Kategori arşivi: Şiirsel Anlatım

Şiire benzer anlatımla oluşturulan düz yazılar için oluşturulmuş kategoridir.

images

AĞ(A)RIMAK

Tan yeri ağrıyor. Bazen düşünürüm ben: dünya üzerinde, aynı anda aynı şeyleri yapan insanlar var mıdır diye. Mesela ben esnerken esneyen, hapşırırken hapşıran. Cevabını aldım bu sorumun; bizzat şahit olarak hem de. Evet varmış, gördüm.

Eş zamanlı doğumlar, güneşin doğması, bir bebeğin doğması, bir iç’e bir şeylerin doğması…

Şimdi yine şahit oluyorum. Hem tan yeri ağrıyor hem de sol yanım.

Tan yeri ağrıyor bir gecenin dikenli koynunda. Şafak sökülüyor gecenin ciğerlerinden veremli öksürükler gibi. İyi geceler dileyemediğim bir uyumamanın güneşle gelen sabahına ‘Günaydın’ da diyemiyorum. Zaten kimseyle konuşasım da gelmiyor kimseyle. Gündüzüm uyunmamış bir gecenin ağrısında kıvranıyor.

 

hayalqz0bf7

MUTHELİF ZAMANLARIN SENSİZLİĞE VURAN SAATLERİ

Yokluk saatleri boş limanlarda. Kimse uğramıyor yalnızlığıma ve ben, senden başka kimseyi kabul etmiyorum zaten bu ayrılık akşamına.

Yoksulluk saatleri Anadolu coğrafyasında. Burada da kimse el gözü ile bakmıyor gözlerime senden başka; oysa ben ne kadar yabancıyım o coğrafyaya, ne kadar Egeli’yim onlara. Nereden mi tanıyorlar beni? Yoksulum ben ondan. Sen’den yoksul. Bu yüzden Anadolu’yum. Onlar gibi yoksulum.

Darlık saatleri soluk borularında. Kimse suni teşebbüste bulunamaz dudaklarıma; kesilen nefesim için, senin dışında. Mühürledim dudaklarımı. Mührü sökmek senin elinde. Başkasına yasak.

Ezan saatleri cami avlularında. ‘Kimse’, ‘Kimse”yi tanımadan saf tutuyor yanyana. Bunca tanışıklığımız nasıl koyamaz bizi yanyana!? Niye hep başkalarına o saf tutmaların?

Çay saatleri beş sularında. Kimse kurtaramaz beni; başım o ağzına kadar sensizlik suyuyla dolu kovada. Senin suyunda, senin nefessizliğinle boğuluyorum.

Ölüm saatleri öğlen-ikindi selalarında. Kimse kalmayacak dünyada bilirim. Nerden mi bilirim? : Ben yaşarken de kalamadım ki bu tarafta. Sen yoktun ve ben hep ölüydüm dört mevsimin her akşamında.

 

SimurghShort

Elfidâ

Kâf dağının eteklerindeydim bugün
Yalnızlığın tebelleş olduğu amansız; ucu bucağı görünmeyen genişçe bir eteği vardı.

Kâh simurgdaydı gözüm; kâh simurgun peşi sıra giden otuz kuşta…
Hepsinin bir oluşunu, var oluşunu ve onca depdepeli yolu bir olup geçmesindeydi sırrım.

Önce batıp çıktıkları aşk denizindeydi gözüm.
Kâh masmavi oluşunda kâh güneşin ışıklarıyla acının kızıllığına bürünmesinde.
Yüzmekteydi binlerce kayık; üstünde simurga yolculuk yapan altmış kuş ile…
Hepsi de aynı noktaya, aynı amaca; aynı meramla gidiyorlardı.
Hepsininde amacı bir
gayesi bir
meramı birdi.

vahdet’e doğru vucud olmuşlardı.
Yaratılış gayesi vahdet-i vücud kendini en iyi şekilde ele vermişti.
Aslında yolculukları kayıkların içindeki eşref-i mâhluk gibi,
ilânihâyeyeydi. Yani sonsuzluğa doğru kanat çırpıyorlar,
Sonsuzluğun içinde simurgu, kuşların sultanını arıyorlardı.

Tabi her şey gibi bir kaç sınavdan geçmeleri gerekirdi; Sultan’a ulaşmadan önce.
Çünkü tek sorumlulukları boynunda inci gibi duran aşklarıydı.
Aynı aşk deryasında kayığıyla yüzmekte olan insanın kalbindeki zerre gibi.
Zira bu deryada geçerli olan şey kuşlar için boyunlarında taşıdığı inci,
İnsan içinse kalbinde taşıdığı aşk zerresiydi.
İki mâhluğun da yolu bir,
katresi bir,
hayatı birdi.

