemiydi. Uyku tutmayınca gezip durmaya başladı evin içinde. Sonra bu fazla panik ve endişe halini düşündü birden, “Allah bize ne der?”

-Eğer sen koruyabileceksen O’nu ben çekiliyorum, al istediğin kadar kolla ve koru!

Bunları düşününce, evladını zaten bir koruyan olduğunu, kendi korku ve endişelerinin aslında hiçbir işe yaramayacağını farketti, duasını etti ve sakin bir şekilde bekleyerek yatağına gitti. Evlatlarınızı, malınızı, mülkünüzü, hayatınızı ne kadar korumaya ve sahiplenmeye çalışırsanız Yaradan o kadar çekilir üzerinizden.

Bize eziyet edenlere ettiğimiz beddualar da yine aynı şekilde Allah’ın işine karışmak değil midir? “Ben ona şu cezaları vermeni uygun görüyorum” demek değil midir aslında; haşa! Allah kimi ne şekilde cezalandıracağını da vaktini de bilendir. Ettiğimiz beddualar yine kötü enerji olarak bize geri dönmekten başka bir işe yaramaz. O yüzden biz zulüm edene beddua etmekle uğraşmak yerine, eziyet eden de muhakkak Allah’ın bir tecellisidir diye düşünmeliyiz; bizim yeryüzündeki bu sınavlarımızın ceremesinde. Ezilen haline, başına gelene şükretmeli, zulmü yapanı Allah’a havale, kendini ise sonsuz bir güven ile yine O’na teslim etmelidir.

Kalbin enerjisinin dünyanın enerjisinden daha fazla olduğu ispatlanmış ise bilimsel verilerle bugün, o halde yıldızınıza enerjiyi gönderen de sizsiniz. Beddua, öfke, haset, kin kalbinizdeki enerjiyi bedeninize hastalık olarak sürüklerken, affetmenin, sevmenin ve paylaşmanın yeşil enerjisi huzura eriştirmekte bizleri.  Öyleyse bu ilahi mevhibeyi neden kötü enerji yayarak mahvedelim? Demek ki bu dünyada fallar bile boşa çıkıyor; falınızın fallanması bile, sizin yıldızlarınıza, evrene gönderdiğiniz enerjiye kalıyor.

Musa bir gün Allah’a sordu:

-Ey Rabbim, bizi o kadar çok seviyorsun ve öyle severek bu dünyaya gönderiyorsun ki, neden bize bu kadar eziyet çektiriyorsun, anlamıyorum?

-Ey Musa git bahçene bir şeyler ek, dedi Yüce Yaradan o vakit Musa’ya.

Musa gider tohumlarını eker. Onları tüm sevgisi ile sular, besler, büyütür. Hasat zamanı gelmiş, biçmeye, budamaya başlamıştır Musa, sevgiyle büyüttüklerini.

Allah sorar:

-Napıyorsun Ey Musa? Neden biçiyorsun onları?

-Ey Rabbim sen öyle öğrettin bize. Önce ekeceksin, büyüteceksin ve zamanı geldiğinde de onları biçerek, budayarak, sapla samanı birbirinden ayıracaksın.

-Gördün mü Musa? Sapla samanı birbirinden ayırmak için ben de öyle yapıyorum.

Bizler nefsimizin kurbanı olmamalı, başımıza gelen haksızlıklar ve eziyetler karşısında bunun iyi bir kul olmamız için verilmiş fırsat olduğunu düşünerek şükretmeliyiz. Bireysel olarak, kendimize yapılanlara karşı hakkımızı kollarken isyan etmemeliyiz. Yine aynı şekilde dünyaya, dine, insanlığa yapılan zulümler için de sessiz kalmamalıyız.

Karşımıza çıkan her suret Allah’ın bir tecellisidir.

Adamın ayağını kedilerinden biri ısırmış, adam üzerine düşmeyerek yarası ile epey bir süre ilgilenmemiştir. Bir gün artık acıya dayanamayarak doktora gitmiş, doktor kendisine yarasının çok kötü hale geldiğini, kangrene dönüştüğünü ve ayağının kesileceğini söylemiştir. Adam boynunu büküp, çaresiz, sessiz bir şekilde evine dönmüştür. Evinde dinlendiği bir sırada kedilerinden biri, yine ayağının üzerine çıkmış ve yaralı bölgeyi yalamaya başlamıştır. Adamcağız, ayağı nasıl olsa artık kesileceği için hiç ses etmemiş, kedilerinin biri bir tarafını yalarken, öteki diğer bir tarafına çıkıp yalamaya devam etmiştir. Ertesi gün doktoruna gider, ayağı artık kesilecektir. Doktor yarasını tekrar kontrol eder ve adama şunları söyler;

-Her ne yapıyorsan yaptığına devam et, çünkü yaran iyileşmeye başlamış!
Yani adamın ayağını hasta eden de kedileri olmuştur, iyi eden de. O kediler ise yine Allah’ın tecellisidir.