Simurg yolcuları önce aşkın deryasına daldırdı kendini.
Onun suyundan sarhoş olmaktı meramları
Boynundaki inciyi bir nebzede olsun büyütmekti.
Altmış simurg yolcusu kendilerini öyle bir salıverir ki derya-ı aşka
Son on tanesi mahvolur,
harab olur,
yok olur.

Mecnunlaşan diğer elli tanesi ardından hırs ovasına girer. Birbirleriyle hırsa tutuşan
inci sahiplerinin ilk on tanesi  hüsrevâne bir hal alır,
husumet peydahlanır,
metruk bir hâl alınır,
hırsın tebelleş olduğu insanlar gibi yıkılırlar.

Yektâlaşan diğer kırk simurg yolcusu karar verirler,
ayrılmamaya ve her zamanki gibi bir olamaya.
Zira yoldaş azaldıkça yol güçleşiyor;
duyguların en ağır yükü kalblerine ve boyunlarına taktığı incilere musallat olmakta gecikmiyordu.

Ulu varlığın seyrindedir bilgin
Bunda düşmanlık var der gafil
Deniz olduğundan dalgalanır deniz
Onun içindir dalgalar, çöpe sor dilersen*

diye seslendi Ayrılık Vadisi, geriye kalan kırk simurg yolcusuna.
Bir olma yeri değildi zira Ayrılık Vadisi,
Burası gafilin yeriydi ve gafil bunca kuşun arasında düşmanların olduğunu
ayanbeyan haykırıyordu.
Şimdi ayrılık vadisine girerken simurg yolcuları
tuttukları sözü incilerinin içine gömmüşlerdi.
Zira kim bu sözden korkarsa vadi incisini alaşağı edecek,
kendilerini habislerin içine gömecekti.
Ayrılık vadisi sözünü tuttu ve dört gurupta toplanan simurg yolcularından ikinci gurubu alaşağı ediverdi.
On yolcu daha yolunda başarılı olamamış,
incilerindeki aşk kifayete erememişti.
Kalan otuz simurg yolcusu ise yavaş yavaş tırmanmaktaydı; Kâf dağının zirvesine…
Anlatıla anlatıla bitmeyen o muhteşem dağ şimdi karşılarındaydı.

Bir asker, belkide haber veren bir baykuş beklediler önce.
Ya da şatafatlı bir asker töreni,
sedef kakmalarla süslenmiş bir taht,
has ipeklerden imal edilmiş; has mücevheratlarla süslenmiş bir kavuk,
ve bir kaç dalkavuk…

Girdikleri kuşların sultanının mekanıydı sonuçta…
Boyunlarında alınlarının akıyla taşıdığı incininde hakkını ziyadesiyle vermişlerdi:
Bir kaç oda bahşedileceğini sandılar önce otuz yoldaş,
Odanın içinde binlerce çuval kuş yemi;
ve güzel güzel hurilerle doldurulmuş koltukların ortasında, mis gibi yemiş beklediler ki…

Buldukları koskoca dağdı. Sessizlikle örülmüş;
gözlerden ırak kurulmuş; ve sadeliğile göz kamaştıran büyükmübüyük bir dağ…

Otuz kuş önce sermestlikle koskoca Sultan’ın sarayını göremediğini düşündü,
ardından aralarında kopan veleveleyle birlikte bir oyana bir buyana salınmaya başladı.

Aslında ne koskoca sultan simurg vardı; ne de ortada şatafatlı bir saray…
Ortada olan kendilerinden başka bir şey değildi.
Si yani otuz; ömurg yani kuş…
Buldukları sadece “otuz kuş”tan ve çekilen binlerce çile…
Heba edilen onca nefis….
Ve kahırdan biten, tükenen kalın çehreli bir nefis!

Bu gece Kâf dağında yolcuydum.
Bir simurgtum belki, belki de, simurg yolcusu!

Kah battım aşk-ı deryaya kah çıktım Hırslılık ovasına…
Lakin gördüğüm tek şey vardı
Benden içeru bir ben olan varlıktı!

* Ömer Hayyam’dan bir rubai.

 

 

 

yazmakmi-konusmakmi

Yazmak mı Konuşmak mı?

Siz de benim gibi kendini yazarak ifade edenlerden misiniz? Bir saat konuşacağıma iki cümle yazayım da derdimi anlatayım diyenlerden misiniz? Söz uçar yazı kalır diye kendini savunanlardan mısınız?