Musa’ya bir ağacın içinden seslenen seste Allah’a aitti “Ben senin Rabbinim Ey Musa” diyen; bugün sana geleceğim Ey Musa deyip kapısına aç bir uyuz kedi olarak gelen de.

-Ey Rabbim, bugün hep seni bekledim. Neden gelmedin?

-Geldim Musa. Kapını açıp beslediğin, o aç, uyuz kedi mahlukatım olarak geldim…

Fakir bir adamcağız gece yarısı camiye gitmiş ve namazını kılmıştır. “Allah’ım bu vakitte herkes sevgilisine giderken ben sana geldim, benim sevgilim sensin” diyerek duasını eder ve seccadesi üzerinde uykuya dalar. O vakitlerde fukaranın evine bir hırsız girer. Aslında etrafta çalınacak hiçte değerli bir şey yoktur. Ama adı üzerinde hırsız bu, bir şey çalmadan çıkar mı? Eline ne geçerse atar çuvalına. Döner arkasını ve çıkmak ister, bakar ki ortada evin kapısı yok! Adam korkudan çuvalı hemen atar sırtından ve boşaltır eşyaları. Tam çıkacakken kapı işte ordadır. Kapıyı görünce eline alır çuvalını ve eşyaları tekrar doldurur. Çıkacağı zaman kapı yine ortada yok! Şaşkınlık içerisinde çuvalı korkuyla tekrar boşaltır lakin boşalttığı her seferde kapı oradadır. Bu olay birkaç kez tekrarlanır. Adam, çalmaması gerektiğini anlamış olduğu halde dönüp gidemez eli boş ve ne olursa olsun çıkmaya karar verir. Bu kez duvarda bir yazı belirir,

“Ey Hırsız, Seven uyumakta ama Sevilen Hep uyanıktır!”

Biz yaratıcıyı ve yaradılanı sevenler uyusak da, gaflete düşüp zaman zaman O’ndan uzaklaşarak bildiklerimizi uygulamayasakta, O hep uyanık, bizi koruyup gözetmekte, bizim içimizde, her yerde; bizim gelmemizi beklemektedir…

Bir gün ister istemez
Karşısında olacaksın kaçtıklarının

Dua et
O gün henüz mahşer olmasın…

Cahit Zarifoğlu

Her yaptığımızın hesabını verebileceğimiz günler geçirebilmek ümidiyle…

 

benn

Samanyolu toptan düşmüştü

Sokağımız bir enkazdı  , yıldızlar dökülmüştü ,

Samanyolu toptan düşmüştü ,

Gökyüzünde ne varsa sökülmüştü ,

Denizin parıltısı kendi yuvasına dönmüştü ,

Bütün iyiler ölmüştü , kimsesizler  derdinden gömülmüştü ,

Samanyolu toptan düşmüştü ,

 

KADİR  BAYATA

 

 

DUDAKLARINDA BAŞLADI HER ŞEY

Dudaklarında başladı her şey…

Oysa dalından düşmüş bir yaprağın yerdeki çaresizliğine benziyordu umutlarım, hiçbir adımım beni tamamlamaya yetmiyordu. Her şey yarımdan biraz daha eksikti.  Artılarım yorgunluk, halsizlik, suskunlukken, en gerçek arkadaşım yalnızlığımdı. Onu çok seviyordum; çünkü ben onu ne kadar bırakmak istesem de o benden asla vazgeçmiyordu. Yüreğimin elinden sıkıca tutmuş, başka avuçlardan bile saklı tutuyordu. Susuzluğumu gözyaşlarımla gideriyordum. Uykusuzluğun dibine vurduğum anlarda bile gözlerimi açık tutuyordum. Yaşanacak ne varsa bilmek, görmek ve duymak istiyordum. Oysa içten içe benimsediğim üç maymunun şahane oyunuydu. Bu oyun iki benlik oluşturmuştu. Biri herkesin gördüğü, diğeri ise yalnızca benim gördüğüm…

Herkesin gördüğü herkesçe bir iyilik perisi, laf cambazı, oyun hamuru, gücün simgesi, deliliğin iliklenmemiş gömleği, siyahla beyazın çılgın dansı, grinin vazgeçilmez sonuydu. Ya hepti ya da hiç… Sıfatı bedeni, kararları hayatıydı… Ayaklarına yakışan gitmek; yüzüne iliştirdiği sadece gülmekti… Herkesin gördüğü ‘ben’de hükümsüzdüm. Görmek istedikleri kadardım. Üzülmek hakkı yalnızca benim gördüğüme aitti…

Benim gördüğüm karanlıktı, soğuktu, acımasızdı, kendine hırçın, kendine kızgın, kendine asiydi. Güçsüzlüğü gözyaşlarıydı ve onlar hep gecelere aitti. Onlar sadece yağmur yağarken serbestti. Herkesin var olduğu dünyada koca bir kalabalığa sahip yalnızlık abidesiydi.

Nadasa bırakılmış bir ömrün vazgeçilmez bekçisiydim… Herkes için dilediklerim kendime yasaktı. Herkese yapmaktan kaçınmadıklarım, kendim için üşendiklerimdi. Yanan bir tenin buz kesen parçalarıydı ellerim… Ben hem sıcaktım hem de soğuk… Kendimle ben arasında ince bir çizgi vardı. Ne ben çiğneyip geçebildim ne de kendim… Ben bana yasaklı olup herkesindim… Ben sevilirken, kendim sessizce severdim.

Bir yaprağın son serzenişiydim. Git gide eğildim, git gide sarardım… Rüzgara boyun bükmeye bile razıydım. Ne tutunduğum bir dalım kalmıştı ne de savrulacağım yerim… Yerde her an çiğnenme riskiyle bekledim… bekledim… bekledim…

Sonra sen geldin… Dudaklarında başladı her şey… Küçük bir dokunuş… Küçücük bir buse bir rüzgar gibi bedenimi yerden kaldırıp, can verdi…

Ne ben karşı koyabiliyordum ne de kendim… Sen dokundukça sararan yerim yeşermeye başlıyordu.

Sen baktıkça gözlerim bakışlarını yerden çekip, gözlerine değmek istiyordu.

Dudaklarında başladı her şey… Yalnızlığım bile beni istemiyor, sen diyordu. Git gide büyüyordun içimde, git gide gülüyordum.

Tenin tenimdi, senleyken soğuk bakışlarım bile yanıyordu…

Sen geldikçe, ben küllerimden yeniden doğuyordum…

Dudaklarında başladı her şey… İçim dışım birdi artık… Ne herkesin gördüğü kadardım ne de yalnızca gördüğüm kadar. Kendimi nerden toplarsam toplayayım ‘sen’ kadardım artık.

Dudaklarında başladı her şey… Dudakların dudaklarıma değdiği yerde yalnızlığım çığlık çığlığa kaçıyordu benden…

Sonbahar kışa girmeden ilk’e dönüyordu. Seninle yeniden ilkbahar oluyordu… Bir dokunuş dudaktan kalbe, bir bakış yerlerden gözlere yükseliyordu…

Senle bir ben doğuyor, bin ben ölüyordu. Şimdi sahip olduğum bensin… Şimdi sahip olduğun senim…

Ne güzel… Dudaklarında başladı her şey… Yüreğinde büyüyorum, yüreğimde yaşıyorsun…

Her gün dudaklarında açıyorum gözlerimi hayata, yüreğinde uyuyorum. İyi ki varsın AŞK! İyi ki hayatımdasın…

 

 

 

londra-gunlugu

Londra Günlüğü

Sisli ve soğuk bir Londra sabahı… Burası “Melekler Şehri” değil!
Kargaşa ve gürültü dolu caddelerden geçiyorum… Eski kahverengi evler bin bir türlü hayatlara sahip çıkıyor… Her evde başka bir sinema, her neonlarla parlayan dükkanlarda seyirlik tiyatrolar oynuyor…
Burası “Melekler Şehri” değil!
Sonsuz bir izdüşüm var… Burası onlara benzemiyor… Kayıp hayatlar ve bir kola şişesinde iki pipet gibi duran aşklar yaşanıyor… Soysuz ve asaletten yorgun bedenler metrolara doluşmuş… Sıkışan ruhlar arasında koltuk numaramı arıyorum! Her “morning” tebessümünün ardında, sizi baştan aşağıya süzen bakışlar görüyorum…
Burası “Melekler Şehri” değil!
Sevimsiz ve izole edilemeyen bir havası var… Eskimiş kaldırımlarda yürürken, onlarca insan size çarpıyor ve her biri omzunuzu yere geçirmek için adeta yarışıyor… Ait olmadığın bir yere “cuk” diye oturma fikri bir süre sonra “tutku” haline geliyor…
Evet, burası “Melekler Şehri” değil!
Hiç melek görmedim… Ama… Yine de yaşanılabiliyor!