***

Yazmanın Tiryakisi

Nasıl ki dertlenince
Senin ellerin sigaraya uzanıyor
Benim ki de kağıda kaleme sarılıyor.
Beyaz sayfalar karardıkça
Benim içim hafifliyor.
Yazmanın tiryakisiyim ben.
Konuşmak değil istediğim,
Satır satır anlatmak kendimi.
Cümlelerimin içine saklamak seni.
Her bir harfe adını fısıldamak.
Sen duyana kadar tekrarlamak.
Sen olup yaramı sarıyor bu sayfalar yokluğunda.
Sana koşuyor tüm yazılanlar.
Sen susuyorsun ben yazıyorum.
Ben yazıyorum sen dinliyorsun beni.
En çok da böylesi puslu havalarda özlüyor ellerim kalemimi.
Fırtına misali;
Sayfalarca karalamak istiyorum düşlerimin üzerini.
Oysa sen yağmur olup siliyorsun kırık dökük cümlelerimi.

tass

Eski Aşklara Dem Vuruyorduk…

Eski aşklara dem vurduk
Yağmurun hoyratça yağdığı, ağaçların çiçeğe durduğu
bir ilkbahar akşamında.
Kâh ben oldum Yusuf,
kâh yoldaşım oldu Züleyha.
Bazen kör kuyuların eşiğinde, bazense kör aşkların kucağındaydık.
Bir yağmur tanesi kadar özgürdü,
bir kar tanesi kadar çelimsizdi,
ve yine bir rüzgâr kadar hoyratçaydı
aşkın pencesi.
Yorgun muyduk, yoksa haldeş miydik?
Hiç birşeyin farkında bile değildik.
Yaprak kımıldatmayan sâba rüzgârları; Züleyha’yı taşıyan Nil gibi
sessiz ve sakindik.
Zifiri karanlığın ortasında halelenmiş aydan yayılan huzmeler penceremizden içeriye
fırsat bulmuş bir yoldaş gibi giriyor,
Bizim için eskilere dem vuruyor; gönlümüzün bağını aydınlatan bir gül gibi yansıyordu.

Kaptanı kaybolmuş bir gemi gibiydik,
Nefsi kalbinin yedi kat altında zincirlenmiş bir hapishanede
Yüreği üflendikçe çoşan ney misali
Korkumuz avını yakalamaya çalışan bir kaplan gibiydi.
Biz aşka dem vuruyor; Züleyha oluyor; Yûsuf oluyorduk.
Pek anlamıyorduk gerçi; Züleyhalığıda Yusufluğuda….
Dilimizin döndüğü tek şey “kör kuyular” ve onun içiydi,
Zira ne yıldızlar önümüze kadar gelmiş, ne de bulutlar bize yoldaşlık etmişti.
Sahi ya bizim Yakup gibi bir babamız olmadı;
Ya da dokuz kardeşe sahip değildik; Kuyuya atacak cesarette…
Kör kuyulara kimse atmadı bizi?!
Kör kütük aşık olan olmadı bize…

Kandilden yansıyan ışıklar hemdaşımın, haldaşımın yüzüne vurdukça
ney sesleri daha bir gür gelmeye başladı gaipten.
Hû diyordu yanan kalpler, kavrulan dudaklar için,
Hû diyordu yerle mimlenmiş âdem için,
ve yine hû diyordu Bir olan Allah için.

Sessizliğin kalbe zuhur, beyne intikal ettiği bir zamanda
Yaratan’ın Oku emri yansıdı kalbin aynasına…
Oku diyordu, Yaratan Rabbinin adıyla…
“İnsanı, aşkı, mahlukatı oku Eşref-i Mahluk” diye sesleniyordu.
Yûsuf’u, Züleyha’yı, Muhammed (s.a.v) Oku, diyordu.

Sessizlik bana ve tüm eşref-i mâhluk’a haykırıyordu.
Dediklerini, diyeceklerini diyemediği, duyuramadığı gibi suskunluğu seçmemişti,
Halkbuki kulağa gelen ufak bir ses, sessizlikten yansıyan huzmeler değil miydi?
Tabi ya! aslında sessizlik bizimle irtibat halindeydi. Gerek sesle gerekse kendi benliği olan sessizlikle.
Yorgunluk gözlerimizi, bedenimizi,
bir sarmaşık gibi bürüdüğünde,
beynimiz kör kuyulardaydı.

Nisan yağmurları ılık ılık temaşa ederken yeryüzüne kahator bir haldeydi, Dünya.
Eşref-i mahluk yalnızdı. Eşref-i dünya yalnız…
Binlerce yıldır yanan bu kandil en az dünya kadar titrekti.
Ağyar kaplamıştı bedenimizi, nefsin elleriyle birlikte
Yenilmiştik nefse, yenilmiştik nefese…
Ney hamuş yani suskunlaşmıştı birden
Yoldaş olduğu yere bayılmış, aşık tek kalmıştı.
Mecnun gibi diyememiştik, “biz Leyla’yı ararken Mevla’yı bulduk” diye.
Bize gösterilen yola giremedik, girenleri de engellemeye çalıştık.
Kâh güldük, kâh eğlendik,
Lakin Mevlana’nın dediği gibi gülümsemelerin öncesinde hazırlık yapan gözyaşlarını bir türlü dökemedik.

Şimdi anladım ki, Yusuf olmak kör kuyulara atılmak imiş,
Züleyha olmak Nil’in azgın sularında bile dimdik kalabilmek imiş,
Kuyu olmak, Yusuf’u içine alabilmek;
Yakup olmak kanlı gömleği eline alıp, “Yusuf’um öldü mü” diyebilmek imiş.
Şimdi anladım ki;
Eşref-i mahluk Ney’in bile vakıf olduğu sırrı* bilememek;
bu sebepten devamlı gülmek imiş.
Hû diyelim dostlar. Sırrın tekmilliğine, Hû…

* Bu sırrı diğer yazımda konu edineceğim.

BİRLİKTE YAŞLANMAK

Yaşlanmak Güzeldir

 

BU METİN ŞİİR OLARAK YAZILMAMIŞTIR.  60 YILLIK BİR BİRLİKTELİKTEN SONRA ÖLEN BÜLENT ECEVİT’İN CENAZESİ ARKASINDA 8 SAAT YÜRÜYEREK YOLCU EDEN 83 YAŞINDAKİ RAHŞAN ECEVİT’İN ETKİLEMESİ SONUCU BİR KALEMDE YAZILMIŞ VE DÜZELTİLMEDEN KORUNMUŞTUR.

Yazılış tarihi : 11 kasım 2006

 

 

şayet bir gün

aynaya baktığında

göz kenarlarında bir kırışıklık görürsen

ya da iki çizginin dörde çıktığını fark edersen

sakın üzülme

yaşlanmak güzeldir

 

şayet bir gün

aynaya baktığında

saçlarındaki kırların çoğalmış olduğunu görürsen

sakın üzülme

yaşlanmak güzeldir

 

çocuklar sana abla yerine

artık teyze diyorsa

abi yerine amca diyorsa

sakın üzülme yaşlanmak güzeldir

 

hele hele

bebek ölümlerinin

genç ölümlerinin

hiç yoktan ölenlerin

kızının nişanını

oğlunun nikahını

onlardan olacak torunlarını göremeyenlerin

çok olduğu bir ülkede

ellerindeki

kırışıklıkların oldukça arttığını görürsen

sakın üzülme

yaşlanmak güzeldir

 

artık eşinle seks yapamayacak günlere gelirsen

sakın üzülme

birlikte yaşlanmak daha da güzeldir

 

veysel avşar

oran-ankara

11 kasım 2006

hayal-temsili

Haybeden Karalamalar

Durdu her şey.
Kıpırtı yok.
Dışarıda kıyametler kopuyor ama o hala aynı yerde duruyor.
Hiçbir şey etkilemez onu gerçek olmadığı için.
İsterse şimşekler çaksın tepesine.
Hayal ürünü olmak zor iş.
Büyük bir mükemmelliyet yükleniyor varoluşuna.
Her zaman en güçlü, en sabırlı ve mükemmeldir olmayan şeyler.
Olsalar öyle olmaz.
Çünkü gerçeklik zorlar onların sınırlarını.
Gerçekler yontar onların güzelliklerini.
Ben bu yüzden olmayanı sevdim hep.
Bozulmamış olanı.
İçinde yaşadığımız şu evren denen yer varsayımdan ibarettir bana göre.
Hiçbir gerçekliği yok.
Çelişkiler var sadece.
Gerçekleştiremeyeceğimiz şeylerin hayalini kurarız hep.
Uç olan şeylerin.
Yapabilme ihtimalimiz olsa hayalimiz olmaz o.
Çünkü hayaller hiçbir zaman gerçekleşmez.
Gerçekleşebilse hayallikten çıkar o hedefe dönüşür.
Ve hedefler hiçbir zaman cazip gelmez.
Ulaşabilinecek şeyler çekici gelmez insana.
İnsan hep yapamayacağı şeyi ister.
Bu yüzden hayal kurar.
Ve o hayalini gerçekleştiremediği için ölür hayaller.
Yeryüzü, gökyüzü ölü hayallerle doludur hep.
“Ulaşamayacağı bir hayal için uğraşan adama kim hayalini gerçekleştiremediğini söyleyebilir?”
Bu fikre kesinlikle katılmıyorum.
O uğraşan adam sadece vaktini harcadığıyla kalır.
Hayali için uğraşmak onun gerçekleşeceği anlamına gelmez.
Hayal tamamen gerçek olmazsa bir anlamı olmaz.
Gerçekleştiği anki mutluluktur önemli olan.
Gerçekleşmediği için de hep bir hayal kırıklığı olur insanın şuurunda.
Çabalamış olmakla teselli eder kendini.
Ama o gerçekleştirememenin verdiği huzursuzluk ölünceye kadar kemirir içini.

Nisa CEREN
03.01.2011

kalp-temsili

Yürekler kıymet bilene emanet

Elif, Lam, Ra…

Yürekler kıymet bilene emanet..

Neresindeysek hayatın orasına döküyoruz kazağımızın ön kısmına tıkıştırdığımız hüzünleri.

geriye kalan tebessüm..

Maksat sadakayı yerine getirmek…

Do.. Re.. Mi..Fa…

sevinçler besteleniyor. Ay yerini güneşe bırakıyor. Silgiler bir olup tüm kötülükleri siliyor.

Yusuf’lar çıkıyor kuyudan. Mısırda hüzün son buluyor. Gözleri karaya kavuşuyor hasret çekenler. Gözler açılınca hüzün sona eriyor. Kara saçlı Züleyha bir aşk peşinde!!

Nil derin çağlamakla meşgul…Mısır’ın yüzü gülüyor…

Herşey güzel derken Pandora kutuyu açmasa olmaz. Hep merak…İllâ merak. ..İşte saçıldı etrafa tüm korkular, hüzün, keder, haşerat, fitne fesat…

Gönüller bir olunca bununda üstesinden geliniyor. Pandora kutuyu kapatıyor… Lâ merak.!!

‘ney’ gönülleri hoşnutlamak için koşturarak geliyor. Bir ‘nâr’ harlanıyor.. sol emanette huzur var… keman, gitar tırmalayıcı seslerinide alıp kaçıyorlar utanarak.. Lâ mekan…….

Rahe Lâ- lâl oluyor. suskunluğunu bozuyor. Bİr martı havada kaptığı simidi paylaşmayı öğretiyor bir yetimle… ‘ney’ huzuru harlandırmaya devam ediyor…

Bir Filistinli kurtuluyor zulumden.. Zehra’nın gözleri kendisinde.. Kenan ili sûkutta… Ay süzülüyor kırmızı halıda… Şems dokunduğu yüzü arındırıyor hâyâsızlıktan..

Herkes iman(l)a s/aklanıyor. hoş sedalar yankılanıyor. İman bir kere daha artıyor. Bir kerre daha duyuluyor İstanbul’un sesinde.

En yüce beste söylüyor.. “insan zayıf yaratılmştır”.. gözler okuyup beyinler idrak ediyor. gönül bir kerre daha ferahlıyor. İman sevgi ile bir kere daha artıyor. Anahtarlar arkasında kilitli kalanlar çıkıyorlar meydana. Hüzünden korkulmuyor bu defa.

Hüzün bir kalbi daha okşuyor… ‘inşirah’ nefes aldırıyor okşanan kalbe…

Dantel işleniyor mermerlerden… heybetli bir kubbe. İnanmış bir el gibi uzanmış gökyzüne minareler. Nur’dan bir sel boşanıyor yere. Müezzin kimlik hatırlatmak için mihrapta. kalpler yine huzurda. Herkes öğreniyor artık beklemeyi, hayal’i, ümidi…

Artık gözlere bakılınca anlaşılıyor sevgiler. O söylemeden anlaşılabiliyor huzur. Derin kuyulardan suları çeker gibi sevgiyi çekiyor yürekler.

sevgi iki sevgilinin el ele tutuşup sahilden geçmesi değil bu kez.

Sevgi.. Rahe’nin sunduğu buluttan kelimeler.

Do.. Re… Mi…Fa…Sol…

Mutluluk kasidesini besteliyor…